389 yıl boyunca bunu aradım. Üzerinde incecik bir duman tütüyor şimdi.
İlk kez anneannemin anlattığı hikayelerde duydum adını. Korkunç masallardı bunlar. Kanatlarını açtığı zaman yıldızlar eteğine dürülürdü. Üzerinden uçtuğu kupkuru toprak yemyeşil olurdu. Zümrüt renginin üstüne bir gökkuşağı kırıp dökmüşler gibiydi derdi anneannem. Ona da anneannesi anlatırmış. Tüm hayat ondan türedi derlermiş tufandan öncekiler. Zamanın ilerlemediği zamanlardan kalma büyüler bile tarifleyemezmiş güzelliğini.
Önce onun kanatlı insanların ülkesinden geldiğini zannetmişlerdi. Onlardan birine gidip sormuştum bunu çobanken. Kryeon dağının zirvesinde kurdukları bir şehir vardı. Dağın eteklerinde hayvanları otlatma görevi tüm çocukluğum boyunca benimdi. Gelip sessizce beni izlerlerdi. Demirden yaptıkları çubuklara güvercin otu sürerek onları çeliğe dönüştürürlerdi. Dağın içi demirle doluydu. Altında ise envai çeşit bitki bulunuyordu. İstedikleri madeni bitkilerle istedikleri şeye dönüştürebiliyorlardı. Kanatlarını kapattıklarında sırtlarında sadece incecik bir çizgi beliriyordu. Yemeğimi onlarla paylaştığım için benimle konuşuyorlardı. Bana bir gün kıpkırmızı bir içecek getirdiler. O içeceği içtikten sonra günlerce bedenim kıvrandı. Orada kalakalmıştım. Kardeşlerim ve babam beni aramaya gelmişlerdi, hatta dibime kadar geldikleri halde beni görememişlerdi. Onlara sesimi de çıkaramıyordum. Beni sanki iki ayrı zamanın sayfalarının arasında bırakmışlardı. Ne kadar zaman orada kaldım anımsamıyorum. Artık bedenim kıvranmıyordu. Belki de ilk kez bu kadar huzurluydum.
Bir sabah güneşin ışığı yüzüme vurduğunda uyanıverdim. Oraya getirdiğim hayvanlar gitmişti. Oradaki dağ bile yerinde değil gibiydi. Ağaçlar ıslık çalıyordu. Tüm renklerin içinde binlerce renk daha vardı görebiliyordum. Yerimden yavaşça doğrulduğumda koskoca ovanın ilerisinde insan siluetleri olduğunu farkettim. Oraya koşarak gitmek istedim ama ayaklarım taşlaşmış gibiydi çok ağır hareket edebiliyordum. Ancak yürüyebiliyordum ve onlara seslenmek istiyordum. Yavaş yavaş ilerledikçe yüzlercesinin orada olduğunu farkettim. Ovanın bittiği yerdeki uçurumun kenarında kımıldamadan duruyorlardı. Onlara yaklaştıkça hepsinin kanatları olduğunu seçebiliyordum. Bana ne olduğunu anlatırlar mıydı? Nerdeyse saçlarının ne renk olduğunu seçebileceğim bir mesafeye geldiğimde hepsi aynı anda kanatlarını açıp aniden göğe yükseldi. Sanki göç ediyorlardı. Artık neredeyse koşabiliyordum tökezlemeyi bırakmıştım. Sadece uçup gitmelerini seyredebildim.
Oraya vardığımda uçurumun kenarında sapsarı renkte parlayan adeta dizlerinin üstüne düşmüş bir insana benzeyen bir taş duruyordu. Kenarlarından inciler dökülen bir lapus lazuli. Yaklaştıkça maviye ve kırmızıya çalan renkleri de beliriyordu.
