15 Haziran 2020 Pazartesi
Melencolia I
'Neden sanatta felsefede şiirde devlet adamlığında en üst kademelere gelmiş olanların hemen hepsi melankolik? ve bir noktaya dek kara safra denen hastalığa tutulmuşlar tüm kahramanların dillerine doladığı Herkül'ün hikayesinde olduğu gibi?'
Marcelo Ficino; Hayat üzerine üç kitap. 1468
' Şüphesiz ki sen benim bildiklerime tahammül edemezsin '
Hizir'dan Musa'ya. Kehf suresi.
17 Mayıs 1514 günü Nuremberg'de bir evde bir ressamın annesi öldüğünde bunun yaratacağı üzüntüyle o ressam belki de yeryüzünün görebileceği en muazzam eserlerden birini yapacaktı. Albrecht Dürer 18 kardeşinden yalnızca üçü hayatta olan, yaptığı eserlerle o dönem yeni filizlenen Protestanlığın savunucularından olan muazzam bir ressamdı. Bir matematik ve geometri ustasıydı. Yaptığı eserlerin çoğu ağaç üzerine oyma şeklinde gravürlerdi. Babası o zamanlar Macaristan'da bulunan Thur şehrinde yaşayan bir kuyumcuydu. Osmanlı 1455'te buraya saldırınca ailesi Nuremberg'e taşındı. Burada Thurer adını aldılar. Yani Thur'dan gelenler. Zamanla bu isim Dürer olarak evrildi. Dürer hayatı boyunca iki defa italya'ya seyahat etti. 1507'de Venedik'e geldiğinde o zamanlar Leonardo da Vinci de Venedik'te bulunuyordu. İkisinin tanıştığına dair kesin bir kanıt olmasa da Dürer İtalya'ya insan bedeninin oranlarını incelemek için gitmişti ve bu konu Leonardo'nun uzmanlığıydı. Leonardo en büyük eseri kabul edilen Mona Lisa'yı tamamlamıştı ve nereye gitse yanında taşıyordu. Muhtemelen Dürer Mona Lisa'yı gördü ve O'nun yüzündeki biçimi ve oranları zihninde taşıdı. Mona Lisa'nın yüzünü daha sonra Melencolia'nın üzgün meleğinin yüzüne yansıtacaktı.
Bir melek yapabileceklerinin sonuna gelmiş sanki yenilmiş bir melek, bir duvarın dibine çökmüş derin düşüncelere dalmış boşluğa doğru bakıyor. Üzerinde bir kum saati. Hemen yanında bir eros figürü. Kum saatinin yanında bir sihirli kare. Sihirli karenin üzerinde bir çan. Bir şeyleri haber vermeyi bekliyor. Eros'un üzerinde bir terazi. Hepsi duvara asılı. Duvara yaslı duran bir merdiven. Eros bir değirmen taşının üzerine oturmuş. Değirmen taşı adeta sökülüp oraya atılmış. Meleğin önünde yine üzgün bir şekilde yatan köpek. Köpeğin yanında ise iki geometrik şekil. Biri oktahedron. Diğeri mükemmel bir küre. Meleğin elbisesine asılı duran altı anahtar. Anahtarların hemen yanında asılı duran bir çanta. Meleğin altında sanki bir çarmıhtan sökülmüş dört tane sökülmüş büyük çivi. Meleğin elinde alelade duran bir gönye. Eros'un elinde karaladığı bir defter. Oktahedronun yanında bir çekiç. Arka planda ise bir sahil şehri. Göklerde bir yarasa kanatlarını açmış üzerinde duran melencolia yazısı ve göklerde süzülen bir kuyruklu yıldız. Sayısız sembolle dolu olan bu tablo çoğu sanat tarihçisine göre Dürer'in sanatçının tanrısallık karşısındakini acziyetini anlatmaya yönelik olduğunu söylese de üzeri örtülü duran bir sembolizm eseri dolduruyor.
