hayatı boyunca binlerce kitap fuarına gitmiş biri olsaydı, bu kitap fuarı gibi girişi olan bir fuar daha görmezdi. girişte gözlemeciler, tantuni döner satan yerler bulunuyor. isterseniz envai çeşit baharat kaysı falan da alabilirsiniz daha ileride bulunan yerlerden. ufak bir kapalı çarşı ambiyansı yakalanmış. ilk geldiğiniz anda kitap fuarına mı geldiniz sultanahmet'e mi belli değil. bir koridor gibi uzanan uzuuun girişte sağlı sollu yer alan bu yerleri geçtiğiniz zaman kitap fuarına ulaşıyorsunuz.
fuarın bence özel konuğu fethullah gülen hoca efendi hazretleri -yaz yaz bitmedi- olmalıymış. yada said-i nursi. iki adım atıyorsunuz kırmızı kaplı genç britannica gibi kırmızı ciltleriyle dizi dizi lem'a larla, mektubatlarla karşılaşıyorsunuz. bir kitap fuarında her türlü yayın olmalıdır. dini yayınlar, felsefi yayınlar, hatta kanımca incil, tevrat satan yerler de olmalıdır. ancak iki standtan birisi nur yayınları, lem yayınları, fem yayınları, inanç yayınları, namazımıkıldımbekliyorum yayınları olunca insan bu fuarın hususi olarak dini yayınlar fuarı olduğunu zannedebilir. ramazanda sultanahmet camii'sinin içinde açılan kitap standlarını geziyormuşsunuz gibi hissetmeniz çok doğal. ama burası, ankara kitap fuarı. ankara, türkiyeynin ikinci büyük şehri. anlıyor musunuz bunu? zaten sayıları bir kaç tane olan bu fuarlara girdiğimde artık onlarca dini yayınevinin hep aynı kitapları satmasını anlamsız buluyorum.
ayrıca fuarda tek bir yabancı yayınevi bile yoktu. onu bırakın ne imge yayınevi, ne dost yayınevi. ne iletişim, ne varlık. büyük yayınevlerinden teki bile yoktu. yabancı kitap dağıtımı yapan getiren dağıtımcılar da yoktu. iki adımda bir maeve binchy kitabı görmekten gına geldi. her standta hemen hemen aynı kitaplar. bir kaç yayınevi dışında fuara özen gösteren kimse de yoktu.
ayrıca fuarın bir de üst katı vardı. üst kata uykusuz ve leman gibi mizah dergilerini ve nispeten daha küçün yayıncıları yerleştirmişler. ama bu katta tek bir dini yayınevi bile yoktu. ben olsam nuh yayınevinin yanına koyardım uykusuz tayfasını. seyreyleyin o zaman siz cümbüşü. bariz biçimde birbirilerinden ayrı tutulmuşlar.
kısacası son derece özensiz, hangi kıstaslara göre yayınevi kabulu yapıldığı belirsiz, yapıldığı yer ve girişi itibariyle bir kitap fuarından çok bir ramazan etkinliğine benziyordu bu fuar. insan uzun zamandır aradığı ama bulamadığı kitapları görmek istiyor bu tür etkinliklerde. ama nafile. fuardan çok bir aynı kitapların boş bir mekanda sergisi gibiydi. hani post modern sanat galerileri olur ya, çok az insan gider görmeye. tek tük. onun gibi. gerçekten de bu postmodernizmse fazlasıyla görevini yerine getirmiş bir fuar olmuş diyebilirim.
