20 Temmuz 2008 Pazar

insanlar...

insan denen varlığın ne olduğuyla ilgili düşündüğümüzde büyük bir yanılgıya düşüyoruz genel olarak. insanı, toplumsal rollerle, ikili ilişkilerde yapılagelen rezilliklerle, dış görünüşüyle, söyledikleriyle, bildiğini sandıklarıyla değerlendiriliyoruz. genelde yapılanlar sosyolojik ve epistemolojik değerlendirmeler oluyor. bildiğimizi zannettiğimiz insanın ''berbat'' bir varlık olduğunu sadece yediğimiz kazıklarla, yalanlarla, ego tatminleriyle değerlendiriyoruz.

oysa ki, insan, bundan daha berbat bir yaratıktır.

ancak vice versa, insan ne denli iğrençleşebileceği akıllara asla gelmezken, eğer isterse, akla hayale gelmeyecek güzelliklere de varlığını koyabilir. insan'ın ateşi bulması, o ateşle sanatı var etmesine ancak aynı zamanda o ateşle istediğini yok edebilmesine de yol açtı. insan, bir ucu cehenneme, diğer ucu cennete uzanan bir çubuğun ucunda yürüyüp duruyor bir oraya, bir öbür tarafa.

insanın sürekli olarak günümüzde ne kadar rezil olduğunu söyleyip duruyoruz. bu insanlara zahmet edip bin tane küfrü ettikten sonra da sırf yine kendimizi yüceltmek için bu insanlara güya acıyoruz, ''zeviyeme inimez yahuu'' diye burhan altıntop gibi çıkışıp duruyoruz. bir insanın diğer insanları kınama biçimi bile kendisini yüceltme aracı olmuş. bir burç yorumu yaparak bile kendini anlatarak övmek mümkün. sürekli bir bensellik söz konusu. ben ben beeeen. en alakasız şeylerden bahsederken bile cümle arasında kendisinden bahsetmeyi ihmal etmiyor artık insanlar. yakında, herkes kendisi için diğer insanlara reklamlar koymaya da başlayabilir. sürekli olarak diğer insanlardan şikayet eden de insan. oysa ki en rezil insan, sürekli olarak başkalarını karalamaya çalışan insandır. hele ki onaylandığını düşünüyorsa ve bir kaç tezahürat alıyorsa, tam bir ahlak bekçisi, bir super kahraman, kötülerin amasız düşmanı kesilebilir.

insan, bu çubuğun ucunda bir oraya bir buraya savrulur. ancak hiç bir insan, kötülükle iyiliğin arasında gidip gelmeden yada sadece tek bir yerde sabit durarak hayatını devam ettirmez. çoğu, kendini iyi zanneder. iyilik dolu olduğunu düşündükçe de, yaptıklarını sorgulamayı keser. her hareketi kendine doğru gelir. böylece körleşir.

tarih boyunca ''doğru'' olduğu düşünülerek yapılmış rezillikler, şimdilerde yazılmıyor. iinsanlar, ahlak, hak, hukuk, adalet diyerek en büyük rezilliklere kılıflar bulmuşlar tarih boyunca. nsanlığın rezillik skalasının en dibe vurduğu yerlerden bir kaç örnek vereceğim. insanın, ne derece berbat bir yaratık olabileceğini düşünüyorsanız, inanın daha da kötüsü olduğunu bilin.

büyük iskender'den sonra parçalanan makedonya imparatorluğunun ortadoğu bölgesine kral iv. antiochos ve soyu hakimdir. kral'ın önemli bir derdi vardır; herkes kendi inandığı şeye inansın istemektedir. kendisi yunan tanrılarına inanmaktadır ve hakim olduğu topraklardaki tüm herkesin buna inanması için tiranlığa başlar. yahudilerin yaşadığı bölgede süleyman tapınağını zeus heykelleriyle doldurur. buna karşı gelen, uymayan, gizli gizli yahudiliğini yaşayanlara ise bakın ne yapıyor;

dönemin yazarlarından josephus, antiochos'un emriyle bir anne ve yedi oğluna yapılan işkenceleri şöyle aktarmıştır.

''tiran onları boğa organıyla dövdürdü. en büyük oğlan soyuldu. elleri bağlandı ve tezgaha yatılırarak en zalim biçimde dövüldü. işkenceciler emredilenden kat be kat daha fazla dövdüler. daha sonra işkence çarkına konuldu ve ayaklarına ağırlıklar asıldı. öyle sımsıkı gerildi ki kemikleri birbirinden ayrıldı, sinirleri ve iç organları dağıldı. yine de ölmediği görülünce bir ateş yakıldı. işkence çarkında gerildi ve bu ateşe atıldı. vücudu öyle bir yandı ki bağırsakları ortaya çıktı. hala kendindeydi. ateşten alınarak dili koparıldı ve kızgın kocaman bir tavanın ortasına konuldu. düşmanlarının hayranlığı, annesi ve kardeşlerinin ölümünü kurtuluş olarak karşılamalarıyla bu dünyadan göçtü.

ardından ikinci kardeş aber getirildi. işkence aletleri gösterildi ve abisinin pişmiş etini yemesi emredildi. reddedince zincirlerle asıldı ve derisi başından dizlerine kadar soyuldu. iç organları görülüyordu. üstüne vahşi hayvanlar salındı ancak hayvanlar zarar vermeden uzaklaştı. tiran öfkelendi ve öylece ölene dek orada bırakıldı.

sonra üçüncü oğlan getirildi. bir taş küreye bağlandı ve tüm kemikleri kırılana dek küreyle birlikte döndürüldü. sonra baş ve derisi yüzüldü. kızgın tavaya oturtuldu..''

bu böyle sürüp gidiyor. hikayenin sonunda tüm kardeşler annelerinin göz önünde bu ve daha beter sinir bozucu uygulamalarla paramparça edildiler. en sonunda artık tamamen aklını yitirmiş olan kadını da soyup göğüslerini cinsel organını kestiler. kızgın tavaya atarak kızarttılar.