Eserin adının melancholia olarak değil de melencolia olarak yazılması da oldukça tuhaf. İlk akla gelen soru bunun bir dil yanlışlığı olduğu mu yoksa bilinçli bir tercih olduğu mu? Dürer gibi mükemmelliyetçi birinin bunu yanlışlıkla yapmayacağı kesin. Hiçbir dilde melencolia diye adlandırılmıyor melankoli. Almancası melancholie. Melencolia'nın latince bir anagramı var; Limen Caelo. Yani Cennete açılan kapı. Tablo göklerde yarasa kafası taşıyan bir chimerayla kendini şöyle ilan ediyor; bu tablo cennete açılan bir kapı. Göklerde parlayan kuyruklu yıldız aslında cennete uzanan yolun giriş kapısı. Melancholia kelimesinin yunancası ise melaina chole. Bu Galen'den ve Hipokrat'tan beri süregelen bir teşhis yönteminin de önemli bir unsurunu açıklayan bir kelime aslında. Melaina chole kara safra manasına geliyor. İlk çağlarda şifacılar insana musallat olan hastalıkların sebebinin insan vücudunda bulunan dört sıvının arasındaki dengesizliğe bağlıyorlardı. Bu dört sıvı kan, balgam, sarı safra ve siyah safraydı. Siyah safra vücutta fazla olursa veya dengesi bozulursa kişinin depresyona gireceği söyleniyordu. Melankoli kelimesinin kökenini bu inanç oluşturuyor. Ortaçağda da bu teşhis yöntemini alman okültist Cornelius Agrippa da de occulta philosophia adlı kitabında anlatıyor. İnsan bedeninde bulunan sıvıların arasında kan daha yoğun olursa kişi daha hareketli canlı hayat dolu oluyor. balgam daha yoğun olursa kişi daha soğuk ve hissiz bir hale bürünüyor. Kara safra yoğunlaştığında ise kişi derin bir üzüntü haline kapılıyor. Çoğu deliliğin nedeni de kara safranın yoğun olmasına bağlanıyordu.
John Keats de melankolinin gördüğümüz herşeyin içinde olduğunu söylüyordu. Günter Grass ancak melankoli içinde olan bir insanın dünyayı daha derinden anlayabileceğini düşünüyordu. Melankolinin ana kaynağı dünyayı ve hayatı kavramakla ilgiliydi. Yaşadığımız dünyayı anladıkça melankoli kaçınılmaz hale geliyordu. İlkçağda Samos adasında doğmuş olan Pythagoras, Mısır'ı Babil'i ve Hindistan'ı yıllar boyunca gezdikten sonra yaşadığı yere Samos'a döndüğünda artık aynı insan değildi. Pythagoras onun öğrencisi olmak isteyenlere ilk şartını şöyle sunuyordu; yıllar sürecek olan bir sessizlik yemini. Öğrencileri tek bir kelime dahi etmeden yıllar boyunca onun yanında kalacaklardı. Böylece insanın en önce öğrenmesi gereken şeyi öğreneceklerdi; düşünebilmek. Pythagoras, Mısır'da rahipler tarafından inisiye edildiğinde de önce bunu öğrenmişti. Bu sessiz kalma hali kaçınılmaz bir melankoliyi beraberinde getiriyordu. İnsan doğayı tam olarak anlamadan önce düşünebilmeyi öğrenmeliydi. Geometrinin en temel kurallarını ilk açıklayanlardan biri de Pythagoras'tı. Platon da Mısır'a gitmiş ve Pythagoras'la aynı inisiasyonu geçirmiştir ki okulunun girişinde 'geometri bilmeyen giremez' yazıyordu. Siyah safra salgılandıkça kişinin düşünce dünyasındaki ilk kapı kırılıyordu. Geometri o kapının ardında duruyordu.