28 Mart 2008 Cuma
25 Mart 2008 Salı
the fountain - ''finish it'', bir başka deyişle ''let go''-
yaşam bizim kurallarımıza göre şekillenmiyor maalesef. şekillenebilseydi, şu anda tüm isteklerimizi gerçekleştirmiş bir halde egomuzun ve bilincimizin de ötesinde bir yerlerde olurduk. bazıları kader diyerek hayatı sınırlar ve çabasızca yaşamayı dilerler, kabullenişleri kaçamaktır. bazıları ise iradenin tüm sınırları çizdiğini düşünür ve insanın kendi gücüyle hayatı şekillendirebileceğine inanır. insanın tüm hayatı kontrol edebilmesi imkansızdır. ancak hayatı değiştirebilmesi mümkündür. sınırları nereye kadar çizilmiştir belirsizdir. lakin sınırlar vardır ve biz o sınırların nereye uzandığını asla bilemeyiz. filmler, resimler, müzik bu sınırı daima delmeye çalışmıştır. bazen delmiştir de. bunun bir örneği burada önümüzde duruyor.

the fountain, requiem for a dream filmiyle duygu mastürbatörü, bel altı yumrukçusu yönetmen ünvanlarını elde etmiş darren aronofsky'nin 2006 yapımı filmi. yönetmenin önceki filmi pi'ye baktığımızda bu filmin öncülü olduğunu görebiliriz. ancak görsellikle yapılan anlatımın çok daha başarılı bir anlatım olduğunu anladığını var saydığımız yönetmen, bu filmi onca badireye ve aksiliğe rağmen başka bir projeye geçmeden inatla çekti. filmin çekim hikayesi 2002 senesine uzansa da, aslında bu filmin çok çok daha önceden yönetmenin kafasında olduğu belli. çünkü filmin içeriği kısa bir zamanda şekillendirilebilecek cinsten değil. film her ne kadar bilim kurgu gibi gözükse de, aslında bir tanrıbilim filmi. teolojik hatta eskatolojik bir film demek de mümkün. oturulup filmde neler olduğu uzun uzun anlatılabilecek bir film değil. ancak hissettirdikleri ve içerdiği tam olarak kelimeleştirilemeyecek doktrinleri anlatılabilir zayıf bir çabayla.
ana husus ölümsüzlük. gılgamıştan hızıra, şimdilerde gen mühendisliğinin ulaştığı başarılara, insanlığın ne yaparsa yapsın bir türlü ulaşamadığı altın elma, beş yapraklı yonca. konu oldukça derin ancak yarayışsız. çünkü ölüm kesin. ölümsüzlük insanlığın sadece ucuz bir hayali. ne yapılırsa yapılsın insanlık ölümü yenemiyor. ancak inatla yenmeye çalışıyor. doktor tommy gibi. aslında yenmemesi de gerek hayatın varlığı için. çünkü insanlık ölümsüz olsaydı, hayat var olamazdı bir süre sonra. döngü bozulurdu. işte bu film bunu sessizce anlatıyor. tipik ve sıradan bir aşk filmi gibi görünse de, aşk aslında hayatın içinde hayata anlam katan en önemli şey olduğu için, ölüm duygusunun insanın suratında en sert patladığı anların da yanında yer aldığı için, aşk olgusu aslında filmde yardımcı bir öğe. ancak aşk olmadan ölümün ve yaşamın bütünlülüğü anlatılamazdı.

yaşam ağacı insanlığın yaradılış hikayelerinde hep yerini korur. bilgelik ağacı da denen bu zımbırtıdan yenen meyve nedeniyle insanlık cennette ölümsüz olabilecekken, hayat yaratılır. ölümsüzlük yoktur ancak hayat vardır. buradaki yaratılış paradoksu ve neden burada yaşıyoruz sorusunun yanıtı sadece bir meyveden yasak olduğu yememiz olduğu söylense de, aslında insanlığın asla bilememesi gereken bilgiyi elde etme arzusu nedeniyle, hırsı ve merakı nedeniyle tüm hayat bize kocaman bir soru işareti olarak önümüze konulur. inanç sistemlerinin ölümden sonra bir hayat olduğunu söylemeleri de buna zıt düşüyor. ancak yaşam ağacı tüm evrenin bir özeti olarak kabala'da, maya mitolojisinde, sümer mitolojisinde ve budizm'de yerini koruyor. hatta kabala, tüm hayatı ve tanrısallığı bu ağacın dallarıyla açıklıyor. yahudi bir yönetmen olarka aronofsky, hayat ağacı metaforunu belki de bu nedenle filmin tam ortasına yerleştiriyor. kether'e ulaşmak için yapılması gereken şey ''bitirmek''. neyi bitirmek gerektiği filmde uzun uzadıya anlatılmıyor çünkü filmin aslında mesajı yok. filmin amacı hissettirmek. hissettirerek ulaşılmasını istediği noktaya izleyiciyi getirmek.
