Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda hayatta hiçbir şeyin size sunamayacağı bir zevki hissetseniz de bir süre sonra o kusursuzluk dolu tatmin anlarınızda bile yüzünüzde bir gülümseme beliremez hale gelir. Elbette doğduğumda böyle değildim. Derler ya hayat beni bu hale getirdi diye, bu külliyen yalandır. Ben zaten böyleydim ancak bunu henüz keşfetmemiştim. Huzurlu geçen çocukluğum, sevgiyle büyütülmüş ergenliğim boyunca tek bir kez bile öfkelenmedim. Beni bu hale getirenlere teşekkür mü etmeliyim hala kestiremiyorum.
15 yaşımda ülkenin en güçlü adamının oğluyla evlendirildiğimde henüz bir erkeğin nasıl bir canlı olduğunu bile bilmiyordum. O zamanlar öfke denen duygudan tamamen habersizdim ve bana göre bu hem çok talihsiz bir durumdu hem de o zamana dek masum kalabildiğim için şanslı sayıyorum kendimi. İnsanın bir kaç gün bile olsa masum kalabileceği bir zaman dilimi olmalı ömrü boyunca. Bazıları doğar doğmaz masumiyetten tamamen arındırılmış halde sanki bir çamurun içinden çıkıp gelmiş gibiler. Ben öyle değildim. Babam kuzeyin denizlerini fethetmiş biriydi ve beni yaşadığı tüm felaketlerden koruyabilmişti. Şimdiyse beni Igor'a veriyordu.
Igor da babasının etkisinde kalmış, bir zamanlar masum olan biriydi. Uçsuz bucaksız toprakları, binlerce insanın evini yurdunu eline geçirmiş birinin çocuğuysanız eğer, güçlü olabilmek için her türlü şeyi yapmak zorundasınızdır. Kimilerinin ruhunda güçlü olmak, ülke yönetmek yoktur. Igor da onlardan biriydi. Beni gördüğünde bile dili tutulmuş gibiydi. Yanıma gelip iki kelime edecek olduğunda çeneleri takırdıyordu. Benim gibi küçücük bir kızı görünce bile kendini tutamayan biriydi ki koca bir ülkeyi böyle bir adamın yönetmesi bekleniyordu. Sırf babası güçlü diye narin bir oğlandan güçlü olmasının beklenmesi zalimlikti. Igor benim kocam veya sevgilim değildi, oyun arkadaşımdı. Beraber kırlarda gezip sincap yakalamaya çalışırdık. Kim sincabı önce yakalarsa diğerinin kıçını ısırırdı. Bana çiçekler toplayıp ben uyurken saçlarıma leylaklar asardı. Uyandığımda kendimi bir ağacın dallarındaymış gibi hissederdim. Babası bize karışmadığında -hemen çocuk yapmamız için delicesine bir baskı uyguluyordu- ikimiz de çok mutluyduk. Birbirine sığınmış iki sıradan çocuktuk sadece ancak ailelerimiz bizden görkemli işler başarmamızı istiyorlardı. Biz ise oyun oynamak istiyorduk ve ne savaşlar ne topraklar umuruzda bile değildi.
İgor'un babası nihayet muradına ermişti ben 18 yaşıma yeni girdiğimde. Onlara bir oğlan çocuğu doğurmuştum ve adını Svyatoslav koymuşlardı. Kendi çocuğuma ne isim vereceğim bana sorulmamıştı elbette. Oğlumuz doğunca İgor'un önemi daha da artmıştı. Artık kocam varisi olan bir kraldı. Tüm yetkileri Igor'a verdiler ve O da kendini kanıtlamak için o savaş benim bu savaş senin oraya buraya saldırmaya kalktı. Güneyde Konstantinopolis şehrinde herkesin gözlerini parlatan zenginlikler olduğu biliniyordu ve kocam orayı ele geçirirse dünyanın en güçlü kralı olacağını zannediyordu. Özgüvensiz bir kral olmanın en büyük dezavantajı sizi aceleci davranmak zorunda bırakmasıdır. İgor o zamanlar toplanabilecek en büyük donanmayı topladı. Tam 1000 savaş gemisiyle birlikte Konstantinopolis kıyılarına geldiğinde zaferden öyle emindi ki dönüşünde Kiev'de yapacağı kutlama için hazırlıkları başlatmıştı bile. Emrindeki güçlü donanmayı tek başına inşa etmemişti, komşu kabilelerin hepsi kocamın üstün zekası ve planları karşısında zaferden eminlerdi. Özellikle Drevlianlar denilen büyük bir kabile İgor'un sağ kolu olmuştu.
