18 Aralık 2013 Çarşamba

Ateş ve atlar

Hiçbir şey düşünemiyorum şu an. Tüm hayatım boyu böyle bir anı sadece iki kez yaşadım.

İlk hissettiğim zaman 13 yaşındaydım. Voldreva kardinalinin evine davet edilmiştik ailemle birlikte. Babam Krastora'nın en büyük birliğinin başında bir voldemare idi, yani siz nasıl diyorsunuz albay. Bu ordular kürelerin bazılarına ziyaretlerde bulunuyorlardı ve oralardaki Ambrosia'yı toplayıp bizlere sunuyorlardı. Ambrosia olmadan yaşayamayız. Belki yaşayabilirdik ama o sınırların dışındaki sefillere dönerdik. Bizim için yaşamak demek, yok etmek demektir. Hükmetmek demektir. Bizden önce gelenler vicdan gibi şeylere sığınıyorlardı. O denli zavallıca bir toplumdular ki, sürekli kendilerini yok edip yenilerini yaratmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Uğultulu bir döngü. Onlar da yok etmek konusunda maharetliydiler elbette ama sadece kendilerini yok etmekte ustalaşmışlardı. Atalarımızı asla anmayız biz. Çünkü sefil yaratıklardı hepsi. Bulduğumuz kemiklerinden neler yaşadıklarını Ambrosia sayesinde öğrenebildiğimiz için nerdeyse her birinin anılarına sahibiz. Güneş artık doğmuyor ve batmıyor. Karanlığın üstüne kendi güneşimizi serdik. Atalarımıza ait olan güneşi bile defettik.

Çiftlikte toplanan onca soylunun arasında voldemare ve priamareler elbette üstün sayılmıyorlardı. Bir de yaratıcılar vardı orada. Yok olan tüm toplumları sırf zevk olsun diye tekrar yaratıp, o ilkellikleriyle kendi kendilerine ne yapacaklar acaba diye seyreden Morkhallar. Kelimelerin ve sayıların sırlarını bilirseniz eğer, istediğiniz şeyi yaratabilme gücüne sahip olursunuz. Onlar fısıltıların bile ötesini öğrenmiş gri tenliler. Kıskanmıyorum onları. Ama benziyorum onlara. Onlar üç kere büyük olanlar. Birincisi yaratmak. İkincisi yok etmek. Üçüncüsü ise sevgi. Zaaf olmayan sevgi. Bize öğrettiler, sevgiyi bile bir hayıflanma aracı haline getirmişler. O kadar tuhaf ki sevdiklerini bile öldürmekten çekinmemişler.

Herkes çiftliğe vardığında atların olduğu yere toplandık. Ben elbette en öndeydim. Çünkü o güne dek atları hiç görmemiştim. Babamın tüm hayatı ise atlarla konuşmakla geçmişti. Belki de benimle konuştuğundan hatta annemle konuştuğundan bile daha fazla konuşmuştur atlarla. İki hayvan tanıdım konuşabileceğiniz; birisi atlar diğeri kaplanlar. Kaplanlar ki içinizi bile okurlar. Ama babam atlarla konuşuyordu sadece. Gövdelerinden ve kemiklerinden kılıçların yaratıldığı simsiyah atlarla.

Atların tutulduğu çitlerin önüne bir sessizlik gibi hızlıca geldi kalabalık. Kısrakların olduğu kulübelerin kapısı açıldı. Bembeyaz atlar salındı önce güzel haberler gibi. Ardından sebepsiz bir rüzgar esti. Atların yelelerine ulaşmadı bile. Onlar çoktan yeryüzünü ayaklarıyla dövmeye başlamışlardı bile. Derken üzerinde simsiyah deri bir montu olan biri girdi içeri. Saçları kıvrımsızdı ama düz de değildi. Benden kısaydı. Arkasına asla bakmayan biriydi bu. Atlara doğru koşmaya başladı ve üzerinde taşıdığı mont ne kadar siyahsa onun tam zıttı olacak kadar beyaz bir atı yelelerinden yakalayıp üzerine bindi. O beyaz ata bindiği anda yüzünü görebildim. O güne dek yazılmış tüm kitaplar yandı o anda beynimde. Belki zihnim bir evren yaratacak genişlikte düşünebilirdi ama onun yüzünü değil. Gözleri o kadar büyüktü ki sanki ateşi onlar yaratmışlardı. Atın üzerine bindiği anda hiçbir şey düşünememeye başladım sadece seyredebiliyordum.

