Bilinmeyene karşı duyulan korku, en büyük korkudur
Lovecraft
Saatlerdir bu ağacın dibinde uyuyordum. Kızıl güneşler arkamdan batmak üzereyken uykuya daldığımı anımsıyorum. Uzun bir yolun sonunda artık yürüyemeyecek hale geldiğimi anlasam da durmadan yürüdüm denize ulaşabilmek için. Karvasanların sesini duyabiliyordum ki bu çam ağacına rastladım. Öyle büyük bir ağaçtı ki aşağıdan bakınca yükseldiği yeri göremiyordum. Elimi ağaca yaslayıp biraz soluklanmak istedim. Üzerimde kendi diktiğim elbiselerim ve yola çıkmadan önce belime bağladığım siyah keten bir kuşak vardı. Kuşağı çözüp elime doladım çünkü kanaması bir türlü durmuyordu. Ağacın dibine çöktüm. Değil yürüyecek artık nefes alacak halim bile kalmamıştı. Ayaklarımı uzattım ve dizlerimin titreyişi seyrettim. Solstafir güneşi yüzüme bütün ışığını boşaltıyordu. Denizin kokusunu duyabiliyordum o yüzden hemen kalkmalıydım fazla vaktim kalmamıştı. Ancak orada o çam ağacının dibinde sızıp kaldım. Şimdi gördüklerim bir rüya mıydı yoksa uyanmış mıydım anımsamıyordum bile. Zihnim konuşmaya devam ediyordu.
Hawntorne geçidi her yıl yüzlerce hacının ziyaret ettiği kutsal bir mekandı. Buraya toprağın her türlüsünden çıkmış canlılar gelip iki gökkuşağının birleştiği yere doğru yedi kez yürür ve kutsanırlardı. Geçidin her iki yanı dev bir kanyonla örtülüydü ve geçit denize kadar uzanıyordu. Denizle birleştiği yerde iki ırmak, yolda yürüyenlere eşlik ediyordu. Ka ve Dam. Bu iki nehrin sonu denizle geçidin birleştiği yerde sonlanıyordu. Krallar bile buraya gelip soyunur, yolda sahip oldukları herşeyi geride bırakarak yürürler ve yolun sonunda gördükleriyle kutsanırlardı. Arbalest adlı kara kurbağaya benzeyen canlılar yolun başında gelen hacıları durdururlar ve bu yolu yürümeye değer olup olmadıklarını sorgularlardı. Arbalestler alınlarının ortasındaki iki küçük dal benzeri uzangaçla gelen yolcuların alınlarına dokunur ve zihinlerinden geçenleri görürlerdi. Onlara kıyamet melekleri de derlerdi. Kıyametten çok kısa bir süre önce ortaya çıkıp tüm yaşayanlara kim oldukları bildirdikleri için görüldükleri yerde herkes korkup kaçsa da onlar herkesi tek tek bulup onlara kim olduklarını söylediler. Yakaladıkları kişilerin alınlarında onlara kim oldukları bildirildikten sonra da bir mühür beliriyordu. Bu mühre sahip olan insanlar bir daha konuşamıyordu. Çünkü onlar artık kim olduklarını öğrenmişlerdi.
Ağacın dibinde uyandığımda karşımda iki aslan suratlı Jue duruyordu. Boyları neredeyse benim iki katımdı. Ellerinde birer yol sopası, sopalarına dayanmış, üstleri başları toz içinde, susuzluktan bıyıkları kurumuş halde yine de dingin ve aç gözlerle beni seyrediyorlardı.
- Uyuyacak daha iyi bir yer bulamadın mı? Karvasanlar hepimizi çağırıyor. Gitmek istemiyorsun herhalde.
Apar topar yerimden kalkmak istedim ancak elimden damlayan kanı farkedince tekrar olduğum yere yığıldım.
- Büyük fedakarlık! Demek yaralısın. Buraya kadar bu cılız halinle gelmiş olman bir mucize. Sen ki bu dünyanın en zayıf canlılarından birisin. Kanaman normal ama seni iyileştireceğiz. Bu kadar yolu geldiysen vardır bir sebebi.
Sağdaki Jue yanındakine bakıp gözlerini kıstı. Karnının içinde bir cep belirdi ve pençesini o cebe daldırıp bir dal çıkardı. Dal masmaviydi ve pürüzlüydü.
- Al ve bunu kemir! Ona ne dendiğini bilirsin. Hayır biz çalmadık. Biz çalmayız çünkü biz siz değiliz. Al ve kemir bunu.
Dala doğru bütün gücümle uzanıp onu aldım. Dalı alırken yüzüm toprağın üstüne gelecek şekilde düşsem de dalı alıp hemen kemirmeye başladım. Vücudumdaki tüm yaralar ve kan yavaş yavaş çekiliyordu. Kulaklarımın arkasında öldüğümde beni yemeye hazırlanan gaita böcekleri bile kuruyup gittiler.
- Ah işte bu seni kendine getirir! O el dediğin uzangaçların ne korkunç! Görmek bile beni titretiyor üstelik konuşabiliyorsun da. Ama artık bütün bunların sonu geldi değil mi? Bengi dönüşe hazır mısın söyle?
Juelerin yüzüne bakıp hiçbir şey diyemedim. Sadece kafamda şu soru vardı; Neden buraya kadar gelmiştim? Yerle bir olmuş şehirlerden geçip, kezzap kokularıyla bezeli bataklıklardan kurtulup envai çeşit mahlukatın saldırısına uğrayıp buraya neden gelmeyi istemiştim? Artık bunu bilmiyordum bile. Elimde kalmış masmavi dalın son parçasını da kemirip yuttum. Onlara sordum;
- Bengi dönüş nedir ki?
İkisi de birbirine bakıp kahkahayı bastılar. Öyle şiddetli güldüler ki kulaklarım uğulduyordu.
- Demek neden buraya geldiğini bile bilmiyorsun! Ah çocuk. Siz ki bu dünyayı yok ederken de böyleydiniz. Hiçbir şeyin sebebini gerçekten bilmiyorsunuz ama yapıyorsunuz! Ama seni yargılayacak olan bizler değiliz. Çünkü göreceksin. Bilmediğin hiçbir şey kalmayacak. Ayrıca alnında da mühür yok? Sen sonradan doğanlardansın demek.
Artık yaralarım geçmişti. Ayağa kalkabilecek gücü kendimde bulabilmiştim. Ağaca yaslanmama bile gerek olmadan kalktım. Onların yüzlerine baktım ve hiçbir şey demeden yürümeye başladım. Karşımda kocaman bir sahil duruyordu ve sahile doğru bir yılan gibi uzanan o devasa yolun başındaydım. Kanyonun başına geldiğimde yolun uğuldadığını hissedebiliyordum. Beni ne bekliyordu neden bu yolu yürüyordum ve neden zaman tükeniyordu? Zaman belki de tüm ihtiyaçlarımızın sebebiydi. Zaman olmasa hiçbir şeye ihtiyaç duymayabilirdik. Ne ölüm bizi o çok sevdiğimiz bedenimizden ayırırdı ne de elimizdeki taptaze elma çürürdü. Çantama da artık ihtiyacım olmadığını biliyordum. Üzerimdeki kanlı elbiseleri ve çantamı çıkarıp yere bıraktım. Sadece elimde hala sarılı duran siyah kuşağım kalmıştı. Yürüdükçe O kuşak dizlerime dokunuyordu. Dokundukça yanımda bir arkadaşım olduğunu sanıyordum. Bomboş yol boyunca bir kıl testereyle özenle kesilmiş kayaların gölgesini seyrettim. Yolun sonuna geldiğimde Arbalestler beni bekliyorlardı. Ortalıkta kimse yoktu. Ne jueler ne timsah derili karga suratlı tengular ne de bir bakışlarıyla seni taşa çevirebilen yagdrasalar.
- Kımıldama yolcu! Geldiğin yere geri dön.
Sesleri çocukken depremler olduğunda duyduğum o korkunç uğultuyu andırıyordu ama korkutucu değildi. Yüzlerinde duygusuz bir ifadeyle bana bakıyorlardı.
- Dönemem efendim. Öyle uzun bir yoldan geldim ki geldiğim yeri artık anımsamıyorum bile. Beni affedin. Geri dönemem.
-Öyleyse karşımıza dikil ve yüzlerimize bak.
Yavaş adımlarla onlara doğru yürüdüm. Hareketsiz biçimde oldukları yerde dursalar da alıp verdikleri nefesi duyabiliyordum. Hoşnutsuz birer homurtu gibi sesler çıkarıyorlardı ve kulaklarının olduğu yerde keskin birer mızrak ucu vardı sanki. Saçları rüzgar olmamasına rağmen dalgalanıyordu. Derileri parlıyordu ve onları seyrettiğimi biliyorlardı. Tüm yaşamım boyunca bu denli korkmamıştım. Yüzlerine bakmak istemiyordum ama hiçbir dürtü bunu yapmaktan beni alıkoyamıyordu.
- Yaklaş ve adını söyle.
- Adım Herme. Herme de Leon efendim.
-Binlerce yıldır ilk defa senin türünden birine rastlıyoruz Leon oğlu Herme. Söyle bize bu yolu geçmene neden izin verelim?
Onlara diyecek tek bir şeyim bile yoktu. Cevabını bilmediğim bir sorunun başında durup onlara öyle bakakaldım. Nefeslerinin uğultusunu artık duymuyordum sadece yokuş aşağı uzanan yolun sonundaki denizin sesi geliyordu kulağıma. Arbalestlerden birisi sonunda elini kaldırdı ve aniden dibimde bitti. Öyle hızlı hareket ediyordu ki onun geldiğini bile anlamadan alnındaki uzangaçı kaşlarımın tam arasına sapladı. Acı hissetmiyordum ancak tüm varlığım titriyordu. O güne dek yaşadığım herşeyi aynı anda hissediyordum. Ölüyor muydum? Ölmek belki de bir an için kendini olduğun gibi kabullenebildiğin o tek ana sıkıştırıp seni tekrar kozana hapsetmekti. Ellerimi tüm gücümle sıkıyordum ve siyah kuşağım avucumun içindeydi. O kumaş parçasını hala o an bile hissedebiliyordum ki o an Arbalest yanımdan uzaklaşıp eski yerine geri döndü.
-Geçebilirsin Herme. Seni zaten bekliyorduk. Artık bu dünyanın dönüşme zamanı geldi. Yolun sonuna kadar yürü ve orada seni bekleyeni kabul et.
Ter içindeydim. Bu kadar kolay olabileceğini beklemiyordum. Beni diğerlerine yaptıkları gibi parça parça edip kayaların duvalarına fırlatacaklarına emindim ama artık korkmuyordum. Yolun sonunda ne olduğunu düşündüğümde bile korkmuyordum. Binlerce yıldır bu yola gelip oradan geçmeye çalışarak yok edilenlerin hikayeleriyle büyümüştüm ama onlar beni sanki tanıyorlardı. Zihnim kendime saplanıp beni yaralayamıyordu artık. Huzur içindeydim. Yol yürüdükçe daha da kısalıyordu ve artık dalgaların sesi daha şiddetle kulağıma geliyordu. Tüm parçalar zihnimde yavaş yavaş birleşiyordu sanki. Dev bir yapboz kafamın içinde dağılmış haldeydi de ben yaşadığım her gün o parçaları tek tek arayıp bulup birleştirmeye çabalıyordum sanki.
