4 Haziran 2020 Perşembe
Myrdin Wylt
Caledonian ormanlarının batısında Galler'in en geniş düzlüklerinin olduğu Arderid ovasında yedi nehrin birleştiği yerde yedi büyük ordu karşı karşıya gelmişti. Bir yanda Bretonların yüce kralı Gwendelou'nun oğulları diğer yanda tahtı ele geçirmek isteyen kuzenleri. Gwendelou'nun prensleri kuzeyin mağrur ve yiğit oğulları güneyde yaşayan ingiliz kuzenlerinin taht iştahına karşı dururken yanlarında o vardı; Myrdin Wylt. Şafak sökerken Myrdin her zaman giydiği altın rengi pelerinini ve sarı mızrağını alıp ordunun en başında karşılarındaki dev orduyu seyrediyordu. Önce mızraklar havaya kaldırıldı. Savaş naraları atılırken atlar öne fırladı. Erith ve Gwrith gümüş rengi atlarının üstünde şaha kalktılar. Önlerinde geleni deştiler. Kalkanlar kırıldı kılıçlar paramparça edildi. Alevden oklar gökten yağmaya başladı. Atların nalları yerinden fırladı. Huguenot katliamına dek böyle bir vahşet görülmeyecekti. Esen rüzgarla yanık ter ve kan kokusu her yeri kapladı. Bayraklar çamura bulandı. Kesik kafaların üstünde ovanın soğukluğu tütüyordu. Önce Arderyn düştü. Sonra Erith sırtından yaralandı. Atından düşerken kopmuş kolundan kanlar fışkırıyordu. Berdyd ve Kiln iki ellerinde iki kılıçla kırmızı pelerinlileri dağıtsa da yetmiyordu. Cyndur onlarca süvarinin ortasında tek başına kalakalmıştı. Atının bacaklarına mızraklar saplanınca düştü ve üzerinden geçtiler. Sayıları çok fazlaydı. Üç gün üç gece tüm nehirler kana doydu. Yanan cesetlerden ve kan kokusundan ovanın üstünden kuşlar uçamaz oldu. Myrdin ne yaparsa yapsın ne kadar adam öldürürse öldürsün yerine yenileri geliyordu.Tamamen kuşatıldıklarını farkettiklerinde artık çok geçti. Kral Gwendelou'nun çadırının alevler içinde kaldığını gördü. Myrdin çadıra doğru koşmaya başladı ve önüne çıkan kalkanlı süvarileri ellerinden fışkıran yıldırımlarla tuza çevirdi. Çadıra hala ulaşmamıştı ve delirmiş gibi koşuyordu. Vardığında ise kralıyla karşılaştı. Dizlerinin üstüne çökmüş ve kafasının üzerinde fil suratlı adamlar ellerinle baltalarla kralın sırtını deşiyorlardı. Kralı gözlerinin önünde paramparça edilirken seyretmek zorunda kaldı. Üzerinde kana bulanmamış yer yoktu. Altın sarısı pelerini paramparçaydı. Ryderich orduları kazanmıştı.
Artık bir amacı yoktu. İncilerle bezeli tahtın sahibi artık yoktu. Varisleri de yoktu. Bu topraklar artık sahipsizdi. Hayatı boyunca hizmet ettiği sevdiği ve uğruna öleceği adam ölmüştü. Önüne geleni öldürmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Silahlarını bıraktı, çıplak elleriyle onları öldürüyordu. Artık gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Sadece koşuyordu. Saatlerce çığlıklar atarak ağlayarak koştu. Yorgunluktan bayılmak üzereyken Caledonian ormanlarının ortasında kendini buldu. Sadece derinden alıp verdiği nefesinin sesi duyuluyordu. Arkasından yüzlerce atlının geldiğini biliyordu. Ormanın derinliklerine doğru koştu. Ağaçların gölgelerinden ormanın nerdeyse karanlık olan insanların tekinin bile adım atamayacağı yerlere doğru koştu. Altın meyveleri olan bir elma ağacının kovuğuna saklandı. Ağacın içinde titrerken kendi kendine 'keşke tüm bunları görebilseydim' diye söyleniyordu. 'keşke bütün bu olanları bilseydim.' Sabah olduğunda uyuyakaldığı ağacının dibine tüm eşyalarını giysilerini bıraktı her savaşta yanında olan kırılmış mızrağı hariç. Mızrağının tepesini yonttu ve üzerini küllerle kapladı. Artık hiçbir şey hissedemiyordu. Kafasını çevirdiğinde altından elmalarla bezeli dev elma ağacını gördü. Ensesinde bir uğultu vardı. Uğultu onunla konuştu; ' Morvyrn oğlu Myrdin. Düştüğün yerde kalkacaksın. Kralın öldü ama savaş bitmedi. Bu ağaçlar artık senin bedenin. Bu topraklar artık senin nefesin. Duy beni. Artık herşeyi görebileceksin. Baktığın yerde ne olduysa ne olacaksa zihninde belirecek. '
Myrdin o anda delirdiğini anlamıştı. Zihni artık bu dünyanın dertlerinden arınmıştı. ' sen kimsin? ' diye fısıldadı duyduğu sese. 'Ben yaşadığın yerin kalbiyim. Bana geldin. Çünkü sen benim enstrümanımsın. Benimsin. Kız kardeşin de öyle. Artık dert edeceğin bir şey kalmadı. Siz ikiniz teksiniz. '
'Gwendyd!' diye haykırdı birden. ' Kardeşim nerde? Onu da mı aldılar? '. Gözlerini kapadı ve ağaca doğru konuştu; ' O nerde söyle bana! '. Tek bir ses bile gelmedi. Gözlerini tekrar kapadı ve O'nu düşündü. Kızıl saçlarının düştüğü omuzlarını, perçemlerinin örttüğü yüzünü düşündü. O'nu düşündüğü an gördü. Yanmış bir kalenin ortasında diz çökmüş ağlıyordu. Krallığın şehirlerinin tek tek düştüğünü gördü. Gwendyd hayattaydı ve oradan kaçacaktı. Onunla iki denizin birleştiği yerde buluşacaklardı. Tüm telaşı hafifledi. Ağaçların arasından bir rüzgar sızıp yüzünü sıyırdı. Saçları çözülmüştü. Artık dişlerini sıkmıyordu. Tüm endişeleri yersizdi. Olacak olan mutlaka olacaktı. Bunu görmüştü. Kırık mızrağını aldı ve ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı.