tüm bunlar ne içindi? doğru olanı yaptığını düşünmese bu kadar büyük bir vahşete girişilebilir miydi? nedir peki o doğru, zeus emretti. ona hizmet ettim. aferim.

bu sadece basit bir örnek mi diyorsunuz? size işkence tarihinden örnekler vereyim öyleyse;

engizisyon sırasında yapılan uygulamalara iki yüz sene öncesine dek ''insanlık dışı'' bile denemiyordu. hatta işkence, hukuk sisteminin değişmez bir parçasıydı.

haccac denen muhteşem insan, kuyucu murat paşa gibi insanlar yüzbinlerce insanı diri diri kuyularda gömdüler. yaptıkları işkencelerin sayısı belirsiz.

amerikan kölelerine yapılan işkencelerde filmlerde gördüğümüz en meşhuru kırbaçlamaktı. ancak bu kırbaçlama günlerce sürebiliyordu. hatta bazı kurbanlar kırbaçlanarak parçalanıyordu. inanmıyorsanız çok şahane bir icat var burada; (bkz: flagellum)

tarih, josephus'un anlattığına benzer binlerce hikayeyle dolu. kayıtlara geçirilmemiş olanlar da malum. inandığı şeyi bırakın savunmak, öyle olduğuna dair bir emare gösterdiğiniz takdirde uğrayacağınız muamele en azından bir kaç sene boyunca hapse düşmek, nerdeyse farelerin dışkılarıyla beslenmek ve işkence görmekti. ama diyoruz ki bizler; modern zaman insanı çok rezil. insanlık çok feccii..sanki sadece bizim yaşadığımız zaman rezildi de, öncekiler çok şahaneydi. bu rezilliği ilk keşfeden biziz sanki.

insanlık ne daha önce ne de daha sonra bunları yapmaktan vaz geçecek. komik huzursuzlar, rahatsızlar ve umutsuzlar, kendi umutsuzluklarını ve dünyanın ne kadar boktan olduğunu söylerken sadece kendi kişisel ecik bücük hikayelerini anlatarak insanların böyle olduklarını zannedecekler. peki 7 oğlu gözlerinin önünde günlerce işkence edilen ve buna şahit edilen kadının yerinde olsanız? o zaman da kalkıp sadece gördüğünüz şeylere tepki gösterip ''aaah dünya çok kötü oldu baboli'' mi diyecektiniz? dünya sadece size kötü değil mi? kimse umursamıyor sanki bu kötülüğü bir tek siz iyisiniz. dünya cidden sandığınızdan, katlanabileceğinizden çok daha berbat bir yer. ama aynı zamanda, o kötülüklerin sayısı kadar da güzellik taşıyor. nereye bakarsanız onu görürsünüz.

işte insan, riyakarlığını kanından almış, ''doğru'' adı altında, din adı altında, milliyet bahanesiyle her türlü zulmü yapmış, sadece kendinden olanı sevmiş, gücü olana dur demek şöyle dursun, ona destek vermiş, ''ulan ben ne yapıyorum'' diye sorgulamamış, sadece kendine inandırdıklarıyla hayatını sikip atmakta çok usta bir yaratıktır. şu boktan, insanlar rezil denilerek dünya düzelmeyecek. ki dünya asla düzelmeyecek ancak daha iyi bir yer haline getirilebilir. ama emin olun reziller skalasına listeler yapılarak değil.

insan bunları yaparken, aynı zamanda muhteşem şeyleri de gerçekleştirmiştir. insanlar iyi olsun diye uğraşmıştır çoğu insan da. iyiliğe hizmet etmek için kötülük yapmak insanın ata sporudur malum ancak insan bazen saf iyiliğe de bulaşabilir. bu hiç de uzak değil aslında.

kaynak: işkencenin tarihi, george ryley scott. dost yayınları. -alın okuyun şahane kitap. ama yemek yedikten iki saat sonra okursanız iyi olur.-

23 Mayıs 2008 Cuma

var mısınız gerçekten?

türk televizyonları akıl almaz dizilere ve yarışmalara sahip. amerikan televizyonlarında görülen jerry springer show gibi programlara nazaran türk örf ve adetlerine daha bir uygun olan bu programlar, yaşanan ortamın gerçek bir vurdum duymazlık ve yokluk içinde olduğunu belgeliyor adeta. özel televizyonların açılmasından sonra birer pörtlek göz misali dikkat çekebilmek için göz yuvalarından dışarı taşabildiği kadar taşabilmiş programlar, gözlere bağlanmış beyinleri de göz çukurlarından dışarı çıkarabilecek seviyedeydi zaten çok zamandır. televole simsarlığı, yapımcılarına dehşet paralar kazandırırken istanbula yeni sefirler kazandırıyordu. reha muhtarlar, bbg'ler geldi geçti. ancak vatandaş, ilgi isteyen, ilgiye ilintilendirilmiş olarak maddiyat isteyen kim varsa hepsine istediğini verdi bugüne dek. acındırmak nefes almak kadar doğaldı. acındırma yoluyla izlenebileceğini çakozlayan ilk programlardan olan yasemin'in penceresinden sanırım özel hayt ifşaatının pornografiye

yakınsadığı ilk örneklerden birisiydi. daha sonra ortaya çıkacak olan tonla gerçeğe yakın duran ''hayattan kesitler'' alıntıladığını varsayan onlarca programın da atasıydı elbette. programda konuk olan insana hiç danışılmadan ''sürpriz yaptık'' mazeretiyle o kişinin özel hayatıyla ilgili en mahrem noktalar bile ortaya çıkarılıyor, konuk o programda ağlamadan bırakılmıyordu. illa ağlayacaktı o konuk. ağladığı anda ratingler gökte birer yıldıza dönüşedursun, yurt dışında jet sosyeteye on yıllardır uygulanan paparazzi dehşeti televole imparatorluğunun gelmesiyle bu kez Türkiye'de hüküm sürmeye başladı. alt yazılı yorumları sokak aralarında yoldan geçen insanlara laf atarcasına olması programların daha fazla izlenmelerinin nedenlerinden sadece biriydi. bağıra çağıra yapılan yorumlarda tereyağlarından kıllar çekilirken izleyenlerin gerizekalı olmaları dileğini, onları gerizekalı yerine koyarak yapıyordu bu programlar. tarkan çişinin geldiğini itiraf ederken tüm suç tarkan'ın kendisine aitti. o anda canlı yayında olan bu durumun üstüne günlerce bu olayın defalarca ekranlarda gösterilmesi de tamamen Tarkan'ın suçuydu. o zamanlar için anlık olan ve şimdilerde yadigar duran bu olay olurken yapılan her yayın üzerinden kazanılan paraların miktarını ise sadece kazananlar biliyor.