Aslında bunun bir yumurta olduğunu düşünmeye başladığım an taşın titrediğini hissettim. Üzerinde küçük çatlaklar belirmeye başlamıştı bile. Yumurta paramparça olduğunda üzerime sıçrayan kabukları yüzümü paramparça etmeye yetmişti bile ama acıtmamıştı. Gözlerimi kapamıştım bir an ve açtığımda karşımda duruyordu. Bir ejderha değildi. Bir kuş da değildi. Sırtından fırlamış şeffaf perdeleri vardı ve gökyüzünü örtüyordu. Mermerden yapılmış gibiydi. Köprücük kemikleri birer öpücük gibiydi. Çığlık çığlığa bağırıyordu ve nefes alıyordu. Siyah dışında tüm renkler üzerinden dökülüyordu. Ayak uçlarından dizlerine kadar mavi bir özün içine batmıştı. Yüzümden akan kanları elimle silerken kırılan kabuktan çıkıp üzerime doğru bir adım attı. Hırlıyordu ama çok mutluydu. Meleğe benzemiyordu teni şeffaf değildi bile. Işığa ihtiyacı yoktu. Boynundan kokusu fışkırıyordu. Sırtından çıkardığı uzantıları ipekten veya şaraptandı bilmiyorum. Ama yüzü bir kılıç kadar güzeldi ve beni kesiyordu. İki ametistin arasına yerleştirilmiş bir burnu vardı. Nefesi görülebilecek kadar yoğundu. Omuzlarına dökülen saçlarına bakınca bir dilek dileyebilirdim. Gündüz vakti bir meteor yağmuruydu yüzü. Anlayamadığım bir lisanda birşeyler fısıldadı bana. Gülümsedi. Omuzlarına konacak kadar küçülmüştüm sanki. Dişlerinin arasından süzülen bir ırmağın sesini duyuyordum. Anladım ki o Anka idi. Hayatın kaynağı. İçilebilir bir bedeni vardı ve ben O'nu yutkunmadan içmek istiyordum.
Bana sımsıkı sarıldı ve gitti. Tam 389 yıl önceydi bu.
Defalarca kılıçtan geçirilmeme, zehirlenmeme, kafamın kesilmesine rağmen ölmeyişimi O'na borçluydum. İki ırmağın birleştiği yerde O'nun evinin olduğunu öğrendiğimde de 58 yıl önceydi. Dünyanın tüm kardeş ırmaklarını yürüyerek gezdim ama O'nu bulamamıştım. Yaşadıklarımdan bir kaç tane kutsal kitap çıkarılabilirdi belki de. İnsanların benimle konuşmaları bile beni üzüyordu artık. Umutsuzluğum ateşin bulunmadığı zamanlara aitti. Hayatı yaşayıp aslında bir ömre sahip olamamak
kanatları koparılmış bir albatros olmak gibiydi. O bir efsaneydi. Aşık olduğum tek şeydi. O bildiğim tek şeydi. O hissettiğim tek şeydi. Tüm o yıllar boyunca bir kez bile rüya görmemiştim. Bir kez bile yemek yememiştim. Gülümsememiştim. Beni iyileştirecek bir deva yoktu. Şeklimi kaybetmiştim. Yüzlerce kavmin lisanı içinde tek bir kelime bile onun söylediklerine benzemiyordu. Sırf O'nun söylediği şeyleri bilmek için bile yeryüzündeki her allahın kuluyla konuşmaya razıydım. Tüm aşk acılarını dinlemeye, duaları sahiplenmeye, küfürleri yemeye razıydım. Sadece ne dediğini bilseydim.
Bir dolunay vakti, güneşin ebediyyen batmasından bir kaç yıl önce, yine bir nehrin kıyısında yanan bir ormanı seyrediyordum. İnsanlar artık ateşe hükmederek küllere tapıyorlardı. Tek giysileri küller olan bir kavme rastlamıştım. O ırmağın sonunda dünyanın bittiğini söylüyorlardı. Irmağın sonuna dek yürüyecektim yine. Ve yine dizlerimin üstüne çöküp ağlayacaktım.
Ama öyle olmadı. Irmağın sonunda, küller yağarken O'nu buldum. Dansediyordu. Alevlerin arasında çırılçıplak dansediyordu. Venüs O'nun karşısında bir cam parçası kadar anlamsız kalırdı. Athena O'nun bilgisine muhtaç bir dilenciydi sadece. Artemis O'nun kollarında taşıdıklarının yanında aciz ve yenik bir savaşçıydı. Beni gördüğü anda dansetmeyi bıraktı. Benden uzun değildi ama kanatlarını açtığında bir şehir kuruyordu bedenine. Kanatlarını açarak önüme doğru havalandı. Dudaklarımı kemiriyordum. Eliyle dudaklarımı durdurdu. Ağlamama izin vermedi. Titrememe de.
