"The irrational fullness of life has taught me never to discard anything, even when it goes against all our theories (so short-lived at best) or otherwise admits of no immediate explanation."
Carl Gustav Jung
başımıza bir olay geldiğinde olayın bünyede yarattığı şaşkınlık ve kendini koruma refleksi nedeniyle olan biten hakkında vardığımız ilk fikirlerin ne kadar basiretsiz, cansız ve yetersiz olduğunun kanıtı olan bu cümle, metanetin ve ağır olmanın ne denli önemli olduğunun bir başka vurgusu. elbette ki ne kadar denersek deneyelim karşılaştığımız her olayda bize göre olmayan her şeyi yadırgarken, ne olduğunu kendimizce açıklarken vardığımız sonuçların ne kadar az veriyle ve ne kadar çok ön yargıyla yapılmış olduğunu düşünürsek, bakış açılarımızın şaşılığını artık anlamamız gerekiyor. kendimiz olduğumuzda vardığımız sonuçlar kadar sakin, ön yargılarımız kadar korkak olmamamız dileğiyle.
10 Nisan 2009 Cuma
18 Mart 2009 Çarşamba
yazarlık dersleri 101
Kurt Vonnegut bir kitap yazarken yapılması gerekenleri şahane özetlemiş.
1. Use the time of a total stranger in such a way that he or she will not feel the time was wasted.
2. Give the reader at least one character he or she can root for.
3. Every character should want something, even if it is only a glass of water.
4. Every sentence must do one of two things—reveal character or advance the action.
5. Start as close to the end as possible.
6. Be a sadist. No matter how sweet and innocent your leading characters, make awful things happen to them—in order that the reader may see what they are made of.
7. Write to please just one person. If you open a window and make love to the world, so to speak, your story will get pneumonia.
8. Give your readers as much information as possible as soon as possible. To heck with suspense. Readers should have such complete understanding of what is going on, where and why, that they could finish the story themselves, should cockroaches eat the last few pages.
1. Use the time of a total stranger in such a way that he or she will not feel the time was wasted.
2. Give the reader at least one character he or she can root for.
3. Every character should want something, even if it is only a glass of water.
4. Every sentence must do one of two things—reveal character or advance the action.
5. Start as close to the end as possible.
6. Be a sadist. No matter how sweet and innocent your leading characters, make awful things happen to them—in order that the reader may see what they are made of.
7. Write to please just one person. If you open a window and make love to the world, so to speak, your story will get pneumonia.
8. Give your readers as much information as possible as soon as possible. To heck with suspense. Readers should have such complete understanding of what is going on, where and why, that they could finish the story themselves, should cockroaches eat the last few pages.
15 Mart 2009 Pazar
turn
bugünün şarkısı. therapy?'nin troublegum albümünden bir şaheser.
bir therapy şaheseri.
dön ve bilinmeyenle yüzleş
kapı açık, sen uyanıksın.
düşünmeden cenneti birbirine katıyorsun
tanrısız bir cenneti birbirine katıyorsun
anımsa, nerde yaşadığını biliyorum
ve biliyorum kendi kendinesin
unutabilirim, ama affetmem
ben daima evdeyim
dön ve bilinmeyenle yüzleş
dön ve kendinle yüzleş
yalan söylediğinde bunu biliyorum
gözlerindeki parlaklık kararıyor
kontrolü ele al, senin olsun
al senin olsun, şimdi pes etme
anımsa, nerde yaşadığını biliyorum
ve biliyorum kendi kendinesin
unutabilirim, ama affetmem
ben daima evdeyim
dön ve bilinmeyenle yüzleş
dön ve kendinle yüzleş
yalan söylediğinde bunu biliyorum
gözlerindeki parlaklık kararıyor
kontrolü ele al, senin olsun
al senin olsun, şimdi pes etme
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
bir therapy şaheseri.
dön ve bilinmeyenle yüzleş
kapı açık, sen uyanıksın.
düşünmeden cenneti birbirine katıyorsun
tanrısız bir cenneti birbirine katıyorsun
anımsa, nerde yaşadığını biliyorum
ve biliyorum kendi kendinesin
unutabilirim, ama affetmem
ben daima evdeyim
dön ve bilinmeyenle yüzleş
dön ve kendinle yüzleş
yalan söylediğinde bunu biliyorum
gözlerindeki parlaklık kararıyor
kontrolü ele al, senin olsun
al senin olsun, şimdi pes etme
anımsa, nerde yaşadığını biliyorum
ve biliyorum kendi kendinesin
unutabilirim, ama affetmem
ben daima evdeyim
dön ve bilinmeyenle yüzleş
dön ve kendinle yüzleş
yalan söylediğinde bunu biliyorum
gözlerindeki parlaklık kararıyor
kontrolü ele al, senin olsun
al senin olsun, şimdi pes etme
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
tanrının varlığına karışmak
20 Temmuz 2008 Pazar
insanlar...
insan denen varlığın ne olduğuyla ilgili düşündüğümüzde büyük bir yanılgıya düşüyoruz genel olarak. insanı, toplumsal rollerle, ikili ilişkilerde yapılagelen rezilliklerle, dış görünüşüyle, söyledikleriyle, bildiğini sandıklarıyla değerlendiriliyoruz. genelde yapılanlar sosyolojik ve epistemolojik değerlendirmeler oluyor. bildiğimizi zannettiğimiz insanın ''berbat'' bir varlık olduğunu sadece yediğimiz kazıklarla, yalanlarla, ego tatminleriyle değerlendiriyoruz.
oysa ki, insan, bundan daha berbat bir yaratıktır.
ancak vice versa, insan ne denli iğrençleşebileceği akıllara asla gelmezken, eğer isterse, akla hayale gelmeyecek güzelliklere de varlığını koyabilir. insan'ın ateşi bulması, o ateşle sanatı var etmesine ancak aynı zamanda o ateşle istediğini yok edebilmesine de yol açtı. insan, bir ucu cehenneme, diğer ucu cennete uzanan bir çubuğun ucunda yürüyüp duruyor bir oraya, bir öbür tarafa.