Bu ve türü olaylarından tonlarca gerçekleşti bugüne dek. Kaya çilingiroğlu adlı milli golfçümüzün 3 senedir karısını aldatmasına rağmen çok yakın arkadaşı olan magazinciler nedense bu seneler boyunca tek bir yayın dahi yapmazken, birden işler değişince ve nasıl olduysa kendisiyle bozuştuklarında boy boy ekranlara taşıdılar bu ihanet vesikasını. ihanet türk toplumu için bir sondu adeta. ihanet eden erkek değilse elbette. İhanet kurbanlarından Pınar Altuğ evliliğini bozarken anında yayınlar gerçekleştirilirken, aynı prosedür erkek tarafı için es geçiliyordu. Bu anlaşılabilir bir durumdu elbette. Mahkemelik olmuş Yasemin Bozkurt ve Hülya Avşar ise birbirilerine toplum bireylerinin hemen her gün kullandığı ancak ekranda görülünce ''çocukları kötü etkileyebilecek'' beyanlatlarla saldıradursun, iki insanın birbiriyle yaşayacağı şeylerin çetelesi satır satır ekranlarda boy gösteriyordu. her manşet paraydı. her parçalanan hayata karşılık oh olsun demek halkın seçeneğiydi elbette. ancak her ifşaat, para demekti. Halk kendi merakı için yepyeni mecralarda para baronları üretti. tükettiği görüntüler tükenmek bilmedi. insanların aşkları sadece beraber girdikleri bara ne kadar gizlice girdikleriyle ve elele gizlice görüntülenmeleriyle belgelenebilirdi.



gerçekliği duyumsama iştahının iyice kabartılmasının ardından insanları das experiment gibi filmlere benzer şekilde -tek fark bir hiyerarşiye ayırmadan- bie eve hapsedip birer deney yapar gibi röntgenleyebileceğimiz, röntgenlerken de üzerine bolca kelam edip yine yapımcılarına paralar kazandırabileceğimiz bizi bizi röntgenliyor programları ortaya çıktı. halk çocuğu melih, okuduğu kitapları cin ali serisine dek daha sonradan sitesine yazacak olan kitap okuma profesörü erayına dek türlü türlü çeşit ve ebatta insan hayatlarımıza destursuz sokuluyordu. destursuzdu çünkü programları izlemeseniz gazeteler vardı. siz izlemeseniz izleyen arkadaşlarınız iş arkadaşlarınız saolsun. dallasta bir karakteri tutar gibi yarışmacılar tutuluyordu. herkes kendine en uygun olanını seçip o yarışmacının birinci olmasını diliyordu. bu manyaklık ilk seferde çok tuttu. sonradan yapılanlar ise ilki kadar etkili olamasa da yine kendini izletmeyi bildi. ne kadar deli ve girişkensen, ne kadar delikanlıysan -buna dobralık yaftası iliştiriliveriyordu- o kadar seviliyordunuz.

hah bu furya da geçti dediğiniz anda yerine bir yenisi geliyordu. reha muhtarla ateş hattı gibi bir programı anımsayanlarınız varsa, bir spikerin istediğini istediği şeyler suçlayıp, isterse azarlayabileceğinize de şahit olabilirdiniz. o dönemleri özlüyorum şahsen. ancak bağırıp çağırmak, evlenme programlarında daha bir güzeldi.

evlenmek de toplumumuzun mutlak gördüğü şeylerden birisi daha. nasıl ki inançlı olmak, cümlesine Allah diyerek girmek bu mecrada gizli bir şartsa, evlenmek de mutlaka erişkin bir toplum bireyinin yapması gereken bir eylemdi. önceleri evlendirme programları daha ortalıkta yokken, röntgencilik tekniklerimizi daha bir gelişirebileceğimiz be be ga formatlı anneli görümceli program aralarında kavgaların dövüşlerin eksik olmadığı ikizlerle dolu bir program daha yayındaydı. kafada kırılan bardaklar yeni ucubeler yaratadursun bu anlık şöhretlerin mamülleri kendilerine olan şaşkınlık veren özgüvenleriyle hiç uzmanlaşmadıkları alanlarda şarkıcılıkla oyunculukla kendilerine bir gelecek kurma peşindeydiler. ancak yine kazanan yapımcılar oluyordu.




