mutluluk zamanlarında yaşanan tıkanmalardan birisi bu . her şey suya atılan bir kaşık toz şeker gibi. hem tadı hem de dağılımı şeker gibi geçen bu zamanlardan ileriye bir medeniyete bilinçle bırakılmış bir mesaj gibi bir yazı bırakmak mı lazım yoksa? mutluluk çoğu zaman geçip gitse de geçtiği yerlere ufak bir mıknatıs bırakıyor. sen zaten bakır kaplamasın.
''en'' diyerek kurduğumuz cümlelerin içindeki abartının farkındayım. evrenin tüm malzemelerini sanki buraların tanrısı bizmişiz gibi biliyoruz da konuşuyoruz sanki. çekildiğimiz kara delikler birer ağız olup gülüyorlar ardımızdan. yoksa ağız değil de başka bir şey mi onlar? her zaman değil. çünkü kapılıp gitmek hayata karşı beslediklerinle gerçekleşiyor. paletlerin hazırsa, yüzgeçlerin bile varsa yine de boğulabilirsin. çünkü yüzdüğün her zaman su olmayabiliyor. kumun içinde gözler kapalı binlerce fersah geçirdikten, yeraltında bilincin sadece bir fısıltı olduğu yerlerde gezindikten sonra, ve geçirdiğin tüm ömür boyunca bir kere bile '' korkmuyorum'' demediysen, başına gelen güzel şeyleri yorumlamakta her zaman aciz olmuşsun demektir.
başımıza gelen güzel şeyleri genellikle olduğundan çok daha güzelmiş ya da çok daha kötüymüş gibi algılamakta çok ustayız. bunun nedeni de yüksek bir binanın tepesinde bırakılan yükseklik korkusu olan bir veletten farksız olmamız. hep illa güzel bir şeyler olmalı hayatımızda. yapayalnızsak bir kedi olmalı mesela evimizde. işsizsek birikmiş paramız olmalı. başka bir şehre gidiyorsak nasılsa geri döneceğimiz aklımıza gelmeli. bunun tam tersi de geçerli. çok harika bir an yaşanırken bunun nasıl olsa bir gün biteceği aklımıza gelmeli ve hemen toparlanmalıyız değil mi? ya da o eskilerde yaşadıkların gelmeli ve aklına mukayet olmalısın. kaybetmek bir eğlencedir aslında. kaybettikçe çoğalanlardan olmak katarakttan körlüğe geçiştir.
oysa ki, o an'ı, o anda ve o ana kilitlenerek, ne önceyi ne de sonrayı, geçmişteki tüm yankıları, çığlıkları susturarak sadece o anda okunan ezanı duyan müslüman gibi yaşayabilsek, o anda olan biteni olduğu gibi kabullensek, tüm hayattan geriye sadece sen ve o kalırdı. o kim mi? o senin hep arayıp da bulamadığın. yok öyle biri dediğin kişi. varmış meğer öyle biri diyerek kısa süreliğine inanmaya kalktığın ama sonrasında ''haaaaa..'' diyerek yeniden o eski püskü ama her zaman son model kalabilmiş inançsızlığına geri döndüğün. ama var öyle biri. varmış. yemin ederim ki.
ben hayaller kurarken geçmediğim köprü kalmadı. köprüler yıkık döküktü ve ben hep son geçendim. ama şimdi, üzerinde vızır vızır geçebileceğim kocaman, üzerinde mermerden eros ve artemis heykelleri döşeli, kimi yeri en canlı ağaçlarla kaplı, üzerinde şiirler yazılı bir köprü var. köprü üstü evim gibi. geçtikçe kendimden geçtiğim bir yer burası. geri dönmek bile geri dönmek gibi değil yeni bir yolculuk gibi. ankara istanbul arası birer kazağın ilmekleri gibi. ördükçe örüyorum ve sonunda ortaya kocaman bir pelerin çıkacak. iki kişilik bir nevresim takımı belki. elektriksi gökyüzünden beslenen bir battaniye belki. ördükçe örüyorum. gidip geldikçe geri dönmüyorum hep ötesine gidiyorum. elleri çarmıhtan olsa ne yazar. her yer golgotha olsa ne yazar!
bin yıldır dinleyip kendinden geçtiğin, asla konser vermeyen idealist bir müzik grubunu bekliyorsundur hani. sen dünyanın en izbe şehirlerinden birinde oturuyorsundur ve şehre sadece sirkler ve ufak tefek kumpanyalar geliyordur. sana en yakın şehir öteki kıtadadır. sonra bir gün öğrenirsin ki o grup, senin şehrine konser vermeye geliyordur. inanmazsın elbette. sonra biletler satışa sunulur. hala inanamıyorsundur. hala gerçekmiş gibi gelmez. bu bilet sahte mi yoksa diye altına üstüne bakıyorsundur. sonra konser günü gelir çatar ve oradasındır. onlar sahneye çıkana dek beklemeye bile tahammülün yoktur. ama sonunda onlar sahnededirler ve çalmaya başlarlar. o hep siluetiyle yetindiğin şarkılar artık gerçektir ve birer beden gibi karşındadır.
işte o'da öyle geldi bana. artık dünyadaki tüm konserler iptal edilmişti. ama o şarkısını söylemeye geldi bana. çıktı karşıma ve bir bilet tutuşturdu elime. üzerinde sadece dudakları olan ve ''kelimelerimi bekle'' yazan. konuşmadı fazla. suskunluğun yeryüzünün en derin kayalıklarından çıkarılma bir maden olduğunu bilenlerden. nadir ve bulunmaz olduğunu da söylemedi ama sanki saçları bir bayrak gibiydi. üzerinde de ''tek'' yazıyordu eski bir lisanda. tek. bir ve tek.
ben bir idim. konser günü geldi çattı. başladı varlığının şarkısını söylemeye. ben devinmeye bile niyetlenmiyordum oysa ki. sonra gözlerim başladı çekilmeye, sonra ellerim, tüm bedenim. altında kaldığım bir çığ gibi başta gürültüsüzdü. sonra her yer bembeyaz. o beyazlardan seçmezdi sözcükleri. sonra kafamı çıkardı buzların altından. şarkısına devam etti. bu konser sonsuza dek sürmeli.
ve işte şimdi, elimde o'nun bileti, içimde o'nun sesi, ben tek bir şarkı söylüyorum. o'nun geldiği yeri görüyorum. adını, adını oluşturan harfleri diziyorum. taş duvarlara, toprağın üstüne, ay toprağına adım atar gibi çiziyorum adını her yere. bir resim gibi. yazmıyorum. resim yapmayı bilmesem de ressam olmak için resim yapmak gerekmediğini öğretti o çünkü bana. elimde dünyanın en büyük fırçası ben o'nu dinliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)