Bilinmeyene karşı duyulan korku, en büyük korkudur
Lovecraft
Saatlerdir bu ağacın dibinde uyuyordum. Kızıl güneşler arkamdan batmak üzereyken uykuya daldığımı anımsıyorum. Uzun bir yolun sonunda artık yürüyemeyecek hale geldiğimi anlasam da durmadan yürüdüm denize ulaşabilmek için. Karvasanların sesini duyabiliyordum ki bu çam ağacına rastladım. Öyle büyük bir ağaçtı ki aşağıdan bakınca yükseldiği yeri göremiyordum. Elimi ağaca yaslayıp biraz soluklanmak istedim. Üzerimde kendi diktiğim elbiselerim ve yola çıkmadan önce belime bağladığım siyah keten bir kuşak vardı. Kuşağı çözüp elime doladım çünkü kanaması bir türlü durmuyordu. Ağacın dibine çöktüm. Değil yürüyecek artık nefes alacak halim bile kalmamıştı. Ayaklarımı uzattım ve dizlerimin titreyişi seyrettim. Solstafir güneşi yüzüme bütün ışığını boşaltıyordu. Denizin kokusunu duyabiliyordum o yüzden hemen kalkmalıydım fazla vaktim kalmamıştı. Ancak orada o çam ağacının dibinde sızıp kaldım. Şimdi gördüklerim bir rüya mıydı yoksa uyanmış mıydım anımsamıyordum bile. Zihnim konuşmaya devam ediyordu.
Hawntorne geçidi her yıl yüzlerce hacının ziyaret ettiği kutsal bir mekandı. Buraya toprağın her türlüsünden çıkmış canlılar gelip iki gökkuşağının birleştiği yere doğru yedi kez yürür ve kutsanırlardı. Geçidin her iki yanı dev bir kanyonla örtülüydü ve geçit denize kadar uzanıyordu. Denizle birleştiği yerde iki ırmak, yolda yürüyenlere eşlik ediyordu. Ka ve Dam. Bu iki nehrin sonu denizle geçidin birleştiği yerde sonlanıyordu. Krallar bile buraya gelip soyunur, yolda sahip oldukları herşeyi geride bırakarak yürürler ve yolun sonunda gördükleriyle kutsanırlardı. Arbalest adlı kara kurbağaya benzeyen canlılar yolun başında gelen hacıları durdururlar ve bu yolu yürümeye değer olup olmadıklarını sorgularlardı. Arbalestler alınlarının ortasındaki iki küçük dal benzeri uzangaçla gelen yolcuların alınlarına dokunur ve zihinlerinden geçenleri görürlerdi. Onlara kıyamet melekleri de derlerdi. Kıyametten çok kısa bir süre önce ortaya çıkıp tüm yaşayanlara kim oldukları bildirdikleri için görüldükleri yerde herkes korkup kaçsa da onlar herkesi tek tek bulup onlara kim olduklarını söylediler. Yakaladıkları kişilerin alınlarında onlara kim oldukları bildirildikten sonra da bir mühür beliriyordu. Bu mühre sahip olan insanlar bir daha konuşamıyordu. Çünkü onlar artık kim olduklarını öğrenmişlerdi.
Ağacın dibinde uyandığımda karşımda iki aslan suratlı Jue duruyordu. Boyları neredeyse benim iki katımdı. Ellerinde birer yol sopası, sopalarına dayanmış, üstleri başları toz içinde, susuzluktan bıyıkları kurumuş halde yine de dingin ve aç gözlerle beni seyrediyorlardı.
- Uyuyacak daha iyi bir yer bulamadın mı? Karvasanlar hepimizi çağırıyor. Gitmek istemiyorsun herhalde.
Apar topar yerimden kalkmak istedim ancak elimden damlayan kanı farkedince tekrar olduğum yere yığıldım.
- Büyük fedakarlık! Demek yaralısın. Buraya kadar bu cılız halinle gelmiş olman bir mucize. Sen ki bu dünyanın en zayıf canlılarından birisin. Kanaman normal ama seni iyileştireceğiz. Bu kadar yolu geldiysen vardır bir sebebi.
Sağdaki Jue yanındakine bakıp gözlerini kıstı. Karnının içinde bir cep belirdi ve pençesini o cebe daldırıp bir dal çıkardı. Dal masmaviydi ve pürüzlüydü.
- Al ve bunu kemir! Ona ne dendiğini bilirsin. Hayır biz çalmadık. Biz çalmayız çünkü biz siz değiliz. Al ve kemir bunu.