Bizans, sahillerinde dev bir donanma görmeye alışkındı. Şehirlerini neredeyse herkes işgal etmeye kalkmıştı ancak aşılmaz surlarının yanında gizli bir silahları vardı; Yunan ateşi. Şehirde o zamanlar yaşayanların neredeyse beş katı büyüklüğünde bir orduyu bile yerle bir edebilecek bir silahtı Yunan ateşi ve Igor'un donanmasını da kısa sürede yerle bir ettiler. Tüm gemiler alevler içinde kalınca askerler panikleyip denize atlamıştı. Tek tek ya okçular tarafından avlandılar ya da Bizans askerlerine esir düştüler. Bu korkunç bir yenilgiydi ve kocamla ordusu utanç içinde Kiev'e döndüler.
Kral olduktan sonra artık oyun oynamaz olmuştuk. Ne kırlara gidip çayırlara uzanıp tilkileri sincapları kovalıyorduk ne de saçlarıma çiçekler asıyordu. Igor, doğanın en keskin silahına, ateşe yenik düşmüştü. Her şeyi tasarladığını zannederken karşısındaki düşman O'nu gafil avlamıştı. Bu utancı örtbas edebilmek için hemen diğer kabilelere seferler düzenledi ve onlardan aldığı vergileri arttırdı. Malum savaş masraflı bir işti ve kaybettiklerini yerine koyabilmesinin de tek yolu buydu. Sağ kolu olan Drevlianların çok güçlü olduğunu bildiğinden tüm ordusunu yanına alıp onları ziyaret etti bir gün. Aralarında verilecek verginin miktarı konusunda anlaştılar ve Igor, Drevlianların en büyük şehri Iskorosten'den ayrıldı. Ancak o anda kafasına yatmayan bir şeyler vardı. Ülkenin en büyük kabilesinden diğer kabilelerden aldığı kadar vergi almamalıydı. Onlar hem sayıca hem de maddiyat olarak diğer kabilelerden daha güçlüydüler. Yanına bir kaç korumasını alıp Iskorosten'e geri döndü ve binlerce askerin olduğu Drevlian şehrinde onlara meydan okudu; Bana daha çok vergi vereceksiniz.
Drevlianların prensi Mal, gülümseyerek Igor'un bu isteğine yanıt verdi ve şehrin ortasında korumalarını kılıçtan geçirdi. 'Bana dokunursanız tüm şehriniz yerle bir olur!' diye bağırıyordu kocam her yerine tekmeler yerken. O'nu yerden kalkacak hali kalmayıncaya dek dövdüler ve bununla da yetinmediler. İki ağacı gerip tersten ağaç dallarına ayaklarını bağladılar. Gerdikleri ağaç dallarının iplerini kestikten sonra Igor'un bedeni ortadan ikiye ayrıldı. O'nu böylesine aşağılayıcı şekilde öldürmelerinin önemli bir nedeni vardı. Drevlian prensinin gözü uzun zamandır bendeydi ve Igor'un benimle evlenmesi karşısında hiçbir şey yapamamıştı. Kocamın bir anlık hatasını hemen değerlendirmişti. Zaten Bizans seferinden sonra Igor'un kralı olduğu Kievan Rus'un parasız kaldığını da biliyordu. Üstelik kralı böylesine korumasız halde yakalamak için bundan daha iyi bir fırsat da olamazdı.