"Sevgim hep senin" dedi ve beni öptü. Öper öpmez de küle döndü. O yanan ormanın ortasında dünyanın yaratılmış en çaresiz insanı bendim artık. Yere yığılmış olan küllerini avuçlarıma yüzüme ve omuzlarıma sürmeye kalktım ama bedenimden sıyrılıp yine yere yığılıyorlardı. Küllerini camdan bir kaba koyup oradan uzaklaştım. Onları nehrin sonuna kendimle birlikte bırakacaktım.
Artık yorulmuştum. Nefes almak bile bir kirpiyi ısırmak gibiydi. Madem ölemiyordum, öyleyse ölüme ruhumu satabilirdim. Külleri ırmağa serpmek için cam kabın kapağını kaldırdığımda tüm küller kabı kırdı. Ağzımın içinde bir fırtınaya dönüşerek içime doluştular ve taş kesildim. Artık ölüyordum. Belki de dev bir ağaca dönüşecektim. Belki de bir ninniye.
Ama öyle olmadı. Dizlerimin üzerine düşmüş parlayan bir taşa dönüştüm. Yine bir uçurumun kenarında beni bulacak olanı bekleyecektim.
19 Aralık 2013 Perşembe
18 Aralık 2013 Çarşamba
Ateş ve atlar
Hiçbir şey düşünemiyorum şu an. Tüm hayatım boyu böyle bir anı sadece iki kez yaşadım.
İlk hissettiğim zaman 13 yaşındaydım. Voldreva kardinalinin evine davet edilmiştik ailemle birlikte. Babam Krastora'nın en büyük birliğinin başında bir voldemare idi, yani siz nasıl diyorsunuz albay. Bu ordular kürelerin bazılarına ziyaretlerde bulunuyorlardı ve oralardaki Ambrosia'yı toplayıp bizlere sunuyorlardı. Ambrosia olmadan yaşayamayız. Belki yaşayabilirdik ama o sınırların dışındaki sefillere dönerdik. Bizim için yaşamak demek, yok etmek demektir. Hükmetmek demektir. Bizden önce gelenler vicdan gibi şeylere sığınıyorlardı. O denli zavallıca bir toplumdular ki, sürekli kendilerini yok edip yenilerini yaratmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Uğultulu bir döngü. Onlar da yok etmek konusunda maharetliydiler elbette ama sadece kendilerini yok etmekte ustalaşmışlardı. Atalarımızı asla anmayız biz. Çünkü sefil yaratıklardı hepsi. Bulduğumuz kemiklerinden neler yaşadıklarını Ambrosia sayesinde öğrenebildiğimiz için nerdeyse her birinin anılarına sahibiz. Güneş artık doğmuyor ve batmıyor. Karanlığın üstüne kendi güneşimizi serdik. Atalarımıza ait olan güneşi bile defettik.
Çiftlikte toplanan onca soylunun arasında voldemare ve priamareler elbette üstün sayılmıyorlardı. Bir de yaratıcılar vardı orada. Yok olan tüm toplumları sırf zevk olsun diye tekrar yaratıp, o ilkellikleriyle kendi kendilerine ne yapacaklar acaba diye seyreden Morkhallar. Kelimelerin ve sayıların sırlarını bilirseniz eğer, istediğiniz şeyi yaratabilme gücüne sahip olursunuz. Onlar fısıltıların bile ötesini öğrenmiş gri tenliler. Kıskanmıyorum onları. Ama benziyorum onlara. Onlar üç kere büyük olanlar. Birincisi yaratmak. İkincisi yok etmek. Üçüncüsü ise sevgi. Zaaf olmayan sevgi. Bize öğrettiler, sevgiyi bile bir hayıflanma aracı haline getirmişler. O kadar tuhaf ki sevdiklerini bile öldürmekten çekinmemişler.
Herkes çiftliğe vardığında atların olduğu yere toplandık. Ben elbette en öndeydim. Çünkü o güne dek atları hiç görmemiştim. Babamın tüm hayatı ise atlarla konuşmakla geçmişti. Belki de benimle konuştuğundan hatta annemle konuştuğundan bile daha fazla konuşmuştur atlarla. İki hayvan tanıdım konuşabileceğiniz; birisi atlar diğeri kaplanlar. Kaplanlar ki içinizi bile okurlar. Ama babam atlarla konuşuyordu sadece. Gövdelerinden ve kemiklerinden kılıçların yaratıldığı simsiyah atlarla.