insanın sürekli olarak günümüzde ne kadar rezil olduğunu söyleyip duruyoruz. bu insanlara zahmet edip bin tane küfrü ettikten sonra da sırf yine kendimizi yüceltmek için bu insanlara güya acıyoruz, ''zeviyeme inimez yahuu'' diye burhan altıntop gibi çıkışıp duruyoruz. bir insanın diğer insanları kınama biçimi bile kendisini yüceltme aracı olmuş. bir burç yorumu yaparak bile kendini anlatarak övmek mümkün. sürekli bir bensellik söz konusu. ben ben beeeen. en alakasız şeylerden bahsederken bile cümle arasında kendisinden bahsetmeyi ihmal etmiyor artık insanlar. yakında, herkes kendisi için diğer insanlara reklamlar koymaya da başlayabilir. sürekli olarak diğer insanlardan şikayet eden de insan. oysa ki en rezil insan, sürekli olarak başkalarını karalamaya çalışan insandır. hele ki onaylandığını düşünüyorsa ve bir kaç tezahürat alıyorsa, tam bir ahlak bekçisi, bir super kahraman, kötülerin amasız düşmanı kesilebilir.
insan, bu çubuğun ucunda bir oraya bir buraya savrulur. ancak hiç bir insan, kötülükle iyiliğin arasında gidip gelmeden yada sadece tek bir yerde sabit durarak hayatını devam ettirmez. çoğu, kendini iyi zanneder. iyilik dolu olduğunu düşündükçe de, yaptıklarını sorgulamayı keser. her hareketi kendine doğru gelir. böylece körleşir.
tarih boyunca ''doğru'' olduğu düşünülerek yapılmış rezillikler, şimdilerde yazılmıyor. iinsanlar, ahlak, hak, hukuk, adalet diyerek en büyük rezilliklere kılıflar bulmuşlar tarih boyunca. nsanlığın rezillik skalasının en dibe vurduğu yerlerden bir kaç örnek vereceğim. insanın, ne derece berbat bir yaratık olabileceğini düşünüyorsanız, inanın daha da kötüsü olduğunu bilin.
büyük iskender'den sonra parçalanan makedonya imparatorluğunun ortadoğu bölgesine kral iv. antiochos ve soyu hakimdir. kral'ın önemli bir derdi vardır; herkes kendi inandığı şeye inansın istemektedir. kendisi yunan tanrılarına inanmaktadır ve hakim olduğu topraklardaki tüm herkesin buna inanması için tiranlığa başlar. yahudilerin yaşadığı bölgede süleyman tapınağını zeus heykelleriyle doldurur. buna karşı gelen, uymayan, gizli gizli yahudiliğini yaşayanlara ise bakın ne yapıyor;
dönemin yazarlarından josephus, antiochos'un emriyle bir anne ve yedi oğluna yapılan işkenceleri şöyle aktarmıştır.
''tiran onları boğa organıyla dövdürdü. en büyük oğlan soyuldu. elleri bağlandı ve tezgaha yatılırarak en zalim biçimde dövüldü. işkenceciler emredilenden kat be kat daha fazla dövdüler. daha sonra işkence çarkına konuldu ve ayaklarına ağırlıklar asıldı. öyle sımsıkı gerildi ki kemikleri birbirinden ayrıldı, sinirleri ve iç organları dağıldı. yine de ölmediği görülünce bir ateş yakıldı. işkence çarkında gerildi ve bu ateşe atıldı. vücudu öyle bir yandı ki bağırsakları ortaya çıktı. hala kendindeydi. ateşten alınarak dili koparıldı ve kızgın kocaman bir tavanın ortasına konuldu. düşmanlarının hayranlığı, annesi ve kardeşlerinin ölümünü kurtuluş olarak karşılamalarıyla bu dünyadan göçtü.
ardından ikinci kardeş aber getirildi. işkence aletleri gösterildi ve abisinin pişmiş etini yemesi emredildi. reddedince zincirlerle asıldı ve derisi başından dizlerine kadar soyuldu. iç organları görülüyordu. üstüne vahşi hayvanlar salındı ancak hayvanlar zarar vermeden uzaklaştı. tiran öfkelendi ve öylece ölene dek orada bırakıldı.
sonra üçüncü oğlan getirildi. bir taş küreye bağlandı ve tüm kemikleri kırılana dek küreyle birlikte döndürüldü. sonra baş ve derisi yüzüldü. kızgın tavaya oturtuldu..''
bu böyle sürüp gidiyor. hikayenin sonunda tüm kardeşler annelerinin göz önünde bu ve daha beter sinir bozucu uygulamalarla paramparça edildiler. en sonunda artık tamamen aklını yitirmiş olan kadını da soyup göğüslerini cinsel organını kestiler. kızgın tavaya atarak kızarttılar.
tüm bunlar ne içindi? doğru olanı yaptığını düşünmese bu kadar büyük bir vahşete girişilebilir miydi? nedir peki o doğru, zeus emretti. ona hizmet ettim. aferim.
bu sadece basit bir örnek mi diyorsunuz? size işkence tarihinden örnekler vereyim öyleyse;
engizisyon sırasında yapılan uygulamalara iki yüz sene öncesine dek ''insanlık dışı'' bile denemiyordu. hatta işkence, hukuk sisteminin değişmez bir parçasıydı.
haccac denen muhteşem insan, kuyucu murat paşa gibi insanlar yüzbinlerce insanı diri diri kuyularda gömdüler. yaptıkları işkencelerin sayısı belirsiz.
amerikan kölelerine yapılan işkencelerde filmlerde gördüğümüz en meşhuru kırbaçlamaktı. ancak bu kırbaçlama günlerce sürebiliyordu. hatta bazı kurbanlar kırbaçlanarak parçalanıyordu. inanmıyorsanız çok şahane bir icat var burada; (bkz: flagellum)
tarih, josephus'un anlattığına benzer binlerce hikayeyle dolu. kayıtlara geçirilmemiş olanlar da malum. inandığı şeyi bırakın savunmak, öyle olduğuna dair bir emare gösterdiğiniz takdirde uğrayacağınız muamele en azından bir kaç sene boyunca hapse düşmek, nerdeyse farelerin dışkılarıyla beslenmek ve işkence görmekti. ama diyoruz ki bizler; modern zaman insanı çok rezil. insanlık çok feccii..sanki sadece bizim yaşadığımız zaman rezildi de, öncekiler çok şahaneydi. bu rezilliği ilk keşfeden biziz sanki.
