24 Şubat 2015 Salı

Üç arkadaş

Pencereden dışarıyı seyretmekten başka bir şey yapmadım bugün. Elbette ki depresyonda değilim. Sadece hüzünlenmeyi seviyorum. İlgimi çeken tek şey de ağaçların üstünden bana bakan, laciverte kaçan havasıyla bir karga. Gagasının içinde sürekli yersiz bir küfür yüzdürüyormuş gibi etrafa bakıyor. Ona baktığımı anlaması zaman almadı ama umrunda bile değilim. Yine de gözgöze geldik. "Çok güzelsin katran kafa! " diye bağırıyorum içimden. Karga bana baktıktan sonra aşağıya doğru süzülüyor ve geçtiği her yeri laciverte boyuyor. Onu takip eden sadece gözlerim değil tüm bedenim. Tüm duyularımla onu izliyorum. Daha önce hiç bir kargaya dokunmadım ve bunu çok istiyorum.

Size kendimi tanıtmadım. Adım Megan. Geçen yıl bu apartman dairesine taşındık. Ben, sevgilim Jacob ve ev arkadaşımız Clint ile birlikte. Jacob ve ben uzun zamandır çalışmıyoruz çünkü bir işte çalışamayacak kadar zekiyiz. Vefakar arkadaşımız Clint ile doğduğumuz günden beri tanışıyoruz. O, hayatımda gördüğüm en iyi insan. Bizi olduğumuz gibi kabullenen belki de tek insan. O nedenle Jacob ve benim çalışmamamızı pek kafasına takmıyor. Yaptığı da fedakarlık değil aslında çünkü bizim varlığımız ona yetiyor. Huzur dolu bir ev burası. Tek birinin bile bağırıp çağırdığını duyamazsınız. Tabii Jacob ve ben seviştiğimiz zamanlar hariç. Bazen onunla zamanı durdurup sonsuza dek sevişebileceğimi hissediyorum. Bana yaptıkları aklıma gelince kendimi tamamen yitiriyorum. Ama Jacob hayatımdaki en güzel şey değil elbette. Hayatımdaki en güzel şey benim. Böyle olmak. Olanaksız biliyorum sizler için. Çünkü umursayacak çok şeyiniz var. Adı bile var hatta buna ne diyordunuz....ah! evet. NİHİLİZM. Bu kelimeyi ilk duyduğumda ensem uyuşmuştu saçmalığından. Kelimelerin anlamlarını bilmeden de onların ne anlattıklarını hissedebilirsiniz aslında.

Hayatımdaki en önemli şey isteklerim. İsteklerim için her şeyi yapabilirim. Toplumsal kurallar, isimler, ahlak, siyaset, felsefe, şiir bunların teki bile ilgimi çekmiyor çünkü tüm bunların üzerindeyim. Hissettiklerim benim için her şey demek. Hissettiklerimi neden başkalarına anlatayım? Neden başkalarının hissettiklerini merak edeyim ki? Zaten o an hissedilip geçiyorlar. Benimle aynı şeyleri hissetmeleri de umrumda değil. Özdeşlik kurmaya gerek duymuyorum çünkü ben benim. Benden daha gerçek bir başkası da yok bu evrende.

Clint yine mutfak dolabında nereye koyduğunu bilemediği tavaları aramakla meşgul. O kadar çok gürültü yaptı ki yarattığı ses dalgalarından dolayı buzdolabının üzerindeki magnetlerden birisi yere düştü. Paris yazıyor magnetin üzerinde ama A harfi elbette Eiffel kulesi biçiminde. Clint magnetin yere düştüğünü görünce bir an telaşlandı ve dolabın başına gelip yere eğilip magnete bakıyor şimdi. Kırıldı zannetti galiba. Gözlerinin üzerine bir araba parketti sanki. Ama iyi haber. Magnet sağlam. Ah benim tatlı arkadaşım nasıl da gülümsüyor. Magneti yerden alıp bakıyor. Neredeyse öpecek. Gözlerinden bir havai fişek havalandı sanki. Yeniden gülümseyecek gibi oldu ama vazgeçti. Tamam koca bebek kırılmadı o çok değerli magnetin. Anladık anısı var. Beni gördü şimdi de. Hey Clint. Güzel adam. Neyse boşver ben kanepeye gidip biraz uzanacağım. Yorgun hissetmenin en iyi tarafı nedir biliyor musunuz? sonsuza dek yorgun hissedecekmişsin gibi gelir ve bir demir külçenin içinde rahatça nefes alıyormuşsundur gibidir. Gözlerim kapanıyor.