film, her ne kadar üç ayrı zamanda geçiyormuş gibi görünse de, aslında zamandan tamamen ayrı bir ortamda geçtiğini söyleyebiliriz. film gösterime girmeden önce fragmanlarda üç ayrı zamanda geçtiğine dair veriler gözümüz gözümüze sokulsa da, zamanın aslında aldatıcı olduğunu ve tüm zamanlar arasında bir geçiş olabileceğini düşünebiliriz filme bakarken. buna dair en önemli belirti yüzük. tommy ameliyat öncesinde ellerini yıkamak için yüzüğünü çıkarıyor ve bir daha o yüzüğü bulamıyor. ancak daha sonra yüzüğü kraliçenin üzerinde görüyoruz. sanki yüzük tommy'nin elinden çıktıktan sonra kraliçenin eline geçmiş gibi. daha sonra yüzüğü alan conquistador tomas yhayat ağacının özünü içip ''hayata'' dönüşürken yüzüğü elinden düşürüyor. ancak düşen yüzüğü eğilip alan uzay mekiğinde gördüğümüz kamil insan, üstün insan astronot tom creo oluyor. aslında filmdeki zaman tamamen içiçe geçmiş durumda. tom creo, insanın kendini eğitebileceği tüm şekillerde eğitiyor. en üstün mertebeye eriştiğinde yaratılmış olan ilk insanın durumuna geçiyor. bu durumda olduğunu maya rahibinin kendisine gösterdiği saygıdan anlayabiliriz. artık boyut ve zaman kavramı tamamen yok oluyor. tom creo, erişebileceği tüm boyutlara ve zamanlara bir yüzüğü eğilip alabilecek kadar üstün bir insana dönüşmüş durumda. bu haliyle, kendisinin dünyadan yola çıkmış son insan olduğunu da söyleyebiliriz. çünkü hayatın devam edebilmesi için o, ''bitirmek'' zorunda. yani ölümü, son aşamayı, kabullenerek kendisini ölü yıldıza nebulaya teslim ediyor. zerreleri nebulanın merkezine doğru yükselirken ölmüş olan hayat ağacına yeniden hayat veriyor ve hayat ağacı tekrar açıyor. belki de tom creo, kalan son insan olduğu için, hayatı tekrar var edebilmek için insanlığın umudu olarak nebulaya yollanmış bir yolcuydu ve ölmeyi kabullenemiyordu. tıpkı bizim kabul edemediğimiz gibi.
ölmeden önce ölünüz diyen peygamberlere göre tom creo, imajinatif bir karakter olarak gözükse de, aslında çıkılan yolculuk insanın içsel yolculuğu olarak gözükse de metaforlansa da, tom creo tüm hayatın devamlılığını hayatını vererek sağlıyor. ölmek, hayat demek aslında. bizlerse hayatın insanı kendine dönüştürürek öldürdüğünü bilmeden, ölümü öldürmeye çalışarak aslında kendi hayatlarımıza gaspediyoruz. dönüşüm ve akışı bozmanın en tabii hakkımız olduğunu varsayarak hayatlarımızı yaşıyoruz. tek bir şeye bile saygı duymadan. aşkı bir eğlence, ölümü ise biyolojik bir son olarak nitelendiriyoruz. tanrısallık adını verdiklerimiz putlardan ve taşlardan başka bir şey değil. ancak bizler tapınmayı asla kesmiyoruz. çünkü eksikliklerimizi tapınarak gideriyoruz.
