Cloud Atlas veya okyanustaki damlalara bir guzelleme
Bugune dek yasamis ve yasayan insanlarin tamamini bir yere toplasaniz, Britanya adasi kadar bir yere sigdirabilirdiniz diye bir anektod aktarayim bastan. Yasamla tanismis tum insanlarin ederi bu kadar. Ama hayat 6 milyar isik yili buyuklugunde. Hatta bildigimiz hayat bu kadar diyeyim tam olsun. Boylesine buyuk bir durumun icine yerlestirilmis toz taneleri. Olabildigince onemsiziz ama aslinda varolmakla taclandirildigimiz icin bir o kadar onemliyiz. Gercekten onemli miyiz? Bize sorsak elbette oyleyiz ama watchmen'deki Dr. Manhattan'in dediklerini animsarsak eger, evrenin umrunda bile degiliz. Kimine gore siramizi alip sahneye cikip yapabileceklerimizi yapip sahneyi baskalarina birakiyoruz ve tamamen yok oluyoruz, kimine gore sahne falan yok, kendi basimizayiz ve tek yapabildigimiz nefes alip vermek. Ana soru su; biz kimiz? Ne halt etmeye yasiyoruz? Bu devri daim, bu ouroboros, bu kisir veya sonsuz dongu neyin nesi?
Cloud Atlas adli film aslinda bunu kurcaliyor. Yasam nedir? Kendi icimizde verdigimiz kendi kendimizi yiyip bitirme seramonisi mi, yoksa the fountain'da soyledigi gibi bedenlerimizin ruhumuzu hapsettigi bir kacis oykusu mu? Kimisi bu hapishanede yasamaktan gayet memnunken, kimisi yasadigi yerin bir hapishane oldugunun bile farkinda degil. Devri daim eden kozmik ve anlasilamaz bir mekanizmanin basit birer parcasi miyiz? Egonun kimlige, golgenin varligimiza donustugunu farketmeden sadece anlik etkilerle yapacagimizi yapip orada birakip devam ettigimiz ve geriye donup baktigimizda olan biten onca seye sadece ani deyip serzenisler icinde kirilip dokuldugumuz bir sey mi sadece hayat?
Filmin yarattigi etkinin anlasilmaz olmasi gayet dogal. Cunku hayati gercekten anlayabildigimizi soyleyemeyiz. Hele ki kendi hayatlarimizda olan bitenleri tam olarak algilamaktan aciz zihinlerimiz birakin baska hayatlari anlamayi hissetmeyi, birbirine orulmus suregelen hayatlar zincirini elbette anlayamaz. Anlamak da ustelik anlik bir beceri. Sonra uzerine baska seyler serilip altta kalan bir kagit parcasi degil mi anlamak? Istememin koleleri olan bizler icin bir lukstur 'anlamak'.
Yine de filmin kendi icinde cagristirdigi onlarca film, roman ve hikaye var. ornegin benjamin button'in hikayesinin bir yerinde gerceklesen araba kazasi sahnesinde anlatilanlarla bu filmin anlatmaya calistigi sey bir yerde ortusuyor. Benjamin button'in balerin olan hayatinin askina araba carpmadan once basit ve onemsiz gorulebilecek olaylar zinciri gerceklesiyor. Arabayla carpacak kisinin bir dakika once yapabilecegi birseyi yapmamasi, karsidan karsiya gecen insanlarin o anda olusturdugu durum vs tam o saniyede tam o anda bu kazanin olmamasini saglayabilecek onlarca ayrinti pesi sira gosteriliyor ve tum bu pamuk ipligine bagli durumlara ragmen kaza gerceklesiyordu. Button'in hikayesinde anlarin onemine vurgu yapilirken cloud atlas'ta butunun kendisine vurgu yapiliyor. Kadercilikten uzak bir
yaklasim. Cloud atlas'ta karakterler arasinda kurulan baglanti, kadercilikten cok, surekli olarak kendini tekrar eden insan dogasi uzerine. Hz suleyman'in 'bu gogun altinda soylenmemis soz yoktur' cumlesini akla getiriyor.
Oyleyse tum insanlarin birbiri arasindaki baglanti basit bir kelebek etkisiyle veya kuantumla aciklanabilecek duzeyde midir? Suphesiz ki gronland'da kanat cirpan kelebegim etkisiyle olusan etkiler zincirinde oldukca uzun bir surec bulunuyor. Bu sureci damittiginizda elinizde 'elden birsey gelmez olacak olan nasilsa olacaktir' vecizesi kalabilir. Ama bu denklemde ihmal edilen cok onemli bir sey var; matrix'teki merovingian'in ve mimarin soyledigi sey, yani secim. Ozgur irade. Kadercilik ozgur iradeyi tamamen olmasa da yok sayabilmemize yol acabilir. Insanligin tum sorunlarinin altinda ozgur irade ve secim yapabilme yetisi yatiyor. Oppenheimer atom bombasini yapmadan elim bir kazayla olseydi, o bomba yapilamayacak miydi? Veya persler tum antik yunani yakip yiksaydi ve geride eser birakmasaydi bugun ronesans ve takip eden devirler gerceklesmeyecek miydi? Tarihsel varsayimlarla ve zamanin kadifeliginde hayal kurarak cevap veremeyecegimiz bu sorulara cloud atlas'in yaniti su; her birey, kendi hayatini yaratirken aslinda baskasinin hayatini var eder. Sadece tarihsel buyuklukteki sahsiyetlerim degil, tum insanligin her bir bireyinin uzerine bir opucuk konduruyor film. Kendi hayatimiz dedigimiz ufak captaki bilinmezlikler silsilesine yukledigimiz anlamin boyutunu daha da arttiran bir bakış açısı bu. Ayni zamanda kendi hayatlarimizi onemsemeden anlamadan yasamamizin da bir bedeli. Buradaki herkesle baglantili olma durumu tamamen yaptigimiz secimlere bagli olarak gerceklesiyor bir kelebegin kanat cirpmasiyla degil. Olan bitenden hatta olacak olanlardan da sen sorumlusun sadece kendi hayatinda olusan durumlarin da otesinde tum hayati etkileme gucune sahipsin. Basit bir kum tanesisin ama ayni zamanda bir tanrisin.