Bundan bir kaç ay önce Clint, üniversiteye gitmeden önce ailesinin evinde duran, yıllarca çalıp tuşlarını aşındırdığı piyanosunu eve getirdi. Piyanolar gerçekten ilgi çekici aletler. Onları ilk gördüğümde çöp öğütücüsü zannetmiştim. Kuyruklu piyanonun kapağı açılıyor ve önüne gelen her şeyi yutuyor gibi gelmişti. Taşınmalarının bile bir seramonileri var. Alet o kadar büyüktü ki kapıdan sokamadılar ve pencereleri söküp apartman dairesinin salona bakan tarafından vinçle içeriye taşıdılar. Clint'i o günkü kadar ergen görmemiştim daha önce. İşçiler çok ürkütücüydü ama. Evimizi yıkıyorlarmış gibi hissettim bir an ve bakamadım olan bitene. Jacob ile ben yatak odasında oturduk. Çıkan sesler çok huzursuz ediciydi. Evimizi yıkmadıklarına hala emin olamıyordum. Ayrıca yerler pislenmişti bu da fazlasıyla sinirimi bozdu. O gün 5 defa duş aldığımı anımsıyorum. Duşa alırken mırıldandığım şarkılarla içerideki sesleri duymak zorlaşıyordu. Akşam üzeri işçiler gidip ev de temizlendikten sonra Clint salonda piyanonun başına geçip çalmaya başladı. Adam gerçekten çok yetenekliymiş bunu bizden bile saklamayı başardı. Chopin'den Nocturne opus no 9 hem de. Çok tatlı gözlerini aralıyor piyano çalarken. Gözlüklerini piyanonun üstünde unuttu çalıp bitirdikten sonra ki gözlüklerini asla bir yerde unutmaz. İyice dalgınlaştı bu adam. Koltuğa oturdu şimdi de. Bir sigara yakacak oldu, ama uzun zamandır içmediği için dudaklarının arasında tutamadığı sigarayı yere düşürdü. Piyanoyu seyrediyor. Elinde hayatında ilk kez silah tutan 16 yaşında acemi bir asker gibi o sigarayı tutuyor. Ah nazik adam. Kendine karşı bile hep bir nezaket içinde. Sanki bin yıldır yaşayan bir victorian dönemi saray hizmetkarı gibi. Bana gülümsüyor.

Yanına gitmeye karar veriyorum ve yavaş adımlarla oturduğu koltuğun başına gelip koltuğa çıkıyorum. Patilerimi dizlerine koyuyorum ve kucağına oturuyorum. Gözlerimin arasındaki küçük düzlüğü parmaklarıyla ovuyor yavaşça. Yüzüme bakarken ağlamaya başlıyor. İnsanlar çok kolay ağlıyorlar. Kucağında durmaya devam edeceğim bir süre. İyi hissetmemek için hiçbir neden yok bana kalırsa hayatta. Kötü hissettiğinde de yapacak bir şey bulamazsan, uyursun. Uyandığında da anımsamazsın. Uyuduğunda istediğin canlının içinde o canlının hayatını yaşayabilirsin. İstediğin yere gidip istediğini yapabilirsin ama insanlar bunu henüz bilmiyorlar. Jacob ile bazen aynı rüyayı görüyoruz. Onu yalamayı çok seviyorum. Clint'in de parmak uçlarını yalıyorum bazen. Bana sarılıyor. Tüm gövdemi sıkacak gibi oluyor ama duruyor sonra. Nefessiz kalıyorum bir an ama bu bana huzur veriyor. İnsanlar neden ağlıyorlar o an biraz anlıyorum.