yüzük tamamlanmayı sağlıyor. tommy ise yüzüğünü bulmaktan vazgeçiyor. çünkü bunu asla sağlayamayacağını anlıyor. yılın ilk karı yağdığı zaman çalışarak ölümü engellemeye kendisini adayan doktor, aslında akışına bırakmadığı hayatı kaçırıyor. izzi yılın ilk karını paylaşarak ölümü umursamayarak ve hayatı olduğu gibi yaşayarak aslında gerçekten ölümsüzlüğe tekabül edecek bir duyguyu taşıyor. ancak tommy bunu anlamak yerine oturup çalışmayı tercih ediyor. zaten ''bitirmeye'' de buradan başlıyor. o sahne geri geliyor ve tommy izzi'nin peşinden karlara dalıyor. daha sonra ise tom creo hayat ağacının tepesine tırmanıyor. bu iki eylem de birbirinin aynısı aslında. bir reenkarnasyon yada bir geri dönüşüm söz konusu değil. her iki eylem de birbirinin aynısı. tam olarak. ancak bunu üç ayrı zamanda geçtiğini varsayarak izlediğinizde anlayamıyorsunuz. tüm bütün olaylar birbirinin aynısı olarak izlediğinizde parçalar tamamlanıyor. siz de yüzüğü parmağınızda buluyorsunuz.
fountain yapılış gayesi ne olursa olsun türünün tek örneği olan bir film. hayatında zerre kadar bir şeylerden şüphe etmemiş ve olayları olduğu gibi almayı seven kolaycı insanlar için yutulamayacak bir lokma. seveni sevmeyeni olması kadar doğal bir şey olamaz. ancak bu filmi algılamak gerçek bir beceri. en güzeli, hiç konuşmadan izleyip kalakalmak.

the fountain, requiem for a dream filmiyle duygu mastürbatörü, bel altı yumrukçusu yönetmen ünvanlarını elde etmiş darren aronofsky'nin 2006 yapımı filmi. yönetmenin önceki filmi pi'ye baktığımızda bu filmin öncülü olduğunu görebiliriz. ancak görsellikle yapılan anlatımın çok daha başarılı bir anlatım olduğunu anladığını var saydığımız yönetmen, bu filmi onca badireye ve aksiliğe rağmen başka bir projeye geçmeden inatla çekti. filmin çekim hikayesi 2002 senesine uzansa da, aslında bu filmin çok çok daha önceden yönetmenin kafasında olduğu belli. çünkü filmin içeriği kısa bir zamanda şekillendirilebilecek cinsten değil. film her ne kadar bilim kurgu gibi gözükse de, aslında bir tanrıbilim filmi. teolojik hatta eskatolojik bir film demek de mümkün. oturulup filmde neler olduğu uzun uzun anlatılabilecek bir film değil. ancak hissettirdikleri ve içerdiği tam olarak kelimeleştirilemeyecek doktrinleri anlatılabilir zayıf bir çabayla.
ana husus ölümsüzlük. gılgamıştan hızıra, şimdilerde gen mühendisliğinin ulaştığı başarılara, insanlığın ne yaparsa yapsın bir türlü ulaşamadığı altın elma, beş yapraklı yonca. konu oldukça derin ancak yarayışsız. çünkü ölüm kesin. ölümsüzlük insanlığın sadece ucuz bir hayali. ne yapılırsa yapılsın insanlık ölümü yenemiyor. ancak inatla yenmeye çalışıyor. doktor tommy gibi. aslında yenmemesi de gerek hayatın varlığı için. çünkü insanlık ölümsüz olsaydı, hayat var olamazdı bir süre sonra. döngü bozulurdu. işte bu film bunu sessizce anlatıyor. tipik ve sıradan bir aşk filmi gibi görünse de, aşk aslında hayatın içinde hayata anlam katan en önemli şey olduğu için, ölüm duygusunun insanın suratında en sert patladığı anların da yanında yer aldığı için, aşk olgusu aslında filmde yardımcı bir öğe. ancak aşk olmadan ölümün ve yaşamın bütünlülüğü anlatılamazdı.