daha acı umut'ta deşka erkeğe olan ihtiyacını iktidarını kaybetmiş kocasına haykırmamıştı bile. sabah şekerleri sabah pastaları, sabah sabah bade büzenler yeni yeni ortaya çıkıyordu. hepsi canımızdı bizim. hepsi bizi dertlerimizden kurtarmaya hazırdı ordularıyla ve anlayışlarıyla. ağlayarak yardım dilenmenin bile bir onuru var mıydı yok muydu bilinmez. ancak var mısın yok musun tüm bu programlar arasında şimdilerde karşımızda bir sevgi abidesi gibi duruyor. kim olduğu meçhul bir hamdi beyle, yurt dışında gördüğü kıza kıyafetlerinin güzelliğiyle gönül çalıp ülkemizi gururlar temsil eden acun ılıcalı programın ana hatları. ancak adı yarışma olan bu programda, kimse kimseyle yarışmıyor. herkes kendi talihini sınarken, diğer yarışmacılar önlerinde

duran kutuların küçük olmaları için ağaçlara çentikler atıyorlar. yatırlara gidip geliyorlar. herkes biribirini delicesine severken acun bu sevgi terörü sayesinde halkın en sevdiği insanlardan biri oluveriyor. kendi yapımcısı olduğu programda, yarışmacılara verilen paralar yine kendi cebinden çıkan acun, eğer ki yarışmacılar büyük bir para kazanmak üzereyse yüzünde garip bir ifadeyle yarışmacıyla muhattap olurken, üzüntüsü ve kırılganlığı yarışmacının kazandığı paranın küçüklüğüne göre artıyor. işte bu yarışmada yarışmacılar hem birbirilerini hem de o yarışmanın başı olduğu için nerdeyse tanrı hürmeti gösterdikleri acun ılıcalıyı deliler gibi seviyorlar. bu sevgi patlamasıyla sanki türk insanının misafirperverliğine hoş görüsüne her zaman olduğu gibi yapılan gönderme yine izleyenlerin içine su serpiyor. toplumsal hezeyanlarımızın böylece örtüldüğü, arka sayfa güzelleriyle her gün haberler yapan gazetelerimizin içinden çıkan bu güzel insanların yaptıkları programlarla her şey yine güllük gülistanlık. sabah programlarıyla dertler dinleniyor, öğleye doğru yalnızlıktan muzdarip insanlarımız zurna eşliğinde evlendiriliyor, akşama doğru ana haber bültenlerinde hayvanat bahçelerindeki hayvanlar yeni konuklar olarak tanıtılıyor, amerikanın ne kadar kaka olduğu hafifçe vurgulandıktan ve iktidara inceden övgüler düzüldükten sonra akşamları da var mıyız yok muyuz bunu anlamaya çalışıyoruz.

sanırım yokuz biz. belki de hiç olmamalıydık. dejenerasyon ve para tapınıcılığı zaten insanlığın hep plase hisleriydi. gizliden duyulan ama riyakarca savunulmuyormuş gibi yapılan dürtüleriydi. ancak şimdi daha da beteri herşeyi daha da güzel gösteren ve daha fazla tüketen daha fazla yok eden ve sanki hiç birşey olmamış gibi başımıza tüm o felaketler gelmemiş gibi sadece para kazanabilmek için içeriği ne olursa olsun insanları kendi dileğine göre yönlendiren programlara aynen devam. sonuçta yapımcıların bugün için kazandıkları para var mısın yok musun yarışmasında da belirtildiği gibi günümüz şartlarında güzel para. peki ya yok edilen beyinlerimiz? onlar daha bir güzelleştiler nacizane.

11 Mayıs 2008 Pazar

ölü


ölü kımıldamadan bu dünyadaki her şeyi kımıldatabilendir. bitişin rehavetinde kasvetsiz kalakalmış ve elde kırmızı bir kahve bardağında güneş şerbetinden içendir.
ölüler yüzebilirler. hem de kımıldamadan. kendimize yön vermek için attığımız onca kulaca ve varabildiğimiz diken tozlarıyla kaplı sahillere inat, ölü hep denizde kalmak ister. kaldıkça da yaşamın tüm kirlerinden arınır bembeyaz olur. bu anlık arınmadan sonra zerreleri ayrışırken yeniden bir olur.
ölü, kendisine bakan için de kendisi için de zamanı durdurabilendir. dimdik ayakta durmadan da var olabilendir.
bir televizyon ekranında görüldüğü zaman ölü olduğuna bakılmaz çoğu zaman. o sadece bir cesettir.
ama ekranın içine girip ölüye dokunduğunuzda, siz de ölürsünüz. yerde kafası kopmuş bir güvercine hiç dokundunuz mu?
bu dünyanın içindeki tüm lunaparklar yakılıp yıkılmış. salıncak zinciriyle çocuklar asılmış. düşenlere düş kurmak da ölümdür bir kere. ama karıncalar ölmezler örneğin. çünkü hepsi klonlanmış bebekler gibidir.
insana kalsa, sadece insan ölebilir. diğer tüm canlılar sadece dönüşür bir meblada.
hesap makinesinde leblebi yazar gibi yaşadığımızdan olsa gerek
yaşamı ters çevirdiğimizde asla ölümü okumamışız içimizdeki ekranlarda.
bir ölü dokunabilir.
hissedebilir aslında.
anesteziden çıkan birinin kusmuğudur ölü. ilk hissedendir hatta.
sanırız ki yaşam bizi var ediyor bizim onu var ettiğimiz gibi.
sanırız ki yaşadıkça hissederiz. oysa ki yaşamdır bizi hissizleştiren.
ama ölünin bir meselesi yoktur hayatla.
o ilk hissedendir.

ninnilerin en güzeliyle çevrelenmiştir.

15 Nisan 2008 Salı

Ayakkabı ağacının altında bir kaç olasılıksız öngörü



Amerika'ın belli eyaletlerinde, özellikle çölle haşır neşir olunan yerlerinde yol kenarlarına tesadüf edenlerin görebildiği bir manzaradır ayakkabı ağaçları. Ne zaman nerede ilk olarak ortaya çıktıkları belirsiz. Müphem bir hikayenin elçileri gibiler. Haklarında binbir türlü hikaye de almış yürümüş elbette. Kimisi bu ağaçların dilek ağaçları gibi kullandığını söylüyor, kimisi ise mafyanın öldürdüğü insanlardan kalanları çölün ortasında yoketmek yerine ''ders olsun'' diye gösterge olarak kullandığını düşünüyor. Bazıları uyuşturucunun kullanıldığı ve var olduğu küçük kasabalara birer yol tabelası olduğunu söylüyor. Ancak en muhtemel olan tüm bu ağaçların küçücük bir olaydan türediği. Hayatın arasında sıkışıp kalmış insanların yapmadıkları eylemleri yapıverdiklerinde kendilerini saran heyecanın birer göstergesi belki de. 

