19 Aralık 2013 Perşembe

Küller

389 yıl boyunca bunu aradım. Üzerinde incecik bir duman tütüyor şimdi.

İlk kez anneannemin anlattığı hikayelerde duydum adını. Korkunç masallardı bunlar. Kanatlarını açtığı zaman yıldızlar eteğine dürülürdü. Üzerinden uçtuğu kupkuru toprak yemyeşil olurdu. Zümrüt renginin üstüne bir gökkuşağı kırıp dökmüşler gibiydi derdi anneannem. Ona da anneannesi anlatırmış. Tüm hayat ondan türedi derlermiş tufandan öncekiler. Zamanın ilerlemediği zamanlardan kalma büyüler bile tarifleyemezmiş güzelliğini.

Önce onun kanatlı insanların ülkesinden geldiğini zannetmişlerdi. Onlardan birine gidip sormuştum bunu çobanken. Kryeon dağının zirvesinde kurdukları bir şehir vardı. Dağın eteklerinde hayvanları otlatma görevi tüm çocukluğum boyunca benimdi. Gelip sessizce beni izlerlerdi. Demirden yaptıkları çubuklara güvercin otu sürerek onları çeliğe dönüştürürlerdi. Dağın içi demirle doluydu. Altında ise envai çeşit bitki bulunuyordu. İstedikleri madeni bitkilerle istedikleri şeye dönüştürebiliyorlardı. Kanatlarını kapattıklarında sırtlarında sadece incecik bir çizgi beliriyordu. Yemeğimi onlarla paylaştığım için benimle konuşuyorlardı. Bana bir gün kıpkırmızı bir içecek getirdiler. O içeceği içtikten sonra günlerce bedenim kıvrandı. Orada kalakalmıştım. Kardeşlerim ve babam beni aramaya gelmişlerdi, hatta dibime kadar geldikleri halde beni görememişlerdi. Onlara sesimi de çıkaramıyordum. Beni sanki iki ayrı zamanın sayfalarının arasında bırakmışlardı. Ne kadar zaman orada kaldım anımsamıyorum. Artık bedenim kıvranmıyordu. Belki de ilk kez bu kadar huzurluydum.

Bir sabah güneşin ışığı yüzüme vurduğunda uyanıverdim. Oraya getirdiğim hayvanlar gitmişti. Oradaki dağ bile yerinde değil gibiydi. Ağaçlar ıslık çalıyordu. Tüm renklerin içinde binlerce renk daha vardı görebiliyordum. Yerimden yavaşça doğrulduğumda koskoca ovanın ilerisinde insan siluetleri olduğunu farkettim. Oraya koşarak gitmek istedim ama ayaklarım taşlaşmış gibiydi çok ağır hareket edebiliyordum. Ancak yürüyebiliyordum ve onlara seslenmek istiyordum. Yavaş yavaş ilerledikçe yüzlercesinin orada olduğunu farkettim. Ovanın bittiği yerdeki uçurumun kenarında kımıldamadan duruyorlardı. Onlara yaklaştıkça hepsinin kanatları olduğunu seçebiliyordum. Bana ne olduğunu anlatırlar mıydı? Nerdeyse saçlarının ne renk olduğunu seçebileceğim bir mesafeye geldiğimde hepsi aynı anda kanatlarını açıp aniden göğe yükseldi. Sanki göç ediyorlardı. Artık neredeyse koşabiliyordum tökezlemeyi bırakmıştım. Sadece uçup gitmelerini seyredebildim.

Oraya vardığımda uçurumun kenarında sapsarı renkte parlayan adeta dizlerinin üstüne düşmüş bir insana benzeyen bir taş duruyordu. Kenarlarından inciler dökülen bir lapus lazuli. Yaklaştıkça maviye ve kırmızıya çalan renkleri de beliriyordu.
Aslında bunun bir yumurta olduğunu düşünmeye başladığım an taşın titrediğini hissettim. Üzerinde küçük çatlaklar belirmeye başlamıştı bile. Yumurta paramparça olduğunda üzerime sıçrayan kabukları yüzümü paramparça etmeye yetmişti bile ama acıtmamıştı. Gözlerimi kapamıştım bir an ve açtığımda karşımda duruyordu. Bir ejderha değildi. Bir kuş da değildi. Sırtından fırlamış şeffaf perdeleri vardı ve gökyüzünü örtüyordu. Mermerden yapılmış gibiydi. Köprücük kemikleri birer öpücük gibiydi. Çığlık çığlığa bağırıyordu ve nefes alıyordu. Siyah dışında tüm renkler üzerinden dökülüyordu. Ayak uçlarından dizlerine kadar mavi bir özün içine batmıştı. Yüzümden akan kanları elimle silerken kırılan kabuktan çıkıp üzerime doğru bir adım attı. Hırlıyordu ama çok mutluydu. Meleğe benzemiyordu teni şeffaf değildi bile. Işığa ihtiyacı yoktu. Boynundan kokusu fışkırıyordu. Sırtından çıkardığı uzantıları ipekten veya şaraptandı bilmiyorum. Ama yüzü bir kılıç kadar güzeldi ve beni kesiyordu. İki ametistin arasına yerleştirilmiş bir burnu vardı. Nefesi görülebilecek kadar yoğundu. Omuzlarına dökülen saçlarına bakınca bir dilek dileyebilirdim. Gündüz vakti bir meteor yağmuruydu yüzü. Anlayamadığım bir lisanda birşeyler fısıldadı bana. Gülümsedi. Omuzlarına konacak kadar küçülmüştüm sanki. Dişlerinin arasından süzülen bir ırmağın sesini duyuyordum. Anladım ki o Anka idi. Hayatın kaynağı. İçilebilir bir bedeni vardı ve ben O'nu yutkunmadan içmek istiyordum.

