Bütün günler boşa geçiyor.
Elbette çabalarınızın karşılığını alacaksınız. Çalışmak insana çoğu şeyi unutturuyor. İyi bir alzheimer olma yöntemi değil belki ancak gayet etkili. Bir amaç için ( hele ki bu amaç kutsal bir amaçsa ) yapılan eylemlerin her biri lezzet verir insana. Ama günler boşa geçiyor. Yani geçmiş şu ana dek. Çünkü tüm insanlığın binlerce yıldır uğraşıp didindiği kurduğu medeniyetin şu anki haline bakarsanız bu durumu çok sakince kabullenebilirsiniz. Günler boşa geçiyor ama amaçlar, geride bırakılanlar, anılar, yazılanlar ve mezar taşları kalıyor geriye. Tinker Tailer Solider Spy adlı filmde bir sahne aklıma geliyor. 40 sene belki biraz daha az belki biraz daha çok tam emin değilim hizmet vermiş bir memur, sonunda yöneticilerin katıldığı bir toplantıya davet edilir. 40 sene boyunca adam bu toplantıya davet edilmeyi beklemiştir. Toplantıda adamın emekliliği açıklanacaktır. Adam ve yanında elini tutan karısı, elbette ki bunca senenin ve aynı geçen binlerce günün ardından adamın adanmışlığına ve sadakatine dikkat çekileceğine, adamın onurlandırılacağına emindirler. Yöneticilerden birisi çıkar ve adamın adını yüksek sesle söyleyerek adamı kürsüye davet eder. Adama minnacık bir tabak verip uğurlarlar.
40 sene.
İstanbul boğazına bir kadırgadan bakmak isterdim. Sene olsun 1549. Rum ve ermeni mahallelerinin sahilden görünebildiği zamanlarda. Bütün günler mutlaka geçiyor. En kötü olduğunu düşündüğünüz gün bile. Size hiç farkettirmeden adınızı bile size unutturacak sinsilikte gelip geçiyor. Yokuş aşağı bir yolun en sonunda ışık falan da yok. İniyoruz sadece. Denizin dibine inmiş batık bir şehir mesela. Orada öylece yosunlar arasında kalmış, artık deniz analarının sokaklarını arşınladığı bir şehir. Doğa, belki de günleri umursamayan tek şey. Döngülerini eninde sonunda diz çöktürmeye adamış olan doğa insanlığın dizlerini parçalarcasına şiddetle davranacağı günleri bekliyor biz ise 40 sene bir memuriyete bağlı kalarak elimize bir tabak tutuşturulmasını bekliyoruz.
Para diyeceksin sevgili kardeşim oradan biliyorum. Para. Para, yaşadığımız hayatın gerçekliğinden daha da uzaklaştırıyor bizi. Hayatta kalmak tek önemli şey. Hayatta kalmak için harcadığımız bunca çabanın doğduğumuz andan itibaren en bilinçsiz halimizde bile bilmediğimiz bir güç tarafından bize öğretildiği kesin. Ateşi bilmeyen çocuğun ateşe merakla elini soktuğunda yaşadığı ızdıraptan daha etkili olan his ise korku. İnsanların her birini korku yönetiyor. Çaresiz kalma korkusu. Parasız ve sefil kalma korkusu. Ölme korkusu. Hayal kırıklığına uğrama korkusu. İşin bana göre çok komik olan tarafı bunca korkuya rağmen dünya hayal kırıklıklarıyla çaresizlikle ve sefaletle dolu.
