İnsan zihni tamamlanamamış kitaplar gibidir. Kimisinin sayfaları eksiktir, kimisinin kapağı yoktur, kimisinin sonu. Kimisini okudukça elinden bırakmak istemezsin, kimisini ise görünce eline bile almak istemezsin. Bazıları bir uyarı tabelası gibidir, bazılarıysa sadece kendini yok etmekle meşguldür. Kendi kendine yanabilen bir kitap görürseniz, işte o bir ketumun zihnidir. Sayfaları açık bir pencereden esen bir rüzgarla yavaş yavaş kendi kendine açılan bir kitap görürseniz, o bir aşığın zihnidir. Her zihin, kendini varetmekle meşguldür. Her kitap, onca naftaline, sandığa ve unutulmuş kütüphaneye rağmen alınıp okunmak ister. Kitapların tüm gayesi okunmakdır. İnsanın tüm gayesi bilinmektir. Farkedilen bir insanın mutluluğu kendini anlatmaya çalışma acizliğiyle birleşir. İnsan zihninin acizliği kitaplarla aynıdır; kendilerini okuyamazlar.
İnsan zihni bir kitapsa, algı o kitabı yazan kalemdir. Ucu kırılıp duran bir kurşun kalem. Üzeri her karalanmış cümle o kitabın diğer sayfalarını da okunmaz kılacaktır. Çocukların zihinleri hariç. Çünkü çocukların zihinleri resimlerden ibarettir. Sessizlikle dolu kitaplardır onlar. Bazı kitapların ortasında bomboş sayfalar vardır. Bunlar yalnızlıktan kalma yılların bıraktıklarıdır. Hiç yazılmamış kitaplar da vardır elbette. Yazılıp boş bir salıncakta unutulup gidenler de. Her kitap sayfalarının parmak izleriyle doldurulmasını bekler. Kitapların da zihinlerin de kaderidir ki onlar okunmadan anlaşılamazlar.
Kitaplar eskirler, incelirler, sayfa numaraları okunmaz hale gelir, tozlanırlar. Bir gün gelir bir sahafta o sahaf iflas edene kadar beklerler. Yani mezarlıklar artık dile gelemeyen zihinlerin çığlıklarıyla doludur. Mezarlıklar da elbet yıkılır. Toprak bile kül olur. Ama bu zihnin umurunda değildir. Onlar yine de bilinmek isterler.
Demirin, bakırın, kömürün varlığını borçlu olduğu milyonlarca yıllık zaman, insan zihni için pek kayda değer değildir. Evrenin büyüklüğünü de pek umursamazlar. Zaman denen kör gardiyana öyle mahkumdur ki insan, onun izin vermediği hiçbir şeyi algılayamaz. Acıyı bilir, beş duyusunun yalanlarını ve korkuyu. Bunlarla yazar kitabını ve kalemi kırılsa bile sayfaları yırtarcasına yazmaya devam eder. Kitabın sonunda baş kahramanın tanrı çıktığı bir hikayenin küçük figüranı olduğunu farketmez bile. O nedenle söylenen söz ağırlaşır. Kelimeler, anlamları dışında da figürana kıymetliymiş gibi hissettirir. Acısına saygı ister. Düşüncelerine saygı ister. Kendine varlığına saygı ister ve bu talep bir rica değildir. Herkes, kendi kitabının tek kitap olduğunu zanneder. Oysa ki kütüphaneler yakılmış, unutulmuş, paramparça edilmiş kitaplarla doludur. Kitaplar gerçeği yazmakla sorumludur zannederler üstelik. Böylece inandıkları, sevdikleri, benimsedikleri ne varsa bir kurala dönüşür. O talep edilen saygı da bir zorunluluktur artık diğerleri için. İnsan her yadırgadığı şeyde kendini bulur. Gılgameşin ölümsüzlük veren yoncayı bulduğu an gibi, kendini bulduğu anda da mutlaka kaybeder. Çünkü haklı olmak, kendini bilmekten daha tatlıdır.