Sanırım acıktım


20 Şubat 2015 Cuma

Hayatta başarılar

Çok sıkıldın. Okunacak kitaplar bitti. Sevdiğin dizilerin tüm sezonları bitti. Hala kar yağmıyor. Bunlar üzüntülerin. Arkadaşların arıyor ama açmıyorsun. Geriniyorsun ve gerinirken birbirinden ayrılan parmaklarının tavana uzanışını seyrediyorsun. Ne mutlusun ne de mutsuz. Okuyup bitirdiğin kitaplardan bile bahsetmek istemiyorsun. Bıraksalar bütün gün uyuyacaksın. Bilincinin yitip gitmesinin verdiği hazzı uyku dışında sana verebilecek ne varsa onları sevdin zaten hayatın boyunca. Bilinç insanı öldürüyordu değil mi? Böyle söylüyordun. Muhteşem yazarların alıntı sözlerinin ilk gözle buluştuğu anda yaşanılan çarpıntıya benzer bir keskinlikte bakıyor gözlerin bana. Bana. Yüzüme değil gözlerime değil alnımda beliren çizgiye değil. Bana. Bütünüyle bana.

Özgürlükten bahsettiğim anda aklıma tek bir şey geliyor. Amok koşucuları. Elbette insanlık olarak onları bir hastalıkla adlandırmalıydık. Çünkü tehlike arzeden bize garip gelen bizden olmayan her şeye yaptığımız gibi onları da madde madde anlatmalıyız. Listelemeliyiz. Özelliklerini tek tek anlatarak mermer duvarlar gibi tanımlamalıyız. Mermer pürüzsüz duvarlar. Tek bir çizik bile olmamalı. Semptomlarını iyice sindirmeliyiz. Ama onlar bilinçten uzaklaşmış uçan ejderhalara benziyorlar. Tek istedikleri kötülüğe uğramamak. Ama kötülüğe uğrayacaklarından o kadar eminler ki kusursuz birer ejderhaya dönüşüyorlar. Birine zarar verirken neresine zarar vereceğinizi düşünmezsiniz. Çünkü içgüdüsel olarak nerenin zayıf olduğunu bilirsiniz. Elmacık kemikleri örneğin. Eğer elmacık kemiklerinin altına sert bir şekilde vurursanız ve orayı kırabilirseniz, göz altı bölgesini tamamen aşağıya indirmiş olursunuz. Göz küreleri yavaşça aşağıya iner. Kişi net biçimde göremediği için tamamen savunmasız kalır. Ödemden dolayı insanın yüzünün ortasında bir yanardağ patlamışcasına bir acı hissedilir. Bu acıya hiç kimse kayıtsız kalamaz. Amok koşucuları bile. Sen onlardan birisin aslında. Bütün bu miskinliğin ve serzenişlerinin nedeni de bu. Kötülük görmekten o kadar korkuyorsun ki kendinden çıkamıyorsun. En güzel hapishane elbette kendimiziz. Hapishane müdürüne rüşvet yedirmiş bir mafya babasının hapishane hayatı nasıl geçiyorsa, bizim de hayatımız az çok öyle geçiyor aslında. Özgür değiliz ama kendi içimizdeki krallığın zalim hükümdarıyız. Koskoca krallığın başındaysan kim umursar zaten özgürlüğü? Biliyorsun bunu. Biliyorsun ki seni düşmüş meleğin cehennemi sevdiğinden daha çok sevdiğimi. Telefonun yine çalıyor ama sessizde. Sadece ışığı yanıp sönüyor. Göz ucuyla önce telefona sonra bana bakıyorsun telefona bakıp bakmadığımı. Ekrandaki ismi okuyamıyorum. Çünkü okumak istemiyorum.