Hermetikler geometrinin aynı zamanda bir anlatım aracı olduğunu ibrani harflerinin sayı karşılıklarını araştırarak da aramışlardır. Gematria denen sistemde ibranicede bulunan her harfin rakamsal bir karşılığı bulunuyordu. Her rakamın kendi içinde sembolize ettiği bir anlam olduğu gibi talmud'un içindeki nice sayfayı gematria yöntemiyle karış karış araştırmışlardı. Bunu bazen üçlü dörtlü veya beşli sistemler halinde yapıyorlardı ve böylece sihirli kareler oluşturuyorlardı. Her sayının kendi karşılığı olduğu gibi yanındaki sayılarla da bir ilişkisi bulunuyordu. Bu daha sonra bir şifreleme yöntemine de dönüştü. Her sayıyı belli kelimelerin karşılığı olarak kullanıyorlardı. Sayıların toplamı da ana kelimeyi veriyordu. Ancak ilk sihirli karelerin çıkış noktası bambaşkaydı. Çinliler belli sayıları toplamları aynı olacak şekilde düzenleyerek bunlardan muska yapıyorlardı. Bazı sihirli kareler yedili sekizli bile olabiliyordu. Bu sistemde şifacı yarattığı sihirli kareyle bazı hastaları iyileştirmeye çalışıyordu. Sıklıkla delilik ve depresyon için kullanılan bir tedavi şekliydi bu aynı zamanda.
Melek ve eros, bir evin duvarına yaslanmış duruyorlar. Kum saati, sihirli kare, bir çan ve terazi evin duvarına asılı duruyor. Bakıldığında evin herhangi bir kapısı bulunmuyor. Ancak evi özel kılan bir eşya daha var; merdiven. İncilin ve tevratın en önemli bölümlerinden biri cennete uzanan merdiven bölümüdür. Kıssaya göre Yakup peygamber rüyasında cennete uzanan bir merdiven görür. Bu merdivenle melekler cennete tırmanmaktadırlar. Yakup meleklerin 70 adım attıktan sonra tökezlediğini görür. Anlar ki halkı 70 sene zulüm gördükten sonra 70 senenin sonunda bu zulümden kurtulacaktır. Bu rüya geleceğe dair kehanetler içermektedir ve yakup peygamber rüyanın sonunda tevratın indirileceğini ve sina dağında musa'nın göğe yükselerek on emiri alacağını görür. Tabloya bakıldığında merdiven aydınlanmaya giden yolun aracıdır ve bu araç eve yaslanmış beklemektedir. Melek ve merdiven yaslandıkları bu evin kutsal bir ev olduğunu anlatmaktadır. Bu ev tanrının evidir. Melek tanrının evinin önünde o evi mi beklemektedir? Artık aydınlanan yola girmiş kimse kalmamıştır. Merdiveni kullanan kimse olmadığı için orada öylece bırakılıp gitmiştir. Belki de melek tanrının evine giden yolda aydınlanmış kimse olmadığını bildiği için bu denli üzgündür. Protestanlığın başlangıcına çok az zaman kala Dürer belki de tanrının evinin hakimi olduğunu o zaman iddia eden kiliseyi kastetmektedir. Duvarda asılı duran çanın bağlantı noktası o kadar kısadır ki o çan çalındığında çalamayacaktır. Artık kilise işlevini yitirmiştir. Zaman dolmaktadır. Yanındaki terazinin kaseleri aynı seviyede dursalar da kaseleri tutan iplerden biri daha kısadır. Adil görünen ne varsa aslında adaletsizdir. Bu açıdan bakıldığında tanrının evinin duvarlarında asılı duran objeler hastalığın nedenleri olarak görülebilir. Yozlaşmış olanın zamanı dolmaktadır.
Tablonun solunda ise dev bir sekizgen şekil bulunuyor. Bu bir oktahedron. Bir küpe benzese de sekiz yüzü bulunan bir geometrik şekil. Bu şeklin buradaki bulunma nedeni Dürer'in geometriye olan ilgisi mi? Tablonun belki de en belirgin kısmı oktahedronun olduğu bölümdür. Buradan bakıldığında ışık geometrik şeklin üzerine yansımaktadır ancak bu yansıma normal bir yansıma değildir. Üzerinde anakronik bir kurukafa yer almaktadır. Tabloya doğrudan bakıldığında geometrik şeklin bu yüzeyinde belli belirsiz bir yüz görülmektedir ki bazı yazarlar bu yüzün Dürer'in aynı yıl ölen annesinin yüzü olduğunu söyler ancak belli bir açıdan bakıldığında bu yüz şekli bir kurukafa olarak görülecektir. Aynı şekilde sekiz yüzü olan oktahedrona belli bir açıdan bakıldığında bu geometrik şekil bir küp olarak görülecektir. Dürer algının aydınlanmanın yolundaki en önemli engel olduğunun farkındaydı. Evrende algıladığımız tüm madde, şekil ve uzam aslında bizim gördüğümüzün de ötesinde bir algıyla bakıldığında bambaşka görülecektir. Dürer, Cornelius Agrippa'nın eserlerinde anlattığı görülmeyenin varlığını algılayabilmek için sahip olunan algının tamamen değiştirilmesi gerektiğini biliyordu. Doğrudan bakıldığında kesinlikle küpe benzemeyen bir şekil tek bir noktadan bakıldığında bir küp olarak algılanabiliyor. O tek noktaya ulaşmanın yolu ise bilgi. O bilgiye ulaşmak ise oldukça zor. Çünkü insan zihnine yerleştirilmiş olan alışkanlığın körelttiği algı şekli insanı körleştirir ve o noktaya ulaşabilmek çoğu insan için imkansızdır.