Birbirini öldürmeye kalkan kitaplar gördünüz mü hiç? İnsan, sadece zihninden ibaret olsaydı dünya evrenin en huzurlu yerlerinden birisi olabilirdi. Kendini tanrı zanneden onca karıncanın arasına düşmüş birazdan hazmedilecek olan bir bokböceğinin dünyasına hoşgeldiniz. Eğer onlar gibi düşünmüyorsanız, sizin için yazılacak bir kitap bile bırakmazlar. Elinizden kaleminizi alırlar, sayfalarınızı yırtarlar. Eğer izin verirseniz sizin yerinize sizin kitabınızı bile yazarlar. İnsanı insan yapan sadece zihni değildir o nedenle ve buna şükretmek gerekir.
Bilinç, kitabımızın kurgusudur. Kesin yargılarla kurulmamış, isteklerden arındırılmış bir bilinç, evrenin en uzak köşesinde yeni doğmuş bir yıldız gibi parlayacaktır. Eğer anlatılan senin hikayense, o kitap kimsenin ilgisini çekmeyecektir. Eğer onların hikayelerini anlatırsan, herkes kitabını okumak için istekli olacaktır. Onlar sadece duymak isterler bilmek değil. Bilmek, tüm kayırmaları, adaletsizlikleri, gereksizlikleri ortadan kaldıracaktır.
Herkes kendi kitabını mutlaka yazacaktır. Kimine tek satır, kimine masallar yetecektir. Sayfaların üzerine düşmüş sigara külleri, mum artıkları, gözyaşları olması mümkündür. Güneş parladığı sürece bu devam edecektir. Her hayatın bir hikayesi olmak zorunda değildir. Bazı kitaplar sonsuza dek sürerler.
30 Temmuz 2016 Cumartesi
3 Şubat 2016 Çarşamba
En sevdiğim şarkılar
Kardeşim ölmek üzere. Daha dün satranç oynadık ve beni yendi. Yüzüne bakamadığımı orada farkettim. Ne zaman hain bir hamle yapsa yüzüme bakıp gülümser. Kafamı kaldıramadım. Bir astronot kıyafetinin içindeyken onunla ilk kez satranç oynadık. Bunu yok saydığını biliyordum ve ben de bunu yok saydım ama yüzüne bakamadım. O garip virüsü nerede kaptı kimse bilmiyor. Üç hafta önce ateşi çıktı ve elbette "benim bir şeyim yok yahu" diyerek doktora bile gitmedi. Kanlı ishal ve 40 derece ateşi çıkınca apar topar hastaneye götürdük ve orada öğrendik. Adı bile belli değil kaptığı şeyin. Zaten her zaman ilklerin adamı olmuştur. Genoa'daki en büyük hastane biranda karantina altına alındı. Hastaneye hasta girişi bile yapmadılar kardeşimi o karantina odasına alana dek. Bütün İtalya ayaklandı elbette. İnsanlardaki ölüm korkusu onlar için en büyük kabustur. Haksız sayılmazlar. Gianpaolo hastalanmadan bir kaç gün önce yanındaydım ve aklıma ölmek hala gelmiyor. Eğer O'ndan bana bir şey geçecekse de geçsin umrumda bile değil. O astronot kıyafetlerini giyerek onun yanına gitmeyi hala kendime yediremiyorum. O'na pislik bir şeymiş gibi davranmalarına asla izin vermiyorum. Tüm hasta bakıcılarını ben seçtim bu nedenle. Tüm bunlar gerçek dışı geliyor. Hasta bakıcılar, hastaneler, astronot kıyafetleri, kan kusması. Gözümün önünde kardeşim ölüyor.
Tüm hayatınız boyunca yanında olan bir insanın buralardan göçüp gidecek olmasının verdiği duyguyu şöyle anlatmaya çalışayım sizlere; bir sabah uyanıyorsunuz ve kolunuz dile gelip size " birazdan yok olacağım hazır mısın?" diye soruyor ve oracıkta yok oluyor. Eğer insan bir bütünse, onun en büyük parçaları da "onlar". Onlar dediklerime bakmayın onlar da aslında sensin. Seni sen yapan, inşa eden tüm anların toplamından fazlası ediyorlar. Kedilerini sordu dün ilk defa bana. Hala benim elimi yalamaya bayılıyorlar diye yanıtladım. Azı dişleri görünecek kadar güldü bir peygamber gibi. O güldüğünde hiçbir sorun yokmuş gibi hissediyorum. Bir an sürüyor ve sonra geçiyor.