yaşam ağacı insanlığın yaradılış hikayelerinde hep yerini korur. bilgelik ağacı da denen bu zımbırtıdan yenen meyve nedeniyle insanlık cennette ölümsüz olabilecekken, hayat yaratılır. ölümsüzlük yoktur ancak hayat vardır. buradaki yaratılış paradoksu ve neden burada yaşıyoruz sorusunun yanıtı sadece bir meyveden yasak olduğu yememiz olduğu söylense de, aslında insanlığın asla bilememesi gereken bilgiyi elde etme arzusu nedeniyle, hırsı ve merakı nedeniyle tüm hayat bize kocaman bir soru işareti olarak önümüze konulur. inanç sistemlerinin ölümden sonra bir hayat olduğunu söylemeleri de buna zıt düşüyor. ancak yaşam ağacı tüm evrenin bir özeti olarak kabala'da, maya mitolojisinde, sümer mitolojisinde ve budizm'de yerini koruyor. hatta kabala, tüm hayatı ve tanrısallığı bu ağacın dallarıyla açıklıyor. yahudi bir yönetmen olarka aronofsky, hayat ağacı metaforunu belki de bu nedenle filmin tam ortasına yerleştiriyor. kether'e ulaşmak için yapılması gereken şey ''bitirmek''. neyi bitirmek gerektiği filmde uzun uzadıya anlatılmıyor çünkü filmin aslında mesajı yok. filmin amacı hissettirmek. hissettirerek ulaşılmasını istediği noktaya izleyiciyi getirmek.
film, her ne kadar üç ayrı zamanda geçiyormuş gibi görünse de, aslında zamandan tamamen ayrı bir ortamda geçtiğini söyleyebiliriz. film gösterime girmeden önce fragmanlarda üç ayrı zamanda geçtiğine dair veriler gözümüz gözümüze sokulsa da, zamanın aslında aldatıcı olduğunu ve tüm zamanlar arasında bir geçiş olabileceğini düşünebiliriz filme bakarken. buna dair en önemli belirti yüzük. tommy ameliyat öncesinde ellerini yıkamak için yüzüğünü çıkarıyor ve bir daha o yüzüğü bulamıyor. ancak daha sonra yüzüğü kraliçenin üzerinde görüyoruz. sanki yüzük tommy'nin elinden çıktıktan sonra kraliçenin eline geçmiş gibi. daha sonra yüzüğü alan conquistador tomas yhayat ağacının özünü içip ''hayata'' dönüşürken yüzüğü elinden düşürüyor. ancak düşen yüzüğü eğilip alan uzay mekiğinde gördüğümüz kamil insan, üstün insan astronot tom creo oluyor. aslında filmdeki zaman tamamen içiçe geçmiş durumda. tom creo, insanın kendini eğitebileceği tüm şekillerde eğitiyor. en üstün mertebeye eriştiğinde yaratılmış olan ilk insanın durumuna geçiyor. bu durumda olduğunu maya rahibinin kendisine gösterdiği saygıdan anlayabiliriz. artık boyut ve zaman kavramı tamamen yok oluyor. tom creo, erişebileceği tüm boyutlara ve zamanlara bir yüzüğü eğilip alabilecek kadar üstün bir insana dönüşmüş durumda. bu haliyle, kendisinin dünyadan yola çıkmış son insan olduğunu da söyleyebiliriz. çünkü hayatın devam edebilmesi için o, ''bitirmek'' zorunda. yani ölümü, son aşamayı, kabullenerek kendisini ölü yıldıza nebulaya teslim ediyor. zerreleri nebulanın merkezine doğru yükselirken ölmüş olan hayat ağacına yeniden hayat veriyor ve hayat ağacı tekrar açıyor. belki de tom creo, kalan son insan olduğu için, hayatı tekrar var edebilmek için insanlığın umudu olarak nebulaya yollanmış bir yolcuydu ve ölmeyi kabullenemiyordu. tıpkı bizim kabul edemediğimiz gibi.