Atların tutulduğu çitlerin önüne bir sessizlik gibi hızlıca geldi kalabalık. Kısrakların olduğu kulübelerin kapısı açıldı. Bembeyaz atlar salındı önce güzel haberler gibi. Ardından sebepsiz bir rüzgar esti. Atların yelelerine ulaşmadı bile. Onlar çoktan yeryüzünü ayaklarıyla dövmeye başlamışlardı bile. Derken üzerinde simsiyah deri bir montu olan biri girdi içeri. Saçları kıvrımsızdı ama düz de değildi. Benden kısaydı. Arkasına asla bakmayan biriydi bu. Atlara doğru koşmaya başladı ve üzerinde taşıdığı mont ne kadar siyahsa onun tam zıttı olacak kadar beyaz bir atı yelelerinden yakalayıp üzerine bindi. O beyaz ata bindiği anda yüzünü görebildim. O güne dek yazılmış tüm kitaplar yandı o anda beynimde. Belki zihnim bir evren yaratacak genişlikte düşünebilirdi ama onun yüzünü değil. Gözleri o kadar büyüktü ki sanki ateşi onlar yaratmışlardı. Atın üzerine bindiği anda hiçbir şey düşünememeye başladım sadece seyredebiliyordum.
Zaman ağır şeydir. Sürekli özgül ağırlığı değişir ve üzerine biner. Zaman o anda sıfıra yakın bir ağırlıkla beni yerçekimsiz bir ana hapsetti. Birden omzuma dokunan babamın elini hissettiğim ana dek. "Görüyor musun kız ne kadar becerikli? Belki sen de bir gün böyle ata binebilirsin. " dedi gülümseyerek. Kafamı bile çevirmeden " benim gibi kılıç kullanan birinin ata ihtiyacı olmaz sanırım " dedim hafif kızgın bir sesle. Kızmamıştım halbuki. Sadece o anı bozduğu için babamdan kurtulmak istiyordum.
Atların olduğu alana daha sonra başka hünerli biniciler daldı ve hepsi maharetlerini gösterdiler. Seyre daldığım kızı gözlerimle bulamıyordum. Onca renkli kıyafetli papağan kılıklı insanın arasında simsiyah giyinmiş tek kişiydi ve ben onu göremiyordum. Telaşlanmıyorum hayır. Telaşlanacak bir durum yok.
O gün, bacağımı kaybettiğim günün bir gün öncesiydi. Beni ağzıyla duvara fırlatan Korintian'ın son kurbanıydım. Kılıcımı karnına saplayabilmiştim ancak. Babamın kafasını koparmasına da engel olmamıştı bu. Uyuyakalmıştım sadece. O kadar çok kan vardı ki tüm çiftlik kırmızı bir dolunayın altında ezilmiş gibiydi. Diğer tüm insanlar gibi ben de uyuyakalmıştım ama yaşıyordum. O aşağıladığımız insanların haklı intikamını tatmıştık. Kibrimizin son günüydü o gün. Ancak ölmeden ölürsen anlayabileceğin türden bir bilgiydi bu. Ambrosia ile edinememiştik.
Şimdi 35 yaşına gireli bir kaç gün olmuş biriydim ve karşımda O, siyah montuyla bu kez önümde duruyordu. Bir atın üzerinde değildi. Babam artık omzuma dokunamazdı. Bana sadece bakıyordu. Gözlerindeki ateş gerçekti. Beni daha önce görmemişti ve aklımdan geçenleri bilemezdi. Bu rahatlatmıyordu beni. Bilsin istiyordum. Bilsin ve hissetsin. O kadar derinden hissetsin ki hafızanın geri getiremeyeği bu değerli ab-ı hayatı benden içsin.
"Afedersiniz Pantheon'a nasıl gidebilirim? Bana anlatır mısınız?" diye soruyordu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Pantheon adında bir yer mi vardı? emin değildim. Üç milyar yıl önce bu hikayeyi birisi daha anlatmıştı bana. Ben o zamanlar sadece bir dinleyiciydim ama artık yaşayan biriydim. O an anımsar gibi oldum. O artık bir kız değildi ve ben lavlar akan gözlerine bakarak bir kaç dakika bir şeyler demeye çabaladım. Çiftliği anımsatamazdım. Bacağımın aslında takma olduğunu farketmemişti bile. Bana bakıyordu ama beni görmüyordu bile. Orada senle birlikteydik sen ata binmiştin bembeyaz bir ata üstelik üzerinde yine bu mont vardı diyemezdim. Oradan nasıl kurtulmuştu? Korintian beni şans eseri sağ bırakmıştı ama O, tüm uzuvlarıyla karşımdaydı.
