13 Mayıs 2020 Çarşamba
Ölümün ihtişamı Bruegel
Sanat tarihinin geneline bakıldığında ölümün resmedildiği onlarca portreyle karşılaşmak mümkündür zira ölüm o zamanlar günümüze göre oldukça sık ve olağan bir durumdu. Çocukların çoğu beş yaşını göremeden ölüyordu. Ortalama insan ömrü kırkı geçmiyordu. Salgınlar savaşlar kilisenin katliamları insanların başından eksik olmuyordu. Ne gördüyse çizen belki de ilk ressamlardan biri olan Pieter Bruegel henüz otuzlu yaşlarını geride bırakmak üzereyken çizdiği onca huzurlu köy manzaralarından sonra birdenbire bu korkunç tabloyu zihninde canlandırmıştı ve bu gördüklerinin tamamını 120 santime 160 santimlik bir tuvale nakşetmişti. Kurukafalarla dolu bir at arabası önüne geleni ezip geçerken arabanın sürücüsü bir yandan hurdy gurdy çalıp bu kaçınılmaz sonun senfonisini icra ediyordu. Eğlence masalarının etrafına toplanmış olanlar köylüler din adamları askerler hatta krallar ve aşıklar bile bu sondan kaçamıyorlardı. İskeletlerden oluşan dev ordular tüm canlıların gırtlağına yapışmıştı. Kralların başucunda duran servetler ölümün sermayesi oluyordu. Ressam tüm bu olanları 'ihtişam' olarak nitelendiriyordu çünkü hiçbir güç ölümün önünde duramazdı. Hemen hemen tüm Bruegel portrelerinde olduğu gibi ölümün ihtişamı'nda da onlarca ayrıntı içeriyor.
Göklerin yarısı kızıl ve denize gidildikçe mavileşiyor. En solda iki iskelet sanki sonu başlatan çanları çalıyor. İsrafil'in borusu çoktan ötmüş gibi ancak bu çanlar kilisenin çanları. Hemen arkalarında iki iskelet kuruyup gitmiş ağaçları bile kesiyor. Tüm yeryüzünde canlı olan hiçbir şey kalmayıncaya dek durmayacaklarını söylüyor gibiler. Denizin ortasında batmış gemiler ve kıyıda zaferlerini iki iskelet seyrediyorlar. Tüm bu dehşetin içinde iskeletler bu dünyadan bu hayatan değillermiş gibi görünseler de aslında her biri insanların davranışlarını sergiliyorlar. Yağmalıyorlar acımasızca öldürüyorlar hatta bu yaptıklarından zevk alıyorlar.
Aslında baktığımız bu tablo bir ölüm sonrası hayali değil. Tüm bu gösterilenler yaşandı ve ressam tüm bunları gördü. Sadece gördüklerini resmeden Bruegel'i en çok etkileyen şeylerden biri de ülkesini işgal eden katolik ispanyolların yaptığı idamlardı. Tablonun sol üst köşesinde iskelet kılığına girmiş ispanyol askerlerinin yaptıkları idamları resmetti. Upuzun sopaların ucuna takılmış tekerlere kolları ve bacakları kırılarak bağlanmış insanlar oradan sarkarken kargalara yem ediliyorlardı. Tablonun hemen her yerinde onlarca haç bulunuyor. Mezar taşı olarak kıpkırmızı bir haç iki iskelet ordusunun arasında ölmüşlerin mezarını süslüyor. Tüm bu katliamlara ölümlere bir yandan köpekler de eşlik ediyor. İskeletlerin sorgusuz uşakları olarak hizmet eden köpekler yerde yatan bir annenin koynundaki bir bebeğin başında bekliyor.
Portrenin en son altında ise belki de en dikkat çekici ayrıntı yer alıyor. Ölmek üzere olarak bir kral, başucunda elinde bir kum saatiyle ona doğru gülümseyen bir iskelet. Hemen yanlarında variller dolusu altın ve gümüş ve diğer iskeletlere göre farklı bir şekilde üzerinde bir zırh olan iskelet hazinelere ellerini uzatıyor. Ölüm krala saatinin geldiğini söylerken, askerlerinden birisi kralın hazinelerinin kendisine kaldığını zannediyor. Oysa ki o asker de çoktan ölü. Bu trajedinin anlık resmedilişi bununla da bitmiyor. Kralın hemen önünde sırtı dönük dizlerinin bağı kırılmış bir din adamını yine başındaki kardinal şapkasıyla onu tutan başka bir iskelet izliyor. Krala huzurlu yatağında sakin bir ölüm yerine böyle bir dehşetin ortasında bir ölümü hak görüyor Bruegel.