ölmeden önce ölünüz diyen peygamberlere göre tom creo, imajinatif bir karakter olarak gözükse de, aslında çıkılan yolculuk insanın içsel yolculuğu olarak gözükse de metaforlansa da, tom creo tüm hayatın devamlılığını hayatını vererek sağlıyor. ölmek, hayat demek aslında. bizlerse hayatın insanı kendine dönüştürürek öldürdüğünü bilmeden, ölümü öldürmeye çalışarak aslında kendi hayatlarımıza gaspediyoruz. dönüşüm ve akışı bozmanın en tabii hakkımız olduğunu varsayarak hayatlarımızı yaşıyoruz. tek bir şeye bile saygı duymadan. aşkı bir eğlence, ölümü ise biyolojik bir son olarak nitelendiriyoruz. tanrısallık adını verdiklerimiz putlardan ve taşlardan başka bir şey değil. ancak bizler tapınmayı asla kesmiyoruz. çünkü eksikliklerimizi tapınarak gideriyoruz.
yüzük tamamlanmayı sağlıyor. tommy ise yüzüğünü bulmaktan vazgeçiyor. çünkü bunu asla sağlayamayacağını anlıyor. yılın ilk karı yağdığı zaman çalışarak ölümü engellemeye kendisini adayan doktor, aslında akışına bırakmadığı hayatı kaçırıyor. izzi yılın ilk karını paylaşarak ölümü umursamayarak ve hayatı olduğu gibi yaşayarak aslında gerçekten ölümsüzlüğe tekabül edecek bir duyguyu taşıyor. ancak tommy bunu anlamak yerine oturup çalışmayı tercih ediyor. zaten ''bitirmeye'' de buradan başlıyor. o sahne geri geliyor ve tommy izzi'nin peşinden karlara dalıyor. daha sonra ise tom creo hayat ağacının tepesine tırmanıyor. bu iki eylem de birbirinin aynısı aslında. bir reenkarnasyon yada bir geri dönüşüm söz konusu değil. her iki eylem de birbirinin aynısı. tam olarak. ancak bunu üç ayrı zamanda geçtiğini varsayarak izlediğinizde anlayamıyorsunuz. tüm bütün olaylar birbirinin aynısı olarak izlediğinizde parçalar tamamlanıyor. siz de yüzüğü parmağınızda buluyorsunuz.
fountain yapılış gayesi ne olursa olsun türünün tek örneği olan bir film. hayatında zerre kadar bir şeylerden şüphe etmemiş ve olayları olduğu gibi almayı seven kolaycı insanlar için yutulamayacak bir lokma. seveni sevmeyeni olması kadar doğal bir şey olamaz. ancak bu filmi algılamak gerçek bir beceri. en güzeli, hiç konuşmadan izleyip kalakalmak.
18 Mart 2008 Salı
v is for vagina- müzikal geyiğin albümleşmiş hali.
kimse bu albümden a perfect circle hele hele bir tool tadı beklemesin. katiyen. hiç alakası yok ki olmaması da iyi olmuş bence. ancak albüm kapağına özen gösterilmediğine dair eleştirilere katılmıyorum. albüm kapağındaki serap ezgü'den hallice olan çizgi karakter sadece bir maskot. albümü elinize alıp açtığınızda asıl olayı görüyorsunuz. tool albüm kapaklarından teoriler metaforlar semboller çıkartıp bir şeyler anlamaya çalışan insanlardan ve onların sorularından muhtemelen gına gelmiş ki çok direkt bir albüm konsepti yapılmış. son derece geyik olduğunu söylemeliyim. sadece cd'nin çıktığı kartonetin içine bakarsanız sizi büyük bir sürpriz bekliyor.