İş yerindeki arkadaşlarından hiçbiri ziyaretine gelmemiş. Ödleri kopmuş durumu duyduklarında telefon bile açamamışlar sadece bir iki kişi hariç. Bunu kahkahalarla anlattı bana. İnsanların bu durum karşısındaki tepkilerden garip bir haz alıyor. Patronu bir mesaj atabilmiş sadece. "Geçmiş olsun" İşten çıkarıldığımı bile haber veremeyecek kadar tırsmış diyerek kıkırdıyordu. "Olsun sana yeni bir iş kurarız ağabeyin ne güne duruyor?" diyerek katıldım kendisine ama bunu duymazlıktan geldi. Yine bir patavatsızlık ettiğimi bana hissettirmeden duymazlıktan geldi elbette. "Annem hala bilmiyor değil mi?" diye sordu yine. "Elbette bilmiyor. Hastane adını asla açıklamayacak sadece burada tüm ülkenin korktuğu bir adamın yattığını yazdılar. Sağlık bakanlığına verdiğim rüşvet işe yaradı adını kimse bilmiyor senin söylediklerin hariç" Bu yanıt onu rahatlatmamıştı yine de. Bakanlık görevlileri iş yerindekileri çoktan muayene edip temiz raporu verip sıkı sıkıya gazetecilerle konuşmamaları için yüklü tembihlerde bulunsalar da içi rahat değildi. "Annem öğrenirse mahfolur" diyerek sayıkladı kendi kendine. Bir iki saniye dalıp gitti bir yerlere ve sonra mavi gözlerini bana çevirdi. "Hadi bir el satranç oynayalım"
Kardeşim hiç aşık olmadığını söylerdi ama ben biliyordum tek birini sevdi hayatı boyunca. O da gitti bir lokantacı ayıyla evlendi. Ayrılma nedenleri de son derece saçmaydı; Asla ciddi olamaması. Giovanna bugüne kadar gördüğüm en güzel kadın deyip dururdu. Güzelliğe aşık olunmaz büyük yanılgıdasın kardeş desem de dinletemedim hiç. Saçma sapan bir dergiye kapak olduktan sonra Giovanna'nın hayatı değişti. Teklifler, kariyer, herkesin ilgisi. Kimseyi kafasına takmayan rahat bir kadın olsa da zihni pek oturmuş değildi. Tehlikeyi farkeden kardeşim hemen evlenme teklif etti Venedik'te. Giovanna'nın en sevdiği tablonun önünde hem de. Tüm müze alkışlara boğulsa da kadın sadece gülümseyip "bunu daha sonra konuşalım istersen" diyebilmiş. Teklif ederken verdiği yüzüğü de almış elbette. Bu bir kabul mü? Sence kabul etti mi? diyerek beni aramıştı o gün. Hayır kardeşim seninle evlenmeyecek dediğim için bir hafta benimle konuşmamıştı. Gecenin bir vakti sarhoş olup "beni terketti" diyerek aradığı ana kadar konuşmadı benimle. Kalkıp yanına gittim. Hiç bu kadar dağıldığını görmemiştim. Aptal bir dergi editörü gittikleri plajda onunla iki dakika sohbet etti diye kadının ve elbette kardeşimin de hayatı değişivermişti. Aylarca kendine gelememişti.
Elimde tanrısal bir güç olsaydı o günü değiştirmek isterdim. Kadere falan inandığım yok sadece o gün orada o herifin olmaması için her şeyi yapabilirim. Belki bu da değiştirmeyecekti olanları. Yine o kadın kardeşimi bir şekilde terk edecekti. Ama olsun. Şu an yanında olurdu en azından. Belki de tüm olaylar bir domino taşı zinciri gibi değişirdi ve o hasta falan olmazdı. Evrenin işleyişini anlamak istememiştim hiç. Bir anın etkisiyle tüm anların değişebileceğine inanmadım hiç ama şimdi buna inanmak istiyorum. Yanan bir köprünün ortasında köprüyü tutan zincirler tam kopmak üzereyken buna inanmak istiyorum.