Tablonon tam ortasında da büyük bir katliam var. Yüzlerce iskeletten oluşan ordu kalkan olarak üzerinde kilisenin haçlarının olduğu tabutlarla kapıları tutmuş içeri girmek üzereyken içerde hala iskeletlerle kıyasıya mücadele eden savaşçılar soylular duruyor. Kılıçları çekip mücadele etseler de yenilecekleri kaçınılmaz ve kaçabilecekleri kapalı bir kutunun içine doğru koşuyorlar. kapısında yine kilisenin amblemi duruyor. Ölümden kaçabilmek için kiliseye sığınsalar da bu kapalı bir kutu sadece ve onları yine kaçınılmaz olan bekliyor.
Tüm bu kaosun ortasında ise herşeyden uzakta tablonun en sağ alt köşesinde ise iki aşık yer alıyor. Belki de tablonun en trajik ayrıntısı bu iki aşık. Onlar olan bitene rağmen birinin elinde lut aşığına şarkı söylüyor. Birbirilerinin gözlerine bakıyorlar ve dünyayı görmüyor gibiler o anda ancak ölüm yine başlarında bekliyor. İki soylu oldukları kıyafetlerinden belli olan bu iki aşığın başında bekleyen iskelet de onlara kendi şarkısını söyleyerek eşlik ediyor. Birazdan ikisi de ölecekler.
Bu denli büyük bir dehşetin içinde insanlığın ölümden bunca korkusunun ardında ölümü kendi elleriyle yarattığı gerçeği yatıyor. Belki de ölüm o denli korkunç değil ancak insanlığın yok ediciliği ile birleştiğinde ölüm bu denli ürkütücü oluyor. Tüm resmedilen iskeletler ölümün birer parodisi aslında. Üzerilerinde temsil ettikleri bir kesimin kıyafetleriyle yaşayanlara olanca eziyeti ediyorlar. Bütün bunların sebebi sadece savaşlar, kurumuş gitmiş kemikleri sayılan bir atla temsil edilen açlık, dinler değil insanın gerçek özü bu diyor tablo. İnsanlığın hayatta en korktuğu şey olan ölüm aslında insanın en büyük parçası. Bu parçayı ne kadar lanetlese de ondan kaçsa da onun bir parçası olmaktan kurtulamıyor. Ölüm insanlığın hizmetkarı aslında. İnsanlık ölüm karşısında ne denli aciz olsa da öldürmek yok etmek insanlığa hizmet etmekten asla durmuyor.
Bruegel, ölümün ihtişamı'nı 1562'de resmettikten, katolik ispanya ordusu ülkesine topyekün saldırdıktan bir yıl sonra başka bir portre daha yapıyor. İspanya boyunduruğu altında onlarca yıldır bulunan flamanlar isyan ediyorlar ve büyük savaş başlıyor. Ressam bu savaşın etkisini tablolarından esirgemiyor ve 1567'de masumların katledilişi'ni resmediyor. Bu tabloyu oğluyla birlikte tamamlıyor. Ölümün ihtişamından tam 5 yıl sonra bu defa ressam hiçbir alegori kullanmadan iskeletler yoluyla insanları sembolize etmeden olağan çıplaklığıyla olanları resmediyor. Karlar içinde bir köye girmiş askerler köydeki evlerin kapılarını kırıp çocukları bir meydanda toplayıp mızraklıyorlar. Resim yapıldığı anda öyle bir etki yaratıyor ki resimde katledilen çocukların yerine hindiler çizerek resmi sansürlüyorlar.
Bruegel bütün bunların gerçekleşeceğini tahmin edememişti belki de bu denli çıplak bir katliama şahit olmayı hiç istememişti ancak bu defa ne kilise ne krallar ne soylular hiçbirini resmetmedi ve tüm gördüklerini ölümün ihtişamından daha keskin biçimde masumların katliamında gösterdi. Bir kaç yıl sonra da kendisi ölüme katıldı. Bu denli korkunç bir dünyayı resmetmekten asla geri durmadı. İspanyanın ülkesiyle savaşı tam 80 sene sürdü ve bu savaşın sonunda belçika hollanda ve lüksemburg özgür birer ülke olacaktı. Katolikler en büyük yenilgilerinden birini tadacaklardı. 80 yıl süren bir savaş. Şu an gördüğümüz bu iki tablo tüm olanlardan kalan bir kaç görüntü sadece. Olan biten herşeyi resmeden Bruegel 41 yıllık ömründe tüm bunları görüp çizdiği için bu dehşetli manzaraya şahit olabiliyoruz.
Not; Bruegel'in hayatına dair yaşadıklarını ve portrelerini nasıl çizdiğini anlatan bir film de mevcut bu arada. The mill and the cross. 2011 yapımı ve ressamı rutger hauer canlandırıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...