Hayatımda en çok sevdiğim adam böylece ölüp gitti. 3 yaşındaki oğlum Svyatoslav henüz insanlarımıza liderlik edecek halde değildi. Bütün devlet işleri bana kalmıştı. Kocamın öldürüldüğünün haberini O'nla beraber uyuyakaldığımız kırlarda çiçek toplarken almıştım. Haberci sadece kocamın ölüm haberini getirmemişti, kocamın katili olan prens Mal bizzat bana ulaştırılmak üzere bir mektup yazmıştı. Mektupta beni uzun zamandır sevdiğini ve sevgisini göstermek için kocamı öldürdüğünü, benimle hemen evlenmek istediğini yazıyordu.
O mektubu okuduktan sonra ben bir daha eski ben olmayacaktım. İçimde öyle bir öfke belirdi ki baktığım her yeri yakabilecek gücü içimde hissediyordum. Ayak parmaklarımdan saçlarımın diplerine kadar titriyordum öfkeden ancak ne dişlerimi sıkıyordum ne de yumruklarımı. İçim alevden kavrulsa da son derece sakindim. Mektubu okuduktan sonra Drevlian habercisine şöyle dedim; Prense söyle, teklifini kabul ediyorum. Derhal elçilerini bana göndersin.
Bir kaç gün sonra yirmi kişilik Drevlian elçileri benim onayımı alıp prense götürmek için gelmişlerdi. Onları en iyi şekilde karşıladıktan sonra yedirip içirmiştik. Kafaları öyle güzel olmuştu ki onlara prense gönderilmek üzere bir mektup yazdırabilmiştim. 'Sevgili Prensimiz, Kraliçe Olga sizinle evlenebilmek için düğün hazırlıklarına derhal başlanmasını istiyor. Kabilenizin en güçlü elli savaşçısını şehrinde konuk etmek istiyor. Hazırlıklar tamamlandığında da Iskorosten'e gelerek kocası için yas tuttuktan sonra nişan merasiminin tertiplenmesini talep ediyor.'
Bu mektubu yazdırdıktan sonra elçileri kendimize has olduğunu söylediğimiz bir uğurlamayla yolcu etmek istedik. Bu adete göre değerli elçiler kayıkların üzerine bindirilip el üzerinde taşınıyorlardı ve böyle suya indiriliyorlardı. Bu adet elçilerin çok hoşuna gitmişti. Mektubu götürecek olan elçiyi atla çoktan göndermiştik geriye kalanlarsa içi çalılarla dolu olan teknelere bindirilmişlerdi. Hala kafaları içtikleri içkiden çok iyi olduğu için hiç itiraz etmeden teknelere bindiler ve suya indiklerinde her tekneyi tek tek alevli oklarla vurdu adamlarım. Hepsinin diri diri yandığını gördüğümde acımın biraz olsun hafifleyeceğini düşünmüştüm ancak tam tersi oldu. Daha fazlasını istiyordum. Acı dolu çığlıklarını duydukça sadece elçilerini değil hepsini içim nasıl yanıyorsa öyle yakmak istiyordum.
Bir hafta sonra Drevlianların en güçlü elli adamı şehrimize teşrif ettiler. Onları gördüğümde öyle mutlu olmuştum ki neredeyse hepsine tek tek sarılacaktım. En şatafatlı kıyafetimi giyip onları bizzat karşılayınca benim prensleriyle evlenmek için ne kadar istekli olduğumu düşündüklerine emindim. İçlerinden 'orospuya bak, kocasını ikiye böldük hemen prensimize bacaklarını açmak için ne kadar da sabırsız' diye geçirdiklerinden emindim. Yüzlerindeki o yavşak gülümsemelerden ve sanki şehrimizin sahibiymiş gibi tavırlarından bahsetmiyorum bile. Onları hemen konuk evine alıp yeni kıyafetler sunduk. Şaraplar kuzu çevirmeler ikram edildikten sonra onlara güzel kızlar gönderdik. Siklerinin keyfi yerine gelsin diye kızlarla birlikte olmadan önce hepsine o meşhur kaplıcalarımıza girmelerini söyleyince hepsinin gözleri parlayarak teklifimizi kabul ettiler.