insanlık ne daha önce ne de daha sonra bunları yapmaktan vaz geçecek. komik huzursuzlar, rahatsızlar ve umutsuzlar, kendi umutsuzluklarını ve dünyanın ne kadar boktan olduğunu söylerken sadece kendi kişisel ecik bücük hikayelerini anlatarak insanların böyle olduklarını zannedecekler. peki 7 oğlu gözlerinin önünde günlerce işkence edilen ve buna şahit edilen kadının yerinde olsanız? o zaman da kalkıp sadece gördüğünüz şeylere tepki gösterip ''aaah dünya çok kötü oldu baboli'' mi diyecektiniz? dünya sadece size kötü değil mi? kimse umursamıyor sanki bu kötülüğü bir tek siz iyisiniz. dünya cidden sandığınızdan, katlanabileceğinizden çok daha berbat bir yer. ama aynı zamanda, o kötülüklerin sayısı kadar da güzellik taşıyor. nereye bakarsanız onu görürsünüz.
işte insan, riyakarlığını kanından almış, ''doğru'' adı altında, din adı altında, milliyet bahanesiyle her türlü zulmü yapmış, sadece kendinden olanı sevmiş, gücü olana dur demek şöyle dursun, ona destek vermiş, ''ulan ben ne yapıyorum'' diye sorgulamamış, sadece kendine inandırdıklarıyla hayatını sikip atmakta çok usta bir yaratıktır. şu boktan, insanlar rezil denilerek dünya düzelmeyecek. ki dünya asla düzelmeyecek ancak daha iyi bir yer haline getirilebilir. ama emin olun reziller skalasına listeler yapılarak değil.
insan bunları yaparken, aynı zamanda muhteşem şeyleri de gerçekleştirmiştir. insanlar iyi olsun diye uğraşmıştır çoğu insan da. iyiliğe hizmet etmek için kötülük yapmak insanın ata sporudur malum ancak insan bazen saf iyiliğe de bulaşabilir. bu hiç de uzak değil aslında.
kaynak: işkencenin tarihi, george ryley scott. dost yayınları. -alın okuyun şahane kitap. ama yemek yedikten iki saat sonra okursanız iyi olur.-
oysa ki, insan, bundan daha berbat bir yaratıktır.
ancak vice versa, insan ne denli iğrençleşebileceği akıllara asla gelmezken, eğer isterse, akla hayale gelmeyecek güzelliklere de varlığını koyabilir. insan'ın ateşi bulması, o ateşle sanatı var etmesine ancak aynı zamanda o ateşle istediğini yok edebilmesine de yol açtı. insan, bir ucu cehenneme, diğer ucu cennete uzanan bir çubuğun ucunda yürüyüp duruyor bir oraya, bir öbür tarafa.
insanın sürekli olarak günümüzde ne kadar rezil olduğunu söyleyip duruyoruz. bu insanlara zahmet edip bin tane küfrü ettikten sonra da sırf yine kendimizi yüceltmek için bu insanlara güya acıyoruz, ''zeviyeme inimez yahuu'' diye burhan altıntop gibi çıkışıp duruyoruz. bir insanın diğer insanları kınama biçimi bile kendisini yüceltme aracı olmuş. bir burç yorumu yaparak bile kendini anlatarak övmek mümkün. sürekli bir bensellik söz konusu. ben ben beeeen. en alakasız şeylerden bahsederken bile cümle arasında kendisinden bahsetmeyi ihmal etmiyor artık insanlar. yakında, herkes kendisi için diğer insanlara reklamlar koymaya da başlayabilir. sürekli olarak diğer insanlardan şikayet eden de insan. oysa ki en rezil insan, sürekli olarak başkalarını karalamaya çalışan insandır. hele ki onaylandığını düşünüyorsa ve bir kaç tezahürat alıyorsa, tam bir ahlak bekçisi, bir super kahraman, kötülerin amasız düşmanı kesilebilir.
insan, bu çubuğun ucunda bir oraya bir buraya savrulur. ancak hiç bir insan, kötülükle iyiliğin arasında gidip gelmeden yada sadece tek bir yerde sabit durarak hayatını devam ettirmez. çoğu, kendini iyi zanneder. iyilik dolu olduğunu düşündükçe de, yaptıklarını sorgulamayı keser. her hareketi kendine doğru gelir. böylece körleşir.
tarih boyunca ''doğru'' olduğu düşünülerek yapılmış rezillikler, şimdilerde yazılmıyor. iinsanlar, ahlak, hak, hukuk, adalet diyerek en büyük rezilliklere kılıflar bulmuşlar tarih boyunca. nsanlığın rezillik skalasının en dibe vurduğu yerlerden bir kaç örnek vereceğim. insanın, ne derece berbat bir yaratık olabileceğini düşünüyorsanız, inanın daha da kötüsü olduğunu bilin.
büyük iskender'den sonra parçalanan makedonya imparatorluğunun ortadoğu bölgesine kral iv. antiochos ve soyu hakimdir. kral'ın önemli bir derdi vardır; herkes kendi inandığı şeye inansın istemektedir. kendisi yunan tanrılarına inanmaktadır ve hakim olduğu topraklardaki tüm herkesin buna inanması için tiranlığa başlar. yahudilerin yaşadığı bölgede süleyman tapınağını zeus heykelleriyle doldurur. buna karşı gelen, uymayan, gizli gizli yahudiliğini yaşayanlara ise bakın ne yapıyor;
dönemin yazarlarından josephus, antiochos'un emriyle bir anne ve yedi oğluna yapılan işkenceleri şöyle aktarmıştır.