Bazı alakasız Türk forumlarında bu ağaçların resimlerini görenler ise ilk olarak ''oha nasıl olmuş da kimse bu ayakkabıları almamış'' tepkisini gösteriyor. Haklılar. Mülkiyet en değerli varlığımız ne de olsa. Bir savaşta ölen askerin bile önce ayakkabıları çalınır öncelikle adettendir. Ancak bu ağaçlara bırakılmış bu ayakkabıların mülkiyeti. Kimin bıraktığı ise çoğu zaman meçhul.Bazen bazı ağaçlara bırakılan ayakkabıların üzerine isimlerini adreslerini yazanların da olduğu söyleniyor. Yine de ağacın tepesine bağlanarak fırlatılan bir çift Converse'in üzerinde yazan yazıları okumak imkansız oluyor. 

Bir de tüketici açısından düşünelim. Gelecekte sadece birer hap alarak bir öğünü bitirmeyi, yiyeceğini sadece bir hapa sıkıştırarak yaşamayı düşleyenler için ileride bir çok tüketim malzemesi belki de doğaya teknoloji nedeniyle giderek uzaklaşan insanoğluna bir yakınsama hissettirebilecek bir icatla sarsılacak. Bazı mamüller, bitki fidesi gibi küçük tohumsal paketlerde satılacak sadece. giyim kuşam, iç çamaşırı, kitaplar, cd'ler..bu ürünlerin kendilerine ait tohumları olacak. Mağazadan bu tohumları alacak olan tüketici, eve gidip kendi serasına yada bahçesine bu tohumları ektiği vakit, o tohumlardan bir süre sonra dallarında gıcır gıcır o ürünle dolu olan bir ağacın yeşerdiğini görecekler. Belki de ileride jimmy choo, manolo blahnik marka ayakkabılarla dalları doldurulmuş olan ağaçlar göreceğiz. Kadınlar, annelerimiz, sevgilimiz, arkadaşlarımız bu kadınlık anıtı gibi duran ağacın çevresinde danslar edip çılgınca bu ağacın varlığını kutlayacak belki de. Fena da olmaz onlar için. Ayakkabı için kendini kesebilecek kadınların, ayakkabı bağımlılarının korkutucu iç güdüsüne tamamen yönelmiş bu olacak bu ağacın dalları. Kadınlar yaşları ne olursa olsun belki de ağaçlara tırmanmayı öğrenecek yeniden. Kutularda raflarda eskimeyi bekleyen ayakkabılar artık dalından koparılıp giyilecek. renk renk. 

Bir kaç reklam filminde de buna benzer fikirler görülmüştür tarafımdan. hemen bunu da eklemeden geçmeyelim. Böyle bir cinliği hangi nanoteknolojik çözümlemelerle gelecekte görebiliriz bilemiyorum. Ancak gerçekleşirse kesinlikle doyuma ulaşmayacağımızı biliyorum. 

Belki de yenebilir olur bu ayakkabılar. Saçmalamanın ötesi nasılsa yok. Bu da olasılıksız bir öngörü üzerinden yapıldığında daha da keyifli oluyor. Haydi nike! haydi manolo blahnik! yürü aslanım jimmy choo! siz yaparsınız kadınlara bu iyiliği.

5 Nisan 2008 Cumartesi

kıyamete bir saat var. saatlerinizi ayarlayın.

alain de botton'ın proust nasıl yaşamınızı değiştirebilir isimli kitabında daha girizgahta anlattığı bir olayda L'intransigeant gazetesinde belli zamanlarda okuyucularına sorduğu sorulardan birisi dünyanın yok olmasına bir kaç saat kaldığı kesinleşse insanların neler yapacağıyla ilgliydi. kimisi bir dağ manzarası görebilmek için o bir saatte dağa tırmanacağını, kimisi tenis yada golf oynayacağını söylüyordu. proust da bu soruya cevap gönderenler arasındaydı ve cevabı yataktan hiç çıkmak istemeyen tek işi yazmak olan bir insanın yapacağı şeyler değildi; louvre'un yeni galerlerini gezmek, aşık olmak, hindistana yolculuk yapmak.

peki ya siz olsanız ne yapardınız?

bana sormayın. bu soruyu doğru biçimde cevaplasak bile aslında anlamsız. çünkü her şey bitecek bir saat sonra. dünyanın en büyük zevkleri nelerdir konulu bir anket de değil aslında bu. çünkü o bir saatte yapacaklarınız sizi o durumdan kurtarmayacak. teselli olsun diye yapsanız, tam olarak teselli edemeyecek. ancak tüm bunları o anda düşürken de kaçınılmaz olan saatin işlediği aklınıza gelecek. zaman tükeniyor. artık bir ömrünüz yok. sanki rehinsiniz. belki bu rehin alınma hissine isyan edip oracıkta kendinizi öldüreceksiniz. yaklaşan kıyametin nasıl tepenize çullanacağını tahmin edebiliyorsanız, bunu yaşamamayı seçebilirsiniz ilk olarak ve orada her şeyi bitirebilirsiniz. ne de olsa artık ne sevenleriniz olacak arkanızdan üzülecek ne de geriye bırakabileceğiniz her hangi bir şey. ama yaşama dürtüsü hiç sebep yokken hatta gününüz güzel bile geçiyorken birdenbire gelen bu yokolma haberiyle ne kadar yok olabilir?



en sevdiğiniz içkiyi o kısa zamanda nasıl bulabilirsiniz? belki de hayatta en sevdiğiniz insan binlerce kilometre ötededir ve yaratılmış olan kaostan iptal olan uçak seferlerinden gitmeyen bir şehirde kilitli kalmışsınızdır. ütopik olarak sorulan bu sorunun nedense mantıklı görünen ancak sorunun kendisinden daha da ütopik yanıtları vardır. o anda yapmak isteyeceğiniz şeyi tam olarak bilseniz bile, tek bir saniye bile aklınızdan çıkmayacak bir kronometrenin zinciriyle zincirlenmiş olarak yapacaksınız. zihne inen prangalar saniyeleri çabuklaştırırken insan olamayacak şeyleri dilemeyi seçerken kendini zamana daha da mahkum edecektir.

