1 Kasım 2021 Pazartesi

243 gün

Huzursuzluk çağlarında yaşayan insanlar için üç önemli şey vardı; aç kalmamak, ezilmemek ve sessiz kalabilmek. Konuşabilmek bile dünya halklarını köleleştirmiş büyük efendilerin hükmündedir. Bu bin kişilik grup, kurulmuş büyük medeniyetlerin şehirlerinin başlarına geçtikten sonra yaptıkları zalimlikleri anlatabilmek için kütüphaneler dolusu kitaplar olsa yetmeyecektir. Kendileri ve akrabaları haricindeki herkesi ayakları altında ezip köleleştirdiklerinden beri var olan hiçbir şehirde huzur kalmamıştı. Su kaynakları, ekilecek olan tüm ürünler onların ellerindeydi. Oysa ki sıradan etten kemikten kimisi çelimsiz kimisinin yüzü gözü yamulmuş sıradan insanlardı onlar ancak kendilerini tanrılar zannediyorlardı. Kendileri hakkında tek bir olumsuz şey bile duymak istemedikleri için haklarında edilmiş en ufak olumsuz şeyde bunu söyleyenin derisini yüzüp şehirlerin girişlerine asıyorlardı. Bu yetmemiş gibi bir süre sonra tümden konuşmayı yasakladılar. İnsanlar işaretleşerek anlaşıyorlardı kendi evlerinde bile. Eğer bir tek cümle eden görülürse cezası hemen bulunduğu yerde veriliyordu. 

Adalet denen şeyden bahsedilmeyeli hayli uzun zaman olmuştu. Sadece seçilmişlerin dilediği kişiler özgürce hayatlarını yaşayabiliyorlardı ve onlar dışında kalan herkes birer böcekten farksızdı. Sokak ortasında birisi mi ölmüş? Kim umursar ki bunu? Onlarca erkek bir kadına tecavüz mü etmiş herkesin ortasında? Böyle talihsiz olaylar onlara göre son derece sıradandı ve onlar gibi olmayanların yaşayacakları önemsizdi çünkü onların hayatları hayvanlara göreydi. İnsan şehirlerinde yaşayan herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlıydı. Sokak ortasında hiçbir sebep yokken ölmek sıradan bir olaydı. Açlıktan kırılan insanların bazıları sokakta birileri öldürülsün diye umut ediyordu çünkü birileri öldüğünde onların karnı doyuyordu. 

Şehirlerin korkunçluğundan kaçmak isteyenleri daha beter şeyler bekliyordu. Devlerle insanlar arasında geçen savaştan sonra insanlar kalın duvarlarla kaplı şehirlerinden çıkmamıştı ve devler şehirlere yaklaşamıyordu çünkü kale duvarlarının çevresi devler için bile korkutucu olacak türlü tuzaklarla çevrelenmişti. Şehirden kaçan bir insanın bu tuzaklardan kurtulabilmesi de mucizeydi ancak imkansız değildi. Bunu yapabilenlerden bazıları ormanlarda yaşıyorlardı ve onlar da bir sene kadar bile hayatta kalamıyorlardı çünkü ormanda devlerden türemiş vahşi yaratıklar yaşıyorlardı. Bu yaratıkların inanılmaz güçlü bir koku alma güçleri vardı. Ormanın içine girmiş bir yabancının korkusunu günlerce yürünse ulaşılmayacak mesafelerden algılayabiliyorlardı ve kendi türlerindekilere çığlıklarıyla duyurabiliyorlardı. Kısa süre içinde onlarcası kokunun yakınlarında toplanıp yapacakları baskın için hazırlanıyorlardı. Evet bu hayvanlar için avlanmak büyük bir keyifti. Sadece açlık için değil keyif için avlanıyorlardı. 