''tiran onları boğa organıyla dövdürdü. en büyük oğlan soyuldu. elleri bağlandı ve tezgaha yatılırarak en zalim biçimde dövüldü. işkenceciler emredilenden kat be kat daha fazla dövdüler. daha sonra işkence çarkına konuldu ve ayaklarına ağırlıklar asıldı. öyle sımsıkı gerildi ki kemikleri birbirinden ayrıldı, sinirleri ve iç organları dağıldı. yine de ölmediği görülünce bir ateş yakıldı. işkence çarkında gerildi ve bu ateşe atıldı. vücudu öyle bir yandı ki bağırsakları ortaya çıktı. hala kendindeydi. ateşten alınarak dili koparıldı ve kızgın kocaman bir tavanın ortasına konuldu. düşmanlarının hayranlığı, annesi ve kardeşlerinin ölümünü kurtuluş olarak karşılamalarıyla bu dünyadan göçtü.
ardından ikinci kardeş aber getirildi. işkence aletleri gösterildi ve abisinin pişmiş etini yemesi emredildi. reddedince zincirlerle asıldı ve derisi başından dizlerine kadar soyuldu. iç organları görülüyordu. üstüne vahşi hayvanlar salındı ancak hayvanlar zarar vermeden uzaklaştı. tiran öfkelendi ve öylece ölene dek orada bırakıldı.
sonra üçüncü oğlan getirildi. bir taş küreye bağlandı ve tüm kemikleri kırılana dek küreyle birlikte döndürüldü. sonra baş ve derisi yüzüldü. kızgın tavaya oturtuldu..''
bu böyle sürüp gidiyor. hikayenin sonunda tüm kardeşler annelerinin göz önünde bu ve daha beter sinir bozucu uygulamalarla paramparça edildiler. en sonunda artık tamamen aklını yitirmiş olan kadını da soyup göğüslerini cinsel organını kestiler. kızgın tavaya atarak kızarttılar.
tüm bunlar ne içindi? doğru olanı yaptığını düşünmese bu kadar büyük bir vahşete girişilebilir miydi? nedir peki o doğru, zeus emretti. ona hizmet ettim. aferim.
bu sadece basit bir örnek mi diyorsunuz? size işkence tarihinden örnekler vereyim öyleyse;
engizisyon sırasında yapılan uygulamalara iki yüz sene öncesine dek ''insanlık dışı'' bile denemiyordu. hatta işkence, hukuk sisteminin değişmez bir parçasıydı.
haccac denen muhteşem insan, kuyucu murat paşa gibi insanlar yüzbinlerce insanı diri diri kuyularda gömdüler. yaptıkları işkencelerin sayısı belirsiz.
amerikan kölelerine yapılan işkencelerde filmlerde gördüğümüz en meşhuru kırbaçlamaktı. ancak bu kırbaçlama günlerce sürebiliyordu. hatta bazı kurbanlar kırbaçlanarak parçalanıyordu. inanmıyorsanız çok şahane bir icat var burada; (bkz: flagellum)
tarih, josephus'un anlattığına benzer binlerce hikayeyle dolu. kayıtlara geçirilmemiş olanlar da malum. inandığı şeyi bırakın savunmak, öyle olduğuna dair bir emare gösterdiğiniz takdirde uğrayacağınız muamele en azından bir kaç sene boyunca hapse düşmek, nerdeyse farelerin dışkılarıyla beslenmek ve işkence görmekti. ama diyoruz ki bizler; modern zaman insanı çok rezil. insanlık çok feccii..sanki sadece bizim yaşadığımız zaman rezildi de, öncekiler çok şahaneydi. bu rezilliği ilk keşfeden biziz sanki.
insanlık ne daha önce ne de daha sonra bunları yapmaktan vaz geçecek. komik huzursuzlar, rahatsızlar ve umutsuzlar, kendi umutsuzluklarını ve dünyanın ne kadar boktan olduğunu söylerken sadece kendi kişisel ecik bücük hikayelerini anlatarak insanların böyle olduklarını zannedecekler. peki 7 oğlu gözlerinin önünde günlerce işkence edilen ve buna şahit edilen kadının yerinde olsanız? o zaman da kalkıp sadece gördüğünüz şeylere tepki gösterip ''aaah dünya çok kötü oldu baboli'' mi diyecektiniz? dünya sadece size kötü değil mi? kimse umursamıyor sanki bu kötülüğü bir tek siz iyisiniz. dünya cidden sandığınızdan, katlanabileceğinizden çok daha berbat bir yer. ama aynı zamanda, o kötülüklerin sayısı kadar da güzellik taşıyor. nereye bakarsanız onu görürsünüz.
işte insan, riyakarlığını kanından almış, ''doğru'' adı altında, din adı altında, milliyet bahanesiyle her türlü zulmü yapmış, sadece kendinden olanı sevmiş, gücü olana dur demek şöyle dursun, ona destek vermiş, ''ulan ben ne yapıyorum'' diye sorgulamamış, sadece kendine inandırdıklarıyla hayatını sikip atmakta çok usta bir yaratıktır. şu boktan, insanlar rezil denilerek dünya düzelmeyecek. ki dünya asla düzelmeyecek ancak daha iyi bir yer haline getirilebilir. ama emin olun reziller skalasına listeler yapılarak değil.
insan bunları yaparken, aynı zamanda muhteşem şeyleri de gerçekleştirmiştir. insanlar iyi olsun diye uğraşmıştır çoğu insan da. iyiliğe hizmet etmek için kötülük yapmak insanın ata sporudur malum ancak insan bazen saf iyiliğe de bulaşabilir. bu hiç de uzak değil aslında.
kaynak: işkencenin tarihi, george ryley scott. dost yayınları. -alın okuyun şahane kitap. ama yemek yedikten iki saat sonra okursanız iyi olur.-
23 Mayıs 2008 Cuma
var mısınız gerçekten?