Artık sahil görünüyordu. Akşam olmak üzereydi ve iki güneş birden aynı anda karşımda batıyorlardı. Güneşlerin ışıkları sahile o kadar yansıyordu ki gözlerimi kısmadan bakamıyordum artık. Çıplak ayaklarımın arasında kumlar girmeye başladığında artık anlamıştım ki aylardır gelmeye çalıştığım yere varmıştım. Dizlerimin üzerine çöktüm ve avuçlarımı yüzüme sürdüm. Altın sarısı kumları avuçlayıp sıcaklıklarını hissettim. Deniz artık tam karşımda duruyordu ve denize doğru koşmaya başladım. Arkamı döndüğümde arbalestleri tekrar karşımda buldum. Artık geçidi korumuyorlardı. Hepsi o anda kanatlarını açtı ve açtıkların kanatların yarattığı rüzgar yüzüme savruldu. Denize varmama sadece bir kaç adım kalmıştı ki O'nu farkettim. O'na baktığımda kim olduğunu biliyordum. Neden burada olduğumu da biliyordum. Herşey başa dönecekti elbet ve ben bunu sağlayacak olandım. O'na doğru koşmaya çalıştım ama beni durdurdu. Olduğum yerde dizlerimin üzerine çöküp kaldım. Dizlerimin içinden birer göz geçiyordu sanki ve alnımın tam ortasına doğru yol alıyordu. Göğüs kafesimin yavaşça aralandığını farkettim ancak hiçbir acı üzüntü hissetmiyordum. Büyük bir birleşmeydi bu. Herşeyi biliyordum artık. Evrenin bu zerresinin üzerinde sıkışıp kalmış bedenimin yarılıp açıldığını hissediyordum. Göğüs kafesimin tam ortasında açan yeşil lotusun kokusunu duyabiliyordum. Gökleri yeri ve ikisinin arasındaki herşeyi hissediyordum.
Göklerde bir gün daha geride kalırken hayat yeniden o sahilde yaratıldı. Defalarca kez baştan tekrar tekrar daha önce yaratıldığı gibi. Herşey birden baştan aşağı değiştirildi ve unutuldu ancak bir gün yeniden herşey yine O'nun tarafından gösterilecekti ve yeniden yaratılacaktı.
Ve Herme de Leon uyandı.
1 Temmuz 2020 Çarşamba
27 Haziran 2020 Cumartesi
Berserk
İnsanlık tarihinde anlatılmış en iyi hikaye nedir? Gılgamesh, İlahi komedya, Arthur ve yuvarlak masa şövalyeleri? Dinlerin ve mitlerin binlerce yıldır anlattığı kıssalar? Belki onlarca ciltlik dünyanın en uzun hikayesi olan mahabbarata? Anlatılan sizin hikayenizdir denilen hikayeler bizi ilgilendiriyor. Masallar ve mitlerin anlattığı alegorik, sembolik çoğu metanın yanında verdikleri mesajlar hala günümüze dek gelebilmiş olsa da, çoğu masalı masal kılan bir fark var; Hepsi dilden dile anlatıldıkça şekil değiştirmiş kimileri bozulmuş, yontulmuş haldeler. Günümüze geldiğimizde ise masallara benzeseler de bize kendimizi anımsatacak güzel hikayelerimiz var. Tehanu, Dune, Catch 22, Yüzüklerin Efendisi, Vakıf serisi, Philip K. Dick'in hikayeleri akla gelebilir ilk anda. Ancak bu hikayelerin çoğu görselleştirilseler de bir çoğu o denli güzel hikayelerdirler ki onların hayata geçirilmesi hala mümkün değildir. Belki de anlatılan en iyi hikaye yaşayabildiğimiz hikayedir. Görerek, bilerek ve hissederek. Günümüzde bunu en sınırsız şekilde yapabilen maliyetler nedeniyle henüz sinema değil. Animeler ve mangalarsa bu konuda şu anda daha öndeler.
1972 yılında Go Nagai adlı bir mangaka henüz yeni gelişmekte olan japon manga kültürünü derinden sarsan bir iş gerçekleştirdi. Devilman Crybaby'i yazarak o güne dek yazılmış olan japon mangalarının tüm geleceğini değiştirdi. Devilman Crybaby insan denen canlıyı olduğu gibi gösteren ilk eserlerden biriydi. İçerdiği şiddet nedeniyle okuyan çoğu kişi için şok ediciydi ancak yarattığı devrimin etkisi kaçınılmazdı. Aynı Go Nagai daha sonra onlarca manga yazacaktı ancak bir tanesi Devilman Crybaby'i daha da aşan bir şiddete sahipti. Violence Jack doksanların sonunda depremle yerle bir olmuş bir post apokaliptik Tokyo'da insanların yaşam mücadelesini anlatırken bunu oldukça sert biçimde yaptı. Violence Jack'in ardından artık japon mangaka kültüründe çoğu şey kökünden değişmeye başladı. Seksenlerin başına gelindiğinde ise Fist of the North Star yazıldı. Hikayesi Violence Jack'e oldukça benziyordu ve Go Nagai'nin yarattığı etki bu mangada net biçimde görülüyordu. Seksenler anime ve manga açısında hala daha iyisi yapılamamış bir devirdi. 1982'de Akira yayınlandığında ise artık mangalar yaratıcılıklarının zirvesine ulaşmıştı. 1988 yılında Akira animeye çevrildiğinde ise sadece anime ve manga kültürünü etkilemedi hollywood filmlerinde bile aynı etki görülmeye başladı yani Cyberpunk kültürü artık başlamıştı. Akira. Genocyber, Midnight eye Goku ve tonla cyberpunk anime manga yayınlandı. Ancak asıl devrimi 1989 yılında Kentaro Miura yapacaktı.
Bu adam, bu muhteşem canlı 1989 yılında Berserk'in ilk sayısını yayınladı. Berserk başta tek başına şehirden şehire yalnız başına gezen Black Swordsman'ın hikayesini anlatarak hikayeye başladı. Black Swordsman Godhand denilen çok güçlü şeytani yaratıkları avlıyordu ve onlarla mücadele ediyordu. Hikaye oldukça klişe biçimde başlasa da görselliği inanılmaz boyutlarda bir mangaydı. Berserk yazılmadan önce yapılmış olan onca eser, Violence Jack, Fist of the North star hatta ilahi komedya, Dune, Berserk'in yazılmasını sağladı. Gustave Dore'nin Hieronymus Bosch'un Jan Van Eyck'in Pieter Bruegel'in yarattığı resimler Berserk'in görselliğinin öncüleriydi. Miura onlarca yıl boyunca çok az sayıda röportaj verdi ve kendisinin nerdeyse bir iki fotoğrafı var. Kesinlikle ortalıkta gözükmüyor ve son derece mütevazi. 1989 yılından beri de Berserk devam ediyor. Arada onlarca aylık boşluklarla da olsa devam ediyor.
Pekiyi Berserk'i bu kadar özel kılan ve diğer mangalardan ayıran hatta gelmiş geçmiş en iyi hikaye kılan şey nedir? Berserk sadece bir adamın intikam hikayesi değil aynı zamanda onlarca unsuru içinde barındıran bir eser. Berserk'in asıl sorduğu soru şu; Biz neden buradayız? Kontrolümüzde olmayan gizli bir gücün kuklaları mıyız? Yoksa çabalayarak hayat denen şeyin üstesinden gelebilir miyiz? Başımıza gelen kötü olaylardan sonra yenilip kendimizi yok etmek yerine ne olursa olsun mücadele etmeli miyiz? Hayatı, aşkı, hayallerimizi hatta ölümü bile yenebilir miyiz?
Hikayenin ana kahramanı Black Swordsman'ın adı Guts. Guts ölümle burun buruna bir hayat yaşamış, hiçbir zaman onu seven biri olmamış, çocukluğu bile korkunç olaylarla geçmiş bir karakter. Öyle ki doğumu bile ölümle birlikte gerçekleşmiş. Guts Midland adlı yerde bir darağacında doğuyor. Annesi ona hamileyken orada yaşayanlarla beraber asılıyor ve Guts mucize şekilde ölmeyip ölmüş annesinin rahminden toprağa düşüyor. O sırada oradan geçen bir paralı asker grubu tarafından bulunuyor. Grubun lideri Gambino onu himayesine alıyor.
Guts'ın hayatı başlamadan bitmesi gerekirken önceden belirlenmiş olan bir kader varsa bu kadere karşı gelerek başlıyor. Guts paralı askerlerin arasında büyüyor ve burada yaşadıkları tüm hikaye boyunca peşini bırakmıyor. Hayatında güvendiği tek şey kalıyor; Kılıcı. Daha 17 yaşındayken tek başına bir paralı asker olarak ünü her yere yayılıyor. Onlarca savaşta savaşıyor ve o sırada bu savaşlarda yer alan en ünlü paralı asker grubunun da dikkatini çekiyor. Bu grupların başında band of the hawk geliyor. Oldukça olaylı bir tanışmanın ardından grubun başında olan Griffith, Guts'ı kendi grubuna katmayı başarıyor ve hikaye asıl buradan başlıyor. Griffith, soğuk kanlı, her konuda becerikli ve karizmatik bir lider. Fakir bir çocukluk geçiriyor ve hayatta tek bir hayali var; kendi krallığına sahip olmak. Bu hayali için savaşıyor ve o zamanlar Midland'da bulunan en büyük krallıklar yüz yıl savaşları denen bir mücadelenin içindeler. Griffith bunu kendine bir fırsat olarak görüyor ancak soylu olmayan hiç kimsenin kral olamadığı bir dönemdeler. Griffith'in bu hayali oldukça imkansız görünse de hikaye Griffith'in bu hayalinin etrafında dönüyor.
Griffith çocukken yolda yaşlı bir dilenci kadına rastlıyor. Bu kadın Griffith'e kırmızı bir kolye satıyor. Kolyenin üzerinde parçaları biraraya gelmemiş bir insan yüzü var. Bu kolyeye kim sahip olursa dünyanın en büyük krallığına hükmedeceğini söylüyor kadın. O günden sonra Griffith bu hayal için yaşamaya başlıyor ve kolyeyi asla çıkartmıyor. Bu kolye bir Behelit. Behelitler hikayenin temelini oluşturuyor ve türleri bulunuyor. Eğer bir behelite sahipseniz sahip olmak istediğiniz ne varsa elde etme şansınız var ancak bir şartla. Karşılığında bir şey vermeniz ve vereceğiniz şeyin de isteğinizin gücüyle aynı oranda olması gerekiyor.