Dala doğru bütün gücümle uzanıp onu aldım. Dalı alırken yüzüm toprağın üstüne gelecek şekilde düşsem de dalı alıp hemen kemirmeye başladım. Vücudumdaki tüm yaralar ve kan yavaş yavaş çekiliyordu. Kulaklarımın arkasında öldüğümde beni yemeye hazırlanan gaita böcekleri bile kuruyup gittiler.
- Ah işte bu seni kendine getirir! O el dediğin uzangaçların ne korkunç! Görmek bile beni titretiyor üstelik konuşabiliyorsun da. Ama artık bütün bunların sonu geldi değil mi? Bengi dönüşe hazır mısın söyle?
Juelerin yüzüne bakıp hiçbir şey diyemedim. Sadece kafamda şu soru vardı; Neden buraya kadar gelmiştim? Yerle bir olmuş şehirlerden geçip, kezzap kokularıyla bezeli bataklıklardan kurtulup envai çeşit mahlukatın saldırısına uğrayıp buraya neden gelmeyi istemiştim? Artık bunu bilmiyordum bile. Elimde kalmış masmavi dalın son parçasını da kemirip yuttum. Onlara sordum;
- Bengi dönüş nedir ki?
İkisi de birbirine bakıp kahkahayı bastılar. Öyle şiddetli güldüler ki kulaklarım uğulduyordu.
- Demek neden buraya geldiğini bile bilmiyorsun! Ah çocuk. Siz ki bu dünyayı yok ederken de böyleydiniz. Hiçbir şeyin sebebini gerçekten bilmiyorsunuz ama yapıyorsunuz! Ama seni yargılayacak olan bizler değiliz. Çünkü göreceksin. Bilmediğin hiçbir şey kalmayacak. Ayrıca alnında da mühür yok? Sen sonradan doğanlardansın demek.
Artık yaralarım geçmişti. Ayağa kalkabilecek gücü kendimde bulabilmiştim. Ağaca yaslanmama bile gerek olmadan kalktım. Onların yüzlerine baktım ve hiçbir şey demeden yürümeye başladım. Karşımda kocaman bir sahil duruyordu ve sahile doğru bir yılan gibi uzanan o devasa yolun başındaydım. Kanyonun başına geldiğimde yolun uğuldadığını hissedebiliyordum. Beni ne bekliyordu neden bu yolu yürüyordum ve neden zaman tükeniyordu? Zaman belki de tüm ihtiyaçlarımızın sebebiydi. Zaman olmasa hiçbir şeye ihtiyaç duymayabilirdik. Ne ölüm bizi o çok sevdiğimiz bedenimizden ayırırdı ne de elimizdeki taptaze elma çürürdü. Çantama da artık ihtiyacım olmadığını biliyordum. Üzerimdeki kanlı elbiseleri ve çantamı çıkarıp yere bıraktım. Sadece elimde hala sarılı duran siyah kuşağım kalmıştı. Yürüdükçe O kuşak dizlerime dokunuyordu. Dokundukça yanımda bir arkadaşım olduğunu sanıyordum. Bomboş yol boyunca bir kıl testereyle özenle kesilmiş kayaların gölgesini seyrettim. Yolun sonuna geldiğimde Arbalestler beni bekliyorlardı. Ortalıkta kimse yoktu. Ne jueler ne timsah derili karga suratlı tengular ne de bir bakışlarıyla seni taşa çevirebilen yagdrasalar.
- Kımıldama yolcu! Geldiğin yere geri dön.
Sesleri çocukken depremler olduğunda duyduğum o korkunç uğultuyu andırıyordu ama korkutucu değildi. Yüzlerinde duygusuz bir ifadeyle bana bakıyorlardı.
- Dönemem efendim. Öyle uzun bir yoldan geldim ki geldiğim yeri artık anımsamıyorum bile. Beni affedin. Geri dönemem.
-Öyleyse karşımıza dikil ve yüzlerimize bak.
Yavaş adımlarla onlara doğru yürüdüm. Hareketsiz biçimde oldukları yerde dursalar da alıp verdikleri nefesi duyabiliyordum. Hoşnutsuz birer homurtu gibi sesler çıkarıyorlardı ve kulaklarının olduğu yerde keskin birer mızrak ucu vardı sanki. Saçları rüzgar olmamasına rağmen dalgalanıyordu. Derileri parlıyordu ve onları seyrettiğimi biliyorlardı. Tüm yaşamım boyunca bu denli korkmamıştım. Yüzlerine bakmak istemiyordum ama hiçbir dürtü bunu yapmaktan beni alıkoyamıyordu.
- Yaklaş ve adını söyle.
- Adım Herme. Herme de Leon efendim.