türk televizyonları akıl almaz dizilere ve yarışmalara sahip. amerikan televizyonlarında görülen jerry springer show gibi programlara nazaran türk örf ve adetlerine daha bir uygun olan bu programlar, yaşanan ortamın gerçek bir vurdum duymazlık ve yokluk içinde olduğunu belgeliyor adeta. özel televizyonların açılmasından sonra birer pörtlek göz misali dikkat çekebilmek için göz yuvalarından dışarı taşabildiği kadar taşabilmiş programlar, gözlere bağlanmış beyinleri de göz çukurlarından dışarı çıkarabilecek seviyedeydi zaten çok zamandır. televole simsarlığı, yapımcılarına dehşet paralar kazandırırken istanbula yeni sefirler kazandırıyordu. reha muhtarlar, bbg'ler geldi geçti. ancak vatandaş, ilgi isteyen, ilgiye ilintilendirilmiş olarak maddiyat isteyen kim varsa hepsine istediğini verdi bugüne dek. acındırmak nefes almak kadar doğaldı. acındırma yoluyla izlenebileceğini çakozlayan ilk programlardan olan yasemin'in penceresinden sanırım özel hayt ifşaatının pornografiye

yakınsadığı ilk örneklerden birisiydi. daha sonra ortaya çıkacak olan tonla gerçeğe yakın duran ''hayattan kesitler'' alıntıladığını varsayan onlarca programın da atasıydı elbette. programda konuk olan insana hiç danışılmadan ''sürpriz yaptık'' mazeretiyle o kişinin özel hayatıyla ilgili en mahrem noktalar bile ortaya çıkarılıyor, konuk o programda ağlamadan bırakılmıyordu. illa ağlayacaktı o konuk. ağladığı anda ratingler gökte birer yıldıza dönüşedursun, yurt dışında jet sosyeteye on yıllardır uygulanan paparazzi dehşeti televole imparatorluğunun gelmesiyle bu kez Türkiye'de hüküm sürmeye başladı. alt yazılı yorumları sokak aralarında yoldan geçen insanlara laf atarcasına olması programların daha fazla izlenmelerinin nedenlerinden sadece biriydi. bağıra çağıra yapılan yorumlarda tereyağlarından kıllar çekilirken izleyenlerin gerizekalı olmaları dileğini, onları gerizekalı yerine koyarak yapıyordu bu programlar. tarkan çişinin geldiğini itiraf ederken tüm suç tarkan'ın kendisine aitti. o anda canlı yayında olan bu durumun üstüne günlerce bu olayın defalarca ekranlarda gösterilmesi de tamamen Tarkan'ın suçuydu. o zamanlar için anlık olan ve şimdilerde yadigar duran bu olay olurken yapılan her yayın üzerinden kazanılan paraların miktarını ise sadece kazananlar biliyor.
Bu ve türü olaylarından tonlarca gerçekleşti bugüne dek. Kaya çilingiroğlu adlı milli golfçümüzün 3 senedir karısını aldatmasına rağmen çok yakın arkadaşı olan magazinciler nedense bu seneler boyunca tek bir yayın dahi yapmazken, birden işler değişince ve nasıl olduysa kendisiyle bozuştuklarında boy boy ekranlara taşıdılar bu ihanet vesikasını. ihanet türk toplumu için bir sondu adeta. ihanet eden erkek değilse elbette. İhanet kurbanlarından Pınar Altuğ evliliğini bozarken anında yayınlar gerçekleştirilirken, aynı prosedür erkek tarafı için es geçiliyordu. Bu anlaşılabilir bir durumdu elbette. Mahkemelik olmuş Yasemin Bozkurt ve Hülya Avşar ise birbirilerine toplum bireylerinin hemen her gün kullandığı ancak ekranda görülünce ''çocukları kötü etkileyebilecek'' beyanlatlarla saldıradursun, iki insanın birbiriyle yaşayacağı şeylerin çetelesi satır satır ekranlarda boy gösteriyordu. her manşet paraydı. her parçalanan hayata karşılık oh olsun demek halkın seçeneğiydi elbette. ancak her ifşaat, para demekti. Halk kendi merakı için yepyeni mecralarda para baronları üretti. tükettiği görüntüler tükenmek bilmedi. insanların aşkları sadece beraber girdikleri bara ne kadar gizlice girdikleriyle ve elele gizlice görüntülenmeleriyle belgelenebilirdi.

gerçekliği duyumsama iştahının iyice kabartılmasının ardından insanları das experiment gibi filmlere benzer şekilde -tek fark bir hiyerarşiye ayırmadan- bie eve hapsedip birer deney yapar gibi röntgenleyebileceğimiz, röntgenlerken de üzerine bolca kelam edip yine yapımcılarına paralar kazandırabileceğimiz bizi bizi röntgenliyor programları ortaya çıktı. halk çocuğu melih, okuduğu kitapları cin ali serisine dek daha sonradan sitesine yazacak olan kitap okuma profesörü erayına dek türlü türlü çeşit ve ebatta insan hayatlarımıza destursuz sokuluyordu. destursuzdu çünkü programları izlemeseniz gazeteler vardı. siz izlemeseniz izleyen arkadaşlarınız iş arkadaşlarınız saolsun. dallasta bir karakteri tutar gibi yarışmacılar tutuluyordu. herkes kendine en uygun olanını seçip o yarışmacının birinci olmasını diliyordu. bu manyaklık ilk seferde çok tuttu. sonradan yapılanlar ise ilki kadar etkili olamasa da yine kendini izletmeyi bildi. ne kadar deli ve girişkensen, ne kadar delikanlıysan -buna dobralık yaftası iliştiriliveriyordu- o kadar seviliyordunuz.
hah bu furya da geçti dediğiniz anda yerine bir yenisi geliyordu. reha muhtarla ateş hattı gibi bir programı anımsayanlarınız varsa, bir spikerin istediğini istediği şeyler suçlayıp, isterse azarlayabileceğinize de şahit olabilirdiniz. o dönemleri özlüyorum şahsen. ancak bağırıp çağırmak, evlenme programlarında daha bir güzeldi.
evlenmek de toplumumuzun mutlak gördüğü şeylerden birisi daha. nasıl ki inançlı olmak, cümlesine Allah diyerek girmek bu mecrada gizli bir şartsa, evlenmek de mutlaka erişkin bir toplum bireyinin yapması gereken bir eylemdi. önceleri evlendirme programları daha ortalıkta yokken, röntgencilik tekniklerimizi daha bir gelişirebileceğimiz be be ga formatlı anneli görümceli program aralarında kavgaların dövüşlerin eksik olmadığı ikizlerle dolu bir program daha yayındaydı. kafada kırılan bardaklar yeni ucubeler yaratadursun bu anlık şöhretlerin mamülleri kendilerine olan şaşkınlık veren özgüvenleriyle hiç uzmanlaşmadıkları alanlarda şarkıcılıkla oyunculukla kendilerine bir gelecek kurma peşindeydiler. ancak yine kazanan yapımcılar oluyordu.