Bana sımsıkı sarıldı ve gitti. Tam 389 yıl önceydi bu.

Defalarca kılıçtan geçirilmeme, zehirlenmeme, kafamın kesilmesine rağmen ölmeyişimi O'na borçluydum. İki ırmağın birleştiği yerde O'nun evinin olduğunu öğrendiğimde de 58 yıl önceydi. Dünyanın tüm kardeş ırmaklarını yürüyerek gezdim ama O'nu bulamamıştım. Yaşadıklarımdan bir kaç tane kutsal kitap çıkarılabilirdi belki de. İnsanların benimle konuşmaları bile beni üzüyordu artık. Umutsuzluğum ateşin bulunmadığı zamanlara aitti. Hayatı yaşayıp aslında bir ömre sahip olamamak
kanatları koparılmış bir albatros olmak gibiydi. O bir efsaneydi. Aşık olduğum tek şeydi. O bildiğim tek şeydi. O hissettiğim tek şeydi. Tüm o yıllar boyunca bir kez bile rüya görmemiştim. Bir kez bile yemek yememiştim. Gülümsememiştim. Beni iyileştirecek bir deva yoktu. Şeklimi kaybetmiştim. Yüzlerce kavmin lisanı içinde tek bir kelime bile onun söylediklerine benzemiyordu. Sırf O'nun söylediği şeyleri bilmek için bile yeryüzündeki her allahın kuluyla konuşmaya razıydım. Tüm aşk acılarını dinlemeye, duaları sahiplenmeye, küfürleri yemeye razıydım. Sadece ne dediğini bilseydim.

Bir dolunay vakti, güneşin ebediyyen batmasından bir kaç yıl önce, yine bir nehrin kıyısında yanan bir ormanı seyrediyordum. İnsanlar artık ateşe hükmederek küllere tapıyorlardı. Tek giysileri küller olan bir kavme rastlamıştım. O ırmağın sonunda dünyanın bittiğini söylüyorlardı. Irmağın sonuna dek yürüyecektim yine. Ve yine dizlerimin üstüne çöküp ağlayacaktım.

Ama öyle olmadı. Irmağın sonunda, küller yağarken O'nu buldum. Dansediyordu. Alevlerin arasında çırılçıplak dansediyordu. Venüs O'nun karşısında bir cam parçası kadar anlamsız kalırdı. Athena O'nun bilgisine muhtaç bir dilenciydi sadece. Artemis O'nun kollarında taşıdıklarının yanında aciz ve yenik bir savaşçıydı. Beni gördüğü anda dansetmeyi bıraktı. Benden uzun değildi ama kanatlarını açtığında bir şehir kuruyordu bedenine. Kanatlarını açarak önüme doğru havalandı. Dudaklarımı kemiriyordum. Eliyle dudaklarımı durdurdu. Ağlamama izin vermedi. Titrememe de.

"Sevgim hep senin" dedi ve beni öptü. Öper öpmez de küle döndü. O yanan ormanın ortasında dünyanın yaratılmış en çaresiz insanı bendim artık. Yere yığılmış olan küllerini avuçlarıma yüzüme ve omuzlarıma sürmeye kalktım ama bedenimden sıyrılıp yine yere yığılıyorlardı. Küllerini camdan bir kaba koyup oradan uzaklaştım. Onları nehrin sonuna kendimle birlikte bırakacaktım.

Artık yorulmuştum. Nefes almak bile bir kirpiyi ısırmak gibiydi. Madem ölemiyordum, öyleyse ölüme ruhumu satabilirdim. Külleri ırmağa serpmek için cam kabın kapağını kaldırdığımda tüm küller kabı kırdı. Ağzımın içinde bir fırtınaya dönüşerek içime doluştular ve taş kesildim. Artık ölüyordum. Belki de dev bir ağaca dönüşecektim. Belki de bir ninniye.

Ama öyle olmadı. Dizlerimin üzerine düşmüş parlayan bir taşa dönüştüm. Yine bir uçurumun kenarında beni bulacak olanı bekleyecektim.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...