Dürer, Melencolia'yı fazla yorumlamamış olsa da tabloada yer alan iki eşyanın açıklamasını kendisini yapmıştır. Meleğin yanında asılı duran anahtarlar ve kese. Dürer anahtarların güç, kesenin de refah olduğunu söylemiştir. Melek tepesinde tacıyla insan ruhunun ulaşabileceği en yüksek mertebeye zaten erişmiştir. Çünkü meleğin taşıdığı taç, insan ruhunun ulaşabileceği en yüksek mevkiyi sembolize eder. Üstelik bu melek refah ve güç sahibidir. Beşer insanın hayatı boyunca varmak isteyeceği noktaya çoktan varmıştır ancak yine de mutsuzdur. Yüzü simsiyahtır. Tüm üzüntüsüne rağmen gölgeler içinde kalmış olan yüzünden parlak gözleri fışkırmaktadır. Kilise veya maddi dünyanın sıradan cahil insanının ulaşmak isteyeceği mertebeler bunlardır. Güç, para ve refah. Kimse aydınlanmak istememektedir ve bunu umursayan kalmamıştır. Çünkü Melek, melankolinin yolundan geçmiş, aydınlanmaya giden yolu keşfetmiş, kendi varlığının sırlarına erişmiştir. Melek bir üstün insandır. Dibinde isanın çarmıhından sökülmüş dört çivi oraya öylece atılmış gibidir. Yaratacağı eserler için gereken tüm malzemeler bir marangozun veya duvar ustasının eşyaları önünde durmaktadır. Bir zanaatkarın işi yaratmaktır ve melek yaratabilmek için ilhamını kaybetmiş gibidir. Ancak gözlerindeki ifadeden anlaşılmaktadır ki umutsuz değildir. Çünkü önünde mükemmel bir küre durmaktadır.
Bu göksel küre kabalanın dünyanın yaratılış hikayesinde bahsettiği 9 kaptan biridir. Göksel 9 kürenin içi nur doludur ve tüm varlık bu 9 kürenin içinde yer almaktadır. Kürelerin içindeki nur öyle şiddetlidir ve güçlüdür ki küreler bu güce dayanamaz ve kırılırlar. Bu olaya kapların kırılması deniyor. Kaplar kırıldığında içindeki nur evrene olduğu gibi saçılır ve maddiyat meydana gelir. Saçılmış olan nurun sonsuz zerreleri tekrar o kaplara geri dönecektirler. Bu zerrelerin her biri varolan tüm canlıların içinde bir parça taşır. Beden öldüğünde bu parça tekrar geri döndürülür. Kabala'nın anlattığı bu yaratılış şekline göre göksel küre veya mükemmel küre bir beşerin gideceği yolun sonudur. Dönüş şüphesiz ki O'nadır denilen belki de budur. Melek hayatın tüm korkunçluğunu görmüş, acıyı, üzüntüyü tatmış ve döneceği yeri beklemektedir. O küreyi kendi elleriyle ince ince işleyerek sanatıyla varetmiş olsa da ona geri dönememiştir. Dönüşün olacağı yol ise tabloda melencolia yazısının hemen yanında duran kuyruk yıldızdadır. O yıldız ki adı Saturn'dür, ışığıyla tüm şehri aydınlatmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...