Ormanda yine de tek tük bir kaç kişi yaşamanın yolunu bulabilmişti. Ormanı geçip deniz kıyısındaki diyarlara varanlar, yeraltında yaşayan rahiplerin kurduğu efsanevi bir şehirden bahsediyorlardı. Ben işte o şehirlerden birinde doğmuş şanslı kişilerden biriyim. Adım Cesair. Dev piramitlerin etrafında kurulan şehirlere rahiplerin yaklaşmasına artık izin verilmediği için rahipler de kutsal tapınaklarına yer altına kurdukları şehirler yoluyla ulaşıyorlardı. En eski en kadim bilgilere sahip yüzlerce yaşında olan bu adamlar için dünyanın geldiği noktadan geri dönüş artık olamazdı. Bozulmuş, tüm teker oyukları parçalanmış bir at arabasını tamir edebilmek eğer imkansızsa, o arabayı oluşturan tahtalar sökülüp yeniden bir araba inşa edilmeliydi onlara göre ve dünyanın hali de o kırık arabadan farksızdı. Yeryüzü tamamen temizlenmeliydi ve bunun için geliştirdikleri bir planları vardı. 

Rahipler, denizlerin okyanusların diplerinde diledikleri gibi gezebiliyorlardı ve herkesten kaçıp buraya yerleşmeyi bile düşünmüşlerdi ancak insanların onları burada da bulabilecekleri ihtimali gözlerini korkutuyordu. Seçilmişleri tek tek öldürmeyi daha önce denemişlerdi ancak sayıları elli kadarken onları öldürmeye başladıktan sonra daha da güçlenmişlerdi ve sayıları bu defa binlerce kişiye ulaşmıştı. Ölen seçilmişlerin yerine daha beterleri geliyordu. Başka çareleri kalmamıştı, denizlerin altındaki yanardağlarını harekete geçireceklerdi. 

Rahipler, kimsenin sırrını bilemeyeceği bir ilimle bir makine inşa ettiler. Bu makine orta boylu bir insanın kucağına sığabilecek büyüklükteydi ve bir kutu biçimindeydi. Kutu açıldığında içinde bulunan tozlar etrafa saçılıyordu ve saçılan tozlar toprakla birleştiğinde dev kayaları bile unufak edebilecek bir güce erişiyordu. Tozlar toprağı delip yerin en dip köşelerine kadar ulaştığında açtıkları deliklerden yeryüzüne lavlar fışkırmaya başlıyordu. Bu makinelerden onlarca yapıp dünyanın her köşesindeki okyanuslarun diplerine yerleştireceklerdi. Böylece okyanus dibinde korkunç yanardağlar patlayacak ve sular ısınarak yüzlerce metre yükselecekti. Rahipler yeryüzünü temizleyecek olan tek şeyin su olduğunu iyi biliyorlardı. 

O rahiplerden birisi babam Bith, birisi de dedem Noah'tı. Onlara bunu yapma emrini, adını bile andıklarında yanıp yok olacaklarını bildikleri o üstün varlıktan aldıklarını söylüyorlardı. Dedem Noah hemen bir gemi inşa etmeye başladı çocuklarıyla birlikte. Bizi de yanına alacağından emin olduğumuzdan O'na hiçbir ricada bulunmamıştık ancak büyük bir yanlışın içindeydik çünkü öz dedem bizlerin günahkar olduğunu ve gemisine alamayacağını söylemişti. Ben on yaşındaydım nasıl günahkar olabilirdim anlayamıyordum. Günah nedir bilmiyordum bile. Ancak yaşlı kurt söyleyeceğini söyledi ve bize sadece 'eğer hayatta kalmak istiyorsanız batıya, kimsenin yaşamadığı, tek bir günahın bile işlenmediği gümüşten dağların yeşerdiği o büyük adaya gidin' demişti. Gümüşten dağları olan bir ada varsa eğer yeryüzünde o açgözlü seçilmişler çoktan orayı yiyip bitirip tüketmiştir diye içinden geçirmişti babam Bith. Dedemi babam bile ikna edemedi. Biz de kendi gemilerimizi inşa etmeye karar verdik. 