Griffith ve Guts ayrılmaz birer arkadaş oluyorlar. Birbirilerinin hayatlarını kurtarıyorlar ve yaşadıkları olaylar onları ayrılmaz hale getiriyor. Berserk başta bir ortaçağ fantazi hikayesi gibi başlasa da hikayenin ortasında öyle bir olay oluyor ki, bu olaydan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Öyle bir olay ki okuyan izleyen kimsenin aklına gelmeyecek büyüklükte bu olay Guts'ın tüm hayatını kökünden değiştiriyor ve Black swordsman'a dönüşüyor. Bu şok edici olay hikayenin seyrini çok daha fantastik bir yere doğru götürüyor. Doğaüstü olaylar ve yaratıklar hikayenin başında ufak tefek görülse de bu noktadan sonra ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Hikayenin içinde yer alan onlarca karakter de bu olaydan etkileniyorlar. Her karakterin kendi içinde bir hikayesi bulunuyor ve Miura bu karakterleri de anlatmayı ihmal etmiyor. Yan karakterler basit birer figüran olarak kalmıyorlar ve hikayenin seyri içinde önemli yerlere sahip oluyorlar. Ancak ana konu bu noktadan sonra şuna evriliyor; karşımızda bizden daha güçlü bir varlık karşısında ( tanrı, doğa, evren vs ) bir ölümlü olarak bizim mücadelemizin ne kadar anlamı olabilir? Bu mücadeleyi verirken neleri feda edebiliriz? Nedensellik ve etki tepki prensipleri her zaman işler mi? Nietzsche'nin ve Schopenhauer'in tartıştığı varlığın kendi öz iradesi ne kadar bu faktörler karşısında durabilir? hayat karşısında şansımız nedir? Oradan oraya savrulan yapraklar olarak bize sunulan ne ise onu kabul mu edeceğiz yoksa ne olursa olsun şartlar ve durum ne kadar kötü olursa olsun buna karşı durabilecek miyiz?
Yan karakterler içinde bir kaç istisna var ki onlarca yıl geçmesine rağmen bu karakterlerin hala kim oldukları tam olarak ne oldukları belirsiz. Aralarında en dikkat çekeni Skull Knight. Skull Knight hikayenin dönüm noktalarında ortaya hızır gibi çıkan ve Godhand denilen canavarlarla savaşan biri. Ancak bir insan mı bir hayalet mi ne olduğu tamamen belirsiz. Hikayenin bir noktasında Skull Knight'ın hikayesi de az da olsa anlatılıyor. Bu hikayeye göre bundan binlerce yıl önce tüm dünyayı birleştiren bir kral ortaya çıkıyor. Kral Gaeseric. Bu kral ihtişamlı bir şehir kuruyor ve bu şehirde insanlar barış içinde yaşıyorlar. Ancak bu uzun sürmüyor ve şehir bir gecede tamamen yok oluyor. Bu şehrin kalıntılarının üzerine de onlarca krallık kuruluyor ve midland bu krallık topraklarının üzerinde yer alıyor. Bu krala ne olduğu, şehrin neden aniden yok olduğu belirsiz ve ancak hikayede ilerledikçe bazı ipuçları yakalanabiliyor. Bu kral Gaeseric'in hala yaşadığı ve Skull Knight olduğu söyleniyor.
Skull Knight hikayenin önemli noktalarında ortaya çıkıp Guts'ı olacaklar konusunda uyarıyor. Söyledikleri dinsel bir seramoniye benziyor. Tarihte de gerçekten yaşamış bir Gaeseric bulunuyor. Bu kral ironiktir ki Vandalların ilk kralı. Roma topraklarını ele geçirmiş Roma'ya girip burayı ele geçirmiş bir kral. Hiç savaş kaybetmediği yazılı. Kral Gaeseric'in artık hemen her dile girmiş olan vahşi anlamındaki vandal kralı olması ayrıca ironik çünkü vandalların aslında o kadar da vahşi olmadıkları anlaşılıyor. Roma'yı tamamen yakıp kül etmek yerine burayı olduğu gibi bırakıyorlar ve Roma'da kalmayıp kendi ülkelerini arıyorlar. Gaeseric onlarca yıl hüküm sürdükten sonra ölüyor ve çoğu krallığın başına geldiği gibi oğulları krallığı parçalıyor. Her iki Gaeseric'in ortak yönleri bulunuyor. Her ikisinin de krallığı parçalanıyor. Her ikisi de kurukafa şeklinde bir zırh taşıyor. Her ikisi de asla yenilmiyor. Miura'nın neden bu tarihi karakteri seçtiği bilinmiyor ancak çoğunluğun vahşi zannettiği Vandalların yaşamış tek büyük kralı hikayenin en önemli yan karakteri.
Berserk'in ana kemik hikayesi iki arkadaşın yaşadıkları ve birinin hayali diğerinin geçmişle hesaplaşması olsa da onlarca yan öğe hikayenin içinde bulunuyor. Tasvirler oldukça sert. Cinsellik, dinsel öğeler, doğa mistisizmi, paganizm, ortaçağ savaşları onlarca kavram ve ayrıntı konu ilerledikçe karşımıza çıkıyor. Anlatılanların bu denli sert olmasının nedeni yazılanın aslında dünyada bir zamanlar yaşanmış olanlara göndermelerle dolu olması. Bir noktada ortaçağ cadı avlarından yaşananlar ayrıntılarıyla gösteriliyor. Hatta atlar bile çok korkutucu olabiliyor bazı yerlerde.
Engizisyon, sabbath ayinleri bir yerde hikayeyle kesişiyor. Cinsellik tasvir edilenlerin yanında asla sırıtmıyor. Okuyucuya gelişen olayların dehşeti olduğu gibi yansıtılıyor ancak bu yansıtma abartılı şekilde yapılmıyor. Sade ancak keskin bir şekilde olanı olduğu çıplaklığıyla gösteriyor. Abartılı anime şaşırmaları yok. Gereksiz ayrıntılar, içi boşaltılmış romantizm, güce tapınma gibi klişeler yok. Miura çizdiği çoğu panelde rönesans sonrası ressamlardan hatta Escher'den oldukça etkilendiğini kendisi de söylüyor. Çoğu panel tek başına birer tablo olabilecek güzellikte. İçerdiği doğaüstü öğelerin çoğunun tarihi veya mitolojik bir referansı da bulunuyor. Kushan savaşçıları (ki gerçekten de bir kushan imparatorluğu bulunuyor) engizisyon, at arabası tekerlerine bağlanıp kolları bacakları kırılmış şekilde işkence gören köylüler. Hemen her ayrıntının izi başka eserlerde sürülebiliyor. Savaş sahneleri özellikle ilk bölümlerde sürükleyici ve zekanın kılıcın gücünden daha önde olduğunu anlatan kısımlar var. Savaşlar sırasında gündelik hayatla ilgili ayrıntılar da ihmal edilmemiş. Örneğin regl olmuş bir kadının bir savaşın ortasında yaşayabilecekleri bile anlatılıyor.
Miura, okuyucuyla hikaye içindeki karakterlerin hissettiklerini tüm ayrıntılarıyla birarada tutmaya çabalıyor. Ancak doğaüstü öğeleri de hikayenin içine yapay bir şekilde sokmuyor. Başlarda zaten olağan bir tarihi hikaye olarak başlıyor, azar azar doğaüstü güçleri hikayenin içine yediriyor. Okuyucu için olanların seyrini yavaşlatmıyor ve en beklenmedik anlarda sadeliğini bozmuyor. Hikayenin en güzel tarafı da bu zaten; sade olması. Neyin neden gerçekleştiğinin altını defalarca çizmeden, sadece belli ayrıntıları ve ipuçlarını göstererek olaylar ilerliyor ve bir zirve noktasında buluşuyor. Açıkçası Berserk'i bu kadar etkileyici kılan şey de sizi ilmek ilmek o zirveye hazırlaması. O zirve öyle bir şekle bürünüyor ki sizi tamamen ele geçiriyor ve size neyi nasıl hissettireceğini anlıyorsunuz. Karanlık ve umutsuz bir dünya içinde de kalabiliyorsunuz, tüm şartlara rağmen olanlara karşı gelen bir savaşçının yaşadıklarını gördükçe O'nun neler hissedeceğini de hissediyorsunuz. Ödenen bedellerin sonunda suretler değişiyor, kimse eskisi gibi kalamıyor. Açılan yaralar kapanmıyor ve kapanması için verilen onca çabanın sonunda yine başka şeyler kaybediliyor. Guts, kurgusal anlamda yaratılmış tüm edebi karakterler içinde belki de en berbat şeyler yaşayanı olabilir. Ancak ne olursa olsun asla pes etmiyor. Ne olursa olsun. Skull Knight O'na adıyla değil 'struggler' olarak hitap ediyor bu nedenle. Mücadele eden. Mücadeleden asla kopmayan. En kötü anında bile havaya atılmış bir kılıcı içgüdüsel olarak tutup savaşmaya devam eden. Bu mücadelede Guts belki de insanlığın kadere, tanrıya, doğaya artık ne denirse densin o yenilmez gibi duran kavramlara karşı savaşındaki umudu sembolize ediyor.
Hikayenin adının Berserk olmasının nedeni de Guts'ın giydiği armorın adı. Bu armor...O armor O'nu bu hale getiren şey. İçindeki hayvanı ortaya çıkaran ve O'nu o olmaktan alıkoyan şey. Ama yenilmez kılan da o. Nedensellik asla peşini bırakmıyor. Bu armoru giyen kişi acıyı hissetmiyor. Ne kadar yaralanırsa yaralansın ne olursa olsun acı hissetmiyor ve armor kırılan kemiklerini tamir ediyor. Armor o denli büyük bir şiddet hissi veriyor ki giyen kişi çevresinde sevdiği kişilere bile saldırabiliyor ve armorun son sahibi bedenindeki kan tamamen akıp gittiği için ölüyor. Yani armor, sahibi kanasa da tüm kemikleri unufak edilse de sahibini savaşmaktan alıkoymuyor. Bu da Guts'ın aslında hikayesindeki çıkmazı gösteriyor. Ne kadar güçlü ve yenilmez olursa olsun hissedemediği ve kendi olamadığı sürece elde edeceği hiçbir şey anlamlı olmuyor. Guts armoru kullansa da kullanmasa da hala mücadelesine devam ediyor. Berserk manga olarak hala yayınlanmaya devam ediyor ve sonu hala gelmiş değil. Manganın çoğu hayranı artık altmışlarına gelmiş olan Miura'nın ölmeden mangayı bitirmesi için dua ediyor. Guts ise sonunda bir umut buluyor. Çevresinde arkadaşları var ve şu an sıhhati sağlığı gayet iyi ama mücadelesi bitmiş değil.
not; godhand nedir neye benzer diye merak edenler için buyrun.
Edit; Maalesef Miura 6 Mayıs 2021'de buraları terk etti. 54 yaşındaydı ve muhtemelen Berserk'in de sonu geldi. Bitmemiş bir hikaye de olsa Berserk için ne kadar şey söylense de az. Uyuduğun gecen huzurlu olsun Kentaro.
15 Haziran 2020 Pazartesi
Melencolia I
'Neden sanatta felsefede şiirde devlet adamlığında en üst kademelere gelmiş olanların hemen hepsi melankolik? ve bir noktaya dek kara safra denen hastalığa tutulmuşlar tüm kahramanların dillerine doladığı Herkül'ün hikayesinde olduğu gibi?'
Marcelo Ficino; Hayat üzerine üç kitap. 1468
' Şüphesiz ki sen benim bildiklerime tahammül edemezsin '
Hizir'dan Musa'ya. Kehf suresi.