Çevremdekilere onun gerçek hastalığından bahsetmedim iş yerindekilerin akıbeti bana da uğramasın diyerek. Zatürre oldu dedim. Arkadaşlarımın "merak etme iyi olacak o güçlüdür" demeleri pek bir etki yapmıyor. Yapsın isterdim ama yapamıyor. En zor olan şey zihnin bunlarla doluyken işe gitmek. Paradan ilelebet tiksiniyorum artık. Tüm akışın hiçbir şey olmamış gibi devam edecek olmasından tiksinti duyuyorum. Hissettiğim yokluğun ve karmaşanın dünyaya hiçbir etkisi olmuyor ve olmayacak. Acı çekmenin en katlanılmaz tarafı da bu. Sadece kendinle acı çekiyorsun. Hiçbir karşılığı yok bunun. Üzerinde milyarlarca dolar yazan bir çekin karşılıksız çıkması gibi bir şey. Sigara yakıyorsun geçmiyor, sarhoş oluyorsun geçmiyor, sevişiyorsun geçmiyor, ağlıyorsun daha da artıyor. Atom bombası atsan bile orada öylece yükselecek olan bir anıt gibi. Zihnini söküp atsan bilincini kaybedeceksin ve bilincine her zamandan daha çok ihtiyacın var. Haberlerde kafası kesilen insanlar görüp dünya ne boktan bir yere gidiyor böyle diyerek kendini eylemeye benzemiyor. Bir okul baskınında 45 çocuk öldürüldü haberine duyulan dehşete de benzemiyor. Hiçbir acı bir diğerine benzemiyor. Sonsuz kötülüğe ve kokuşmuşluğa rağmen ne olursa olsun insanın içindeki o hayatta kalma isteğinin gücü hiçbir şeyde bulunmuyor.
Kafanın içinde dönen tüm bu karmaşanın dışarıya yansıması pek hoş olmuyor. İnsanlar zihnindekileri bilemedikleri için o sinirli hallerini, yüzünün asıklığını kendilerine bağlıyorlar. Sen değilsin sebep sen değilsin sen de değilsin diyerek tek tek açıklayacak gücün de yok elbette. Düşünebildiğin tek bir şey var o an. Tüm dertler, saçma kaygılar ve beklentiler rafa kalkıyor. İnsanın dertsizlikten kendi kendine sırf zihni meşgul olsun diye dertler ürettiğini de o an idrak ediyorsun. Basit bir formülü var bunun. Önemsediğin şeyler aslında pek o kadar da önemli değil. Ne işin ne arabanın vergisi ne arkadaşlarının sana karşı tavırları. Kavga etmek sadece bir kendini iyi hissetme aracı gibi geliyor. Hayal kuramıyorsun rüya göremiyorsun. Rüyaların bir fısıltıya dönüşüyor. Evde kendi kendine açılan bir dolap kapağı bile gizemli gelmiyor ürkütmüyor seni. Saçlarını kazıtmak istiyorsun.
Dünya değişmiyor. Binlerce yıldır aynı acıları yaşayıp duruyoruz. Bilerek isteyerek yaşıyoruz. Hayat bizi burada tutmaya yetiyor. Birazdan bir telefon gelecek ve ben yine irkileceğim. O telefon gelmeden her gün gidip görmek istiyorum O'nu. Son gidişimde benden bir ipod istedi. En sevdiğim şarkılar olsun içinde sen bilirsin neleri sevdiğimi dedi. Hiç bu kadar çok ağladığımı anımsamıyorum o şarkıları o ipod'a yüklerken. Bunu 13 yaşındayken ben öğretmiştim, bu şarkıyı da bana yollamıştı ben nefret ederdim. Bunları mı dinliyorsun artık nerde kaldı senin o müzik zevkin diyerek çemkirmiştim. Aslında o karantinayı kaldırabilseydim kaldırırdım. Dünya yansın umrumda değil. O poşetler olmadan bir kere daha sarılabilmek için. Kıyafetimin içinde gövdesinin sıcaklığı işleyebilsin diye. Gözleri çıplak ama onlara sarılabilirim. O gidecek ve ben kalacağım. O şarkılar da burada kalacaklar. Birazdan kırılmak üzere olan ve öylece duran bir put gibi kalacağım.