Sokağa çıkıp evin önünden caddeye kadar yürürken bahçe sulayan adamın sakinliği kadar güzel şeyler var elbette hayatta. Ağaçların kendi kendine bağırıp çağırmadan susabildikleri yol kenarları. Duvar dibinde uyuyakalmış kedinin geldiğinizi farkettiği an yaşadığı tedirginlik. Sizi bir sokak köpeği zannediyor merak etmeyin. Her gelen müşteriye yaşı hali veya cinsiyeti farketmeksizin "saol abim benim ayağına sağlık" diyen büfeci. Ayrıntılar içinde kaybolduğunuzda düşmeye başlıyorsunuz. Düştüğünüz yerde bulduğunuz şey yine kendiniz. Bir gözün içine girip o gözün karanlığının içinde yıldızları ve o yıldızların etrafında dolanan dünyaların içindeki bulutları ve o bulutların altındaki krallıkların yıkılışını insanların yeniden doğuşunu. Ateşi bile çalmış insanlık. Bulamamış. Prometheus'u cezalandıranlar aslında doğru yapmışlar. Güya itaat etmemiş Prometheus. zihni bir mercimek tanesi kadar olan bir canlıya ateş gibi evrenin en gerçek şeylerinden birini veremezsiniz.
Kadırga sahile yaklaşıyor. Köle tüccarları limanda Kırım'dan, Eflak'tan ne kadar uzun boylu çocuk varsa toplayıp getirmişler yine. Boyunlarında iple birer hayvan gibi gezdirilen 17 yaşında çocuklar. Şimdi vapura bindiğiniz o taşların üstünde yürüdüler ve ömürleri 3-5 sene daha sürdü onların. Esnaf onları seyrederken bile satılıyorlar aslında. Köle olmamak için çabalamadıklarından değil. Ölmeyi göze alamadıkları için köleler. 40 sene süren kölelikler yoktu o zamanlarda daha. Sonra kafamı çevirip suyun üstüne yansıyan gün batımını görüyorum. Bir gün daha bitmiş.
insanlar, ellerinde olmadığı halde çok zor durumlara düşmüşler. Sırf bir köyde yaşıyor ve o köy köle tacirleri tarafından yağmalandı diye köle olan bir insan. İnsanların düşeceği en aşağılık hallere her gün ömrünün sonuna kadar düşmek zorunda kalacak bir insanın başına gelenleri çoğu kişi şanssızlık olarak açıklayacaktır. Hayatımızda olup biten çoğu talihsiz olayı yanlış seçimlerle açıklayabilecek lükse sahibiz bizler nasılsa. Felsefenin bile tüm sorun aslında seçimde diyerek kafa yorduğu bir düşünce dünyasında köleliği açıklayabilecek bir durum yok. Bir insan köle olmaya yol açabilecek şeyleri seçmiyor hayatında. Belki de Lilja 4ever adlın filmi anımsamalıyız. Orada 16 yaşında annesi tarafından terkedilmiş sokaklarda yaşayan rus kızı lilja, başka bir seçim yapabilir miydi? o filmi izleyin.
Ama neyi seçersek seçelim günler geçiyor. Güneş durmuyor. Dünya durmuyor. Evrende tek bir şey bile hareketsiz kalmıyor. Bu dinamik korkunçluk kendi kaosunun sessizliğinde bizleri yutup içine hapsediyor. Gözlerimiz belki yaprakların arasından sızan güneş ışığını görüp yüzümüzü ısıtan bir yıldıza bakıp huzurla doluyor. Belki o ağacın gölgesinde uyuyakalıyoruz ve uyanınca bir bakmışız ki aslında ağaç biziz.
5 yaşında bir çocukla konuştuğunuz zaman size zamandan bahsetmeyecektir. Bilincimiz açıldıkça farkında vardığımız bir şey "zaman". Aslında bizler de 5 yaşında bir çocuğuz diye varsayalım ve zaman dışında akışından haberdar olmadığımız tonla şey var sanki. Kozmik bir düzen, düzenli bir kaos, bir tanrısallık falan değil bu. Tüm gezegenlerin bıkmadan usanmadan milyonlarca yıl boyunca aynı yörüngede aynı şekilde dönüp durmasından bahsediyorum. Zamanın olmadığı bir yerde çabalamamız gereken bir şey de olmazdı. Ne yaşlanırdık, ne günler geçerdi ne de geçmiş gelecek gibi insanın zihnini bulandıran tonla şey olmazdı.
Ama buradayız ve olan bu. Günler boşa geçiyor. Üstelik kar bile yağmıyor bu lanet şehre.