17 Mayıs 1514 günü Nuremberg'de bir evde bir ressamın annesi öldüğünde bunun yaratacağı üzüntüyle o ressam belki de yeryüzünün görebileceği en muazzam eserlerden birini yapacaktı. Albrecht Dürer 18 kardeşinden yalnızca üçü hayatta olan, yaptığı eserlerle o dönem yeni filizlenen Protestanlığın savunucularından olan muazzam bir ressamdı. Bir matematik ve geometri ustasıydı. Yaptığı eserlerin çoğu ağaç üzerine oyma şeklinde gravürlerdi. Babası o zamanlar Macaristan'da bulunan Thur şehrinde yaşayan bir kuyumcuydu. Osmanlı 1455'te buraya saldırınca ailesi Nuremberg'e taşındı. Burada Thurer adını aldılar. Yani Thur'dan gelenler. Zamanla bu isim Dürer olarak evrildi. Dürer hayatı boyunca iki defa italya'ya seyahat etti. 1507'de Venedik'e geldiğinde o zamanlar Leonardo da Vinci de Venedik'te bulunuyordu. İkisinin tanıştığına dair kesin bir kanıt olmasa da Dürer İtalya'ya insan bedeninin oranlarını incelemek için gitmişti ve bu konu Leonardo'nun uzmanlığıydı. Leonardo en büyük eseri kabul edilen Mona Lisa'yı tamamlamıştı ve nereye gitse yanında taşıyordu. Muhtemelen Dürer Mona Lisa'yı gördü ve O'nun yüzündeki biçimi ve oranları zihninde taşıdı. Mona Lisa'nın yüzünü daha sonra Melencolia'nın üzgün meleğinin yüzüne yansıtacaktı.
Bir melek yapabileceklerinin sonuna gelmiş sanki yenilmiş bir melek, bir duvarın dibine çökmüş derin düşüncelere dalmış boşluğa doğru bakıyor. Üzerinde bir kum saati. Hemen yanında bir eros figürü. Kum saatinin yanında bir sihirli kare. Sihirli karenin üzerinde bir çan. Bir şeyleri haber vermeyi bekliyor. Eros'un üzerinde bir terazi. Hepsi duvara asılı. Duvara yaslı duran bir merdiven. Eros bir değirmen taşının üzerine oturmuş. Değirmen taşı adeta sökülüp oraya atılmış. Meleğin önünde yine üzgün bir şekilde yatan köpek. Köpeğin yanında ise iki geometrik şekil. Biri oktahedron. Diğeri mükemmel bir küre. Meleğin elbisesine asılı duran altı anahtar. Anahtarların hemen yanında asılı duran bir çanta. Meleğin altında sanki bir çarmıhtan sökülmüş dört tane sökülmüş büyük çivi. Meleğin elinde alelade duran bir gönye. Eros'un elinde karaladığı bir defter. Oktahedronun yanında bir çekiç. Arka planda ise bir sahil şehri. Göklerde bir yarasa kanatlarını açmış üzerinde duran melencolia yazısı ve göklerde süzülen bir kuyruklu yıldız. Sayısız sembolle dolu olan bu tablo çoğu sanat tarihçisine göre Dürer'in sanatçının tanrısallık karşısındakini acziyetini anlatmaya yönelik olduğunu söylese de üzeri örtülü duran bir sembolizm eseri dolduruyor.
Eserin adının melancholia olarak değil de melencolia olarak yazılması da oldukça tuhaf. İlk akla gelen soru bunun bir dil yanlışlığı olduğu mu yoksa bilinçli bir tercih olduğu mu? Dürer gibi mükemmelliyetçi birinin bunu yanlışlıkla yapmayacağı kesin. Hiçbir dilde melencolia diye adlandırılmıyor melankoli. Almancası melancholie. Melencolia'nın latince bir anagramı var; Limen Caelo. Yani Cennete açılan kapı. Tablo göklerde yarasa kafası taşıyan bir chimerayla kendini şöyle ilan ediyor; bu tablo cennete açılan bir kapı. Göklerde parlayan kuyruklu yıldız aslında cennete uzanan yolun giriş kapısı. Melancholia kelimesinin yunancası ise melaina chole. Bu Galen'den ve Hipokrat'tan beri süregelen bir teşhis yönteminin de önemli bir unsurunu açıklayan bir kelime aslında. Melaina chole kara safra manasına geliyor. İlk çağlarda şifacılar insana musallat olan hastalıkların sebebinin insan vücudunda bulunan dört sıvının arasındaki dengesizliğe bağlıyorlardı. Bu dört sıvı kan, balgam, sarı safra ve siyah safraydı. Siyah safra vücutta fazla olursa veya dengesi bozulursa kişinin depresyona gireceği söyleniyordu. Melankoli kelimesinin kökenini bu inanç oluşturuyor. Ortaçağda da bu teşhis yöntemini alman okültist Cornelius Agrippa da de occulta philosophia adlı kitabında anlatıyor. İnsan bedeninde bulunan sıvıların arasında kan daha yoğun olursa kişi daha hareketli canlı hayat dolu oluyor. balgam daha yoğun olursa kişi daha soğuk ve hissiz bir hale bürünüyor. Kara safra yoğunlaştığında ise kişi derin bir üzüntü haline kapılıyor. Çoğu deliliğin nedeni de kara safranın yoğun olmasına bağlanıyordu.
John Keats de melankolinin gördüğümüz herşeyin içinde olduğunu söylüyordu. Günter Grass ancak melankoli içinde olan bir insanın dünyayı daha derinden anlayabileceğini düşünüyordu. Melankolinin ana kaynağı dünyayı ve hayatı kavramakla ilgiliydi. Yaşadığımız dünyayı anladıkça melankoli kaçınılmaz hale geliyordu. İlkçağda Samos adasında doğmuş olan Pythagoras, Mısır'ı Babil'i ve Hindistan'ı yıllar boyunca gezdikten sonra yaşadığı yere Samos'a döndüğünda artık aynı insan değildi. Pythagoras onun öğrencisi olmak isteyenlere ilk şartını şöyle sunuyordu; yıllar sürecek olan bir sessizlik yemini. Öğrencileri tek bir kelime dahi etmeden yıllar boyunca onun yanında kalacaklardı. Böylece insanın en önce öğrenmesi gereken şeyi öğreneceklerdi; düşünebilmek. Pythagoras, Mısır'da rahipler tarafından inisiye edildiğinde de önce bunu öğrenmişti. Bu sessiz kalma hali kaçınılmaz bir melankoliyi beraberinde getiriyordu. İnsan doğayı tam olarak anlamadan önce düşünebilmeyi öğrenmeliydi. Geometrinin en temel kurallarını ilk açıklayanlardan biri de Pythagoras'tı. Platon da Mısır'a gitmiş ve Pythagoras'la aynı inisiasyonu geçirmiştir ki okulunun girişinde 'geometri bilmeyen giremez' yazıyordu. Siyah safra salgılandıkça kişinin düşünce dünyasındaki ilk kapı kırılıyordu. Geometri o kapının ardında duruyordu.
Hermetikler geometrinin aynı zamanda bir anlatım aracı olduğunu ibrani harflerinin sayı karşılıklarını araştırarak da aramışlardır. Gematria denen sistemde ibranicede bulunan her harfin rakamsal bir karşılığı bulunuyordu. Her rakamın kendi içinde sembolize ettiği bir anlam olduğu gibi talmud'un içindeki nice sayfayı gematria yöntemiyle karış karış araştırmışlardı. Bunu bazen üçlü dörtlü veya beşli sistemler halinde yapıyorlardı ve böylece sihirli kareler oluşturuyorlardı. Her sayının kendi karşılığı olduğu gibi yanındaki sayılarla da bir ilişkisi bulunuyordu. Bu daha sonra bir şifreleme yöntemine de dönüştü. Her sayıyı belli kelimelerin karşılığı olarak kullanıyorlardı. Sayıların toplamı da ana kelimeyi veriyordu. Ancak ilk sihirli karelerin çıkış noktası bambaşkaydı. Çinliler belli sayıları toplamları aynı olacak şekilde düzenleyerek bunlardan muska yapıyorlardı. Bazı sihirli kareler yedili sekizli bile olabiliyordu. Bu sistemde şifacı yarattığı sihirli kareyle bazı hastaları iyileştirmeye çalışıyordu. Sıklıkla delilik ve depresyon için kullanılan bir tedavi şekliydi bu aynı zamanda.
Melek ve eros, bir evin duvarına yaslanmış duruyorlar. Kum saati, sihirli kare, bir çan ve terazi evin duvarına asılı duruyor. Bakıldığında evin herhangi bir kapısı bulunmuyor. Ancak evi özel kılan bir eşya daha var; merdiven. İncilin ve tevratın en önemli bölümlerinden biri cennete uzanan merdiven bölümüdür. Kıssaya göre Yakup peygamber rüyasında cennete uzanan bir merdiven görür. Bu merdivenle melekler cennete tırmanmaktadırlar. Yakup meleklerin 70 adım attıktan sonra tökezlediğini görür. Anlar ki halkı 70 sene zulüm gördükten sonra 70 senenin sonunda bu zulümden kurtulacaktır. Bu rüya geleceğe dair kehanetler içermektedir ve yakup peygamber rüyanın sonunda tevratın indirileceğini ve sina dağında musa'nın göğe yükselerek on emiri alacağını görür. Tabloya bakıldığında merdiven aydınlanmaya giden yolun aracıdır ve bu araç eve yaslanmış beklemektedir. Melek ve merdiven yaslandıkları bu evin kutsal bir ev olduğunu anlatmaktadır. Bu ev tanrının evidir. Melek tanrının evinin önünde o evi mi beklemektedir? Artık aydınlanan yola girmiş kimse kalmamıştır. Merdiveni kullanan kimse olmadığı için orada öylece bırakılıp gitmiştir. Belki de melek tanrının evine giden yolda aydınlanmış kimse olmadığını bildiği için bu denli üzgündür. Protestanlığın başlangıcına çok az zaman kala Dürer belki de tanrının evinin hakimi olduğunu o zaman iddia eden kiliseyi kastetmektedir. Duvarda asılı duran çanın bağlantı noktası o kadar kısadır ki o çan çalındığında çalamayacaktır. Artık kilise işlevini yitirmiştir. Zaman dolmaktadır. Yanındaki terazinin kaseleri aynı seviyede dursalar da kaseleri tutan iplerden biri daha kısadır. Adil görünen ne varsa aslında adaletsizdir. Bu açıdan bakıldığında tanrının evinin duvarlarında asılı duran objeler hastalığın nedenleri olarak görülebilir. Yozlaşmış olanın zamanı dolmaktadır.
Tablonun solunda ise dev bir sekizgen şekil bulunuyor. Bu bir oktahedron. Bir küpe benzese de sekiz yüzü bulunan bir geometrik şekil. Bu şeklin buradaki bulunma nedeni Dürer'in geometriye olan ilgisi mi? Tablonun belki de en belirgin kısmı oktahedronun olduğu bölümdür. Buradan bakıldığında ışık geometrik şeklin üzerine yansımaktadır ancak bu yansıma normal bir yansıma değildir. Üzerinde anakronik bir kurukafa yer almaktadır. Tabloya doğrudan bakıldığında geometrik şeklin bu yüzeyinde belli belirsiz bir yüz görülmektedir ki bazı yazarlar bu yüzün Dürer'in aynı yıl ölen annesinin yüzü olduğunu söyler ancak belli bir açıdan bakıldığında bu yüz şekli bir kurukafa olarak görülecektir. Aynı şekilde sekiz yüzü olan oktahedrona belli bir açıdan bakıldığında bu geometrik şekil bir küp olarak görülecektir. Dürer algının aydınlanmanın yolundaki en önemli engel olduğunun farkındaydı. Evrende algıladığımız tüm madde, şekil ve uzam aslında bizim gördüğümüzün de ötesinde bir algıyla bakıldığında bambaşka görülecektir. Dürer, Cornelius Agrippa'nın eserlerinde anlattığı görülmeyenin varlığını algılayabilmek için sahip olunan algının tamamen değiştirilmesi gerektiğini biliyordu. Doğrudan bakıldığında kesinlikle küpe benzemeyen bir şekil tek bir noktadan bakıldığında bir küp olarak algılanabiliyor. O tek noktaya ulaşmanın yolu ise bilgi. O bilgiye ulaşmak ise oldukça zor. Çünkü insan zihnine yerleştirilmiş olan alışkanlığın körelttiği algı şekli insanı körleştirir ve o noktaya ulaşabilmek çoğu insan için imkansızdır.