Orada tam elli yıl hiç yaşlanmadan, yemeden, içmeden yaşayacaktı. Nehirlerin içinden geçti. Kayaların ve toprağın altına girdi. Ökseotuyla ve adamotuyla konuştu. Ateşi hizmetkarı yaptı. Rüzgardan bir pelerin dikti kendine. Simsiyah panterlerin ve sırtlanların dostuydu artık. Ceylanların gözlerinden geçenleri gördü. Tırtılların ve örümceklerin seslerini dinledi. Yaşayan tüm mahlukatın ruhuna sızdı. Demirin ve camın efendisi oldu. Düşleriyle metalleri şekillendirebiliyordu artık. Ormanın ortasında tüm ağaçların fısıldadığı bir göl buldu. O gölün kenarında topraktan şekillendirdiği bir kılıç dövdü. Bu kılıç, göklerin nefesini, yeryüzünün tüm sırlarını biliyordu. Kılıca adını üfledi; Excalibur. Kılıcı elinde tutup havaya kaldırdığında gölün ortasında bir el belirdi. ' Gel deli adam. Gel yeryüzünün efendisi. Gel ve yarattığın enstrümanı bana ver. O'nu ancak hakedene vereceğim. ' Kılıcı gölden uzanan ele doğru fırlattı. O el kılıcı kaptı ve gölün derinliklerinde kayboldu.
Myrdin bir yaz gecesi derin uykularından birinde bir düş gördü. Düşünde bir köylü oğlanın sırtında yüküyle yolda yürürken bir kayaya rasgeldiğini gördü. Kayanın üzerinde saplanmış kılıç vardı. Kılıcın etrafında çaresizce kılıcı yerinden oynatmak için debelenen şövalyeler vardı. Oğlan sırtındaki yükü sakince yere bırakıp kayanın yanına gitti. Kılıcı sapından tuttuğu an kılıç eline yapıştı. Uyanır uyanmaz altın meyveleri olan ağacın yanına vardı. Ağaca iki elini koyup gözlerini kapadı. Bir kral geliyordu. Adil ve sessiz bir kral. Kimsenin yanına yaklaşamayacağı bir kral. O kralın hayatta kalması gerekiyordu. Ensesinde yine aynı uğultuyu hissetti. ' Myrdin. Artık vakit geldi. '
Myrdin ormandan çıkıp Arderid ovasına vardığında artık orada ne bir kalenin ne de bir şehrin olduğunu gördü. Onca zaman sonra kızkardeşini bulmalıydı önce. Onu düşlerinde uzun zamandır görmemişti. Son gördüğü düşünde bir okyanusun öte tarafında onu beklediğini gördü. O an anlamıştı ki Gwendyd de onunla aynı düşleri görüyordu. Ona ulaşmanın bir yolunu bulmalıydı. Yanmış yıkılmış üstünde kuzgunların bile uçmadığı kalenin kalıntılarına doğru gitti. Bir yol tuttu ki artık geri dönüşü yoktu. Kalenin yıkık surlarının ortasına geldiğinde gövdesinde bir ateşin onu harladığını hissetti. Kıpkırmızı saçlar. Gwendyd buradaydı. Onun dizlerinin üzerine çöktüğü yerin olduğu yerde duruyordu. Asasını toprağa sapladı ve gözlerini kapadı. O'nun ayak izlerini hissedemiyordu. Burada olduğu yerde kalmıştı ve kımıldamamıştı. O an toprak titremeye başladı. Yerin altından bir cihaz yükselmeye başladı. Camdan bir gemiydi bu. Asasına sımsıkı sarıldı ve geminin tamamen çıkmasını sağladı. Gemi o kadar parlıyordu ki Myrdin'in gözleri bile kamaşmıştı. Geminin içine girdi ve o anda görünmeyen kapısı kapanıverdi. Gemi yükselirken anlamıştı. O'na gidiyordu.
Okyanusu aştı. Dağların avucunun içine sığacak kadar küçüldüğünü görmüştü Şahinler bile bu denli yükselemezdi. Gemi uzun bir yol katetti. Göklerde bir yol tuttu. Yolun sonuna geldiğinde uyuyalmıştı. Yere indiğini farketmedi bile. Uyandığında geminin kapısını açtı ve karşısında uçsuz bucaksız kumsalları gördü. Yedi nehir ve iki deniz birbirine karışıyordu. Şelalelerin gürültüsü her yeri kaplıyordu. Palmiyelerden evler sahilin kenarında görülüyordu. Gözlerini kısıp ufka doğru baktı ve O'nu gördü. Tek bir yıl bile bedenini eskitememişti. Gwendyd karşısında aynı bıraktığı gibi O'na bakıp gülümsüyordu. Kucaklaşmaları uzun sürdü. Vuslat sona ermişti. Gwendyd yüzünü çevirdi ve dedi ki; ' Artık zamanı geldi. Bana geldiğine göre Kral uyanmış demektir. '.
'Burası neresi?' diye sordu kızkardeşine. 'Burası bizim evimiz Merlin. Burası Avalon'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...