İnsan ilişkileri bir kaç yüzyıl önce güç çerçevesinde şekillenirken kimse güce taptığını gizleme gereği duymuyordu. İnsanlar güçlü olana biat ederlerken bunun için hayranlık duymaları gerektiğini dile getirmiyorlardı. Bunun böyle olması doğal olandı hatta bu doğanın bir kanunuydu. Yalakalar yadırganmazdı. Makyavelli'nin Prens'i yazdığı dönemlere kadar gitmeye gerek yok. Her ne kadar Makyavelli de güçlü olanın gücünü kabul et ve gücü ele geçirene karşı sınırlarını bil dese de kendisi de güçlü olanlarca hayatı paraparça edilenlerden biri olmuştur. İnsanların çoğu Prens'i okumadan ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Güçlü olandan uzak dur, duramıyorsan gücünü kabul et.
İnsanların güçlü olanın her zaman haklı olduğuna dair sessiz sözleşmelerini imzalamalarına gerek yoktu o zamanlar. Halkları oluşturan insanlar tek tek bir birey olduğunu bu çağda şiddetli biçimde hissedene dek bu durum devam etti. Psikoloji sosyoloji ve edebiyatın bireyselleşmeye katkısı çok büyük oldu. İnsanlar bireyselleştikçe güçlü gördükleri insanlara itiraz edemediler yine ama bu kez kendilerine toz kondurmamak adına güçlü olana tapınmayı adet haline getirdiler. Güçlü olanı onaylamaları da kendilerinin bir parçası halini almalıydı çünkü zaman bireyler zamanı. Tek tek herkes çok önemli. Herkesin tüm dünyayı değiştirebileceğine dair masallara inanılıyor. İdealize edilmiş karakterler, insana sürekli umut aşılayarak kendini tükettiren ürünler, kalbinin sesini dinle'ler havada uçuşuyorlar. Bireyin güce tapınma alışkanlıkları bile boyut değiştirdi. Eskiden gücü sarsılana kimse yüz vermezdi. Ama artık tapınılmanın sonucu olarak güce sahip olan, tapınıcıların bir parçası gibi olduğu için herkesten önce bu tapınıcılar güçlü olanı savunuyorlar. Sanki güçlü olan yok olursa kendileri de yok olacaklarmış gibi. Bakınca şöyle zannedebilirsiniz; bu insanların kesin bu işten bir çıkarı var. Hayır. Çıkarcı olanlar elbette olacaktır ama büyük çoğunluk kendilerine bir laf edildiğini zannettikleri için böyle yapıyorlar. Çünkü onlar yanılamazlar. Yanılmak yok olmaya denk artık insanlar için.
Pekiyi ya güçlü olanlar yani "mini tanrılar" bu duruma ne diyorlar? Onlar için şu iki kavram çok önemli; saygı ve sevgi. Saygıdan ne zaman bahsedilse aklıma çin dövüş sanatlarını icra eden büyük ustaların aralarındaki kapışmalar gelir. Bir kılın kökünü bile tek bir hareketle yerinden çıkarabilecek incelikte ayrıntılarla süslü bir saygıdır bu. Nefret veya sevgi yoktur aralarında ama uymaları gereken evrenin yazılmamış kanunları vardır yani doğaya tamamen teslim olmuşlardır. Bu teslimiyet o kadar kusursuzdur ki saygı diye bir kavram bile yoktur sadece kendiliğinden akışına bıraktıkları bir nehir vardır onlar için. Ama artık "saygı" diye bir kavram hayatımızın her yerinden fışkırıyor. Bir kurallar bütünüyle karşı karşıyayız en küçük bir insan ilişkisinde bile hatta fikir beyan etmek gibi gayet temel bir eylemi yaparken bile birilerine "saygılı" olmak zorundasınız.
Her kavram gibi saygı kavramı da üzerinde ne kadar tartışırsak tartışalım birey ne anlıyorsa o anlamı taşıyacaktır. Yani kimine göre senin ben ağzına sıçayım demek saygısızlık olabileceği gibi, kimi için de söyleyene göre komik bir cümle olarak bile algılanabilir. Yer tavır durum ve atmosfer basıncı bu durumda belirleyicidir. Yine her kavram gibi insanoğlu "saygı" kavramını da kendi kıçına benzetmeyi ihmal etmemiştir. Her hoşuna gitmeyen şeyi duyduğunda söylenen şey hiç kimseyi incitme amacı gütmese bile saygıyı bahane ederek parmak sallayanların etrafta ne kadar fazla olduğunu görebilirsiniz isterseniz. İşte karşınızda "güçlü" olanlar.
Birileri ne zaman başka birine saygı dersi vermeye kalksa aklıma artık sadece şu geliyor; güçlü olmaya ne kadar da hevesli. Bu cümle tek başına güçle saygının arasında ne gibi bir ilişki olabilir sorusunu da getirebilir elbette. Ama "saygı" artık bu kadar bireyselleşmiş insanoğlunun önünde duran en büyük duvar. Saygı duymak zorundasın arkadaşım. Neye? ben neye istiyorsam ona. Benim sevdiğim şeylere en ufak bir laf edemezsin çünkü ben güçlüyüm. Hakimim. Sense bir hiçsin. O nedenle saygı duymak zorundasın. Bir etik kural olarak ne kadar cilalı görünüyor aslında değil mi? Öyle olması gerektiği bu kadar rahat dikte edilebilen başka bir kavram yok. Sıkıştığınızda her zaman kullanabilirsiniz bu "saygılı olmak zorundasın" zırvasını. Her zaman da işe yarar inanın. Karşınızdakini bir an için kendini sorgulamaya davet ediyorsunuz ya ve eğer bu durumun da seyircileri varsa hele, işte o vakit saygıya davet edilen kişinin ağzından sadece ve sadece şu dökülmelidir bence;
SENİN BEN AĞZINA SIÇAYIM.
Bireyselleşmeyi fazlasıyla abartıyoruz. Saygı denen şey kurallarla inşa edilebilecek bir şey değildir. Hatta, şöyle yapmalıyım tarzında kendinizi başkalarına onaylatarak iyi biriymişsiniz gibi hissedebileceğinizi de düşünebilirsiniz ama içinizde bir kavrama bir olaya karşı en ufak bir empati kırıntısı beslemediğiniz halde susuyorsanız bu saygıdan değildir korkaklığınızdan da olabilir. Güçlüysen etrafındaki herkesi saygıya davet edersin. Bu davetle olacak bir şeymiş gibi. Çinli dövüş ustalarını anımsayın. Kendiliğinden bıraktıkları akışın içinde yaptıkları her hareketi sizce hesaplayarak mı yapıyorlardı onlar?
bana nolur saygı falan demeyin