16 Haziran 2017 Cuma

Vouivre


Mağaranın girişinde kızıl bir taş duruyordu. Yeryüzünün kalbinden çıkarılıp oraya konuverilmiş gibi sade ve yumurta şeklinde bir taş. Akik veya kuvars değildi. Parlamıyordu bile. Donuk ve iki insan boyunda bir insan genişliğinde bir taştı bu. Briand'ın tek yapması gereken o taşın ardındaki mağaraya girip içindeki hazineyi almaktı. Çocuk oyuncağı gibi bir iş bu herkes yapabilir diye mırıldanıyordu. Kral Hendrix'in 4. yılıydı. Sonbaharın gelmesi için bir ikindi yağmurunun daha yağması gerekiyordu. Artık yapması gerekeni yapmalıydı. Kralın adamları her yerde onu ararken o zavallı karısı Miranda'yı görmeye bile gidemiyordu. Tek şansı kızıl taşın ardındaki mağaraya girip o hazineyi ele geçirmekti. Cortiers köyünden bir dilencinin anlattığı hikaye elbette kulağına çalınmıştı. Bu mağaraya adım atıp da dışarı çıkabilen olmadığına inanmıyordu. İçeriden tek bir ses bile gelmiyordu. Ne rüzgarın hırıltısı ne bir yankı ne de bir su damlası. Işıl ışıl bir sessizlik vardı sadece.

Taşın başına kadar gelip boylu boyunca içeriye bakmaya çalıştı. Bir kabusun dibi kadar karanlıktı. Tek görebildiği göz kapaklarından damlayan terlerdi. Kaybedeceği hiçbir şey yoktu. Bunu kendi kendine tekrar ederek geri geri giden adımlarını ileriye doğru atmaya başladı. Miranda'nın göl kenarına vuran günün ilk ışıkları gibi gözleri aklına düştü. Hafifçe gülümser gibi oldu ama aniden dişlerini sıktı. O hazineyi almalıydı.

1671 yılının eylül ayında Briand de Lavaliers o mağaraya girdi ve bir daha O'nu gören olmadı. Mağaranın girişi aslında bir dağın en dibinde kendini açık bırakmış bir kapıydı. Burası dünyanın ilk doğduğu günlerden beri varolan bir mabetti aslında. Tüm yıkılmış medeniyetler eninde sonunda bu dağın başucunda bir şehir kurup buraya yerleşiyorlardı. Dağın içinde hiç kimsenin aklının alamayacağı büyüklükte bir yakut vardı. Bu yakut konuşabiliyordu, nefes alabiliyordu ve dilekleri gerçekleştirebiliyordu. Yüz binlerce yıl boyunca insanlar bu mağaraya gelip tüm dileklerini yakutun asıl sahibine yani Vouivre'e iletiyorlardı. Ancak gün geldi ve yakutu çalmaya kalktıkları an Vouivre onları bir daha görürse alevleriyle ödüllendireceğini müjdeledi. İnsanlığın basiretsizliklerine dair yazılmış olan sayısız öyküden birini daha dinlemeyeceksiniz.

Vouivre 8 metre uzunluğunda, üzerinde envai çeşit değerli taşla bezeli, pulları olmayan, onlar yerine inciler elmaslar taşıyan bir ejderhaydı. Gözleri yoktu. Alnının tam ortasında kıpkırmızı bir yakut duruyordu. O yakut aracılığıyla konuşabiliyor, onunla görebiliyor, onunla geleceği ve geçmişi anlıyordu. İnsanların hayvanların toprağın ağaçların tüm hissettiklerini onlar hissediyormuş gibi algılayabiliyordu. Yakutu dilediğince çıkarabiliyor, onu parlatıyor ve tekrar alnına yerleştirebiliyordu. Yakut olmadığında tüm dünya bir hiçliğe dönüşüyordu. Varlık, ancak taş yerindeyse mümkündü. Taşla bir bütündü. Taş, onun özüydü.

Taşı belli zamanlarda çıkarması zorunluydu. Yıkanırken, uyurken ve hayal kurarken. Yıkanırken çıkarmak zorundaydı çünkü taşa su değdiğinde içinde öyle tiz bir ses çıkarıyordu ki, tüm zihni günler boyunca durmadan çığlık atıyordu. Buna katlanamadığı için deliren diğer ejderhaların hikayelerini duymuştu. Uyurken ve hayal kurarken de çıkarmak zorundaydı çünkü tüm varlığı taştan başka bir yerde gezmeye başlıyordu. Bu taşı reddetmek anlamına geliyordu. Taş reddedildiğini hissettiği anda ejderhanın canını alabilirdi.

Briand o yakutu çalmaya çalışan ne ilk ne de son hırsızdı. Ondan çok önce Augur dağlarında yaşayan başka bir Voivre'dan mavi bir elmas çalınmıştı. Zavallı serpent taşı ararken kendini duvarlara çarpa çarpa ölmüştü. Taşı çalan hırsız o kadar maharetliydi ki, serpent hırsızın nefesini bile duymamıştı. o hırsız daha sonra bir gemi satın alıp yeni kıtaya gitti. Orada kendi adına bir şehir bile kurdu. Virginia. Kıtadaki tüm toprakları ele geçirip dünyaya hakim olma hayalleri kurarken sıtmaya yakalandı. Taş, kadına büyük bir servet verirken talihinden de alarak kendi kendine ödeşiyordu.

Bazıları bu taşları efsanevi felsefe taşına benzetiyordu ama felsefe taşı varolan elle tutulabilir bir taş değildi elbette. Rüyaların bile imal edemeyeceği bir durumdur felsefe taşı. Vouivre'lerin taşıdıkları taşlar ise dünyanın yaratıldığı günden beri var oldular. Hiçbir varlığın mahsülü değildiler. Onları ele geçirenlerin bazıları onları parçalamaya veya onları çoğaltmaya çalıştıysa da başaramadılar. Çoğu, çeşitli kralların hazineleri ordular tarafından yağmalanırken kaybolup gitti. Dokunan insana özel güçler bahşettiği de söylenirdi. Çok eski yazarlar bir Voivre'ın insanın kafasından geçen her nefesi bildiğini söylerler.

Roland'ın, Shatterlock'lı Henry'nin, haçlı seferlerinde binlerce eyyübiyi öldürmüş Phillippe de Lamoine'in bile öldüremediği bu varlıkların bir sırrı daha vardı; İnsanlığın nereden geldiğini, neden yaratıldığını biliyorlardı. Belki de bu nedenle, bu sırrı koruyabilmek için sonsuz bir güce sahiplerdi. Yanlarına ancak bu sırra erişebilecek kadar sessiz olabilenler yaklaşabiliyordu. Elbette onların da gözlerini taşın parlaklığı büyülediği için, o sırra hiçbir ölümlü ulaşamamıştı.

Mağaranın girişinde kıpkırmızı adeta kandan bir taş duruyordu. Bir güneş parçası gibi kırmızıydı ancak donuktu. Jean de pouisson mağaranın içine girmeden önce ayakkabılarını çıkardı ve ayaklarına domuz derisinden bezler bağladı. Bu bezler onun sessizce ilerlemesini sağlayacaktı.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...