"Biraz ilerde bir demirci ustası göreceksiniz. O buraların en yetkin insanlarından biridir. O'na sorabilirsiniz" diyebildim sadece. Gülümseyerek teşekkür etti. Arkasına dönüp bakmayacaktı elbette. Önümde yürüyordu ve ben sadece seyrettim. Seyrettikçe evren büyüdü genişledi. Sokağın başına geldiğinde ise dönüp baktı bana. Orada öylece durdu bir an. Dönüp baktı bana. Tekrar yürüyüp gitti mi anımsamıyorum bile. Sadece baktığını biliyorum. Bu da yeterliydi.
Zaman ağır şeydir. Kimse bilmese de sizi kendisine benzetir. Ve ben o ana benzedim.
İlk hissettiğim zaman 13 yaşındaydım. Voldreva kardinalinin evine davet edilmiştik ailemle birlikte. Babam Krastora'nın en büyük birliğinin başında bir voldemare idi, yani siz nasıl diyorsunuz albay. Bu ordular kürelerin bazılarına ziyaretlerde bulunuyorlardı ve oralardaki Ambrosia'yı toplayıp bizlere sunuyorlardı. Ambrosia olmadan yaşayamayız. Belki yaşayabilirdik ama o sınırların dışındaki sefillere dönerdik. Bizim için yaşamak demek, yok etmek demektir. Hükmetmek demektir. Bizden önce gelenler vicdan gibi şeylere sığınıyorlardı. O denli zavallıca bir toplumdular ki, sürekli kendilerini yok edip yenilerini yaratmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Uğultulu bir döngü. Onlar da yok etmek konusunda maharetliydiler elbette ama sadece kendilerini yok etmekte ustalaşmışlardı. Atalarımızı asla anmayız biz. Çünkü sefil yaratıklardı hepsi. Bulduğumuz kemiklerinden neler yaşadıklarını Ambrosia sayesinde öğrenebildiğimiz için nerdeyse her birinin anılarına sahibiz. Güneş artık doğmuyor ve batmıyor. Karanlığın üstüne kendi güneşimizi serdik. Atalarımıza ait olan güneşi bile defettik.
Çiftlikte toplanan onca soylunun arasında voldemare ve priamareler elbette üstün sayılmıyorlardı. Bir de yaratıcılar vardı orada. Yok olan tüm toplumları sırf zevk olsun diye tekrar yaratıp, o ilkellikleriyle kendi kendilerine ne yapacaklar acaba diye seyreden Morkhallar. Kelimelerin ve sayıların sırlarını bilirseniz eğer, istediğiniz şeyi yaratabilme gücüne sahip olursunuz. Onlar fısıltıların bile ötesini öğrenmiş gri tenliler. Kıskanmıyorum onları. Ama benziyorum onlara. Onlar üç kere büyük olanlar. Birincisi yaratmak. İkincisi yok etmek. Üçüncüsü ise sevgi. Zaaf olmayan sevgi. Bize öğrettiler, sevgiyi bile bir hayıflanma aracı haline getirmişler. O kadar tuhaf ki sevdiklerini bile öldürmekten çekinmemişler.
Herkes çiftliğe vardığında atların olduğu yere toplandık. Ben elbette en öndeydim. Çünkü o güne dek atları hiç görmemiştim. Babamın tüm hayatı ise atlarla konuşmakla geçmişti. Belki de benimle konuştuğundan hatta annemle konuştuğundan bile daha fazla konuşmuştur atlarla. İki hayvan tanıdım konuşabileceğiniz; birisi atlar diğeri kaplanlar. Kaplanlar ki içinizi bile okurlar. Ama babam atlarla konuşuyordu sadece. Gövdelerinden ve kemiklerinden kılıçların yaratıldığı simsiyah atlarla.