daha acı umut'ta deşka erkeğe olan ihtiyacını iktidarını kaybetmiş kocasına haykırmamıştı bile. sabah şekerleri sabah pastaları, sabah sabah bade büzenler yeni yeni ortaya çıkıyordu. hepsi canımızdı bizim. hepsi bizi dertlerimizden kurtarmaya hazırdı ordularıyla ve anlayışlarıyla. ağlayarak yardım dilenmenin bile bir onuru var mıydı yok muydu bilinmez. ancak var mısın yok musun tüm bu programlar arasında şimdilerde karşımızda bir sevgi abidesi gibi duruyor. kim olduğu meçhul bir hamdi beyle, yurt dışında gördüğü kıza kıyafetlerinin güzelliğiyle gönül çalıp ülkemizi gururlar temsil eden acun ılıcalı programın ana hatları. ancak adı yarışma olan bu programda, kimse kimseyle yarışmıyor. herkes kendi talihini sınarken, diğer yarışmacılar önlerinde

duran kutuların küçük olmaları için ağaçlara çentikler atıyorlar. yatırlara gidip geliyorlar. herkes biribirini delicesine severken acun bu sevgi terörü sayesinde halkın en sevdiği insanlardan biri oluveriyor. kendi yapımcısı olduğu programda, yarışmacılara verilen paralar yine kendi cebinden çıkan acun, eğer ki yarışmacılar büyük bir para kazanmak üzereyse yüzünde garip bir ifadeyle yarışmacıyla muhattap olurken, üzüntüsü ve kırılganlığı yarışmacının kazandığı paranın küçüklüğüne göre artıyor. işte bu yarışmada yarışmacılar hem birbirilerini hem de o yarışmanın başı olduğu için nerdeyse tanrı hürmeti gösterdikleri acun ılıcalıyı deliler gibi seviyorlar. bu sevgi patlamasıyla sanki türk insanının misafirperverliğine hoş görüsüne her zaman olduğu gibi yapılan gönderme yine izleyenlerin içine su serpiyor. toplumsal hezeyanlarımızın böylece örtüldüğü, arka sayfa güzelleriyle her gün haberler yapan gazetelerimizin içinden çıkan bu güzel insanların yaptıkları programlarla her şey yine güllük gülistanlık. sabah programlarıyla dertler dinleniyor, öğleye doğru yalnızlıktan muzdarip insanlarımız zurna eşliğinde evlendiriliyor, akşama doğru ana haber bültenlerinde hayvanat bahçelerindeki hayvanlar yeni konuklar olarak tanıtılıyor, amerikanın ne kadar kaka olduğu hafifçe vurgulandıktan ve iktidara inceden övgüler düzüldükten sonra akşamları da var mıyız yok muyuz bunu anlamaya çalışıyoruz.
sanırım yokuz biz. belki de hiç olmamalıydık. dejenerasyon ve para tapınıcılığı zaten insanlığın hep plase hisleriydi. gizliden duyulan ama riyakarca savunulmuyormuş gibi yapılan dürtüleriydi. ancak şimdi daha da beteri herşeyi daha da güzel gösteren ve daha fazla tüketen daha fazla yok eden ve sanki hiç birşey olmamış gibi başımıza tüm o felaketler gelmemiş gibi sadece para kazanabilmek için içeriği ne olursa olsun insanları kendi dileğine göre yönlendiren programlara aynen devam. sonuçta yapımcıların bugün için kazandıkları para var mısın yok musun yarışmasında da belirtildiği gibi günümüz şartlarında güzel para. peki ya yok edilen beyinlerimiz? onlar daha bir güzelleştiler nacizane.

yakınsadığı ilk örneklerden birisiydi. daha sonra ortaya çıkacak olan tonla gerçeğe yakın duran ''hayattan kesitler'' alıntıladığını varsayan onlarca programın da atasıydı elbette. programda konuk olan insana hiç danışılmadan ''sürpriz yaptık'' mazeretiyle o kişinin özel hayatıyla ilgili en mahrem noktalar bile ortaya çıkarılıyor, konuk o programda ağlamadan bırakılmıyordu. illa ağlayacaktı o konuk. ağladığı anda ratingler gökte birer yıldıza dönüşedursun, yurt dışında jet sosyeteye on yıllardır uygulanan paparazzi dehşeti televole imparatorluğunun gelmesiyle bu kez Türkiye'de hüküm sürmeye başladı. alt yazılı yorumları sokak aralarında yoldan geçen insanlara laf atarcasına olması programların daha fazla izlenmelerinin nedenlerinden sadece biriydi. bağıra çağıra yapılan yorumlarda tereyağlarından kıllar çekilirken izleyenlerin gerizekalı olmaları dileğini, onları gerizekalı yerine koyarak yapıyordu bu programlar. tarkan çişinin geldiğini itiraf ederken tüm suç tarkan'ın kendisine aitti. o anda canlı yayında olan bu durumun üstüne günlerce bu olayın defalarca ekranlarda gösterilmesi de tamamen Tarkan'ın suçuydu. o zamanlar için anlık olan ve şimdilerde yadigar duran bu olay olurken yapılan her yayın üzerinden kazanılan paraların miktarını ise sadece kazananlar biliyor.
Bu ve türü olaylarından tonlarca gerçekleşti bugüne dek. Kaya çilingiroğlu adlı milli golfçümüzün 3 senedir karısını aldatmasına rağmen çok yakın arkadaşı olan magazinciler nedense bu seneler boyunca tek bir yayın dahi yapmazken, birden işler değişince ve nasıl olduysa kendisiyle bozuştuklarında boy boy ekranlara taşıdılar bu ihanet vesikasını. ihanet türk toplumu için bir sondu adeta. ihanet eden erkek değilse elbette. İhanet kurbanlarından Pınar Altuğ evliliğini bozarken anında yayınlar gerçekleştirilirken, aynı prosedür erkek tarafı için es geçiliyordu. Bu anlaşılabilir bir durumdu elbette. Mahkemelik olmuş Yasemin Bozkurt ve Hülya Avşar ise birbirilerine toplum bireylerinin hemen her gün kullandığı ancak ekranda görülünce ''çocukları kötü etkileyebilecek'' beyanlatlarla saldıradursun, iki insanın birbiriyle yaşayacağı şeylerin çetelesi satır satır ekranlarda boy gösteriyordu. her manşet paraydı. her parçalanan hayata karşılık oh olsun demek halkın seçeneğiydi elbette. ancak her ifşaat, para demekti. Halk kendi merakı için yepyeni mecralarda para baronları üretti. tükettiği görüntüler tükenmek bilmedi. insanların aşkları sadece beraber girdikleri bara ne kadar gizlice girdikleriyle ve elele gizlice görüntülenmeleriyle belgelenebilirdi.