Elli güçlü kuvvetli adam şehirdeki en büyük kaplıcaya girdiğinde demirden yapılmış özel kapıları üstlerine kilitlediler. Penceresi olmayan binanın altında yanan fırınların ateşi iyice harlandığından zaten sıcaktan nefes alamaz hale gelmişlerdi. Bir de kapılar kilitlenmeden önce içeriye yağlı meşaleler bırakılınca dumanı fark ettiler. Ancak her şey için artık çok geçti. Tüm bina ateşler içindeydi ve dışarıya çıkamıyorlardı. Binada pencereceler olmasını ve bu rezil adamların derilerinin alevlerin içinde kızarıp döküldüğünü görmeyi çok isterdim ancak sadece çıkardıkları korkunç sesleri dinleyerek ruhumu dinlendirebildim.
Adamlarıma hemen hazırlık yapmalarını söyledim. 'Elimizdeki tüm içkileri arabalara yükleyin. Beş yüz adam hazırlayın. Büyük bir şölen için Iskorosten'e gidiyoruz.'
Şehre vardığımızda büyük bir konukseverlikle karşılandık. Prens Mal önümde eğilerek bana selam verdi. Kendinden öyle emindi ki elimi bile tutacak oldu. Gülümseyerek elimi çekerken kulağına 'önce yasımı tutmalıyım. Sonra dilediğiniz kadar elimi tutacaksınız' dedim. Gelir gelmez kocamı öldürdükleri yere gittim. Ondan arta kalan beden parçalarını bile toplamaya tenezzül etmemişlerdi. Yetmemiş gibi kafasını kesmişlerdi ve bir sopanın ucuna asmışlardı. O güzel yüzünü görünce dayanamayıp ağlamaya başladım. Ağladığımı kimsenin görmesine izin veremezdim, kendimi durdurmak için ciğerlerimi sıkıyordum ama işe yaramıyordu. Gözlerimin her yerinden yaşlar fışkırıyordu ki birden onlara yapacaklarımı aklıma getirdiğimde içimdeki hüzün soluverdi. Kendimi daha iyi hissediyordum ve Igor'un gözlerine son bir kez baktım ve bakarken gülümsedim O'na.
Gece olduğunda yanımızda getirdiğimiz içkileri çoktan şehirdeki herkes tüketmişti. Öyle çok içki içilmişti ki o gece şehirdeki içki depoları mahzenler boşaltılmıştı. Biricik prenslerinin nişan gecesiydi bu sonuçta ve kimileri dans etmekten kimileri de alkolden çoktan sızmıştı bile. Gece yarısı olduğunda sızmamış tek bir kişi bile yoktu benim adamlarım hariç. Hepsinin kılıçları bir gece önceden saatlerce bileylenmişti. 5000 kişinin boğazı kesildiğinde çoğu öldüğünü bile fark etmeyecek kadar sarhoştu. Prensin boğazı kesilirken bizzat seyrettim. Ağzını bile açamamıştı nefes alamadığı halde. Boğazının kesilmiş kısmından gırtlağını görebiliyordum. Bir süre öyle kanlar içinde can çekişmesini izledim ve öldüğünden emin olduğumda kafasını kestirdim. O kafayı da sarayının kapısının önüne astırdım. Sabah olduğunda ben ve adamlarım çoktan şehrimize dönmüştük ve Iskorosten halkı büyük bir dehşete uyanmıştı. Şehir tamamen savunmasızdı artık ve diğer Drevlian şehirlerine hemen haberciler gönderdiler.
Bir haberciyi de bana gönderdiler. Gelen haberci öyle korkuyordu ki mektubu verir vermez koşarak atına binip kaçmıştı. Elçiyi neden öldürmediğimizi adamlarım sorduğunda onlara cevap vermedim çünkü tüm Drevlianlar eninde sonunda ölecekti zaten. Gelen mektupta şöyle diyordu; 'Kralımız Igor'a yapılanları biz de sizin gibi affetmiyoruz. Bunun sorumlusu olan prensin ölümünden üzüntü duymuyoruz. Sizin her zaman emrinizdeyiz.'