7 Ocak 2016 Perşembe
Hitabeti yüksek bir insandan çıkan sihirli bir konuşma
- Sayın bakanım, değerli vekiller. Bugün burada ülkemizin teminatı olan çocuklarımızın en büyük ihtiyacı olan ailenin kutsanması için toplanmış bulunuyoruz. Burada bulunan yüzlerce misafirimize de hoşgeldiniz diyoruz. ( alkış kıyamet )
Aile ve toplumsal sorunlar bakanımız sayın Guido Lautrec'i konuşmasını yapmak üzere sahneye davet ediyorum.
Guido sahneye ilerledi. Yüzünde yeni uyanmış bir çocuğun huysuzluğu vardı ama gülümsüyordu. Hızlı adımlarla kürsüye doğru yürürken bir an duraksadı ama durmadı. Kürsüye vardı, derin bir nefes çekti, mikrofonu düzeltip konuşmaya başladı. Elinde notlar yoktu.
" Değerli misafirler, yüce halkımızın yediyüzotuzdördüncüsünü gerçekleştirdiği ailenin kutsallığı panelinde yeniden beraberiz. Ben bugün sizlere ülkemizin ne kadar harika ve ilerlemiş bir ülke olduğundan bahsederken bazı ufak tefek pürüzlerin de altını çizmek istiyorum. Yeterince mükemmelleşen ve refah içinde yüzen memleketimizin insanı da bu refah sayesinde iyiliğe güzelliğe ve huzura kavuştu. Elbette bunda bizim de devlet olarak payımız büyük. Çocuklarımızın beynini sadece bize göre doğru olan ne kadar saçmalık varsa doldurup onların birer gerizekalı olmasını sağladığımız için mutluyuz gururluyuz. Bu çocuklar eğer başıboş bilgilerle bırakılsalardı kimbilir neye dönüşürlerdi? Yüce rabbim muhafaza etsin bir komuniste bile dönüşebilirlerdi. Biliyorsunuz çocuklarımızı yemeye çalışan binlerce komunisti geçen hafta düzenlenen domuz yakma festivalimizde topların içine koyup patlatmıştık. Ne gösteriydi ama!
( kahkahalar )
Kıymetli halkımız. Düşünceleriniz bizim için son derece değersiz ve anlamsız ama size sormak istiyorum yine de; bekar kalanlara uyguladığımız kırbaç cezasını sizce de hafifletmeli miyiz? ( yuhlamalar ) Verdiğimiz cezalara karşı hala bekar kalmakta ısrar eden bu çıkıntı tipleri ezdikçe daha da fazlalaşıyorlar. Halbuki sizler gibi evlenip gizlice birbirileriyle yatmaları daha güzel olmaz mıydı? Üstelik zina yapmanın gizemi ve çabası bile insanı yeterince zinde tutmuyor mu? Zenginlere sağladığımız 10 tane eş alabilme sözümüzü de geçen hafta yasalaştırdığımız kanunla yerine getirdik. Artık belli bir gelirin üzerinde parası olan kadın erkek her vatandaş 10 adet eşe sahip olabilecek. Bu sınırsız uygulamalara rağmen hala zina yapıp birbirini üzen eşler olduğu haberleri istihbaratımızdan bana aktarılıyor. İnanın üzülüyorum. Parası için bile evlenmiş olsanız da eşlerinizi lütfen aldatmayın. Ayıptır bu bakın. Ayrıca yeni kanunla eşlerinden ayrı sahip olduğunuz kölelerinize de akşamları iki saatliğine de olsa dışarı çıkabilme özgürlüğü tanıyoruz. Bu kadar özgürlüğün olduğu başka bir ülke dünyada nadir rastlanan bir durumdur inanın.