aslında ömrümüz de kıyametine bir saat kaldığını bilmediğimiz bir mecranın üstünde geçip gidiyor. kimse bilmiyor bir sonraki dakikada tepemize düşebilecek 34 milyonda bir ihtimallik yıldırımı. böyle bir ihtimal bizi endişelendirmezken zamanın geçtiğini farketmeyişimizin nedeni de sanırım bu endişesizliğimiz. zamanın geçtiğini düşündüğümüz anda da bu kez ne yapacağımızı bilmezlikten yakınıyoruz. belki de, en büyük hapishane olan bedeni de hapsetmiş olan zaman içiçe geçen daha bilmediğimiz onlarca hapishanelerden birinden bir başkasına naklediliyoruz sadece. bu kölelik ne zaman biter? bir kıyametle mi?

28 Mart 2008 Cuma

ankara kitap fuarı mı yoksa ramazan kutlamaları mı?

hayatı boyunca binlerce kitap fuarına gitmiş biri olsaydı, bu kitap fuarı gibi girişi olan bir fuar daha görmezdi. girişte gözlemeciler, tantuni döner satan yerler bulunuyor. isterseniz envai çeşit baharat kaysı falan da alabilirsiniz daha ileride bulunan yerlerden. ufak bir kapalı çarşı ambiyansı yakalanmış. ilk geldiğiniz anda kitap fuarına mı geldiniz sultanahmet'e mi belli değil. bir koridor gibi uzanan uzuuun girişte sağlı sollu yer alan bu yerleri geçtiğiniz zaman kitap fuarına ulaşıyorsunuz.

fuarın bence özel konuğu fethullah gülen hoca efendi hazretleri -yaz yaz bitmedi- olmalıymış. yada said-i nursi. iki adım atıyorsunuz kırmızı kaplı genç britannica gibi kırmızı ciltleriyle dizi dizi lem'a larla, mektubatlarla karşılaşıyorsunuz. bir kitap fuarında her türlü yayın olmalıdır. dini yayınlar, felsefi yayınlar, hatta kanımca incil, tevrat satan yerler de olmalıdır. ancak iki standtan birisi nur yayınları, lem yayınları, fem yayınları, inanç yayınları, namazımıkıldımbekliyorum yayınları olunca insan bu fuarın hususi olarak dini yayınlar fuarı olduğunu zannedebilir. ramazanda sultanahmet camii'sinin içinde açılan kitap standlarını geziyormuşsunuz gibi hissetmeniz çok doğal. ama burası, ankara kitap fuarı. ankara, türkiyeynin ikinci büyük şehri. anlıyor musunuz bunu? zaten sayıları bir kaç tane olan bu fuarlara girdiğimde artık onlarca dini yayınevinin hep aynı kitapları satmasını anlamsız buluyorum.

ayrıca fuarda tek bir yabancı yayınevi bile yoktu. onu bırakın ne imge yayınevi, ne dost yayınevi. ne iletişim, ne varlık. büyük yayınevlerinden teki bile yoktu. yabancı kitap dağıtımı yapan getiren dağıtımcılar da yoktu. iki adımda bir maeve binchy kitabı görmekten gına geldi. her standta hemen hemen aynı kitaplar. bir kaç yayınevi dışında fuara özen gösteren kimse de yoktu.

ayrıca fuarın bir de üst katı vardı. üst kata uykusuz ve leman gibi mizah dergilerini ve nispeten daha küçün yayıncıları yerleştirmişler. ama bu katta tek bir dini yayınevi bile yoktu. ben olsam nuh yayınevinin yanına koyardım uykusuz tayfasını. seyreyleyin o zaman siz cümbüşü. bariz biçimde birbirilerinden ayrı tutulmuşlar.

kısacası son derece özensiz, hangi kıstaslara göre yayınevi kabulu yapıldığı belirsiz, yapıldığı yer ve girişi itibariyle bir kitap fuarından çok bir ramazan etkinliğine benziyordu bu fuar. insan uzun zamandır aradığı ama bulamadığı kitapları görmek istiyor bu tür etkinliklerde. ama nafile. fuardan çok bir aynı kitapların boş bir mekanda sergisi gibiydi. hani post modern sanat galerileri olur ya, çok az insan gider görmeye. tek tük. onun gibi. gerçekten de bu postmodernizmse fazlasıyla görevini yerine getirmiş bir fuar olmuş diyebilirim.

25 Mart 2008 Salı

the fountain - ''finish it'', bir başka deyişle ''let go''-

yaşam bizim kurallarımıza göre şekillenmiyor maalesef. şekillenebilseydi, şu anda tüm isteklerimizi gerçekleştirmiş bir halde egomuzun ve bilincimizin de ötesinde bir yerlerde olurduk. bazıları kader diyerek hayatı sınırlar ve çabasızca yaşamayı dilerler, kabullenişleri kaçamaktır. bazıları ise iradenin tüm sınırları çizdiğini düşünür ve insanın kendi gücüyle hayatı şekillendirebileceğine inanır. insanın tüm hayatı kontrol edebilmesi imkansızdır. ancak hayatı değiştirebilmesi mümkündür. sınırları nereye kadar çizilmiştir belirsizdir. lakin sınırlar vardır ve biz o sınırların nereye uzandığını asla bilemeyiz. filmler, resimler, müzik bu sınırı daima delmeye çalışmıştır. bazen delmiştir de. bunun bir örneği burada önümüzde duruyor.