Mektubu yırtıp attıktan sonra emrimdeki her askere hazırlık yapmalarını emrettim. Tüm Drevlian şehirlerini tek tek kuşatıp hepsini yok etmekten başka bir çözüm yolu göremiyordum. Şehirlerini ele geçirip yok ettikçe hepsi tek bir yerde toplanmak zorunda kalmıştı. Prensin tüm akrabaları hala Iskorosten'deydi. Orayı kuşattığımızda bu defa içeriye girebilmenin bir yolunu bulamamıştık. Tam bir yıl boyunca korkunç bir savaş sürdü aramızda. Ne onlar pes etti ne de biz. Ancak yiyecekleri tükenmek üzereydi, benim de sabrım. Sonunda beklenen oldu ve barış elçilerini gönderdiler. Elçileri güler yüzle karşılamıştım. Barış talepleri için de bana sandıklar dolusu altın vermeyi kabul ediyorlardı. Altın benim umurumda bile değildi. Onlardan tek bir talebim vardı; 'biliyorum ki evlerinizde güvercinler yetiştiriyorsunuz. Her evden üç güvercini bana gönderin. Bu sizlerin bana vereceğiniz vergidir.'
Talebimi sevinçle karşılamışlardı. Bunca savaşın eziyetin bitmesi karşılığında sadece güvercinler istiyordu. Bu kadın kafayı yemiş olmalıydı diye düşüneceklerini biliyordu. İsteği hemen yerine getirildi ve binlerce güvercin kafeslerin içinde karargahıma getirildi. Akşam olmak üzereydi ve barış yapıldığına göre sabaha ordum şehirlerinden ayrılacaktı onlara böyle söylenmişti. Ancak gece güvercinlerle bir konuşma yapmaya karar verdim. Her güvercinin ayağına sülfürden taşlar bağlattım. Güvercinlerin hepsini gecenin karanlığında saldığımızda tek tek evlerine geri döneceklerini biliyordum. Güvercinler kadar sadık çok az canlı vardır yeryüzünde. Onlar evlerine döndüğünde askerlerime alevli oklarla tüm şehri dövmelerini emrettim. Güvercinlerin ayağına bağlanmış olan sülfür parçaları alev aldığında sönmeyen bir yangın başlatacaktı. Şehirdeki her ev kısa süre içinde alev aldı. Yangını söndürebilmelerine imkan yoktu ve dışarı çıkmak zorundaydılar. Onları bizzat bekliyordum. Şehrin kapısından çıkan her insan evladının kafasını gövdesinden ayırmalarını emretmiştim. Bu onlar için son derece merhametli bir cezaydı. Bir yanda alevler içinde ölmek vardı diğer yanda da hızlı ve acısız bir ölüm.
Sabah olduğunda küle dönmüş şehirden kurtulabilenleri hepsi artık askerlerimin köleleriydiler. Tek bir Drevlian bile cezasız bırakılmamıştı. Tüm şehirlerini yerle bir etmiştim ve o şehirlerde yaşayanlar ya ölmüştü ya da kölemiz olmuşlardı. Artık Igor'un bedenini huzur içinde gömdürebilirdim. Her şey bittiğinde, içimdeki intikam ateşi söndüğünde asıl acıyı o zaman çektim. Hayatımın en kıymetli parçası bir avuç vergi için paramparça edilmişti. Aslında sebeplerin hiçbir önemi yoktu. Ömrüm boyunca unutamayacağım bir acının içindeydim. İntikamım o acıyı kısa bir süre için hissetmememi sağlamıştı sadece. Oğlum büyüyene dek halkıma yol gösterecektim bundan sonra. Ama ben artık ben değildim. Tekrar bir şeyler hissedebilmeyi öyle çok istedim ki. Tek hissedebileceğim şey öfkeydi. O nedenle öfkemin sonsuza dek sürebilmesini sağladım. Eğer sonsuza dek sürecek bir öfke taşıyorsanız, asla huzur bulamazsınız. Yine de hiçliğe mahkum olmaktan iyidir.
Ben Kievli Olga. Bana Azize bile diyorlar.