Dürer, Melencolia'yı fazla yorumlamamış olsa da tabloada yer alan iki eşyanın açıklamasını kendisini yapmıştır. Meleğin yanında asılı duran anahtarlar ve kese. Dürer anahtarların güç, kesenin de refah olduğunu söylemiştir. Melek tepesinde tacıyla insan ruhunun ulaşabileceği en yüksek mertebeye zaten erişmiştir. Çünkü meleğin taşıdığı taç, insan ruhunun ulaşabileceği en yüksek mevkiyi sembolize eder. Üstelik bu melek refah ve güç sahibidir. Beşer insanın hayatı boyunca varmak isteyeceği noktaya çoktan varmıştır ancak yine de mutsuzdur. Yüzü simsiyahtır. Tüm üzüntüsüne rağmen gölgeler içinde kalmış olan yüzünden parlak gözleri fışkırmaktadır. Kilise veya maddi dünyanın sıradan cahil insanının ulaşmak isteyeceği mertebeler bunlardır. Güç, para ve refah. Kimse aydınlanmak istememektedir ve bunu umursayan kalmamıştır. Çünkü Melek, melankolinin yolundan geçmiş, aydınlanmaya giden yolu keşfetmiş, kendi varlığının sırlarına erişmiştir. Melek bir üstün insandır. Dibinde isanın çarmıhından sökülmüş dört çivi oraya öylece atılmış gibidir. Yaratacağı eserler için gereken tüm malzemeler bir marangozun veya duvar ustasının eşyaları önünde durmaktadır. Bir zanaatkarın işi yaratmaktır ve melek yaratabilmek için ilhamını kaybetmiş gibidir. Ancak gözlerindeki ifadeden anlaşılmaktadır ki umutsuz değildir. Çünkü önünde mükemmel bir küre durmaktadır.
Bu göksel küre kabalanın dünyanın yaratılış hikayesinde bahsettiği 9 kaptan biridir. Göksel 9 kürenin içi nur doludur ve tüm varlık bu 9 kürenin içinde yer almaktadır. Kürelerin içindeki nur öyle şiddetlidir ve güçlüdür ki küreler bu güce dayanamaz ve kırılırlar. Bu olaya kapların kırılması deniyor. Kaplar kırıldığında içindeki nur evrene olduğu gibi saçılır ve maddiyat meydana gelir. Saçılmış olan nurun sonsuz zerreleri tekrar o kaplara geri dönecektirler. Bu zerrelerin her biri varolan tüm canlıların içinde bir parça taşır. Beden öldüğünde bu parça tekrar geri döndürülür. Kabala'nın anlattığı bu yaratılış şekline göre göksel küre veya mükemmel küre bir beşerin gideceği yolun sonudur. Dönüş şüphesiz ki O'nadır denilen belki de budur. Melek hayatın tüm korkunçluğunu görmüş, acıyı, üzüntüyü tatmış ve döneceği yeri beklemektedir. O küreyi kendi elleriyle ince ince işleyerek sanatıyla varetmiş olsa da ona geri dönememiştir. Dönüşün olacağı yol ise tabloda melencolia yazısının hemen yanında duran kuyruk yıldızdadır. O yıldız ki adı Saturn'dür, ışığıyla tüm şehri aydınlatmaktadır.
4 Haziran 2020 Perşembe
Myrdin Wylt
Caledonian ormanlarının batısında Galler'in en geniş düzlüklerinin olduğu Arderid ovasında yedi nehrin birleştiği yerde yedi büyük ordu karşı karşıya gelmişti. Bir yanda Bretonların yüce kralı Gwendelou'nun oğulları diğer yanda tahtı ele geçirmek isteyen kuzenleri. Gwendelou'nun prensleri kuzeyin mağrur ve yiğit oğulları güneyde yaşayan ingiliz kuzenlerinin taht iştahına karşı dururken yanlarında o vardı; Myrdin Wylt. Şafak sökerken Myrdin her zaman giydiği altın rengi pelerinini ve sarı mızrağını alıp ordunun en başında karşılarındaki dev orduyu seyrediyordu. Önce mızraklar havaya kaldırıldı. Savaş naraları atılırken atlar öne fırladı. Erith ve Gwrith gümüş rengi atlarının üstünde şaha kalktılar. Önlerinde geleni deştiler. Kalkanlar kırıldı kılıçlar paramparça edildi. Alevden oklar gökten yağmaya başladı. Atların nalları yerinden fırladı. Huguenot katliamına dek böyle bir vahşet görülmeyecekti. Esen rüzgarla yanık ter ve kan kokusu her yeri kapladı. Bayraklar çamura bulandı. Kesik kafaların üstünde ovanın soğukluğu tütüyordu. Önce Arderyn düştü. Sonra Erith sırtından yaralandı. Atından düşerken kopmuş kolundan kanlar fışkırıyordu. Berdyd ve Kiln iki ellerinde iki kılıçla kırmızı pelerinlileri dağıtsa da yetmiyordu. Cyndur onlarca süvarinin ortasında tek başına kalakalmıştı. Atının bacaklarına mızraklar saplanınca düştü ve üzerinden geçtiler. Sayıları çok fazlaydı. Üç gün üç gece tüm nehirler kana doydu. Yanan cesetlerden ve kan kokusundan ovanın üstünden kuşlar uçamaz oldu. Myrdin ne yaparsa yapsın ne kadar adam öldürürse öldürsün yerine yenileri geliyordu.Tamamen kuşatıldıklarını farkettiklerinde artık çok geçti. Kral Gwendelou'nun çadırının alevler içinde kaldığını gördü. Myrdin çadıra doğru koşmaya başladı ve önüne çıkan kalkanlı süvarileri ellerinden fışkıran yıldırımlarla tuza çevirdi. Çadıra hala ulaşmamıştı ve delirmiş gibi koşuyordu. Vardığında ise kralıyla karşılaştı. Dizlerinin üstüne çökmüş ve kafasının üzerinde fil suratlı adamlar ellerinle baltalarla kralın sırtını deşiyorlardı. Kralı gözlerinin önünde paramparça edilirken seyretmek zorunda kaldı. Üzerinde kana bulanmamış yer yoktu. Altın sarısı pelerini paramparçaydı. Ryderich orduları kazanmıştı.
Artık bir amacı yoktu. İncilerle bezeli tahtın sahibi artık yoktu. Varisleri de yoktu. Bu topraklar artık sahipsizdi. Hayatı boyunca hizmet ettiği sevdiği ve uğruna öleceği adam ölmüştü. Önüne geleni öldürmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Silahlarını bıraktı, çıplak elleriyle onları öldürüyordu. Artık gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Sadece koşuyordu. Saatlerce çığlıklar atarak ağlayarak koştu. Yorgunluktan bayılmak üzereyken Caledonian ormanlarının ortasında kendini buldu. Sadece derinden alıp verdiği nefesinin sesi duyuluyordu. Arkasından yüzlerce atlının geldiğini biliyordu. Ormanın derinliklerine doğru koştu. Ağaçların gölgelerinden ormanın nerdeyse karanlık olan insanların tekinin bile adım atamayacağı yerlere doğru koştu. Altın meyveleri olan bir elma ağacının kovuğuna saklandı. Ağacın içinde titrerken kendi kendine 'keşke tüm bunları görebilseydim' diye söyleniyordu. 'keşke bütün bu olanları bilseydim.' Sabah olduğunda uyuyakaldığı ağacının dibine tüm eşyalarını giysilerini bıraktı her savaşta yanında olan kırılmış mızrağı hariç. Mızrağının tepesini yonttu ve üzerini küllerle kapladı. Artık hiçbir şey hissedemiyordu. Kafasını çevirdiğinde altından elmalarla bezeli dev elma ağacını gördü. Ensesinde bir uğultu vardı. Uğultu onunla konuştu; ' Morvyrn oğlu Myrdin. Düştüğün yerde kalkacaksın. Kralın öldü ama savaş bitmedi. Bu ağaçlar artık senin bedenin. Bu topraklar artık senin nefesin. Duy beni. Artık herşeyi görebileceksin. Baktığın yerde ne olduysa ne olacaksa zihninde belirecek. '
Myrdin o anda delirdiğini anlamıştı. Zihni artık bu dünyanın dertlerinden arınmıştı. ' sen kimsin? ' diye fısıldadı duyduğu sese. 'Ben yaşadığın yerin kalbiyim. Bana geldin. Çünkü sen benim enstrümanımsın. Benimsin. Kız kardeşin de öyle. Artık dert edeceğin bir şey kalmadı. Siz ikiniz teksiniz. '
'Gwendyd!' diye haykırdı birden. ' Kardeşim nerde? Onu da mı aldılar? '. Gözlerini kapadı ve ağaca doğru konuştu; ' O nerde söyle bana! '. Tek bir ses bile gelmedi. Gözlerini tekrar kapadı ve O'nu düşündü. Kızıl saçlarının düştüğü omuzlarını, perçemlerinin örttüğü yüzünü düşündü. O'nu düşündüğü an gördü. Yanmış bir kalenin ortasında diz çökmüş ağlıyordu. Krallığın şehirlerinin tek tek düştüğünü gördü. Gwendyd hayattaydı ve oradan kaçacaktı. Onunla iki denizin birleştiği yerde buluşacaklardı. Tüm telaşı hafifledi. Ağaçların arasından bir rüzgar sızıp yüzünü sıyırdı. Saçları çözülmüştü. Artık dişlerini sıkmıyordu. Tüm endişeleri yersizdi. Olacak olan mutlaka olacaktı. Bunu görmüştü. Kırık mızrağını aldı ve ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı.
Orada tam elli yıl hiç yaşlanmadan, yemeden, içmeden yaşayacaktı. Nehirlerin içinden geçti. Kayaların ve toprağın altına girdi. Ökseotuyla ve adamotuyla konuştu. Ateşi hizmetkarı yaptı. Rüzgardan bir pelerin dikti kendine. Simsiyah panterlerin ve sırtlanların dostuydu artık. Ceylanların gözlerinden geçenleri gördü. Tırtılların ve örümceklerin seslerini dinledi. Yaşayan tüm mahlukatın ruhuna sızdı. Demirin ve camın efendisi oldu. Düşleriyle metalleri şekillendirebiliyordu artık. Ormanın ortasında tüm ağaçların fısıldadığı bir göl buldu. O gölün kenarında topraktan şekillendirdiği bir kılıç dövdü. Bu kılıç, göklerin nefesini, yeryüzünün tüm sırlarını biliyordu. Kılıca adını üfledi; Excalibur. Kılıcı elinde tutup havaya kaldırdığında gölün ortasında bir el belirdi. ' Gel deli adam. Gel yeryüzünün efendisi. Gel ve yarattığın enstrümanı bana ver. O'nu ancak hakedene vereceğim. ' Kılıcı gölden uzanan ele doğru fırlattı. O el kılıcı kaptı ve gölün derinliklerinde kayboldu.