Ne kadar maneviyatsız orospu çocuğu bir halk olsanız da bari çocuklarınıza iyi davranın diye ailelere özel işkence kursları açtık. Acıyı bal eyleyen çocuklarımızın kişisel gelişimine de bu kursların katkı sağlayacağına yürekten inanıyoruz. Çocuklarınızı ateşle lav silahıyla terbiye etmeye kalkmayın. Onlara beyzbol sopasıyla hafifçe vurabilirsiniz ama kolunu bacağını kırmayın lütfen. Hele hele onları taciz ettiğinize dair istihbaratlar geliyor. Elbette fakir ailelerin çocukları bu konuda daha fazla şikayetçiler. Toplu tecavüz vakalarının olması elbette bizi de üzüyor ama ne yapalım yani biz mi tecavüz ediyoruz? hayret bir şey. Bu konuda hükümeti suçlayanları bizzat ellerimle dövmekten onur duyarım ( alkış kıyamet )
Ne kadar huzur ve refah içinde olsak da ülkemizde fakir kalmayı başarabilmiş maalesef insanlar bulunuyor. Sokak köpekleri bile bu kadar sefil durumda değiller inanın. Bu insanların hayatlarımıza olan etkisi çok şükür ki minimum düzeyde. Fakir oldukları için evlenemiyorlar gayrımeşru çocukları köleleştirilip küçük yaşta fahişelik yapmak zorunda kalıyorlar bu durum elbette bizleri üzüyor ama fakir kalabilmiş olmalarından dolayı onları anlamakta güçlük çekiyorum. Fakirleri anlamak için onları rehabilitasyon merkezlerine alıp canlı insan deneylerine tabi tutarak bir kısmından kurtulmayı planlıyoruz ama bu konuda yeterince krematoryumumuz yok. Umuyorum ki önümüzdeki yıllarda fakirlerin topluca yok edilmesi için özel merkezler açacağız. Ülkemizde bir tane bile fakir kalmayıncaya dek onları yok edeceğimizi şimdiden müjdelemek istiyorum ( alkışlar alkışlar salon inliyor )
Zengin vatandaşlarımız için de çocuklarını kendilerine benzetmek için verdikleri uzun uğraşların sonunda hakkını alabilecekleri özel lobotomi merkezleri kuracağımızın müjdesini de vermek isterim. Çocuğunuz piyano çalıp bale yapmayı mı reddediyor? uzun süre sokakta sürtüp dediklerinizi mi yapmıyor? artık çaresi var. Çocuğun beynini bize teslim edin, ne hale isterseniz o hale getirelim. Eti sizin kemiği bizim. Bu çocuklar bizim.
Hepinizi tek tek kucaklıyor, saygılarımı sunuyorum"
5 Ocak 2016 Salı
Dabbet-ül Arz
Bir sandalyeyi arkadaşı görecek kadar içip evin içinde duvarlara bakarak anılarını kendine anlattığı bir gece, yine Laleli'de bir Azize'yi izledikten sonra yatağına uzandı ve salonda duran mavi koltuğun yerini değiştirmesi gerektiğini düşündü. Diğer eşyaları yaksa bile o koltuğun kalmasını tercih ederdi. Yatağından doğrulup bir an için kalkacak gibi oldu ama başı o kadar dönüyordu ki buradan Laponya'ya kadar durmadan yürüse kendini bu kadar yorgun hissedemezdi. Üzerinden sürekli hayatı geçiyordu asfaltta üstünden defalarca arabaların geçtiği bir köpek ölüsü gibiydi. Kırık dişi yine diline takıldı ve o anda midesi bulandı. Kalkmaktan başka çaresi yoktu ve ayakları yere değdiği anda sendeledi. "Bugünü diğer günlerden daha güzel kılabilecek bir şey diliyorum tanrım" diye fısıldadı içinden. Tanrıya elbette inanmıyordu. Banyoya sendeleyerek vardığında alnında beliren yazıyı yine gördü; Flata