the fountain, requiem for a dream filmiyle duygu mastürbatörü, bel altı yumrukçusu yönetmen ünvanlarını elde etmiş darren aronofsky'nin 2006 yapımı filmi. yönetmenin önceki filmi pi'ye baktığımızda bu filmin öncülü olduğunu görebiliriz. ancak görsellikle yapılan anlatımın çok daha başarılı bir anlatım olduğunu anladığını var saydığımız yönetmen, bu filmi onca badireye ve aksiliğe rağmen başka bir projeye geçmeden inatla çekti. filmin çekim hikayesi 2002 senesine uzansa da, aslında bu filmin çok çok daha önceden yönetmenin kafasında olduğu belli. çünkü filmin içeriği kısa bir zamanda şekillendirilebilecek cinsten değil. film her ne kadar bilim kurgu gibi gözükse de, aslında bir tanrıbilim filmi. teolojik hatta eskatolojik bir film demek de mümkün. oturulup filmde neler olduğu uzun uzun anlatılabilecek bir film değil. ancak hissettirdikleri ve içerdiği tam olarak kelimeleştirilemeyecek doktrinleri anlatılabilir zayıf bir çabayla.

ana husus ölümsüzlük. gılgamıştan hızıra, şimdilerde gen mühendisliğinin ulaştığı başarılara, insanlığın ne yaparsa yapsın bir türlü ulaşamadığı altın elma, beş yapraklı yonca. konu oldukça derin ancak yarayışsız. çünkü ölüm kesin. ölümsüzlük insanlığın sadece ucuz bir hayali. ne yapılırsa yapılsın insanlık ölümü yenemiyor. ancak inatla yenmeye çalışıyor. doktor tommy gibi. aslında yenmemesi de gerek hayatın varlığı için. çünkü insanlık ölümsüz olsaydı, hayat var olamazdı bir süre sonra. döngü bozulurdu. işte bu film bunu sessizce anlatıyor. tipik ve sıradan bir aşk filmi gibi görünse de, aşk aslında hayatın içinde hayata anlam katan en önemli şey olduğu için, ölüm duygusunun insanın suratında en sert patladığı anların da yanında yer aldığı için, aşk olgusu aslında filmde yardımcı bir öğe. ancak aşk olmadan ölümün ve yaşamın bütünlülüğü anlatılamazdı.



yaşam ağacı insanlığın yaradılış hikayelerinde hep yerini korur. bilgelik ağacı da denen bu zımbırtıdan yenen meyve nedeniyle insanlık cennette ölümsüz olabilecekken, hayat yaratılır. ölümsüzlük yoktur ancak hayat vardır. buradaki yaratılış paradoksu ve neden burada yaşıyoruz sorusunun yanıtı sadece bir meyveden yasak olduğu yememiz olduğu söylense de, aslında insanlığın asla bilememesi gereken bilgiyi elde etme arzusu nedeniyle, hırsı ve merakı nedeniyle tüm hayat bize kocaman bir soru işareti olarak önümüze konulur. inanç sistemlerinin ölümden sonra bir hayat olduğunu söylemeleri de buna zıt düşüyor. ancak yaşam ağacı tüm evrenin bir özeti olarak kabala'da, maya mitolojisinde, sümer mitolojisinde ve budizm'de yerini koruyor. hatta kabala, tüm hayatı ve tanrısallığı bu ağacın dallarıyla açıklıyor. yahudi bir yönetmen olarka aronofsky, hayat ağacı metaforunu belki de bu nedenle filmin tam ortasına yerleştiriyor. kether'e ulaşmak için yapılması gereken şey ''bitirmek''. neyi bitirmek gerektiği filmde uzun uzadıya anlatılmıyor çünkü filmin aslında mesajı yok. filmin amacı hissettirmek. hissettirerek ulaşılmasını istediği noktaya izleyiciyi getirmek.

film, her ne kadar üç ayrı zamanda geçiyormuş gibi görünse de, aslında zamandan tamamen ayrı bir ortamda geçtiğini söyleyebiliriz. film gösterime girmeden önce fragmanlarda üç ayrı zamanda geçtiğine dair veriler gözümüz gözümüze sokulsa da, zamanın aslında aldatıcı olduğunu ve tüm zamanlar arasında bir geçiş olabileceğini düşünebiliriz filme bakarken. buna dair en önemli belirti yüzük. tommy ameliyat öncesinde ellerini yıkamak için yüzüğünü çıkarıyor ve bir daha o yüzüğü bulamıyor. ancak daha sonra yüzüğü kraliçenin üzerinde görüyoruz. sanki yüzük tommy'nin elinden çıktıktan sonra kraliçenin eline geçmiş gibi. daha sonra yüzüğü alan conquistador tomas yhayat ağacının özünü içip ''hayata'' dönüşürken yüzüğü elinden düşürüyor. ancak düşen yüzüğü eğilip alan uzay mekiğinde gördüğümüz kamil insan, üstün insan astronot tom creo oluyor. aslında filmdeki zaman tamamen içiçe geçmiş durumda. tom creo, insanın kendini eğitebileceği tüm şekillerde eğitiyor. en üstün mertebeye eriştiğinde yaratılmış olan ilk insanın durumuna geçiyor. bu durumda olduğunu maya rahibinin kendisine gösterdiği saygıdan anlayabiliriz. artık boyut ve zaman kavramı tamamen yok oluyor. tom creo, erişebileceği tüm boyutlara ve zamanlara bir yüzüğü eğilip alabilecek kadar üstün bir insana dönüşmüş durumda. bu haliyle, kendisinin dünyadan yola çıkmış son insan olduğunu da söyleyebiliriz. çünkü hayatın devam edebilmesi için o, ''bitirmek'' zorunda. yani ölümü, son aşamayı, kabullenerek kendisini ölü yıldıza nebulaya teslim ediyor. zerreleri nebulanın merkezine doğru yükselirken ölmüş olan hayat ağacına yeniden hayat veriyor ve hayat ağacı tekrar açıyor. belki de tom creo, kalan son insan olduğu için, hayatı tekrar var edebilmek için insanlığın umudu olarak nebulaya yollanmış bir yolcuydu ve ölmeyi kabullenemiyordu. tıpkı bizim kabul edemediğimiz gibi.