Myrdin bir yaz gecesi derin uykularından birinde bir düş gördü. Düşünde bir köylü oğlanın sırtında yüküyle yolda yürürken bir kayaya rasgeldiğini gördü. Kayanın üzerinde saplanmış kılıç vardı. Kılıcın etrafında çaresizce kılıcı yerinden oynatmak için debelenen şövalyeler vardı. Oğlan sırtındaki yükü sakince yere bırakıp kayanın yanına gitti. Kılıcı sapından tuttuğu an kılıç eline yapıştı. Uyanır uyanmaz altın meyveleri olan ağacın yanına vardı. Ağaca iki elini koyup gözlerini kapadı. Bir kral geliyordu. Adil ve sessiz bir kral. Kimsenin yanına yaklaşamayacağı bir kral. O kralın hayatta kalması gerekiyordu. Ensesinde yine aynı uğultuyu hissetti. ' Myrdin. Artık vakit geldi. '
Myrdin ormandan çıkıp Arderid ovasına vardığında artık orada ne bir kalenin ne de bir şehrin olduğunu gördü. Onca zaman sonra kızkardeşini bulmalıydı önce. Onu düşlerinde uzun zamandır görmemişti. Son gördüğü düşünde bir okyanusun öte tarafında onu beklediğini gördü. O an anlamıştı ki Gwendyd de onunla aynı düşleri görüyordu. Ona ulaşmanın bir yolunu bulmalıydı. Yanmış yıkılmış üstünde kuzgunların bile uçmadığı kalenin kalıntılarına doğru gitti. Bir yol tuttu ki artık geri dönüşü yoktu. Kalenin yıkık surlarının ortasına geldiğinde gövdesinde bir ateşin onu harladığını hissetti. Kıpkırmızı saçlar. Gwendyd buradaydı. Onun dizlerinin üzerine çöktüğü yerin olduğu yerde duruyordu. Asasını toprağa sapladı ve gözlerini kapadı. O'nun ayak izlerini hissedemiyordu. Burada olduğu yerde kalmıştı ve kımıldamamıştı. O an toprak titremeye başladı. Yerin altından bir cihaz yükselmeye başladı. Camdan bir gemiydi bu. Asasına sımsıkı sarıldı ve geminin tamamen çıkmasını sağladı. Gemi o kadar parlıyordu ki Myrdin'in gözleri bile kamaşmıştı. Geminin içine girdi ve o anda görünmeyen kapısı kapanıverdi. Gemi yükselirken anlamıştı. O'na gidiyordu.
Okyanusu aştı. Dağların avucunun içine sığacak kadar küçüldüğünü görmüştü Şahinler bile bu denli yükselemezdi. Gemi uzun bir yol katetti. Göklerde bir yol tuttu. Yolun sonuna geldiğinde uyuyalmıştı. Yere indiğini farketmedi bile. Uyandığında geminin kapısını açtı ve karşısında uçsuz bucaksız kumsalları gördü. Yedi nehir ve iki deniz birbirine karışıyordu. Şelalelerin gürültüsü her yeri kaplıyordu. Palmiyelerden evler sahilin kenarında görülüyordu. Gözlerini kısıp ufka doğru baktı ve O'nu gördü. Tek bir yıl bile bedenini eskitememişti. Gwendyd karşısında aynı bıraktığı gibi O'na bakıp gülümsüyordu. Kucaklaşmaları uzun sürdü. Vuslat sona ermişti. Gwendyd yüzünü çevirdi ve dedi ki; ' Artık zamanı geldi. Bana geldiğine göre Kral uyanmış demektir. '.
'Burası neresi?' diye sordu kızkardeşine. 'Burası bizim evimiz Merlin. Burası Avalon'
21 Mayıs 2020 Perşembe
Pneuma
Yunanca nefes almak, rüzgar, esmek, meltem, esinti anlamına geliyor. Çoğu dinde ruhun 'üflenen' bir şey olduğu dile getirilir. Bu üflenen dumansı materyalize olmamış şekilsiz form eski yunanlara göre pneuma'ydı. Ruhun şeklini alınıp verilen bir nefes olarak betimliyorlardı. Şekillendirilen materyal beden balçıksa içindeki ruhun şekli de nefesti. Mükemmel hapishane. Organik varlığının en önemli parçası alınıp verilen nefes, bedenin subjektif kısmını yani ruhu yani pneumayla oluşuyor. Bu dizaynın eksik kalan kısmını gnostikler tamamladılar. Onlara göre Pneuma sadece alınıp verilen bir nefes değildi. Bir parçaydı. Bir çeşit 'spark'. Yani bir kıvılcım. Parlayan ve daima parlayacak olan bir partikül. Gnostiklere göre tüm yaşamın varlığın özü bu kıvılcımdaydı. Herşeyin içinde bir parça barındıran bir çeşit yaşam özü. Yaşayan tüm mahlukatın her birinin içinde tek tek yer alan ve her partikülü bu canlıya özgü olan bir çeşit kod. Bu partikülün çevresini kozalayan bir beden yer alıyordu. Platon'a göre 'ruh anımsar, beden unutur'. Bedenin temel refleksif ihtiyaçları vardır. Beden, primitif varlığının makineleşmiş randımanını alabilmek adına yemeye içmeye boşaltıma ve diğer içgüdüsel ihtiyaçlara mahkumdur. Ruhun yani pneuma'nın etrafını kozalarken zihin bedenle pneuma arasındaki bağı kurmakla meşguldur. Bir çeşit köprü. Zihnin bu köprüyü sağlıklı biçimde varedebilmesi çok zordur. Çünkü mahkum edilmiş bir varlığın tek isteği oradan kaçmaktır. Bu kaçışı engellemenin en kolay yolu ise onu uyutmaktır.
Böylece ruh bu mahkumiyetinin etkisiyle balçığa yani bedene gömülür. Bir böceğin yere bir çiviyle saplanmasına benzer şekilde başlayan mahkumiyeti ruhun bedenin ihtiyaçlarına olan içgüdüsel açlığıyla kendini teslim eder ve pneuma kendisi olmaktan çıkar. O kıvılcım kararır. Altın sarısı ve hep parlayan parça artık balçığın ortasında sadece yanıp sönen kimsenin uğramadığı bir limanda duran cılız bir deniz feneri gibidir. Bu durum insan hayatının basit bir özetidir aslında. Balçığın içi sıcaktır ve konforludur. Pneumaya yapışır ve onu da bedenin ihtiyaçlarının bir parçası haline getirmeyi başarır. Bir bağımlılıktan kopmak gibi pneuma da bu durumdan çıkabilmeyi istemeyecektir. Derin uykusunda uyurken bedenin hayatı son bulana dek orada kalır. Beden olmayınca pneuma kendine yeni bir koza arar ve evsiz kalmış biri gibi oradan oraya savrulur.
İnsan hayatının doğum yaşam ve ölüm arasında geçip giden süresinde pneuma uykudadır. Etrafını ısıtmayan bir güneş gibi düşünün. Tüm evrenin hareket etmesini sağlayan sayısız gücün etkisi dışında pneuma da hareket halindedir. Kozasından çıkamamış ve kozası çürümüş bir kelebeğin da yaşama şansı yoktur. Yeni bir koza bulur ve bu tekrar eder. Ta ki pneuma kozasındaki derin uykusundan uyanana dek.
Evrenin yaratılış mitleri içinde belki de en ilginci ve tam olarak anlaşılamayanı Kabala'nın anlattığı yaratılış mitidir. Bu mit, tamamen alegorik bir imgeler kaosu olarak anlatılır. Evren, henüz varedilmişken sonsuz nurun varlığından bahsedilir. Bu nur, ışık o denli güçlü ve büyüktür ki kendisini varedebilmenin yolunun kendisini sınırlamak olduğunu anlar ve bu nur kendisini on adet kaba doldurur. Bu kaplar, ağzına dek nurla dolu olan kaplar nurun varlığına ve gücüne dayanamaz ve kırılırlar. Sonsuz hiçliğin içinde tüm nur, parçalar ortaya dağılırlar ve materyal ortaya çıkar. Nur parçaları kararırlar ve materyalize olamadıklarından varlıklarını sürdürebilecekleri kozalar ararlar. Böylece bu nurdan hayat doğar. Hayatı ortaya çıkaran nurun varolma isteğidir. Bu parçalar tek tek canlıların içine dağılırlar ve pneuma olurlar. Kaplar kırık şekilde tekrar tamir edilmeyi istemektedir. Evrenin nihai amacı kaplardan kırılarak ortaya saçılan tüm bu zerrelerin ona geri dönmesidir. Kaplar ve nur birbirini deli gibi özleyen aşıklar gibidirler. Ait oldukları yer orasıdır. Bu hikayenin tüm dinler tarihinde yeri vardır aslında. 'ona döndürüleceksiniz' söyleminin altında da yatan budur. Kırılmış olan kapların tekrar evine dönebilmesi ise ancak materyalden kurtulmasıyla mümkündür. Kozadan çıkıp evini anımsamalıdır Pneuma. Ait olduğu yere ancak kim olduğunu anladığında dönebilecektir. Tüm zerreler bir gün tüm kaplara geri dönecektir. Döndüğünde ise kaplar tekrar kırılacaklardır. Bu sonsuz döngü evrenin hatta evrenlerin varlığından çok daha önce başlamıştır. Pneuma, kaplara geri dönmesi gereken zerredir.
Bir kumsala gidip yerde uzanırken avucunuza alıp saçtığınız kum tanelerinin her birinin bir pneuma olduğunu düşünün. Carl Sagan'ın da dediği gibi dünyadaki tüm kumsallardaki kum tanelerinin toplamı bile evrendeki yıldızların sayısına erişemez. Bu sonsuz kaosun içinde pneuma uykusundan uyanabilmek için yeni bir koza bulduğunda bedeni gençse yani bir çocuksa onu uyandırabilmesi daha kolaydır. İnsan bedeni aynı insan zihni gibi yaşlandıkça katılaşır ve çürür. Çürümüş bir varlığın kendini yenileyebilmesi oldukça zordur. Bu şansı kullanabilmesi için pneuma zihne varlığını anımsatmaya çalışır; Uyan. Uyan. Uyan çocuk. Uyan.
Uyanmaktan telaşlanan ve yaşadığı hayatın içinde gündelik uğraşlarına gömülmüş olan zihinse bedenin komutlarından bir an olsun koparsa bedene ihanet edeceğini düşünür. istek devreye girer ve beden zihne tekrar hükmetmeye çalışır. isteklerin insan zihnine geliş şekli de bir maskeyle mümkündür. Böylece insan kendisini göremeyecektir. Kendisini göremediği için varlığını unutacaktır.