Dokunduğu anda alnındaki izin balık pulları gibi döküleceğini düşünerek orayı sertçe ovaladı ama yazı aynen duruyordu. O anda boşverdi. Umursayacağın şey senin kalbine işler ruhuna oturur beynini kemirir dedi içinden. Elini sobaya tutarken acımadığını içinden tekrar eden bir çocuk gibiydi. 7 yıldır ilk kez bu kadar sarhoş olmuştu. En son bu kadar sarhoş olduğunda en iyi arkadaşım dediği adam sevgilisiyle yatmıştı. Mimar sevgilisinin yanından ayırmadığı ve çok sevdiği mavi bir dolma kalemi vardı. İlk yıl dönümlerinde O'na Kopenhag'ta bulunan çok sevdiği bir kaligrafi dükkanından getirtmişti. Üzerinde ince bir yazıyla " her neyi seviyorsan parçan olsun " yazıyordu. Kalemi asla yanından ayırmamıştı kadın ta ki başka bir erkeğe kalemin ne kadar harika bir hediye olduğunu göstermek için çıkardığında öpüşmeye başladıkları sırada elinden kayıp masanın üstüne düştüğü o ana kadar. Kalem masada bir kaç gün boyunca sinsi bir karga gibi kaldı. Kimse farketmedi varlığını ve masayı temizleyen gündelikçi kadın bile kazara da olsa kalemin yerini değiştirmedi. Arabanın vergi borcunu ödemek üzere bankaya gittiği bir gün işi erken bitince en iyi arkadaşının ofisine ne kadar yakın olduğu aklına geldi ve o gün ofise adımını atıp arkadaşıyla kucaklaştıkları anda kalemi masanın üzerinde parıldarken buldu. Arkadaşının yüzüne gülümseyerek baktı o anda ve adamın alnında belli belirsiz bir yazı olduğunu farketti; İmitato
İhanetin ortaya çıkma anından daha mükemmel bir cinayet mahalli yoktur. Bıçak tam göğse kaburga kemiklerinin uçlarından gövdenin sol üst kısmına iki kaburgayı kırarak kalbe saplanır. Temiz bir yara açar ve açılan yaradan kan fışkırmaya başlar. Beyinde birikmiş kan tamamen çekilerek yaraya hücüm eder. Zihin tamamen durma noktasına gelir. Ayaklar ve eller hayatsız kalıp çölleşirler. Bir kaç saniye içinde tam bir inançsızlık boşalan zihnin ortasına tüm ihtişamıyla yerleşir. Karşında tanrı olsa da hassiktir deme noktasına gelinir. İnsan ihanete uğradıkça münzevileşir. Tüm bilgiler artık gereksizdir. Ne olduğun önemsizleşir. Üzerindeki kıyafet bile renksizleşir. Böylece insan hiçleşir silikleşir ve evrendeki en korkunç şey hiçliktir.
Sabah bir ülkenin yeni sahibiymiş gibi dinç uyandı. Kahvaltısını özenle hazırladı ve yeni kazıttığı kafasına kettle'dan gelen buharın verdiği serinlikle bile mutlu olabilirdi. Haplar etkisini gösteriyordu ama bunu kendine söylemedi. Kırmızı kısa kollu hırkasını, içine salaş sweatini giydi, bordo bağcıklı yeni ayakkabılarını dolaptan çıkarırken eline alıp onları bir kaç saniye seyretti. Giydiğinde kendini daha iyi hissetti. Yeni alınmış bir kıyafeti ilk kez giymenin tüm konforunu doyasıya yaşıyordu. Bugün O'nu mutlu edecek ne varsa yapmak istiyordu.
Dışarı çıktı. Hava buz gibiydi ama yüzünü acıtmıyordu. Evin önünde uyuyakalan bir kedi gerinerek ayaklandı. Hiç huyu olmadığı halde eğilip kedinin gıdısını okşamak istedi ama kedi aniden dönüp dünyanın en iğrenç şeyine şahit olmuşcasına tıslamaya başladı. Uzattığı eli anında geri çekip yürümeye başladı. Kedi arkasından hala tıslıyor gırlıyordu. Alnının sızladığını hissetti. Elini alnına götürmek istemiyordu. Evi Taksim'e çok yakındı. Oraya kadar yürüyüp sahafları gezebilirdi. Haftalar sonra ilk kez dışarı çıkıyordu. Artık iyileştiğini düşünüyordu ve buna o an emin bile oldu. Bir şeye emin olmak istediğinizde bunu istemeniz yeterlidir. Eski televizyonlar satan önünde menekşelerin olduğu bir dükkanın önünden geçerken kapının önünde duran dükkan sahibiyle yüzyüze geldi. Adamın kalın bıyıkları ve yemyeşil gözleri vardı. O an korkunç bir şey farketti. Adamın alnında "sectanda" yazıyordu. Gülümseyerek selamlaştılar. "içeri buyrun tertemiz antikalarımız var". Bunu duymadı bile. Yürüyüp adamı geçmişti ama arkasına bakıp adamın alnındaki yazıyı tekrar görmekten ürküyordu. Dayanamadı ve baktı. Yazı tüm kızıllığıyla orada duruyordu.