gerçekliği duyumsama iştahının iyice kabartılmasının ardından insanları das experiment gibi filmlere benzer şekilde -tek fark bir hiyerarşiye ayırmadan- bie eve hapsedip birer deney yapar gibi röntgenleyebileceğimiz, röntgenlerken de üzerine bolca kelam edip yine yapımcılarına paralar kazandırabileceğimiz bizi bizi röntgenliyor programları ortaya çıktı. halk çocuğu melih, okuduğu kitapları cin ali serisine dek daha sonradan sitesine yazacak olan kitap okuma profesörü erayına dek türlü türlü çeşit ve ebatta insan hayatlarımıza destursuz sokuluyordu. destursuzdu çünkü programları izlemeseniz gazeteler vardı. siz izlemeseniz izleyen arkadaşlarınız iş arkadaşlarınız saolsun. dallasta bir karakteri tutar gibi yarışmacılar tutuluyordu. herkes kendine en uygun olanını seçip o yarışmacının birinci olmasını diliyordu. bu manyaklık ilk seferde çok tuttu. sonradan yapılanlar ise ilki kadar etkili olamasa da yine kendini izletmeyi bildi. ne kadar deli ve girişkensen, ne kadar delikanlıysan -buna dobralık yaftası iliştiriliveriyordu- o kadar seviliyordunuz.
hah bu furya da geçti dediğiniz anda yerine bir yenisi geliyordu. reha muhtarla ateş hattı gibi bir programı anımsayanlarınız varsa, bir spikerin istediğini istediği şeyler suçlayıp, isterse azarlayabileceğinize de şahit olabilirdiniz. o dönemleri özlüyorum şahsen. ancak bağırıp çağırmak, evlenme programlarında daha bir güzeldi.
evlenmek de toplumumuzun mutlak gördüğü şeylerden birisi daha. nasıl ki inançlı olmak, cümlesine Allah diyerek girmek bu mecrada gizli bir şartsa, evlenmek de mutlaka erişkin bir toplum bireyinin yapması gereken bir eylemdi. önceleri evlendirme programları daha ortalıkta yokken, röntgencilik tekniklerimizi daha bir gelişirebileceğimiz be be ga formatlı anneli görümceli program aralarında kavgaların dövüşlerin eksik olmadığı ikizlerle dolu bir program daha yayındaydı. kafada kırılan bardaklar yeni ucubeler yaratadursun bu anlık şöhretlerin mamülleri kendilerine olan şaşkınlık veren özgüvenleriyle hiç uzmanlaşmadıkları alanlarda şarkıcılıkla oyunculukla kendilerine bir gelecek kurma peşindeydiler. ancak yine kazanan yapımcılar oluyordu.

daha acı umut'ta deşka erkeğe olan ihtiyacını iktidarını kaybetmiş kocasına haykırmamıştı bile. sabah şekerleri sabah pastaları, sabah sabah bade büzenler yeni yeni ortaya çıkıyordu. hepsi canımızdı bizim. hepsi bizi dertlerimizden kurtarmaya hazırdı ordularıyla ve anlayışlarıyla. ağlayarak yardım dilenmenin bile bir onuru var mıydı yok muydu bilinmez. ancak var mısın yok musun tüm bu programlar arasında şimdilerde karşımızda bir sevgi abidesi gibi duruyor. kim olduğu meçhul bir hamdi beyle, yurt dışında gördüğü kıza kıyafetlerinin güzelliğiyle gönül çalıp ülkemizi gururlar temsil eden acun ılıcalı programın ana hatları. ancak adı yarışma olan bu programda, kimse kimseyle yarışmıyor. herkes kendi talihini sınarken, diğer yarışmacılar önlerinde

duran kutuların küçük olmaları için ağaçlara çentikler atıyorlar. yatırlara gidip geliyorlar. herkes biribirini delicesine severken acun bu sevgi terörü sayesinde halkın en sevdiği insanlardan biri oluveriyor. kendi yapımcısı olduğu programda, yarışmacılara verilen paralar yine kendi cebinden çıkan acun, eğer ki yarışmacılar büyük bir para kazanmak üzereyse yüzünde garip bir ifadeyle yarışmacıyla muhattap olurken, üzüntüsü ve kırılganlığı yarışmacının kazandığı paranın küçüklüğüne göre artıyor. işte bu yarışmada yarışmacılar hem birbirilerini hem de o yarışmanın başı olduğu için nerdeyse tanrı hürmeti gösterdikleri acun ılıcalıyı deliler gibi seviyorlar. bu sevgi patlamasıyla sanki türk insanının misafirperverliğine hoş görüsüne her zaman olduğu gibi yapılan gönderme yine izleyenlerin içine su serpiyor. toplumsal hezeyanlarımızın böylece örtüldüğü, arka sayfa güzelleriyle her gün haberler yapan gazetelerimizin içinden çıkan bu güzel insanların yaptıkları programlarla her şey yine güllük gülistanlık. sabah programlarıyla dertler dinleniyor, öğleye doğru yalnızlıktan muzdarip insanlarımız zurna eşliğinde evlendiriliyor, akşama doğru ana haber bültenlerinde hayvanat bahçelerindeki hayvanlar yeni konuklar olarak tanıtılıyor, amerikanın ne kadar kaka olduğu hafifçe vurgulandıktan ve iktidara inceden övgüler düzüldükten sonra akşamları da var mıyız yok muyuz bunu anlamaya çalışıyoruz.
sanırım yokuz biz. belki de hiç olmamalıydık. dejenerasyon ve para tapınıcılığı zaten insanlığın hep plase hisleriydi. gizliden duyulan ama riyakarca savunulmuyormuş gibi yapılan dürtüleriydi. ancak şimdi daha da beteri herşeyi daha da güzel gösteren ve daha fazla tüketen daha fazla yok eden ve sanki hiç birşey olmamış gibi başımıza tüm o felaketler gelmemiş gibi sadece para kazanabilmek için içeriği ne olursa olsun insanları kendi dileğine göre yönlendiren programlara aynen devam. sonuçta yapımcıların bugün için kazandıkları para var mısın yok musun yarışmasında da belirtildiği gibi günümüz şartlarında güzel para. peki ya yok edilen beyinlerimiz? onlar daha bir güzelleştiler nacizane.
11 Mayıs 2008 Pazar
ölü

ölü kımıldamadan bu dünyadaki her şeyi kımıldatabilendir. bitişin rehavetinde kasvetsiz kalakalmış ve elde kırmızı bir kahve bardağında güneş şerbetinden içendir.