Ancak hayatın kaosun insan zihninin tahmin edemeyeceği muameleleri vardır. Acı, melankoli bazı zihinleri uyandırmak için yeterli değildir. Bu nedenle sufiler, cizvit rahipleri kendilerine acı vererek zihinlerini uyandırmaya çabalamışlardır ancak yetmemiştir. Hindu bilgeler ruhlarının o tek parçasını o biricik kıvılcımlarını yemeden içmeden günlerce sadece hayal ederek görmeye çalışmışlardır. Bu çileler ve materyalden uzaklaşabilme çabaları da insan zihnine yetmeyebilir. Pneuma'yı uyandıran şey bazen ani bir şoktur. Ölüm artık kozanın süresinin doldurduğu anda devreye girdiğinde tüm bu işlemler sıfırlanır. Müziğin kendi sırrı vardır. Pneuma belki de bir şarkıdır. Uyanılması en güç uykudan uyanırken gözlerimizi açtığımızda karşımızda üzerinde tek bir leke olmayan altından bir güneş bulacağımız günler yakındır.
16 Mayıs 2020 Cumartesi
Eğer
Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası
sen bir insan olursun oğlum
Rudyard Kipling'in bhagavad gita'yı okuduktan sonra yazdığı bu şiirin bir çok yorumu var. Bhagavad gita, Mahabharata adlı dünyanın en uzun şiirinin en bilinen parçası.
Kipling çok zor geçen hayatının özetini bu şiirde yapmış. İki çocuğunu kaybetmiş,18 yaşındaki oğlunu kaybetmiş, çocukken üvey annesinin şiddetine maruz kalmış, defalarca
yaptığı işlerde reddedilmiş bir adamın yazdığı bu şiirin sahibi, kendisine atfedilen şövalyelik ünvanıyla beraber onlarca ünvanı reddetmiş ancak 1907'de kendisine verilen nobel edebiyat ödülünü kabul etmiş birisi.
Aynı Rudyard Kipling 379 kişinin öldüğü hindistan'daki Amritsar katliamını yapmış General Dyer için bugünün parasıyla yüzbinlerce pound toplayıp aynı katliam için 'gerekliydi' diyebilen birisi. Bhagavad Gita'da şu vurgulanır her zaman; Maya, yani gördüğümüz tüm evren aslında bir ilüzyondur. Materyal olduğu gibi vardır ve gerçektir ancak göründüğü gibi değildir. Bir rüyada değiliz sadece maya'nın etkisindeyiz. Maya bu evrenin bir nevi örtüsüdür. Kipling hindistan'da doğup büyümüş bir ingiliz ve orada yaşananları kendisinden daha iyi bilecek biri de yok elbette. Ancak Amritsar katliamını yapabilecek birine böylesine bir desteği verebilmek? Hatta yine hindistan'da doğmuş olan George Orwell'e göre kendisi sadist birisi. Kipling gazeteciyken bir ingiliz askerinin bir hinduyu sopayla dövmesini izleyip bunu onaylamış birisi.
Elbette Kipling'in bir 'dick' olması onun hikayelerini şiirlerini kötü kılmıyor. Ancak Maya yine görevini layığıyla görüyor.
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası
sen bir insan olursun oğlum
Rudyard Kipling'in bhagavad gita'yı okuduktan sonra yazdığı bu şiirin bir çok yorumu var. Bhagavad gita, Mahabharata adlı dünyanın en uzun şiirinin en bilinen parçası.
Kipling çok zor geçen hayatının özetini bu şiirde yapmış. İki çocuğunu kaybetmiş,18 yaşındaki oğlunu kaybetmiş, çocukken üvey annesinin şiddetine maruz kalmış, defalarca
yaptığı işlerde reddedilmiş bir adamın yazdığı bu şiirin sahibi, kendisine atfedilen şövalyelik ünvanıyla beraber onlarca ünvanı reddetmiş ancak 1907'de kendisine verilen nobel edebiyat ödülünü kabul etmiş birisi.
Aynı Rudyard Kipling 379 kişinin öldüğü hindistan'daki Amritsar katliamını yapmış General Dyer için bugünün parasıyla yüzbinlerce pound toplayıp aynı katliam için 'gerekliydi' diyebilen birisi. Bhagavad Gita'da şu vurgulanır her zaman; Maya, yani gördüğümüz tüm evren aslında bir ilüzyondur. Materyal olduğu gibi vardır ve gerçektir ancak göründüğü gibi değildir. Bir rüyada değiliz sadece maya'nın etkisindeyiz. Maya bu evrenin bir nevi örtüsüdür. Kipling hindistan'da doğup büyümüş bir ingiliz ve orada yaşananları kendisinden daha iyi bilecek biri de yok elbette. Ancak Amritsar katliamını yapabilecek birine böylesine bir desteği verebilmek? Hatta yine hindistan'da doğmuş olan George Orwell'e göre kendisi sadist birisi. Kipling gazeteciyken bir ingiliz askerinin bir hinduyu sopayla dövmesini izleyip bunu onaylamış birisi.
Elbette Kipling'in bir 'dick' olması onun hikayelerini şiirlerini kötü kılmıyor. Ancak Maya yine görevini layığıyla görüyor.
13 Mayıs 2020 Çarşamba
Ölümün ihtişamı Bruegel
Sanat tarihinin geneline bakıldığında ölümün resmedildiği onlarca portreyle karşılaşmak mümkündür zira ölüm o zamanlar günümüze göre oldukça sık ve olağan bir durumdu. Çocukların çoğu beş yaşını göremeden ölüyordu. Ortalama insan ömrü kırkı geçmiyordu. Salgınlar savaşlar kilisenin katliamları insanların başından eksik olmuyordu. Ne gördüyse çizen belki de ilk ressamlardan biri olan Pieter Bruegel henüz otuzlu yaşlarını geride bırakmak üzereyken çizdiği onca huzurlu köy manzaralarından sonra birdenbire bu korkunç tabloyu zihninde canlandırmıştı ve bu gördüklerinin tamamını 120 santime 160 santimlik bir tuvale nakşetmişti. Kurukafalarla dolu bir at arabası önüne geleni ezip geçerken arabanın sürücüsü bir yandan hurdy gurdy çalıp bu kaçınılmaz sonun senfonisini icra ediyordu. Eğlence masalarının etrafına toplanmış olanlar köylüler din adamları askerler hatta krallar ve aşıklar bile bu sondan kaçamıyorlardı. İskeletlerden oluşan dev ordular tüm canlıların gırtlağına yapışmıştı. Kralların başucunda duran servetler ölümün sermayesi oluyordu. Ressam tüm bu olanları 'ihtişam' olarak nitelendiriyordu çünkü hiçbir güç ölümün önünde duramazdı. Hemen hemen tüm Bruegel portrelerinde olduğu gibi ölümün ihtişamı'nda da onlarca ayrıntı içeriyor.
Göklerin yarısı kızıl ve denize gidildikçe mavileşiyor. En solda iki iskelet sanki sonu başlatan çanları çalıyor. İsrafil'in borusu çoktan ötmüş gibi ancak bu çanlar kilisenin çanları. Hemen arkalarında iki iskelet kuruyup gitmiş ağaçları bile kesiyor. Tüm yeryüzünde canlı olan hiçbir şey kalmayıncaya dek durmayacaklarını söylüyor gibiler. Denizin ortasında batmış gemiler ve kıyıda zaferlerini iki iskelet seyrediyorlar. Tüm bu dehşetin içinde iskeletler bu dünyadan bu hayatan değillermiş gibi görünseler de aslında her biri insanların davranışlarını sergiliyorlar. Yağmalıyorlar acımasızca öldürüyorlar hatta bu yaptıklarından zevk alıyorlar.
Aslında baktığımız bu tablo bir ölüm sonrası hayali değil. Tüm bu gösterilenler yaşandı ve ressam tüm bunları gördü. Sadece gördüklerini resmeden Bruegel'i en çok etkileyen şeylerden biri de ülkesini işgal eden katolik ispanyolların yaptığı idamlardı. Tablonun sol üst köşesinde iskelet kılığına girmiş ispanyol askerlerinin yaptıkları idamları resmetti. Upuzun sopaların ucuna takılmış tekerlere kolları ve bacakları kırılarak bağlanmış insanlar oradan sarkarken kargalara yem ediliyorlardı. Tablonun hemen her yerinde onlarca haç bulunuyor. Mezar taşı olarak kıpkırmızı bir haç iki iskelet ordusunun arasında ölmüşlerin mezarını süslüyor. Tüm bu katliamlara ölümlere bir yandan köpekler de eşlik ediyor. İskeletlerin sorgusuz uşakları olarak hizmet eden köpekler yerde yatan bir annenin koynundaki bir bebeğin başında bekliyor.
Portrenin en son altında ise belki de en dikkat çekici ayrıntı yer alıyor. Ölmek üzere olarak bir kral, başucunda elinde bir kum saatiyle ona doğru gülümseyen bir iskelet. Hemen yanlarında variller dolusu altın ve gümüş ve diğer iskeletlere göre farklı bir şekilde üzerinde bir zırh olan iskelet hazinelere ellerini uzatıyor. Ölüm krala saatinin geldiğini söylerken, askerlerinden birisi kralın hazinelerinin kendisine kaldığını zannediyor. Oysa ki o asker de çoktan ölü. Bu trajedinin anlık resmedilişi bununla da bitmiyor. Kralın hemen önünde sırtı dönük dizlerinin bağı kırılmış bir din adamını yine başındaki kardinal şapkasıyla onu tutan başka bir iskelet izliyor. Krala huzurlu yatağında sakin bir ölüm yerine böyle bir dehşetin ortasında bir ölümü hak görüyor Bruegel.
Tablonon tam ortasında da büyük bir katliam var. Yüzlerce iskeletten oluşan ordu kalkan olarak üzerinde kilisenin haçlarının olduğu tabutlarla kapıları tutmuş içeri girmek üzereyken içerde hala iskeletlerle kıyasıya mücadele eden savaşçılar soylular duruyor. Kılıçları çekip mücadele etseler de yenilecekleri kaçınılmaz ve kaçabilecekleri kapalı bir kutunun içine doğru koşuyorlar. kapısında yine kilisenin amblemi duruyor. Ölümden kaçabilmek için kiliseye sığınsalar da bu kapalı bir kutu sadece ve onları yine kaçınılmaz olan bekliyor.
Tüm bu kaosun ortasında ise herşeyden uzakta tablonun en sağ alt köşesinde ise iki aşık yer alıyor. Belki de tablonun en trajik ayrıntısı bu iki aşık. Onlar olan bitene rağmen birinin elinde lut aşığına şarkı söylüyor. Birbirilerinin gözlerine bakıyorlar ve dünyayı görmüyor gibiler o anda ancak ölüm yine başlarında bekliyor. İki soylu oldukları kıyafetlerinden belli olan bu iki aşığın başında bekleyen iskelet de onlara kendi şarkısını söyleyerek eşlik ediyor. Birazdan ikisi de ölecekler.
Bu denli büyük bir dehşetin içinde insanlığın ölümden bunca korkusunun ardında ölümü kendi elleriyle yarattığı gerçeği yatıyor. Belki de ölüm o denli korkunç değil ancak insanlığın yok ediciliği ile birleştiğinde ölüm bu denli ürkütücü oluyor. Tüm resmedilen iskeletler ölümün birer parodisi aslında. Üzerilerinde temsil ettikleri bir kesimin kıyafetleriyle yaşayanlara olanca eziyeti ediyorlar. Bütün bunların sebebi sadece savaşlar, kurumuş gitmiş kemikleri sayılan bir atla temsil edilen açlık, dinler değil insanın gerçek özü bu diyor tablo. İnsanlığın hayatta en korktuğu şey olan ölüm aslında insanın en büyük parçası. Bu parçayı ne kadar lanetlese de ondan kaçsa da onun bir parçası olmaktan kurtulamıyor. Ölüm insanlığın hizmetkarı aslında. İnsanlık ölüm karşısında ne denli aciz olsa da öldürmek yok etmek insanlığa hizmet etmekten asla durmuyor.
