"Lüzumlu gördüğünüz yerleri lütfen düzeltiniz."
Eve geldiğinde kapının üzerinde düzgün ve özenli harflerle yazılmış bu notu buldu. Dolma kalemle yazıldığı belliydi. Harflerin kenarlarından hafifçe mürekkep akmıştı. Sanki apartmana girdiği anda not kapıya asılmıştı ve bir kaç saniye farkla notu yazanın notu bıraktığı ana şahitlik edebileceği o manzarayı kaçırmıştı. Not çok tazeydi, mürekkep hala parlıyordu. Not bir iğneyle kapının hafifçe aralanmış tahtasının kıymıklaşmış bir yerine saplanmıştı. Notu çekip iğneden ayırdı ama iğne sanki bir çekiçle kapıya çakılmış gibi yerinden kıpırdamadı. Notun yazılı olduğu kağıt hasırdan bir örtü gibi yumuşaktı ama pürüzsüz değildi. Sanki elde üretilmiş bir kağıt gibiydi. Kağıdın kenarları kıvrılmıştı. Üşüyormuş gibi kendine doğru çekilmiş bu kağıt parçasını eline alıp üzerinde yazanın ne anlatmaya çalıştığını düşünüyordu şimdi. Yazılanlar oldukça açıktı ve bu son derece sevimsiz bir şakaya benziyordu. Kağıda bir kaç saniye daha bakarak buruşturup yere attı. Yazı karakteri dikkatini çekmişti. Adeta daktiloda gibi yazılmışcasına düzgün bir el yazısıyla yazılmıştı. Ayrıca notu yazanın ciddiyeti de takdire şayandı. Kesinlikle bıyıklı biri yazmıştır diye geçirdi o an içinden. Bıyıklarının uçlarını her gün makasla düzelten birinin yazısıydı bu.
Anahtarla kapıyı açtıktan sonra kendini hemen kanepeye bırakmak istiyordu.Yorgunluktan ensesi sızlıyordu. Koridorun başında salondan çıkarak koşan Silvio hemen kucağına geldi. 4 yaşında bir Labrador. Evi beraber paylaşıyorlar ve harika bir ev arkadaşı O'nun için. Ancak Silvio o gün pek huzurlu değil gibiydi. Garip sesler çıkararak yerde yuvarlanmaya başladı. Oyun istediğinden böyle davranmıyordu. Oyun istediği zamanlarda ısırmaktan paramparça ettiği lastik topunu ağzında taşıyıp O'na getirirdi ama bu kez bir şey köpeği rahatsız etmiş gibiydi. Mutfağa girdi. Kapının hemen yanındaki buzdolabının kapağını açacaken mutfak dolabının kapısına yapıştırılmış olan bir not buldu;
"kapıları lütfen açık bırakmayınız"
Bu şaka giderek daha da sevimsizleşiyordu. Notun üzerindeki mürekkep yine aynı renkteydi ve yeni yazıldığı yine belliydi. Evin içinde birilerinin olduğunu düşündü. Bir yandan da kardeşini aramayı düşündü. Tezgahın üzerinde dizili duran bıçak setinden rastgele bir bıçak aldı eline kendini daha güvende hissedebilmek için ama bu kez daha da korktuğunu farketti. Yavaş adımlarla salona doğru ilerledi ve koltuğun arkasında ayakta durup tüm salonu iyice süzdü. Garip görünen hiçbir şey yoktu. Sadece pencere açık kalmıştı ve sonbaharın geldiğini hissettiren sakin bir rüzgar perdelerle dansediyordu. Evde biri olduğuna emin olamıyordu. Tek bir ses bile yoktu. Silvio meraklı gözlerle O'nu seyrediyordu ve dibinden ayrılmıyordu. Bıçağı gidip aldığı yere geri koydu. Zihnini yoklamaya çalıştı. İlaçlarını bu sabah almıştı halbuki. Kardeşini de aramaktan vazgeçti. Yatak odasına gidip uyumak istiyordu sadece. Silvio'yu da gezintiye çıkarması gerekiyordu ama bunu umursamadı. Yatak odasına yavaş adımlarla ilerledi ve aralık kalmış kapıyı itip ışığı açtı. Yatağın üstünde de bir not vardı. Ayak parmaklarından ensesine dek buz kesmişti. Olduğu yerden kımıldayamıyordu. Gidip notu okuyacak cesareti yoktu. "BU EVDE NELER OLUYOR???" diyerek bağırabildi sadece. Gözlerinden hızla ilerleyen gözyaşlarını tutmaya çalıştı ama çoktan fışkırmışlardı bile. Tam o sıradan kapı çaldı ve sanki bir kabustan uyanmışcasına irkilip kapıya doğru koşmaya başladı. Kapıya giderken ayağını koltuğun köşesine çarpıp yere düştü. Ağlamasını artık durduramıyordu. Kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu ki anahtarla kapıdaki kişi kapıyı açıp içeri girdi.