Dedem, gemisinin içini günahkarlarla doldurmak yerine hayvanlarla doldurmayı tercih ederken bize olan sevgisi bile bizi kurtarmak istemesi için yeterli olmamıştı. Biz bile dedemin gözünde günahkarlardık. Rahipler çok hızlı karar verip gereğini yaparlarken yeryüzünde tüm hayatın silineceği süreyi sadece kendi çocuklarına ve sevdiklerine söylemişlerdi; 243 gün. Önlerinde 200 gün vardı ve rahipler, rahiplerin karıları, çocuklarıyla birlikte 89 kadın 18 erkek gece gündüz çalışarak üç gemi inşa etmemiz gerekiyordu. Erkek kardeşim Ladra, annem Birren ve ben Cesair on yaşındaki halimle koca üç gemiyi hep birlikte iki yüz günde inşa ettik. Rahipler okyanusların en derin yirmi üç yerine makinelerini çoktan yerleştirmişlerdi bile. Toprağa karışacak olan karanlıktan habersiz dönmeye devam eden zalim dünyanın efendileri, kısa bir süre sonra yok olup gidecek olmalarından habersiz neşeli hayatlarına devam ediyorlardı. Şehirlerde korkunç hayatlar yaşayan zavallı insanlar kısa bir süre sonra bu kabusun bitecek olduğunu öğrenselerdi bayram ederlerdi elbette. 

Gemileri rüzgarın insafına bırakıp batıya doğru yelken açtık. Kırk günümüz kalmıştı sadece ve elimiz kolumuz telaştan titriyordu. Ne kadar kuzeye gidersek o kadar az insana rastlayacağımızı biliyorduk. İlk bir haftada yüzlerce yaşındaki rahiplerden beş tanesi girdiğimiz fırtınalara dayanamayıp ölünce herkes telaşlanmaya başladı. Aramızda sadece 13 erkek kalmıştı ve benimle aynı yaştaki Fintan'ı gemileri batınca yanımıza almıştık. Bir hafta sonra daha sert bir fırtına diğer gemiyi batırdığında geride sadece elli kadın ve üç erkek kalmıştık. Gemimiz üç hafta kadar denizlerin insafında oradan oraya sürüklendikten sonra aynen rahiplerin tarif ettiği gümüş dağların olduğu o kocaman adaya varmıştı. Buraya İnis Fail diyorlardı rahipler yani kaderin toprakları. Bizim kaderimizi de belirleyecek olan bu adaydı. 

Babam Bith, kardeşim Ladra ve Fintan hayatta kalmış olan üç erkek, ve biz elli kadın aynı adaya yerleşip çoğalmak için bir plan yapmıştık. Her erkek kadınlar arasında paylaştırılacaktı. Babam son derece yaşlı bir adam olduğu için 16 kadının ihtiyaçlarına nasıl cevap verebilecekti kendisi de kestiremiyordu. Kardeşim Ladra'ysa durumdan son derece memnun görünüyordu. Fintan ise henüz yetişkin olmadığı için O'nun adına şimdilik bir sorun yoktu. 

Adaya yerleştikten bir hafta sonra -tufanın gelişine sadece üç gün kala- babam ölmüştü. Kadınların aşırı ilgisine bedeni dayanamamıştı ve bunun başına geleceğini asla hayal etmemişti. Ölürken neden dedemin bizleri yanına almadığının cevabını vermişti; Günahkar olmasaydık şu an ben ölmezdim. 

İki gün sonra da -tufanın kopmasına bir gün kala- kardeşim Ladra aynı şekilde bitkinlikten ölünce tek erkek olarak geriye benim olmasını istediğim Fintan kalmıştı. Fintan başına gelecekleri bildiğinden ortalıktan kaybolmuştu ve en yakın arkadaşım Banba O'nu bulabilmek için aramızdan ayrılmıştı. Eğer bir erkek olmazsa adada büyüyüp yeşermemiz olanaksızdı. Banba aramızdaki en güçlü kadın savaşçıydı ve O'nun dışında kimse Fintan'ı bulamazdı. Ancak başka bir sorunumuz vardı. Tufan gelmişti. 

Şu anda kayalıklara çarpan bedenimin içinde kalan son nefesimle sizlere bunları anlatıyorum. Fintan ve Banba neredeydiler bunu bilmiyorum. Buraya tufandan kurtulmak için gelmiştik ancak sonumuz pek hoş olmamıştı. Benim gibi diğer kadınlar da can vermişlerdi. Ruhum tüm adanın topraklarında eriyordu artık. Tek dileğim Fintan ve Banba'nın buluşmuş olmasıydı. Aradan aylar geçtikten sonra sular çekilince ruhum onları bir mağarada buldu. İkisi adada hayatta kalmış iki insan olarak buraya yerleşip Fomorianlar soyunu başlatacaklardı. Bense bu adada sonsuza dek yaşayacağım. 

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...