Atların tutulduğu çitlerin önüne bir sessizlik gibi hızlıca geldi kalabalık. Kısrakların olduğu kulübelerin kapısı açıldı. Bembeyaz atlar salındı önce güzel haberler gibi. Ardından sebepsiz bir rüzgar esti. Atların yelelerine ulaşmadı bile. Onlar çoktan yeryüzünü ayaklarıyla dövmeye başlamışlardı bile. Derken üzerinde simsiyah deri bir montu olan biri girdi içeri. Saçları kıvrımsızdı ama düz de değildi. Benden kısaydı. Arkasına asla bakmayan biriydi bu. Atlara doğru koşmaya başladı ve üzerinde taşıdığı mont ne kadar siyahsa onun tam zıttı olacak kadar beyaz bir atı yelelerinden yakalayıp üzerine bindi. O beyaz ata bindiği anda yüzünü görebildim. O güne dek yazılmış tüm kitaplar yandı o anda beynimde. Belki zihnim bir evren yaratacak genişlikte düşünebilirdi ama onun yüzünü değil. Gözleri o kadar büyüktü ki sanki ateşi onlar yaratmışlardı. Atın üzerine bindiği anda hiçbir şey düşünememeye başladım sadece seyredebiliyordum.
Zaman ağır şeydir. Sürekli özgül ağırlığı değişir ve üzerine biner. Zaman o anda sıfıra yakın bir ağırlıkla beni yerçekimsiz bir ana hapsetti. Birden omzuma dokunan babamın elini hissettiğim ana dek. "Görüyor musun kız ne kadar becerikli? Belki sen de bir gün böyle ata binebilirsin. " dedi gülümseyerek. Kafamı bile çevirmeden " benim gibi kılıç kullanan birinin ata ihtiyacı olmaz sanırım " dedim hafif kızgın bir sesle. Kızmamıştım halbuki. Sadece o anı bozduğu için babamdan kurtulmak istiyordum.
Atların olduğu alana daha sonra başka hünerli biniciler daldı ve hepsi maharetlerini gösterdiler. Seyre daldığım kızı gözlerimle bulamıyordum. Onca renkli kıyafetli papağan kılıklı insanın arasında simsiyah giyinmiş tek kişiydi ve ben onu göremiyordum. Telaşlanmıyorum hayır. Telaşlanacak bir durum yok.
O gün, bacağımı kaybettiğim günün bir gün öncesiydi. Beni ağzıyla duvara fırlatan Korintian'ın son kurbanıydım. Kılıcımı karnına saplayabilmiştim ancak. Babamın kafasını koparmasına da engel olmamıştı bu. Uyuyakalmıştım sadece. O kadar çok kan vardı ki tüm çiftlik kırmızı bir dolunayın altında ezilmiş gibiydi. Diğer tüm insanlar gibi ben de uyuyakalmıştım ama yaşıyordum. O aşağıladığımız insanların haklı intikamını tatmıştık. Kibrimizin son günüydü o gün. Ancak ölmeden ölürsen anlayabileceğin türden bir bilgiydi bu. Ambrosia ile edinememiştik.
Şimdi 35 yaşına gireli bir kaç gün olmuş biriydim ve karşımda O, siyah montuyla bu kez önümde duruyordu. Bir atın üzerinde değildi. Babam artık omzuma dokunamazdı. Bana sadece bakıyordu. Gözlerindeki ateş gerçekti. Beni daha önce görmemişti ve aklımdan geçenleri bilemezdi. Bu rahatlatmıyordu beni. Bilsin istiyordum. Bilsin ve hissetsin. O kadar derinden hissetsin ki hafızanın geri getiremeyeği bu değerli ab-ı hayatı benden içsin.
"Afedersiniz Pantheon'a nasıl gidebilirim? Bana anlatır mısınız?" diye soruyordu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Pantheon adında bir yer mi vardı? emin değildim. Üç milyar yıl önce bu hikayeyi birisi daha anlatmıştı bana. Ben o zamanlar sadece bir dinleyiciydim ama artık yaşayan biriydim. O an anımsar gibi oldum. O artık bir kız değildi ve ben lavlar akan gözlerine bakarak bir kaç dakika bir şeyler demeye çabaladım. Çiftliği anımsatamazdım. Bacağımın aslında takma olduğunu farketmemişti bile. Bana bakıyordu ama beni görmüyordu bile. Orada senle birlikteydik sen ata binmiştin bembeyaz bir ata üstelik üzerinde yine bu mont vardı diyemezdim. Oradan nasıl kurtulmuştu? Korintian beni şans eseri sağ bırakmıştı ama O, tüm uzuvlarıyla karşımdaydı.