Bruegel, ölümün ihtişamı'nı 1562'de resmettikten, katolik ispanya ordusu ülkesine topyekün saldırdıktan bir yıl sonra başka bir portre daha yapıyor. İspanya boyunduruğu altında onlarca yıldır bulunan flamanlar isyan ediyorlar ve büyük savaş başlıyor. Ressam bu savaşın etkisini tablolarından esirgemiyor ve 1567'de masumların katledilişi'ni resmediyor. Bu tabloyu oğluyla birlikte tamamlıyor. Ölümün ihtişamından tam 5 yıl sonra bu defa ressam hiçbir alegori kullanmadan iskeletler yoluyla insanları sembolize etmeden olağan çıplaklığıyla olanları resmediyor. Karlar içinde bir köye girmiş askerler köydeki evlerin kapılarını kırıp çocukları bir meydanda toplayıp mızraklıyorlar. Resim yapıldığı anda öyle bir etki yaratıyor ki resimde katledilen çocukların yerine hindiler çizerek resmi sansürlüyorlar.
Bruegel bütün bunların gerçekleşeceğini tahmin edememişti belki de bu denli çıplak bir katliama şahit olmayı hiç istememişti ancak bu defa ne kilise ne krallar ne soylular hiçbirini resmetmedi ve tüm gördüklerini ölümün ihtişamından daha keskin biçimde masumların katliamında gösterdi. Bir kaç yıl sonra da kendisi ölüme katıldı. Bu denli korkunç bir dünyayı resmetmekten asla geri durmadı. İspanyanın ülkesiyle savaşı tam 80 sene sürdü ve bu savaşın sonunda belçika hollanda ve lüksemburg özgür birer ülke olacaktı. Katolikler en büyük yenilgilerinden birini tadacaklardı. 80 yıl süren bir savaş. Şu an gördüğümüz bu iki tablo tüm olanlardan kalan bir kaç görüntü sadece. Olan biten herşeyi resmeden Bruegel 41 yıllık ömründe tüm bunları görüp çizdiği için bu dehşetli manzaraya şahit olabiliyoruz.
Not; Bruegel'in hayatına dair yaşadıklarını ve portrelerini nasıl çizdiğini anlatan bir film de mevcut bu arada. The mill and the cross. 2011 yapımı ve ressamı rutger hauer canlandırıyor.
9 Mayıs 2020 Cumartesi
Ejderhalar nereden doğarlar?
Kıpkırmızıydı. Algılanabilecek en kırmızıdan bile daha kızıldı. Arcturus'un çekirdeğinden de yeni kırılmış ceylan kalbinden de yaşamın özünden de daha kırmızıydı. Parlamasına gerek bile yoktu çünkü ışığın en koyu kıvamıyla bilenmişti. Bir ejderha gözünün çevresi yoktur çünkü o her şeyi görür. Bilinen evrenin yaratıldığı ilk dakikalarda tüm zerreler dışlaşmayı tamamlayıp katrilyonlarca derecelik ısıları soğumaya başladığı o ilk anda yaratımın ilk evresindeki ilk maddeleşmiş zerre bir ejderhanın gözüydü. Bu göz, evrenin ilk dakikasını daha tamamlamadan diğer gözü aramaya başladı. Varolmanın ilk anından itibaren 'diğerini' aramaya koyuldu ve yanında olmadığını farkettiği anda parçalanmaya başladığını hissetti. İçten değil dışındaki auranın balçıklaşmış yüzeyi dışa doğru kıvrılıyordu. Evrenin ilk dakikası daha bitmemişken zaman daha varolmamışken zamanın acısından daha şiddetli bir acıyla tüm varlığının katlanıp kıvrılarak 'diğerini' varetmeye başladığını gördü. Bu onun kontrolünde değildi. Çekim kuvvetleri ve fizik kuralları henüz ortada yoktu. Damarlar sinirler kaslar ve kan yoktu. Sadece balçık vardı. İçi kapkara olan ama kırmızının en koyu kıvamında bir kırmızı yanıbaşında kıvrılarak bir diğer gözü varediyordu. Çığlık atamıyordu, kıpırdayamıyordu. Sadece sancı vardı. Evrenin ilk dakikası daha bitmemişken sadece bir çift göz vardı. Giderek genişleyen ve herşeyi gören, algılayamayan, hapsolmamış ancak kıpırdayamayan bir çift göz.
Patlamanın nedeni daha evvel yaratılmış olan evrenlerin birikip hiçbir yere ve boyuta sığmayan çöplerinden kurtulmaktı aslında. Madde, bu çöplerin en kolay dönüştürülebileceği şeydi. Maddenin dönüşebileceği en güzel şey de bir ejderhaydı. Evren ilk dakikasını tamamladığında büyük boşluğun ortasında ışık yıllarıyla ölçülemeyecek büyüklükte bir ejderha çığlık çığlığa kendini doğuruyordu. Evrene sığmayacağı aşikar olan bu varlığın canlılığı da henüz meçhuldü. Ölüm yoksa canlı olmaktan bahsedilemezdi elbette. Madde taşlaşmaya patlamaya ve çarpışmaya başladığında ejderha hepsini gördü ve evrenin ilk dakikasının ilk saniyesinde bir şey hissetti. Acı değildi korku değildi merak değildi. Hissedebileceği ilk şeyi hissettiğinde bunun varlığının sonu olacağını düşündü. Küçülemiyordu ve giderek genişlemesini durduramıyordu. Kanatları tamamlanmıştı. Kuyruğunu savurduğunda sayısız zerrenin üzerine bulaşıp küle dönüştüğünü gördükçe kanatlarını kaldırıp haykırmayı hayal etti. Bilinen evrenin kurulan ilk hayali bir ejderhanın kanatlarını açabilmeyi hayal etmesiydi. O anda kanatları açıldı ve küçülmeyi diledi. Küçülerek bu evrenin içinde bir parça olmayı kabul edecekti yoksa madde onu yutup yokedecekti. Maddde daha fazlaydı artık. Kuyruğunu kımıldatamayacak kadar çoktu. Kapkara madde. Akmayan ve sadece bulaştığı yerde kalan dipsiz madde. Artık madde vardı ve neredeyse zaman da hapishanesini örmek üzereydi. Küçülmeyi dilemekten vazgeçip hayal etti ve o anda etrafındaki herşeyin büyümeye başladığını gördü. Algı artık evrendeki yerini almıştı ve yalanlarını söylemeye hazırdı. Dipsiz karanlığa doğru çekilmeye başladı ve kanatlarını açıp uçmaya başladı. Etrafında galaksiler birbiriyle dansetmeye başlamışken herşey ateş ve balçıkken o haykırarak uçuyordu.
Beş dakika geçmişti ki zamanın varlığını farketti. Işık ve ses içinde yerini bulmuştu. Gövdesinin içinde çıkmaya çalışır gibi sürekli devinip duran bir yumru hissetti. Kalbinin sol köşesinden bir ses duydu; Kendini bul. Evren tamamlanana dek uçtu. Yorulmaksızın ve bitmeyen düşler görerek uçtu. Betelgeuse'un üzerine kondu. Bu dev bir yıldızdı. Daha önce gördüklerden daha büyüktü. Altında akan ateşten bir parça alıp tadına baktı. Külün ve ışığın tadına daha evvel bakmıştı. Boğazından akan yıldız parçaları tüm bedenine yayılırken korkunç bir acı hissetti. Acısını haykırdığı anda gövdesi yerinden çıkacak gibi oluyordu. Ağzından lavlar püskürüyordu. Burada kendini bulamayacağını anlamıştı. Kanatlarını açtı ve dev yıldızın üstünden geçti. Ta ki suyun havanın ve seslerin çok olduğu o küçük masmavi yeri keşfedene dek. Orada binlerce yıl kaldı ve etrafında hareket eden herşeyi gözlemledi. Acıkmıyordu susamıyordu ama açlık içindeydi. Okyanusların üzerine konup orada batmadan uyumak onu rahatlatan tek şeydi. Bir gün uyandığında masmavi kımıltısız suyun üzerinde yansımasını gördü. Suya pençelerini geçirip yansımasına dokunmak istedi ancak suya gömüldü. Kendisini ilk defa gören bir varlığın ilk anladığı şey bunun bir yansıma olduğu değil bunun başka biri olduğu düşüncesiydi. Suyun içinden çıkıp tekrar suya baktı. Bunun kendisi olduğunu anladığında derin bir üzüntü hissetti. O yalnızdı. Etrafında sadece suyun ve cılız bir yıldızın serzenişleri gibi inen ışığından başka bir şey yoktu burada. O anda kendisini düşledi ama bu defa düşü yarına kesiliverdi. Kendine suyun yansımasından baktığı andan itibaren kendini düşleyemeyeceğini anladı. O da kendisi gibi bir başkasını düşledi. O anda bir haykırış duydu üzerinde. Masmavi kanatlarıyla opaz rengi gözleriyle bir başka ejderhanın üzerinde uçtuğunu gördü. Kanatlarını açıp onunla uçmaya başladı. Uçarken tekrar hayal etti ve binlercesinin yanında uçtuğunu gördü düşünde. Artık gökyüzünde binlerce ejderhanın haykırışları duyuluyordu.
İlk gelen dünyada kaldı. Uçsuz bucaksız evrende gidebileceği her yeri görmüştü. Gördükleri arasında en güzel yerin burası olduğuna emindi. Burada kaldıkça zamanın ağırlaşan etkisini derinden hissedeceğini biliyordu. Buna rağmen kalmak istedi ve geride kalan tüm zamanını etrafında gördüğü tüm güzel canlıları ağaçları hayvanları ve envai çeşit varlığı toplayarak geçirdi. İnsanlar henüz varolmamışken dev bir bahçe yarattı kendine. İnsanlar daha sonra burayı bulduklarında buraya Hesperides bahçeleri diyeceklerdi. Bahçelerden geçen ırmakların yollarını özenle birleştirdi. Yıldızların ışıklarının düştükleri yerlere birer ağaç dikti. Her ağacın tohumuna asla kurumasınlar diye kendi kanından bir damla akıttı. Ağaçlar büyüyüp altın meyveler verdiler. Bu meyvelerden yiyenler bir daha ölüm nedir bilmeyeceklerdi.
'Ve onlar dünyaya böylece geldiler. Suyun özünden toprağı düşlediler. Ağaçları ve kayaları düşlediler. Yalnız değildiler. Tek bildikleri şey düşlemekti. Binlerce yıl burada kalıp büyüdüler ve mars onlara dar gelmeye başladı. Artık buraya sığamadıklarını düşündükleri anda çoğu yeni yerler aramaya koyuldu. Kimisi bir pulsarı sonsuza dek seyretmeye koyuldu. Kimisi ise elektriği zehri ve civayı yuttu. Onlar ölüm nedir asla bilmediler. Zaman onlara asla boyun eğdiremedi.'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...

