O gün göreceği tüm insanların alınlarına bakmaktan korkacaktı ama malumu farketmekte gecikmedi. Herkesin alnında bir yazı vardı ve kimsenin de yazılanların farkında olmadığını anladı. Yazılar latin alfabesiyle yazıldığına göre bu bir şaka da olabilirdi. Çok geniş prodüksiyonlu bir şaka. Delirmekten en korktuğu anda olmadık şeyler görerek zihninin kendisiyle alay ettiğini düşündü ama bu onu rahatlatmak yerine daha da sinir etti. Bir ruh hastası değilim ben diye sızlandı içinden. Sakin sessiz bir yere oturup insanların yüzüne bakmadan bir şeyler içmek istedi. "buyrun efendim hoşgeldiniz" diyen garson kızın alnında "fractor cordum" yazıyordu. Masayı gösteren garsonun alnında ise "avarus". Bir an için hepsinin alnına dokunmak istedi. Hepsinin yüzüne bunu haykırmak. Tek yapabildiği tek kelime etmeden onların yüzlerine bakakalmaya alışmak oldu. Bir kaç saat içinde hemen herkesin alnındaki kelimeleri not etmeye başladı. Kelimelerin latince olduğunu anlamamıştı bile ama bilgisine güvendiği bir arkadaşına kelimelerin hangi dilde olduğunu sorduğunda "hayırdır hristiyan ilahilerini mi öğrenmeye başladın" şeklinde bir yanıt aldı.
Hayal gördüğüne emindi ama sokakta oynayan mavi gözlü bir çocuğun alnında kocaman harflerle "LİBER" yazdığını görünce artık bu durumun basit bir kendini kandırma hali olmadığını farketti. İnsanlara bunu anlatamazdı. Kendine bile anlatamıyordu. "benim alnımda enayi mi yazıyor" lafını düşünerek kıkırdıyordu arada. Eğlenmeye bile başlamıştı. Sonra anneannesinin küçükken ona ve kardeşine anlattığı hikayeler aklına geldi. "beni dinleyen veletlerim. evsiz yer, ağaçlık toprak kalmayıncaya kadar insanlar yemeye devam edecekler. her yer binayla zina olduğunda yerin altından biri çıkagelecek. herkesin alın yazısını tüm kafirlere bir bir söyleyecek. kimse kabul etmeyecek ve herkes ondan nefret edecek. Ama alınlarındaki yazıyı herkesin yüzüne haykıracak. Onlar yine de utanmayacaklar. " Keşke dindar olsaydım diye düşündü. Bundan para bile kazanabilirdim o zaman. Koskoca bir kıyamet alameti olmak kimseye nasip olmaz.
"Kimi neyle nasıl yüzleştirebilirsin ki? Sadece şu an yaşanan bir hayatta hele. Kimsenin geçmişe ne gücü yetiyor ne de kalbi. Alınlarındakiyle yüzleşseler ne fayda? Kendilerini bilmek istemiyorlar ki? tek bildikleri zannetmenin hazzı. Ateş içimde gövdemi paramparça ediyor. Senin kalbine baktım da görmedim alnına baktım da görmedim seni gözüm görmüyor" dedi kendisini aldatan kadına. Herkesin alnında yazanı gördüğü halde sadece O'nun alnındakini göremiyordu. Bütün gücünü toplayıp alnında yazanı görebilmek için yanına gelmişti ve olanları anlatmıştı. Kadın sadece bir sigara yakıp gülümsedi; "çok içiyosun. bir doktora görün Harun"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...