"Biraz ilerde bir demirci ustası göreceksiniz. O buraların en yetkin insanlarından biridir. O'na sorabilirsiniz" diyebildim sadece. Gülümseyerek teşekkür etti. Arkasına dönüp bakmayacaktı elbette. Önümde yürüyordu ve ben sadece seyrettim. Seyrettikçe evren büyüdü genişledi. Sokağın başına geldiğinde ise dönüp baktı bana. Orada öylece durdu bir an. Dönüp baktı bana. Tekrar yürüyüp gitti mi anımsamıyorum bile. Sadece baktığını biliyorum. Bu da yeterliydi.
Zaman ağır şeydir. Kimse bilmese de sizi kendisine benzetir. Ve ben o ana benzedim.
10 Aralık 2013 Salı
Musica Universalis - Kürelerin müziği
Musica Universalis, ilk kez Samoslu Pythagoras'ın daha Sokrates doğmadan önce öne sürdüğü evrenin uyumunu açıklamaya çalışan bir kavramdır. Bugün bu kavramı "kürelerin müziği" olarak adlandırabiliriz. Pythagoras, bizim bildiğimiz 3-4-5 üçgenini, yani hipotenüsü bulduğu söylenen matematikçiden çok daha fazlasıydı. Müzik, astronomi ve tıp konusunda da oldukça bilgiliydi. Hazretin söylediği şuydu; evrende varolan tüm gezegenler, yani küreler, insan kulağının duyamayacağı bir frenkansta sesler çıkarırlar. Yörüngelerinde hareket ederken veya bir başka küreyle yakınlaştıklarında, bu çıkardıkları uğultunun veya fısıltının frekansı değişir. O zaman gökyüzünde en belirgin biçimde görülen gezegenler yani merkür, venüs, ay, mars, jüpiter ve satürn ile güneşin birbiri arasındaki bağlantıyla bu müzik oluşur. Her bir gezegenin birbiri arasındaki ilişki, dünya ile birlikte bugün bildiğimiz müziğin 7 oktavını da oluştururlar. Bu müzik, asla uyumsuz değildir.
Kaostan beslenen evrenin kendi karmaşıklığının içinde bile var ettiği düzeni çözmeye çalışmak açısından önemli bir adım. Tolkien de Silmarillion'da orta dünyayı ve evrenini yaratan tanrıların, bunu müzikle yaptıklarını yazmıştır. Bir çok doğu ve kuzey mitolojisinde de evrenin müzikle yaratıldığı söylenegelir. Müzik, bizim sadece kulağımızla duyduğumuz melodilerin de ötesinde, büyüleyiciliğini var ettiği akıştan alır. Pythagoras, musica universalis ile harmoninin tüm evren üzerine yayılı olduğunu objelerin sessiz uğultusuyla açıklarken, Kepler, gezegenlerin yörüngelerini açıkladığı tüm eserlerinde musica universalis'ten faydalanmıştır. Özellikle Harmonices Mundi adlı eserinde, musica universalis'e göre gezegenlerin yörüngelerini açıklamıştır ve bu yörüngelerin dairesel değil eliptik olduğunu söylemiştir.
Gezegenlerin çıkardığı düşük frekanslı sesler. evet pek bilimsel durmuyor. Pyhtagoras'ın söyledikleri bunlarla sınırlı değil. Dünyada var olan tüm olayların, her bireyin doğduğu anın o anda gezegenlerin konumlarının ve o anda yarattıkları müziğin etkisiyle belirlendiğini de söylüyor. Yani, insan hayatını en başta etkileyen bu müzik. Evet bildiniz. Astrolojinin mantığı nedir diye sorulacak olursa eğer, verilebilecek cevap da bu olabilir. Ancak astroloji çok eski çağlarda bir kehanet aracı bile değildi. Sadece insanların hayatlarını yönlendirebilmek için kullandıkları bir araçtı. dolunayda ekinlerin ekilmemesi, gün doğumunda dua edilmesi gibi gibi..gök cisimlerinin hareketlerine göre değildi aslında yapılanların sıralaması. gök cisimlerinin birbiriyle arasındaki dansla ilgiliydi. bu dansın müziğiyle dünyanın şekillendirildiğine inanılıyordu.
Bu konuya ciddi kafa patlatmış bir başka kişi de elbette 2. Leonardo da Vinci diyebileceğim Athanasius Kircher. Kircher, uzun süre musica universalis'i açıklamaya çalıştı ve sadece gezegenlerin değil, her kavramın böyle bir müziğe sahip olduğunu söylüyordu eserlerinde. Yani, her insanın bir müziği vardır. Bu müzik, bir başka müzikle yani başka biriyle çok uyumlu da olabilir, son derece korkunç da.