ölmeden önce ölünüz diyen peygamberlere göre tom creo, imajinatif bir karakter olarak gözükse de, aslında çıkılan yolculuk insanın içsel yolculuğu olarak gözükse de metaforlansa da, tom creo tüm hayatın devamlılığını hayatını vererek sağlıyor. ölmek, hayat demek aslında. bizlerse hayatın insanı kendine dönüştürürek öldürdüğünü bilmeden, ölümü öldürmeye çalışarak aslında kendi hayatlarımıza gaspediyoruz. dönüşüm ve akışı bozmanın en tabii hakkımız olduğunu varsayarak hayatlarımızı yaşıyoruz. tek bir şeye bile saygı duymadan. aşkı bir eğlence, ölümü ise biyolojik bir son olarak nitelendiriyoruz. tanrısallık adını verdiklerimiz putlardan ve taşlardan başka bir şey değil. ancak bizler tapınmayı asla kesmiyoruz. çünkü eksikliklerimizi tapınarak gideriyoruz.

yüzük tamamlanmayı sağlıyor. tommy ise yüzüğünü bulmaktan vazgeçiyor. çünkü bunu asla sağlayamayacağını anlıyor. yılın ilk karı yağdığı zaman çalışarak ölümü engellemeye kendisini adayan doktor, aslında akışına bırakmadığı hayatı kaçırıyor. izzi yılın ilk karını paylaşarak ölümü umursamayarak ve hayatı olduğu gibi yaşayarak aslında gerçekten ölümsüzlüğe tekabül edecek bir duyguyu taşıyor. ancak tommy bunu anlamak yerine oturup çalışmayı tercih ediyor. zaten ''bitirmeye'' de buradan başlıyor. o sahne geri geliyor ve tommy izzi'nin peşinden karlara dalıyor. daha sonra ise tom creo hayat ağacının tepesine tırmanıyor. bu iki eylem de birbirinin aynısı aslında. bir reenkarnasyon yada bir geri dönüşüm söz konusu değil. her iki eylem de birbirinin aynısı. tam olarak. ancak bunu üç ayrı zamanda geçtiğini varsayarak izlediğinizde anlayamıyorsunuz. tüm bütün olaylar birbirinin aynısı olarak izlediğinizde parçalar tamamlanıyor. siz de yüzüğü parmağınızda buluyorsunuz.

fountain yapılış gayesi ne olursa olsun türünün tek örneği olan bir film. hayatında zerre kadar bir şeylerden şüphe etmemiş ve olayları olduğu gibi almayı seven kolaycı insanlar için yutulamayacak bir lokma. seveni sevmeyeni olması kadar doğal bir şey olamaz. ancak bu filmi algılamak gerçek bir beceri. en güzeli, hiç konuşmadan izleyip kalakalmak.

18 Mart 2008 Salı

v is for vagina- müzikal geyiğin albümleşmiş hali.

kimse bu albümden a perfect circle hele hele bir tool tadı beklemesin. katiyen. hiç alakası yok ki olmaması da iyi olmuş bence. ancak albüm kapağına özen gösterilmediğine dair eleştirilere katılmıyorum. albüm kapağındaki serap ezgü'den hallice olan çizgi karakter sadece bir maskot. albümü elinize alıp açtığınızda asıl olayı görüyorsunuz. tool albüm kapaklarından teoriler metaforlar semboller çıkartıp bir şeyler anlamaya çalışan insanlardan ve onların sorularından muhtemelen gına gelmiş ki çok direkt bir albüm konsepti yapılmış. son derece geyik olduğunu söylemeliyim. sadece cd'nin çıktığı kartonetin içine bakarsanız sizi büyük bir sürpriz bekliyor.

kartoneti açtığınızda bir uçuş güvenlik kartıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. bu vagina airlines'a ait bir kartonet. içinde acil durumlarda neler yapılması gerektiğiyle ilgili uyarılar bulunuyor. örneğin oturarak kendine doğru eğilmiş bir adam bulunuyor, yanındaki uyarı ise ''eğer kendi kendinize fellatio/cunnilingulus yapmaya kalkacaksanız koltuğunuzun alçakta olduğuna ve kemerinizin biraz gevşetilmiş olduğundan emin olun''. ayrıca alevler içinde düşen bir uçaktan paraşütle atlayan çarmıha gerilmiş bir isa var resimlerin birisinde. ama acil bir durum olacaksa önce dua edelim diyor güvenlik kartı. ışıl ışıl yanan bir çift el kavuşmuş ve dua ediyor.

ayrıca uçağın içinde aşırı ot içilmesinde fazla duman olduğunda ne yapabileceğinize dair ip uçları verilmiş. kısacası maynard kames keenan artık ciddiye alınmak istemiyor. albümün kendisi de müzikal açıdan dinlendikçe sevilebilecek bir albüm. tarkan albümleri gibi mi desem ne desem bilemiyorum. maynard'ın sahne arkasında oldukça seksüel olduğuna dair dedikodular duyuluyordu ancak bu albümle adam bence libidosal ve hedonist tarafını iyice ortaya çıkartmış oldu. yadırgamıyoruz elbette ancak we al eternal all this pain is an illusion diyen bir bilgeyi çağrıştıran bu adamın özgürlüğünü kendince böyle yaşaması şaşırtıcı. güzel feyk meynırd.

son olarak bu albümü alan ve zihni zehirleneceği söylenen çocukları döveceğini de taahhüt etmiş vagina hava yolları başkanı harry merkin. kesin bu harry merkin bir lost karakteri olarak karşımıza çıkacak ilerde!:) ehehe evet evet. neyse. albümde bir numara yok diyebilirsiniz. ama maynard severler bir göz atmalı diyerek klasik bir müzik dergisi köşe yazarı sıkılganlığında bu yazıyı bitiriyorum.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...