" Miranda neyin var??? iyi misin??"
Kardeşi içeri girer girmez Miranda'nın yerde kriz geçirircesine ağladığını görmeye alışkındı ama bu kez durum daha da şiddetli görünüyordu. Miranda'ya sarılıp onu yerden kaldırmaya çalıştı. " Bebeğim lütfen yapma böyle kaldırayım seni gel koltuğa uzan biraz neler oluyor anlat bana"
Miranda'nın tek kardeşi vardı. Madelaine. Aralarında sadece iki yaş vardı ve Madelaine kardeşinin rahatsızlığı nedeniyle O'na bir kaç sokak ötede yaşıyordu. Her gün gelip kardeşini ziyaret ediyordu. Miranda biraz sakinleşmişti ve artık gözlerinden yaşlar akmıyordu. " Neler oldu tatlım hadi anlat bana" diye ısrar edecek oldu Madelaine. Miranda arkasını dönüp yastığa başını gömdü. Madelaine koltuktan kalkıp kapısı açık olan yatak odasına girip yatağın üzerindeki notu gördü;
" Yine mi Miranda? Doktor sana defalarca söyledi evdeki tüm kalemleri kağıtları kaldırmama rağmen nereden kalem bulup yazıyorsun bunları?? Sana inanamıyorum biraz olsun gayret etmeyi düşünüyor musun??"
"ELİMDE DEĞİL!" diyerek bağırdı Miranda. "O'nu çok özlüyorum. O geri gelecek biliyorum."
"Hayır bebeğim. Annemiz öldü. O artık geri gelmeyecek ve bunu kabul etsen iyi olur. O'nun yazdığı notları evin bin yerine de yazsan geri gelmeyecek. Lütfen artık bırak kendini. Kabullen artık"
Bir sene önce bir trafik kazasında bir daha geri gelmemek üzere giden annelerinin çocukluklarından beri onlara yaptığı bir şeydi bu. Çalıştığı için eve geç gelen anneleri evin her yerine notlar bırakırdı. Buzdolabının üzerine, kapıya, eşyaların üzerine. Gece geç geldiğinde kızları çoktan uyumuş olurdu ve onlarla ancak hafta sonları beraber kahvaltı edebiliyordu. Çocuklar anneleriyle yıllar boyunca o notlarla konuşabilmişti. Çocuklar da bir süre sonra annelerinin bıraktığı notlara karşılık notlar bırakmaya başlamıştı. Bu gizli bir anlaşma gibiydi aralarında. Babaları terkedip gittikten sonra iki kızıyla başbaşa kalıp onları yetiştirmek için günde 16 saat çalışan bir kadın emekli olduktan bir kaç sene sonra aralarından tamamen ayrılmıştı. Madelaine anneleri öldükten sonra nerdeyse boşanacaktı ama kocası O'na çok aşıktı ve O'nu bırakmadı. Ama Miranda tek başına kalmıştı. Doğduğu günden beri annesiyle yaşayan Miranda.
"Geri gelecek biliyorum. Sen de göreceksin"
26 Ağustos 2015 Çarşamba
24 Ağustos 2015 Pazartesi
Hayat devam etmiyor
Bazı ayrılıklar bir hayat boyu sürer veya şarkıda da dediği gibi; "I know What It's like to lose someone you love"
Veda etme anlarının her saniyesinde zihinde şu vardır; birazdan olmayacak. Yoksunluk duygusuna hazırlanmak için bir kaç dakikan vardır. Bu an, belki de gerçek değildir. Gerçekdışı olan o anın sende hissettirdiğidir. O an, o anı dolduran arka plan, o tren garı, garda koşuşturanlar, trenin sabırsız uğultusu, O sana bakarken söylemek istediğin ama söyleyemediğin tonla şey hepsi bir ayrıntıdır. Zaman bile - zalimliğiyle meşhurdur - parçalanıp kendini yeniden başlatmak ister gibidir. Birazdan her şey bitecektir. Celladın gülümsemesini gören idam mahkumu neyse, o anda da sen biraz o mahkumsundur. Bundan sonra ne olacak? Ne zaman ne zaman? Bir daha ne zaman? Bazıları ayrılık sahnelerinden kaçınmak adına bunu çok kısa tutarlar. Bu dirayeti gösterebilenler için de o anın etkisi farklı olmayacaktır. Ama o anın telaşından acizliğinden hatta bitkinliğinden uzak durabileceklerdir duygusuz görünse de. Keşke bir kez daha sarılsaydım diye kendi kendine söylenmeyecek olan yoktur ama.