ölüler yüzebilirler. hem de kımıldamadan. kendimize yön vermek için attığımız onca kulaca ve varabildiğimiz diken tozlarıyla kaplı sahillere inat, ölü hep denizde kalmak ister. kaldıkça da yaşamın tüm kirlerinden arınır bembeyaz olur. bu anlık arınmadan sonra zerreleri ayrışırken yeniden bir olur.
ölü, kendisine bakan için de kendisi için de zamanı durdurabilendir. dimdik ayakta durmadan da var olabilendir.
bir televizyon ekranında görüldüğü zaman ölü olduğuna bakılmaz çoğu zaman. o sadece bir cesettir.
ama ekranın içine girip ölüye dokunduğunuzda, siz de ölürsünüz. yerde kafası kopmuş bir güvercine hiç dokundunuz mu?
bu dünyanın içindeki tüm lunaparklar yakılıp yıkılmış. salıncak zinciriyle çocuklar asılmış. düşenlere düş kurmak da ölümdür bir kere. ama karıncalar ölmezler örneğin. çünkü hepsi klonlanmış bebekler gibidir.
insana kalsa, sadece insan ölebilir. diğer tüm canlılar sadece dönüşür bir meblada.
hesap makinesinde leblebi yazar gibi yaşadığımızdan olsa gerek
yaşamı ters çevirdiğimizde asla ölümü okumamışız içimizdeki ekranlarda.
bir ölü dokunabilir.
hissedebilir aslında.
anesteziden çıkan birinin kusmuğudur ölü. ilk hissedendir hatta.
sanırız ki yaşam bizi var ediyor bizim onu var ettiğimiz gibi.
sanırız ki yaşadıkça hissederiz. oysa ki yaşamdır bizi hissizleştiren.
ama ölünin bir meselesi yoktur hayatla.
o ilk hissedendir.
ninnilerin en güzeliyle çevrelenmiştir.
15 Nisan 2008 Salı
Ayakkabı ağacının altında bir kaç olasılıksız öngörü

Amerika'ın belli eyaletlerinde, özellikle çölle haşır neşir olunan yerlerinde yol kenarlarına tesadüf edenlerin görebildiği bir manzaradır ayakkabı ağaçları. Ne zaman nerede ilk olarak ortaya çıktıkları belirsiz. Müphem bir hikayenin elçileri gibiler. Haklarında binbir türlü hikaye de almış yürümüş elbette. Kimisi bu ağaçların dilek ağaçları gibi kullandığını söylüyor, kimisi ise mafyanın öldürdüğü insanlardan kalanları çölün ortasında yoketmek yerine ''ders olsun'' diye gösterge olarak kullandığını düşünüyor. Bazıları uyuşturucunun kullanıldığı ve var olduğu küçük kasabalara birer yol tabelası olduğunu söylüyor. Ancak en muhtemel olan tüm bu ağaçların küçücük bir olaydan türediği. Hayatın arasında sıkışıp kalmış insanların yapmadıkları eylemleri yapıverdiklerinde kendilerini saran heyecanın birer göstergesi belki de.
Bazı alakasız Türk forumlarında bu ağaçların resimlerini görenler ise ilk olarak ''oha nasıl olmuş da kimse bu ayakkabıları almamış'' tepkisini gösteriyor. Haklılar. Mülkiyet en değerli varlığımız ne de olsa. Bir savaşta ölen askerin bile önce ayakkabıları çalınır öncelikle adettendir. Ancak bu ağaçlara bırakılmış bu ayakkabıların mülkiyeti. Kimin bıraktığı ise çoğu zaman meçhul.Bazen bazı ağaçlara bırakılan ayakkabıların üzerine isimlerini adreslerini yazanların da olduğu söyleniyor. Yine de ağacın tepesine bağlanarak fırlatılan bir çift Converse'in üzerinde yazan yazıları okumak imkansız oluyor.
Bir de tüketici açısından düşünelim. Gelecekte sadece birer hap alarak bir öğünü bitirmeyi, yiyeceğini sadece bir hapa sıkıştırarak yaşamayı düşleyenler için ileride bir çok tüketim malzemesi belki de doğaya teknoloji nedeniyle giderek uzaklaşan insanoğluna bir yakınsama hissettirebilecek bir icatla sarsılacak. Bazı mamüller, bitki fidesi gibi küçük tohumsal paketlerde satılacak sadece. giyim kuşam, iç çamaşırı, kitaplar, cd'ler..bu ürünlerin kendilerine ait tohumları olacak. Mağazadan bu tohumları alacak olan tüketici, eve gidip kendi serasına yada bahçesine bu tohumları ektiği vakit, o tohumlardan bir süre sonra dallarında gıcır gıcır o ürünle dolu olan bir ağacın yeşerdiğini görecekler. Belki de ileride jimmy choo, manolo blahnik marka ayakkabılarla dalları doldurulmuş olan ağaçlar göreceğiz. Kadınlar, annelerimiz, sevgilimiz, arkadaşlarımız bu kadınlık anıtı gibi duran ağacın çevresinde danslar edip çılgınca bu ağacın varlığını kutlayacak belki de. Fena da olmaz onlar için. Ayakkabı için kendini kesebilecek kadınların, ayakkabı bağımlılarının korkutucu iç güdüsüne tamamen yönelmiş bu olacak bu ağacın dalları. Kadınlar yaşları ne olursa olsun belki de ağaçlara tırmanmayı öğrenecek yeniden. Kutularda raflarda eskimeyi bekleyen ayakkabılar artık dalından koparılıp giyilecek. renk renk.
Bir kaç reklam filminde de buna benzer fikirler görülmüştür tarafımdan. hemen bunu da eklemeden geçmeyelim. Böyle bir cinliği hangi nanoteknolojik çözümlemelerle gelecekte görebiliriz bilemiyorum. Ancak gerçekleşirse kesinlikle doyuma ulaşmayacağımızı biliyorum.
Belki de yenebilir olur bu ayakkabılar. Saçmalamanın ötesi nasılsa yok. Bu da olasılıksız bir öngörü üzerinden yapıldığında daha da keyifli oluyor. Haydi nike! haydi manolo blahnik! yürü aslanım jimmy choo! siz yaparsınız kadınlara bu iyiliği.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