kartoneti açtığınızda bir uçuş güvenlik kartıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. bu vagina airlines'a ait bir kartonet. içinde acil durumlarda neler yapılması gerektiğiyle ilgili uyarılar bulunuyor. örneğin oturarak kendine doğru eğilmiş bir adam bulunuyor, yanındaki uyarı ise ''eğer kendi kendinize fellatio/cunnilingulus yapmaya kalkacaksanız koltuğunuzun alçakta olduğuna ve kemerinizin biraz gevşetilmiş olduğundan emin olun''. ayrıca alevler içinde düşen bir uçaktan paraşütle atlayan çarmıha gerilmiş bir isa var resimlerin birisinde. ama acil bir durum olacaksa önce dua edelim diyor güvenlik kartı. ışıl ışıl yanan bir çift el kavuşmuş ve dua ediyor.
ayrıca uçağın içinde aşırı ot içilmesinde fazla duman olduğunda ne yapabileceğinize dair ip uçları verilmiş. kısacası maynard kames keenan artık ciddiye alınmak istemiyor. albümün kendisi de müzikal açıdan dinlendikçe sevilebilecek bir albüm. tarkan albümleri gibi mi desem ne desem bilemiyorum. maynard'ın sahne arkasında oldukça seksüel olduğuna dair dedikodular duyuluyordu ancak bu albümle adam bence libidosal ve hedonist tarafını iyice ortaya çıkartmış oldu. yadırgamıyoruz elbette ancak we al eternal all this pain is an illusion diyen bir bilgeyi çağrıştıran bu adamın özgürlüğünü kendince böyle yaşaması şaşırtıcı. güzel feyk meynırd.
son olarak bu albümü alan ve zihni zehirleneceği söylenen çocukları döveceğini de taahhüt etmiş vagina hava yolları başkanı harry merkin. kesin bu harry merkin bir lost karakteri olarak karşımıza çıkacak ilerde!:) ehehe evet evet. neyse. albümde bir numara yok diyebilirsiniz. ama maynard severler bir göz atmalı diyerek klasik bir müzik dergisi köşe yazarı sıkılganlığında bu yazıyı bitiriyorum.
kartoneti açtığınızda bir uçuş güvenlik kartıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. bu vagina airlines'a ait bir kartonet. içinde acil durumlarda neler yapılması gerektiğiyle ilgili uyarılar bulunuyor. örneğin oturarak kendine doğru eğilmiş bir adam bulunuyor, yanındaki uyarı ise ''eğer kendi kendinize fellatio/cunnilingulus yapmaya kalkacaksanız koltuğunuzun alçakta olduğuna ve kemerinizin biraz gevşetilmiş olduğundan emin olun''. ayrıca alevler içinde düşen bir uçaktan paraşütle atlayan çarmıha gerilmiş bir isa var resimlerin birisinde. ama acil bir durum olacaksa önce dua edelim diyor güvenlik kartı. ışıl ışıl yanan bir çift el kavuşmuş ve dua ediyor.
ayrıca uçağın içinde aşırı ot içilmesinde fazla duman olduğunda ne yapabileceğinize dair ip uçları verilmiş. kısacası maynard kames keenan artık ciddiye alınmak istemiyor. albümün kendisi de müzikal açıdan dinlendikçe sevilebilecek bir albüm. tarkan albümleri gibi mi desem ne desem bilemiyorum. maynard'ın sahne arkasında oldukça seksüel olduğuna dair dedikodular duyuluyordu ancak bu albümle adam bence libidosal ve hedonist tarafını iyice ortaya çıkartmış oldu. yadırgamıyoruz elbette ancak we al eternal all this pain is an illusion diyen bir bilgeyi çağrıştıran bu adamın özgürlüğünü kendince böyle yaşaması şaşırtıcı. güzel feyk meynırd.
son olarak bu albümü alan ve zihni zehirleneceği söylenen çocukları döveceğini de taahhüt etmiş vagina hava yolları başkanı harry merkin. kesin bu harry merkin bir lost karakteri olarak karşımıza çıkacak ilerde!:) ehehe evet evet. neyse. albümde bir numara yok diyebilirsiniz. ama maynard severler bir göz atmalı diyerek klasik bir müzik dergisi köşe yazarı sıkılganlığında bu yazıyı bitiriyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...