Her ayrılığın bir nedeni vardır. Zorunludur da çoğu zaman. En net olanı da malum. Ölenle ölünür. Ölmek istemeyenlere hayatın güzelliğinden ve ne olursa olsun hayatın devam ettiğinden bahsedilebilir. O kişiye dair hissettiğin tüm duygular bir güneşin bir kara deliğe dönüşmesi gibi milyarlarca metreküpten bir kesmeşekere sıkıştırılıverir ve o anda da patlar. İnsan acılardan kaçar kaçmasına da, bazıları o acıları kucaklar çünkü o acılar da o gidene dairdir. Hayatta katlanılamayacak acılar elbette vardır ve kimse bunun için yadırganamaz. Hayat devam ediyor diyenlere birer tokat akşedilebilir de. Dilenirse hayata karşı savaş bile açılabilir gücün yetiyorsa. Ama değişmeyecek olanı değiştiremeyeceğini anımsarsın yine. Ölümün ayırdığı insanlardan ikisi de ölüdür aslında. Biri nefes almaktadır sadece.
Ayrılık sonrasında olanlardan bahsetmek olanaksızdır. Eşyaların dile geldiği, geçmişin bir mayına dönüştüğü, mekanların canavarlaştığı zamanlar yaşayacaksınızdır ve o anda hissettiklerinizi tek bir insan bile anlayamaz sizden başka. Damarlarınızı kesip atan bıçağı kimse görmeyecektir. İçerken öleceksin. Tek başına kalırken, duşun altında, boş bir yolda yürürken, bir abajura bakarken, çay içerken, susarken, araba kullanırken, evin kapısını anahtarınla açarken kendi kendine " ben bu eve neden giriyorum ki " diye sorarken, kar yağdığında, bir restoranda O'na benzeyen birine bakarken. Zihninin elleri kolları bağlı bunlara maruz kalırken de hiçbir şey yapamayacaksın.
Sonra arkadaşların gelecekler diyecekler ki sana; "böyle yaşanmaz" Nasıl yaşanır? Bunları düşünme. Yine söylenecek o "hayat devam ediyor" cümlesi. Hayat devam ediyor etmesine de hayat umursamaz bir orospu çocuğuysa buna ben de bir şey yapamam. Teşhisin de bellidir. Evet artık senin artık bir "teşhisin" vardır; takıldı kaldı oraya. Mitolojik kahramanların kaybettiklerini geri getirmek için ölüler ülkesine gidip styx nehrinde kayboldukları hikayeleri bilmezler. Bu hikayelerde kaybeden, tüm olaylar bittiğinde artık eskisi gibi değildir. Ölüler diyarından geçip gitmiştir. Ölmeden ölmüştür. Arınmıştır. Gördüğü en olmayacak şeyler karşısında bile insan üstü bir sakinlikle sağ kalmayı başarmıştır çünkü ölüler tekrar ölmezler.
Acemi ve hevesli şair Nazım Hikmet'in klişe sözleri akla hemen geliyor; bu zamanda en fazla bir yıl sürer ölüm acısı. İnsanların ağzına pelesenk cümleler bunlar. Duyunca bile tiksinilen ama doğruluğunu bildiğin. Herkes kendi zihnince acılarını yaşayadursun senin acılarına da karışıyor. Elbette senin iyiliğin için. Senin "iyi" olmanı istiyorlardır onlar. İyi hissedeceksin ki her şey yerli yerinde olacak yine. Eski şairlerinden sevdiklerine yazdıkları mektupları okuyup hüzünlenmek serbest ama. Başkalarının acılarını seyredip, gördükleri onları duygulandırınca bir şeyler hissedebildiklerine tekrar kani olacaklar ama duygusuz birer et yığını olmaktan da vazgeçemeyecekler çünkü hayat devam ediyor. Kaybettikçe eksilen eksildikçe yerine bir şeylerle türlü türlü çöplerle seslerle ve diğerleriyle doldurulan hayatlar devam edecekler.
Hayatta elbette çok güzel şeyler var. Karayiplerde bir tatil, uzaya çıkıp dünyayı seyretmek, çocuğunun doğduğunu görmek, tüm sevdiklerinin sana doğum günü partisi yapması, çalışıp emek verdiğin şeylerin karşılığını almak, en sevdiğin müziği yapanları canlı görmek, serin bir yaz gecesi uykusu, machu picchu'ya gitmek. Tüm bunların her birinin seni iyi hissettirmesinden bahsetmek midir mutluluk? Hayatta güzel şeyler var evet ama bazı şeyler de binlerce parçalık bir puzzle resminde eksik kalan ve sadece oraya uyacak olan tek bir parça gibiler. Oraya ne koyacaksın? Kendini kandırmadan söyle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...