Bu kompleks yapinin anlasilabilmesi bireyin kendi varligini anlayabilmesiyle mumkun. Kimsin sen? Hayatimiz boyunca kim oldugumuzu gercekten anlamadan olup gidiyoruz. Kim oldugumuzu anlayabilmenin yollari ise oldukca catalli cunku kendimizi kabul etmekle basliyor hersey. Baskalarinin soyledikleriyle okuduklarinizla hissettiklerinizle kendinizi anlayabilmeniz sadece durumu zorlastiriyor. Bir insanin tam olarak kendini anlayabilmesi icin cogu zaman birden fazla hayata gereksinim oluyor. Cloud Atlas belki de bu nedenle aslinda ayni kisilerin farkli hayatlarini gostererek bir insanin kendini taniyabilmesinin imasinda bulunuyor.
Farkındalık kabullenmenin ardından görünen aşama. Filmde bu farkındalık kuyruklu yıldız şeklindeki doğum lekesiyle beliriyor. Doğum lekesine sahip olan tüm karakterler, ya olacak olanın, ya yaptıkları etkinin veya bu hayatta olmasa bile bir sonrakinde olamadıkları şeye dönüşeceklerinin farkındalar. Frobisher bu hayatta olmasa da bir diğerinde Sixsmith'e kavuşacağını biliyor. Luisa Rey, babası aracılığıyla da olsa kim olduğunu neler yapabileceğini biliyor. Zachry ise büyük yolculuğunu tamamladıktan sonra herşeyin farkına varıyor.
Filmdeki karakterlerin bazıları iyi bazıları kötü ama asıl önemli karakterlerin çoğu araftalar. Çok sayıda karakter tek bir ruhu temsil ediyor. Filmde her hikaye bir ruhu temsil ediyor ve bu ruhların dönüşümünün hikayesi anlatılıyor. Araftaki karakterler bu dönüşümün sadece araçları oluyorlar. Hugo Weaving ve Hugh Grant'in canlandırdığı tüm karakterler saf kötüler. Onlar için dönüşüm mümkün değil. Hayatta saf kötü insanlar yoktur diyen gnostik inancın aksine, film hala ruhu için umut olan karakterlerin üzerinde duruyor. Merkezde her zaman bu karakterler var biri dışında; Sonmi 451. Farkındalığın iyi olmanın da ötesine geçen bir aşaması daha vardır. O aşamada iyilik kötülük gibi değerler artık yoktur. Sonmi öyle bir gerçekle yüzleşiyor ki, iyi olmanın da ötesinde kendini eksiksiz biçimde tamamlıyor ve bütünleşiyor. Sonmi farkındalığına kavuştuktan sonra evrenin ana hammadesine aşka kendini bırakıyor. O ana dek aşk bile tanımlanabilir bir duygu değil O'nun için.
Sonmi, insan ruhunun varacağı nihai gerçekliği farkediyor. Tıpkı Fountain'daki Tom Creo gibi, aslında ölmenin ve yaşamanın bu döngünün sadece anahtarları olduğunu farkediyor. Buraya ister reenkarnasyonu koyun, isterseniz semavi dinlerin bahsettiği ruhu, isterseniz organik yapınızın doğaya karışıp kendini protein bazlı başka bir madde olarak bulmasını, durum değişmiyor. Sonuçta evrende hiç bir madde veya mana, yok olmuyor. Sadece değişiyor. Varlık kendini asla tamamlayamayan milyarlarca yıl süren devinimini tamamladığında belki yok olacak herşey kim bilir.
Filmde antikapitalizm, kölelik, Cinsiyet ayrımcılığı ve sömürüsü, kimlik mücadelesi, statünün insan ruhuna etkileri, yaşlılık (ki ölüme yaklaşan insanlardaki umarsızlık iyi örneklerle yansıtılmış intihar sahnesi, bakım evinden kaçış vs), dogmaların bağnazlığı gibi insan hayatında sıkça karşılaşılan tonla tema da bu dönüşümün parçaları haline getirilmiş. Ancak bu konular sadece birer araç. İyi ve kötünün elinde birer oyuncak hepsi. O nedenle bu konularda yapılan göndermeler ana konuya sadece birer katkı sağlamış. Tüm parçalar kendini tekrar ede ede birleşiyor.
Neydi; tüm parçaların birbirine uyduğunu biliyorum, çünkü onları birbirinden ayrılırken gördüm. İşte bu da o birleşmenin hikayesi.
,