Çok ilginçtir ki bezginler fazlasıyla ilgi çekicidirler. Onların bir şeyleri keşfettiğini zanneder diğerleri. Sanki kutupların altında altından bir tapınak bulmuşlar da bunu bir sır gibi saklıyorlarmışcasına sessizliklerinin altında yatanı öğrenmek isterler. Ben size söyleyeyim o sessizliğin altında ne yattığını; hiçbir şey. Tek bir ses bile çıkmıyor orada. Çünkü eylemsizliğin acı veren hazzını yaşıyorlar orada. Kendilerini suçlamıyorlar elbette. Sadece korkuyorlar ve sığınıyorlar. Anne karnına dönmeyi istemek gibi. Toprağın altında yatan tespih böcekleri gibi. Bir yaprağın rengini almış bir bukalemun gibi. Acı çekebiliyor olmak artık büyük bir maneviyat. Gramı milyon dolar eden teknolojik bir madde gibi. Maneviyat. Heceleyin bu kelimeyi. Acıdan iyi damıtılıyor. Miskin bir amok koşucususun sen. Diğerlerinin aksine durmadan ciğerlerin patlarcasına koşmak yerine bu koşuşunu tüm hayatına yaymışsın. Yine koşuyorsun ama durarak. Kımıldamadan bunu yapabilmeyi becerebiliyorsun. Miskinlikte öyle ustalaşmışsın ki durarak bile koşabiliyorsun. Elbette büyük acıların var. Yaşadığın her acının bir değeri var. "Ben seni üzerim bebeğim anlıyor musun" cümlesinin insan olmuş hali gibisin. Kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum. Telefonun yine çalıyor. Bu kez görmüyorsun.

Akşamları ne yaptığını soruyorum sana. Bu bir konuşma çabası değil sadece bilmek istiyorum. Senin anlattıklarından seni damıtabilmeyi seviyorum. "hiç" diyorsun omuzlarını büzerek. Spotify'da dinlediğin şarkılar aklıma geliyor. Tüm gece bir arka plan yaratmak için mi yoksa gerçekten onları dinlediğin için mi çaldığını soruyorum sana. "İkisi de" diyorsun. Kısa cevaplar harika sessizlikler yaratıyorlar. İnsan nefes alıp verdiğini duymayı bir başkasının yanındayken daha çok seviyor. Bezginliğin bana da bulaşıyor. İçimden tek bir ses bile çıkmıyor sana bakarken. Yüzün, yeni yaratılmak üzere olan bir evren gibi. Göz kapaklarını kaldırdığın anda büyük patlıyorlar. Ben küçük bir tanrıyım sana baktığım zamanlarda. Sanki seni o an nefesimden üflemişim gibi. Yarattığıma aşığım. Kalk yerinden. Ayağa kalk. Sızlanır gibi şarkı söyleyen kısık sesli şarkılar dinlemeyi kes artık. İlgini sadece instagramda gördüğün şirin yavru hayvanlar dışında da bir şeyler çeksin artık. Evet çok tatlı ayı yavrusu evet. Umutsuzluğunun bir sıradanlık, aleladelik belirtisi olduğunu sana ima ederek canını sıkmak istiyorum elbette ama bunu yapmayacağım. Çünkü hala bana bakıyorsun. Evet ayı yavruları bence de çok tatlılar.

