Çok sıkıldın. Okunacak kitaplar bitti. Sevdiğin dizilerin tüm sezonları bitti. Hala kar yağmıyor. Bunlar üzüntülerin. Arkadaşların arıyor ama açmıyorsun. Geriniyorsun ve gerinirken birbirinden ayrılan parmaklarının tavana uzanışını seyrediyorsun. Ne mutlusun ne de mutsuz. Okuyup bitirdiğin kitaplardan bile bahsetmek istemiyorsun. Bıraksalar bütün gün uyuyacaksın. Bilincinin yitip gitmesinin verdiği hazzı uyku dışında sana verebilecek ne varsa onları sevdin zaten hayatın boyunca. Bilinç insanı öldürüyordu değil mi? Böyle söylüyordun. Muhteşem yazarların alıntı sözlerinin ilk gözle buluştuğu anda yaşanılan çarpıntıya benzer bir keskinlikte bakıyor gözlerin bana. Bana. Yüzüme değil gözlerime değil alnımda beliren çizgiye değil. Bana. Bütünüyle bana.
Özgürlükten bahsettiğim anda aklıma tek bir şey geliyor. Amok koşucuları. Elbette insanlık olarak onları bir hastalıkla adlandırmalıydık. Çünkü tehlike arzeden bize garip gelen bizden olmayan her şeye yaptığımız gibi onları da madde madde anlatmalıyız. Listelemeliyiz. Özelliklerini tek tek anlatarak mermer duvarlar gibi tanımlamalıyız. Mermer pürüzsüz duvarlar. Tek bir çizik bile olmamalı. Semptomlarını iyice sindirmeliyiz. Ama onlar bilinçten uzaklaşmış uçan ejderhalara benziyorlar. Tek istedikleri kötülüğe uğramamak. Ama kötülüğe uğrayacaklarından o kadar eminler ki kusursuz birer ejderhaya dönüşüyorlar. Birine zarar verirken neresine zarar vereceğinizi düşünmezsiniz. Çünkü içgüdüsel olarak nerenin zayıf olduğunu bilirsiniz. Elmacık kemikleri örneğin. Eğer elmacık kemiklerinin altına sert bir şekilde vurursanız ve orayı kırabilirseniz, göz altı bölgesini tamamen aşağıya indirmiş olursunuz. Göz küreleri yavaşça aşağıya iner. Kişi net biçimde göremediği için tamamen savunmasız kalır. Ödemden dolayı insanın yüzünün ortasında bir yanardağ patlamışcasına bir acı hissedilir. Bu acıya hiç kimse kayıtsız kalamaz. Amok koşucuları bile. Sen onlardan birisin aslında. Bütün bu miskinliğin ve serzenişlerinin nedeni de bu. Kötülük görmekten o kadar korkuyorsun ki kendinden çıkamıyorsun. En güzel hapishane elbette kendimiziz. Hapishane müdürüne rüşvet yedirmiş bir mafya babasının hapishane hayatı nasıl geçiyorsa, bizim de hayatımız az çok öyle geçiyor aslında. Özgür değiliz ama kendi içimizdeki krallığın zalim hükümdarıyız. Koskoca krallığın başındaysan kim umursar zaten özgürlüğü? Biliyorsun bunu. Biliyorsun ki seni düşmüş meleğin cehennemi sevdiğinden daha çok sevdiğimi. Telefonun yine çalıyor ama sessizde. Sadece ışığı yanıp sönüyor. Göz ucuyla önce telefona sonra bana bakıyorsun telefona bakıp bakmadığımı. Ekrandaki ismi okuyamıyorum. Çünkü okumak istemiyorum.
Çok ilginçtir ki bezginler fazlasıyla ilgi çekicidirler. Onların bir şeyleri keşfettiğini zanneder diğerleri. Sanki kutupların altında altından bir tapınak bulmuşlar da bunu bir sır gibi saklıyorlarmışcasına sessizliklerinin altında yatanı öğrenmek isterler. Ben size söyleyeyim o sessizliğin altında ne yattığını; hiçbir şey. Tek bir ses bile çıkmıyor orada. Çünkü eylemsizliğin acı veren hazzını yaşıyorlar orada. Kendilerini suçlamıyorlar elbette. Sadece korkuyorlar ve sığınıyorlar. Anne karnına dönmeyi istemek gibi. Toprağın altında yatan tespih böcekleri gibi. Bir yaprağın rengini almış bir bukalemun gibi. Acı çekebiliyor olmak artık büyük bir maneviyat. Gramı milyon dolar eden teknolojik bir madde gibi. Maneviyat. Heceleyin bu kelimeyi. Acıdan iyi damıtılıyor. Miskin bir amok koşucususun sen. Diğerlerinin aksine durmadan ciğerlerin patlarcasına koşmak yerine bu koşuşunu tüm hayatına yaymışsın. Yine koşuyorsun ama durarak. Kımıldamadan bunu yapabilmeyi becerebiliyorsun. Miskinlikte öyle ustalaşmışsın ki durarak bile koşabiliyorsun. Elbette büyük acıların var. Yaşadığın her acının bir değeri var. "Ben seni üzerim bebeğim anlıyor musun" cümlesinin insan olmuş hali gibisin. Kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum. Telefonun yine çalıyor. Bu kez görmüyorsun.