-Binlerce yıldır ilk defa senin türünden birine rastlıyoruz Leon oğlu Herme. Söyle bize bu yolu geçmene neden izin verelim?
Onlara diyecek tek bir şeyim bile yoktu. Cevabını bilmediğim bir sorunun başında durup onlara öyle bakakaldım. Nefeslerinin uğultusunu artık duymuyordum sadece yokuş aşağı uzanan yolun sonundaki denizin sesi geliyordu kulağıma. Arbalestlerden birisi sonunda elini kaldırdı ve aniden dibimde bitti. Öyle hızlı hareket ediyordu ki onun geldiğini bile anlamadan alnındaki uzangaçı kaşlarımın tam arasına sapladı. Acı hissetmiyordum ancak tüm varlığım titriyordu. O güne dek yaşadığım herşeyi aynı anda hissediyordum. Ölüyor muydum? Ölmek belki de bir an için kendini olduğun gibi kabullenebildiğin o tek ana sıkıştırıp seni tekrar kozana hapsetmekti. Ellerimi tüm gücümle sıkıyordum ve siyah kuşağım avucumun içindeydi. O kumaş parçasını hala o an bile hissedebiliyordum ki o an Arbalest yanımdan uzaklaşıp eski yerine geri döndü.
-Geçebilirsin Herme. Seni zaten bekliyorduk. Artık bu dünyanın dönüşme zamanı geldi. Yolun sonuna kadar yürü ve orada seni bekleyeni kabul et.
Ter içindeydim. Bu kadar kolay olabileceğini beklemiyordum. Beni diğerlerine yaptıkları gibi parça parça edip kayaların duvalarına fırlatacaklarına emindim ama artık korkmuyordum. Yolun sonunda ne olduğunu düşündüğümde bile korkmuyordum. Binlerce yıldır bu yola gelip oradan geçmeye çalışarak yok edilenlerin hikayeleriyle büyümüştüm ama onlar beni sanki tanıyorlardı. Zihnim kendime saplanıp beni yaralayamıyordu artık. Huzur içindeydim. Yol yürüdükçe daha da kısalıyordu ve artık dalgaların sesi daha şiddetle kulağıma geliyordu. Tüm parçalar zihnimde yavaş yavaş birleşiyordu sanki. Dev bir yapboz kafamın içinde dağılmış haldeydi de ben yaşadığım her gün o parçaları tek tek arayıp bulup birleştirmeye çabalıyordum sanki.
Artık sahil görünüyordu. Akşam olmak üzereydi ve iki güneş birden aynı anda karşımda batıyorlardı. Güneşlerin ışıkları sahile o kadar yansıyordu ki gözlerimi kısmadan bakamıyordum artık. Çıplak ayaklarımın arasında kumlar girmeye başladığında artık anlamıştım ki aylardır gelmeye çalıştığım yere varmıştım. Dizlerimin üzerine çöktüm ve avuçlarımı yüzüme sürdüm. Altın sarısı kumları avuçlayıp sıcaklıklarını hissettim. Deniz artık tam karşımda duruyordu ve denize doğru koşmaya başladım. Arkamı döndüğümde arbalestleri tekrar karşımda buldum. Artık geçidi korumuyorlardı. Hepsi o anda kanatlarını açtı ve açtıkların kanatların yarattığı rüzgar yüzüme savruldu. Denize varmama sadece bir kaç adım kalmıştı ki O'nu farkettim. O'na baktığımda kim olduğunu biliyordum. Neden burada olduğumu da biliyordum. Herşey başa dönecekti elbet ve ben bunu sağlayacak olandım. O'na doğru koşmaya çalıştım ama beni durdurdu. Olduğum yerde dizlerimin üzerine çöküp kaldım. Dizlerimin içinden birer göz geçiyordu sanki ve alnımın tam ortasına doğru yol alıyordu. Göğüs kafesimin yavaşça aralandığını farkettim ancak hiçbir acı üzüntü hissetmiyordum. Büyük bir birleşmeydi bu. Herşeyi biliyordum artık. Evrenin bu zerresinin üzerinde sıkışıp kalmış bedenimin yarılıp açıldığını hissediyordum. Göğüs kafesimin tam ortasında açan yeşil lotusun kokusunu duyabiliyordum. Gökleri yeri ve ikisinin arasındaki herşeyi hissediyordum.
Göklerde bir gün daha geride kalırken hayat yeniden o sahilde yaratıldı. Defalarca kez baştan tekrar tekrar daha önce yaratıldığı gibi. Herşey birden baştan aşağı değiştirildi ve unutuldu ancak bir gün yeniden herşey yine O'nun tarafından gösterilecekti ve yeniden yaratılacaktı.
Ve Herme de Leon uyandı.