Elimden tutmayı sevmediğin için koluma girip benimle dolaşman gibi, gövdemin içine girip kalbime dokunmadan nasıl beni eritebildiğini, bunu nasıl başarabildiğini bilmek istiyorum. İnsan kalbi kullanılmadıkça kırılganlaşır. Kadim bir bilgi gibi bunu fısıldıyor bana koluma dokunan ellerin. Kadim kelimesinin üstünden dumanlar çıkıyor. Sokaklar bile ışıldıyor. Kırmızı ile siyah arasında bir renk var gökyüzünde. Işıklardan ve seslerden gökyüzünün rengi bir kağıt gibi katlanmış. O kağıdı katlayıp cebimizde gezdiriyoruz. Ellerin üşümüş. Kolumu bırakıp elimi alıp ceketimin cebine sokuyorsun kendi elinle birlikte. Aynı tohumu paylaşan iki ağaç gibiyiz işte şimdi. Tam o an toprak ve hava olmaksızın açabilen bir çiçek gibiyiz. Gerek yok hiçbir şeye. Belki biraz sesine.

Sana bir şey söyleyeceğim diyorsun aniden. Elini cebimden çıkarıyorsun. Yoldan geçen hiç kimse yok sadece bir rüzgar. Bana yine bakıyorsun ama beni görmüyorsun bu kez.

"Böyle olmayacak. Bunu sen de biliyorsun. Bu son olsun. Bir daha görüşmeyelim"

"peki" diyorum en küçük harflerle. Gülümseyecek oluyorum ama beceremiyorum. Saçlarım yerinden sökülüyor o an. Ayaklarımın altından iğneler saplanıyor. Toprağa çakılıyorum yerimden kımıldayamıyorum. Harflerim giderek daha da küçülüyor.

Son bir cümle çıkıyor sonra ağzından;

"Kendine iyi bak..hayatta başarılar"

Birdenbire ayılıyorum. Zihnimdeki uğultu aniden duruyor. Kısılmış gözlerim normale dönüyor. O an anlıyorum. Seni. Sen gibi görünen seni değil, bütünüyle seni. Tüm parçalar aniden zihnimde birleşiyor. Buda gibi aydınlanıyorum. Ne kadar güzel olduğunun bir önemi kalmıyor. Yüzün hızlandırılmış çekimde çürüyen bitkiler gibi çürümeye başlıyor. Etlerin dökülüyor.

Başarılar. Birdenbire ayaklarımın altındaki çiviler yok oluyor. Saçlarım yeniden açıyor. Başarılar. İyi dilekler gibi görünen ama hiçbir şey ifade etmeyen cümlelere bayılıyorum. Beni o andan kurtardığı için minnettarım bu cümlelere. Başarısız veda cümleleri, nezaketen söylenen saçmalıklar. Ama bunun yeri apayrı. Hayatta başarılar. Birdenbire gülümsüyorum. Karşı kaldırımdan bile gülümsediğimi farkediyorsun. ŞU HAYATTA BAŞARMAKTAN BAHSETMEK HA diyerek bağırıp kahkahalar atmaya başlıyorum. Hayatı bir başarı öyküsüne indirgeyen güzel dilekler. Adi dilekler. Şerefsiz temenniler. Hissetmek anlamak değil başarmak. Dünyayı bir örtüyle kaplar gibi emip koklamak. Kafese kapatılan bir kuşun tüm hayatı o kafesin kapısında gizlidir. Başarmak da hayatın giziymiş gibi bunu dilemek ne acı. Hayatta başarılar. Bu bir yarıştı galiba. O an anlıyorum senin neden amok koşucusu olduğunu. Neden korktuğunu. Tüm bu olup bitenleri bir yarış gibi görüyorsun. Yaşadıklarını da bir ödül. Her zaman kazanmak zorunda olan birisin sen. Hislerinde bile bir kayıp olmamalı senin için. Her şey senin için olmalı. Karşındaki de bir rakip, bir hasım adeta. Başarılar. Hissizliğin böylesi ancak bir arafta mümkündür. Kaybetmek denilen şey, senin için bu kadar basit değilmiş aslında. Maneviyatsız hergele seni diyorum içimden.