Bir de Bach var tabi. Müziği matematiksel bir mükemmellikte bestelemiş olan Bach'ın yarattığı müziğin uyum kuralları da musica universalis ile oldukça uyumlu görünüyor. Bach, nerdeyse tüm eserlerinde insanı hipnotize eder. Belki de sebebi budur. Kulağımızın duyduğu her bir notanın birbiri ardına sıralanmasındaki garip hazzı düşünün. Dinlediğiniz en güzel müziği hayal edin. Kürelerin fısıltısı oradadır.
8 Aralık 2013 Pazar
Sisler denizinde yalnız bir adam
Sisler denizinin üstündeki gezgin, 1818 yılında Caspar David Friedrich'in zihninde gördüğü bir manzaranın önüne yerleştirdiği yalnız bir insan tasviri. Ulaşılabilecek en yüksek yere gelmiş, gayet şık giyimli, çizmeleri bile tozlanmadan mağrur ve çok acıklı bir şekilde duran bu adamın kafasından geçenleri sezmek şüphesiz ki düşünenler için nice hikmetlerle doludur. Bir dağın çıkılması en zor yerine, kayalarla dolu zirvesine ulaşmış birinin durup ufkun ötesini bile görebilmesini sağlayan bu yerde derin düşüncelere dalması kaçılamaz olanla yüzleşmesini anlatıp durur resmi görenlere.
Dağın aşağısını görmek imkansızdır. Geçmiş, yani olup bitenler oraya nasıl geldiğini anlatmamaktadır. Aşağısı artık sislerle örtülüdür. Oraya çıkana dek çekilen cefaların önemi yoktur belki ama adamın destek almak için kullandığı bastonu yanında durmaktadır. Adamın günle işi bitmiştir. Zamanla işi kalmamıştır. Rüzgar saçlarını ele geçirmiştir. Sanki hiç birşeyin önemi kalmamış gibidir. Etrafta tek bir canlı bile yoktur. Cansızlığın sembolüdür o kayalar. O keskin kayaların tepesinde duran adam, zafer kazanmamıştır. Aksine yenilmiş gibidir. Nereye gelinirse gelinsin, ne yapılırsa yapılsın, nasılsa yenileceksin der gibi öne atmıştır bir dizini.
Düştüğü duruma bakılırsa, izolasyonu kesindir adamın. Hayatı anlamak için kıvranan herkesin çektiği bir sancıyı çekmektedir. Görebildiği tek şeyse ufka yakın duran başka zirvelerdir ve önünü kaplayan dev bir sis. Kendi zirvesinin etrafını görememektedir. O bir gezgindir ve arayıştadır bu belli. Aradığı şeyi bulabilmek için çıkmıştır belki de oraya. Bunun karşılığında karşılaştığı tek şeyse belirsizliktir. Hayatının aşkını mı aramaktadır? başarıyı mı? ölümden sonrasını mı? belki de herşeye tepeden bakarak onları birlikte görerek anlayabileceğini zannetmektedir. Ama şu kesindir; yapayalnızdır bu adam. Resmi yapan ressam bile orada değildir.
Nihai olarak varılacak noktada, yine bulunacak olan şey belirsizliktir. Belki de orada sislerle örtülü olan manzaraya bakarak kendinden başka düşüneceği bir şey bulamamaktadır. Bu dünyayı sisler gizliyor hep. O sisleri aralamak istesek de göreceğimiz tek manzara ihtişamlı bir manzaradan başka bir şey olmayacak. Bu bir teselli bile değil. Varlığını en keskin biçinde hissedeceği yerde, herşeyin ve herkesin üstünde duran biri bile, dünyayı ayaklarının altına almış olsa bile, yapayalnız kaldığını farkedecektir. Bu adam, belki de hayatımızın net bir özeti. Belirsizlikle bezenmiş olan hayatın içine dalıp gitseniz de onun dışına çıksanız da göreceğiniz manzara bu. Puslu bir gökyüzü ve yorgunluk.
Belki de bu resmin devamında, adam atladı o kayalıkların üstünden. Sisin içine daldı ve sislerin altındakini görebildi bir kaç saniyeliğine de olsa. Hayat bu iyiliği yapabiliyor. Anlık da olsa size peçesini kaldırıp yüzünü gösterebiliyor. Sırf bunun için çekilecek cezaya değer mi peki? Bilmiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...