Akşamları ne yaptığını soruyorum sana. Bu bir konuşma çabası değil sadece bilmek istiyorum. Senin anlattıklarından seni damıtabilmeyi seviyorum. "hiç" diyorsun omuzlarını büzerek. Spotify'da dinlediğin şarkılar aklıma geliyor. Tüm gece bir arka plan yaratmak için mi yoksa gerçekten onları dinlediğin için mi çaldığını soruyorum sana. "İkisi de" diyorsun. Kısa cevaplar harika sessizlikler yaratıyorlar. İnsan nefes alıp verdiğini duymayı bir başkasının yanındayken daha çok seviyor. Bezginliğin bana da bulaşıyor. İçimden tek bir ses bile çıkmıyor sana bakarken. Yüzün, yeni yaratılmak üzere olan bir evren gibi. Göz kapaklarını kaldırdığın anda büyük patlıyorlar. Ben küçük bir tanrıyım sana baktığım zamanlarda. Sanki seni o an nefesimden üflemişim gibi. Yarattığıma aşığım. Kalk yerinden. Ayağa kalk. Sızlanır gibi şarkı söyleyen kısık sesli şarkılar dinlemeyi kes artık. İlgini sadece instagramda gördüğün şirin yavru hayvanlar dışında da bir şeyler çeksin artık. Evet çok tatlı ayı yavrusu evet. Umutsuzluğunun bir sıradanlık, aleladelik belirtisi olduğunu sana ima ederek canını sıkmak istiyorum elbette ama bunu yapmayacağım. Çünkü hala bana bakıyorsun. Evet ayı yavruları bence de çok tatlılar.
Elimden tutmayı sevmediğin için koluma girip benimle dolaşman gibi, gövdemin içine girip kalbime dokunmadan nasıl beni eritebildiğini, bunu nasıl başarabildiğini bilmek istiyorum. İnsan kalbi kullanılmadıkça kırılganlaşır. Kadim bir bilgi gibi bunu fısıldıyor bana koluma dokunan ellerin. Kadim kelimesinin üstünden dumanlar çıkıyor. Sokaklar bile ışıldıyor. Kırmızı ile siyah arasında bir renk var gökyüzünde. Işıklardan ve seslerden gökyüzünün rengi bir kağıt gibi katlanmış. O kağıdı katlayıp cebimizde gezdiriyoruz. Ellerin üşümüş. Kolumu bırakıp elimi alıp ceketimin cebine sokuyorsun kendi elinle birlikte. Aynı tohumu paylaşan iki ağaç gibiyiz işte şimdi. Tam o an toprak ve hava olmaksızın açabilen bir çiçek gibiyiz. Gerek yok hiçbir şeye. Belki biraz sesine.
Sana bir şey söyleyeceğim diyorsun aniden. Elini cebimden çıkarıyorsun. Yoldan geçen hiç kimse yok sadece bir rüzgar. Bana yine bakıyorsun ama beni görmüyorsun bu kez.
"Böyle olmayacak. Bunu sen de biliyorsun. Bu son olsun. Bir daha görüşmeyelim"
"peki" diyorum en küçük harflerle. Gülümseyecek oluyorum ama beceremiyorum. Saçlarım yerinden sökülüyor o an. Ayaklarımın altından iğneler saplanıyor. Toprağa çakılıyorum yerimden kımıldayamıyorum. Harflerim giderek daha da küçülüyor.
Son bir cümle çıkıyor sonra ağzından;
"Kendine iyi bak..hayatta başarılar"
Birdenbire ayılıyorum. Zihnimdeki uğultu aniden duruyor. Kısılmış gözlerim normale dönüyor. O an anlıyorum. Seni. Sen gibi görünen seni değil, bütünüyle seni. Tüm parçalar aniden zihnimde birleşiyor. Buda gibi aydınlanıyorum. Ne kadar güzel olduğunun bir önemi kalmıyor. Yüzün hızlandırılmış çekimde çürüyen bitkiler gibi çürümeye başlıyor. Etlerin dökülüyor.
Başarılar. Birdenbire ayaklarımın altındaki çiviler yok oluyor. Saçlarım yeniden açıyor. Başarılar. İyi dilekler gibi görünen ama hiçbir şey ifade etmeyen cümlelere bayılıyorum. Beni o andan kurtardığı için minnettarım bu cümlelere. Başarısız veda cümleleri, nezaketen söylenen saçmalıklar. Ama bunun yeri apayrı. Hayatta başarılar. Birdenbire gülümsüyorum. Karşı kaldırımdan bile gülümsediğimi farkediyorsun. ŞU HAYATTA BAŞARMAKTAN BAHSETMEK HA diyerek bağırıp kahkahalar atmaya başlıyorum. Hayatı bir başarı öyküsüne indirgeyen güzel dilekler. Adi dilekler. Şerefsiz temenniler. Hissetmek anlamak değil başarmak. Dünyayı bir örtüyle kaplar gibi emip koklamak. Kafese kapatılan bir kuşun tüm hayatı o kafesin kapısında gizlidir. Başarmak da hayatın giziymiş gibi bunu dilemek ne acı. Hayatta başarılar. Bu bir yarıştı galiba. O an anlıyorum senin neden amok koşucusu olduğunu. Neden korktuğunu. Tüm bu olup bitenleri bir yarış gibi görüyorsun. Yaşadıklarını da bir ödül. Her zaman kazanmak zorunda olan birisin sen. Hislerinde bile bir kayıp olmamalı senin için. Her şey senin için olmalı. Karşındaki de bir rakip, bir hasım adeta. Başarılar. Hissizliğin böylesi ancak bir arafta mümkündür. Kaybetmek denilen şey, senin için bu kadar basit değilmiş aslında. Maneviyatsız hergele seni diyorum içimden.
Dönüp yürümeye başlıyorum arkamdan baktığını bilerek. Az önce ellerimizin girdiği cebe ellerimi sokuyorum. İncinmemişim bile. İçimde bir sızıntı bile yok. Ne güzel ayrılık bu böyle diyorum kendi kendime. Bir sigara yakıyorum yürürken. Önümden bir kedi geçiyor salınarak.