Dönüp yürümeye başlıyorum arkamdan baktığını bilerek. Az önce ellerimizin girdiği cebe ellerimi sokuyorum. İncinmemişim bile. İçimde bir sızıntı bile yok. Ne güzel ayrılık bu böyle diyorum kendi kendime. Bir sigara yakıyorum yürürken. Önümden bir kedi geçiyor salınarak.

6 Şubat 2015 Cuma

Tek

Binlerce yıl önce 35 sene boyunca her yıl 40 gün kendini halvete yatırmış bir derviş, 35. yılın sonunda yattığı yerden, çilehaneden çıktığında ağzından tek bir kelime dökülmüştü; O benim.

Bu, o dervişin bu hayatta söylediği son kelam oldu.

Dervişi yüksek bir dağın tepesine gömdüler. Hiç ziyaretçisi olmayacaktı. Mezar taşı kubbeli bir mermer oyuğa benziyordu. Dağın adı bile belirsizdi. Rüzgardan başka bir ses de duyulmuyordu.

********

1567 yılında Paris'in arkada sokaklarında telaşlı bir şekilde yürüyen Nicholas Sevigniere yahudi mahallesine o saatte kimsenin adımını atamayacağı bir yere doğru ilerliyordu. Koltuğunun altında kocaman bir kitap bir yandan alnından akan terleri siliyordu, bir yandan da arkasını kollayıp peşine takılan biri olup olmadığını gözetliyordu. Üzerinde üçgen bir tokmağın olduğu taş kapılardan birine vardı ve kapıyı yumrukladı. Kısa bir sessizlikten sonra kapı açıldı. İri bir el adamı içeri çekti; kitabı getirdin değil mi?

Sevigniere kitabı sessizce uzattı ve yere çöktü. Terlerini siliyordu.

"istediğinizi getirdim artık beni özgür bırakın!"

"Henüz değil küçük hizmetkarım" dedi kalın sesiyle adam. "Eğer buraya geldiğini birisi gördüyse, ruhunu paramparça ederim" diye de ekledi gözleri sevinçle dolarak. Kitabı almıştı. Eksik parça tamamlanmıştı. Dee'nin arayıp bulamadığı, koca bir imparatorluğun peşinde koştuğu kitap artık O'nundu.

"Laurent!! Hahamı çağır..gelsin.." diye bağırdı yanındaki uşağına. Sevigniere'e döndü ve "Sen…artık gidebilirsin." dedi ve adam kapıya elini dokundurduğu anda tüm bedeni küle dönüştü.

"Görmüşler……akılsız herif..Laurent! Atımı al. acele et hahamı eski köprünün karşısındaki eve getir..orada buluşuruz."

Adam kitabı aldı. Nefesi olmamışcasına koşmaya başladı. Şafak sökmek üzereydi. Vucüdunda takat kalmayıncaya dek koştu ve sonunda köprüyü görüyordu. Sendeleyerek evin kapısına ulaştı. Kapı açıktı. Karanlığın içinde titreyen sesiyle birini yere çökmüş halde buldu. Bu hahamdı. Laurent ise yerde kanlar içinde yatıyordu. Kafasının yanından bir bıçak sokulmuştu ve çenesinin altından çıkmıştı. "Gel buraya aptal herif!! kalk ayağa..bunu uşağıma kim yaptıysa aynısını da sana yaparım..kalk ve benimle gel!"

Hahamı evin bodrumuna indirdi. Bodrumun kalın kilidini açana dek haham biraz daha sakinleşmişti. Her yerde şişeler imbikler mumlar akla hayale gelmeyecek canlıların kemikleri haritalar kitaplar yayılmış haldeydi. Nihayet Bodrumun ortasında duran şöminenin önüne geldiler. Adam yerdeki mumlara tek tek üfledi ve mumlar yanmıştı. Haham adamdan kilometrelerce uzakta durmak istiyordu ama kaçamıyordu. Oda aydınlanınca yerde çizili duran sekizgen şeklindeki tılsım ortaya çıktı. Tek kelime etmeden hahamı sekizgenin ortasına doğru yakasından çekip fırlattı.