Zaman ağır şeydir. Sürekli özgül ağırlığı değişir ve üzerine biner. Zaman o anda sıfıra yakın bir ağırlıkla beni yerçekimsiz bir ana hapsetti. Birden omzuma dokunan babamın elini hissettiğim ana dek. "Görüyor musun kız ne kadar becerikli? Belki sen de bir gün böyle ata binebilirsin. " dedi gülümseyerek. Kafamı bile çevirmeden " benim gibi kılıç kullanan birinin ata ihtiyacı olmaz sanırım " dedim hafif kızgın bir sesle. Kızmamıştım halbuki. Sadece o anı bozduğu için babamdan kurtulmak istiyordum.

Atların olduğu alana daha sonra başka hünerli biniciler daldı ve hepsi maharetlerini gösterdiler. Seyre daldığım kızı gözlerimle bulamıyordum. Onca renkli kıyafetli papağan kılıklı insanın arasında simsiyah giyinmiş tek kişiydi ve ben onu göremiyordum. Telaşlanmıyorum hayır. Telaşlanacak bir durum yok.

O gün, bacağımı kaybettiğim günün bir gün öncesiydi. Beni ağzıyla duvara fırlatan Korintian'ın son kurbanıydım. Kılıcımı karnına saplayabilmiştim ancak. Babamın kafasını koparmasına da engel olmamıştı bu. Uyuyakalmıştım sadece. O kadar çok kan vardı ki tüm çiftlik kırmızı bir dolunayın altında ezilmiş gibiydi. Diğer tüm insanlar gibi ben de uyuyakalmıştım ama yaşıyordum. O aşağıladığımız insanların haklı intikamını tatmıştık. Kibrimizin son günüydü o gün. Ancak ölmeden ölürsen anlayabileceğin türden bir bilgiydi bu. Ambrosia ile edinememiştik.

Şimdi 35 yaşına gireli bir kaç gün olmuş biriydim ve karşımda O, siyah montuyla bu kez önümde duruyordu. Bir atın üzerinde değildi. Babam artık omzuma dokunamazdı. Bana sadece bakıyordu. Gözlerindeki ateş gerçekti. Beni daha önce görmemişti ve aklımdan geçenleri bilemezdi. Bu rahatlatmıyordu beni. Bilsin istiyordum. Bilsin ve hissetsin. O kadar derinden hissetsin ki hafızanın geri getiremeyeği bu değerli ab-ı hayatı benden içsin.

"Afedersiniz Pantheon'a nasıl gidebilirim? Bana anlatır mısınız?" diye soruyordu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Pantheon adında bir yer mi vardı? emin değildim. Üç milyar yıl önce bu hikayeyi birisi daha anlatmıştı bana. Ben o zamanlar sadece bir dinleyiciydim ama artık yaşayan biriydim. O an anımsar gibi oldum. O artık bir kız değildi ve ben lavlar akan gözlerine bakarak bir kaç dakika bir şeyler demeye çabaladım. Çiftliği anımsatamazdım. Bacağımın aslında takma olduğunu farketmemişti bile. Bana bakıyordu ama beni görmüyordu bile. Orada senle birlikteydik sen ata binmiştin bembeyaz bir ata üstelik üzerinde yine bu mont vardı diyemezdim. Oradan nasıl kurtulmuştu? Korintian beni şans eseri sağ bırakmıştı ama O, tüm uzuvlarıyla karşımdaydı.

"Biraz ilerde bir demirci ustası göreceksiniz. O buraların en yetkin insanlarından biridir. O'na sorabilirsiniz" diyebildim sadece. Gülümseyerek teşekkür etti. Arkasına dönüp bakmayacaktı elbette. Önümde yürüyordu ve ben sadece seyrettim. Seyrettikçe evren büyüdü genişledi. Sokağın başına geldiğinde ise dönüp baktı bana. Orada öylece durdu bir an. Dönüp baktı bana. Tekrar yürüyüp gitti mi anımsamıyorum bile. Sadece baktığını biliyorum. Bu da yeterliydi.

Zaman ağır şeydir. Kimse bilmese de sizi kendisine benzetir. Ve ben o ana benzedim.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...