"Diz çök…ve kitabı al.."
Haham titreyerek adama yalvardı; "Bunu sakın yapma…Lanetlenmek bile bunun yanında sadece güzel bir rüya gibi kalır bunu bana yapma"

"Eğer vücudundaki tüm etleri tek tek ve yavaş yavaş koparmamı istemiyorsan orada diz çök..ve kitabın son sözlerini okumaya başla."

Haham çaresizce kitabı okumaya başladı. Haham hayatı boyunca tek bir kadına bile dokunmamıştı ve her hafta oruç tutmuştu. Yeryüzünde o günlerde yaşayan en saf bedene sahip olan kişi olabilirdi. Haham, kitabı okudukça oda aydınlanmaya ve sallanmaya başladı. Sonunda tanrının adını zikrettiği anda haham paramparça oldu. Adamın tüm gövdesine boydan boya hahamın vücudunun parçaları sıçramıştı ama işte yaramıştı. Odanın ortasında kocaman bir pencere açılmıştı. Tatlı bir koku her yere yayıldı. Adam dizlerinin üstüne çöktü ve yüzündeki hayranlık ifadesi hissettiği şeyin bir kırıntısını dahi ifade edemezdi. O güne dek hissettiği tüm duyguları unutmuştu ve sadece aşkla ve sevgiyle doluydu artık.

"Sonunda…artık Ben O'yum…O'na dönüşmeye geldim…SONUNDA!!"

Pencerenin ötesinde akla hayale gelmeyecek renkler, sesler ve tatlar yayılıyordu. Hayatı boyunca yediği en güzel yemeğin tadı o an duyumsadığı şeyin yanında bir lağım faresinin eti gibi kalırdı. Adam kollarını açtı ve pencereye doğru ilerlemeye başladı.


********

"Tek bir canlı bile kalmadığında ancak o zaman tek ve bütün olabilecektir Tanrı. O yüzden hepimiz ölmeliyiz"

"Tüm parçalar birleştiğinde ne olacak peki Lordum?"

"Neden tüm hayatımız boyunca Tanrı sanki hiç yanımızda değilmiş gibi hissettik biliyor musun Astolepios..Ama hep bir yerde de ondan izler bulduğumuzu, O'nu neden nazik bir hisle belli belirsizce hissettiğimizi hiç düşündün mü?

"O'nun yokluğunu daha derinden hissettim hep Lordum..Çünkü hayat boyunca kan gözyaşı ve hayal kırıklığı gördüm..Beni bulduğunuzda tüm ailem kılıçtan geçirilmişti ve oturmuş ağlayarak ölmeyi diliyordum sadece. Yokluğunu daha derinden hissediyorum biliyorsunuz bunu"

"Diyorsun ki madem O var, neden tüm bu kötülüklere izin veriyor..Öyle değil mi? Sana bir hikaye anlatacağım Astolepios. Tüm varlığın sırrı bu aslında ve çok basit. Biz O'yuz, O da biz. Biz O'nun sonsuz parçalarından biriyiz. Her bir insan ölüp O'na dönüştüğünde, aramızdan bir kişi tekrar bütüne hükmederek O'na dönüşecek..Her birimizin ruhunu yöneterek. Sonra yeniden parçalayacak kendini. Sonsuz parçaya.. ve bunu sonsuz kere yapacak. En sevdiklerini elbette yanına hemen alacak. Ama sona kalanları…kendine benzetene dek acı çektirerek burada tutacak. Biz o acının bize yapılmış bir zulüm olduğunu zannediyoruz. "

"Bu yine de çok zalimce efendi Pythagoras..Öyle değil mi?"

"Hayır oğlum…Zalim olan biziz. O'na ne söylersen biz O'yuz. O da biz.."

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...