30 Kasım 2021 Salı

Mür

 Babam ölüyor. Akciğer kanseri. Kaçınılmaz olanı çoktan kabullendik ve babamın son günlerini en güzel şekilde geçirebilmesi için elimizdeki tüm imkanları kullanıyoruz. 37 sene boyunca kimya mühendisliği yaptığı için gecesi gündüzü laboratuvarlarda geçti ve mesleğini büyük bir şevkle yaptığından belki de sonu da işinden dolayı olacak. Ciğerlerine yıllar boyunca çektiği akrilik kokusuna bağımlı olduğunu O itiraf etmese de ben biliyordum. Tek bir gün bile işe gitmediği olmamıştı 37 sene boyunca o güne dek. İş yerinde fenalaştığını yanında çalışanların bana haber vermesini engellemiş ve tek başına hastaneye gitmek zorunda kalmış bir adam benim babam. Beni üzmektense yalnız başına acı çekmeyi tercih etmesini hala affedebilmiş değilim. 

2 ay boyunca hastanede kaldı. Bana başta uydurduğu iş gezisi yalanı çabuk ortaya çıkınca ben de O'nla  hastanede yaşamaya başladım. Doktorlar ciğerlerini temizlemek için geliştirtilmiş tüm teknolojik cihazları, en son tedavileri uyguladıktan sonra beni yanlarına çağırıp konuştular; Babanızın iki haftalık ömrü kaldı. Şu andan sonra yapılabilecek tüm tedaviler kendisine sadece acı çektirmekten başka bir işe yaramayacak. 

Ben bu konuşmanın içeriğini babama söylemedim elbette. Akıllı bir adam olduğu için doktorların neler söylediğini tahmin etmesine rağmen O da bu konuyu hiç açmadı. Durumun farkındaydı ve ne kadar zamanı kaldığını bilmemeyi tercih ediyordu. O'na sadece 'Buralardan gidelim bir süreliğine. Temiz hava, bol güneş, belki biraz orman kokusu. Sana da bana da iyi gelecektir, ne dersin?' dedim. Teklifimi hiçbir şey demeden başını sallayarak ve bir yandan da gülümseyerek kabul etti. O, en ciddi şeylerle dalga geçen bir adamdır sonuçta. Karşısına en korkunç canavarlar çıksa, kendisini güldürecek bir şeyler yapmayı başarabilirdi. Bana dedi ki; 'Morrigan, seni meşgul etmeyecekse benimle gelmeni kabul edebilirim. Annene ve kardeşlerime haber vermeni istemiyorum ama. Neler olup bittiğini onlar öğrenmemeli. Sadece sen benimle olmalısın.'

Annemle on yıl önce sarmaş dolaş bir şekilde boşandıktan sonra paskalyalarda biraraya geliyorlardı. Neden boşandıkları konusunda en ufak bir fikrim bile yok hala. İkisi de biraraya geldiğinde dünyanın en sevimli çifti oluyorlardı. Dans edip eğleniyorlar, gezip tozuyolar, plak koleksiyonlarına Ella Fitzgerald'ın en nadide eserlerinden satın almaya bayılıyorlardı. Görünürde hiçbir sorun yoktu ve birdenbire annem evi terk etti. Ben 23 yaşındaydım o zamanlar ve üniversiteyi yeni bitirmiştim. Aralarında neler geçtiğine dair en küçük bir fikrim bile yoktu. Babam böyle olmasını istemişti muhtemelen. 'Öz çocuğumuz bile olsa kendisini ilgilendirmeyen konularda fikir sahibi olması çok saçma' dediğine eminim. Babamın ketumluğu böyle durumlarda ortaya çıkıyordu ve şimdi de boşanırken benim için yaptığını, ölürken annem için yapıyordu. 

Doktorlarla konuştuktan sonra doyasıya ağlayamadım çünkü babam her zaman yanımdaydı. Duşa girdiğimde de ağlamak istemedim çünkü gizli saklı ağlamak, sesimi kısmak istemiyordum. Avazım çıktığı kadar bağırarak ağlamak istiyordum ve bunu yapabilmek için ne doğru bir zamandı ne de içimdekileri tutmak istiyordum. Ertesi gün babamla birlikte dağların arasında ormanın ortasında satın aldığımız kışlık eve doğru yola çıktık. Kış gelmek üzereydi ve şimdiden ortalık karla kaplanmıştı bile. Finnegan ormanları deniyordu oraya ve evimize en yakın kasabanın adı Mortlake'ti. Tam 12 kilometre uzaklıktaydık medeniyete. 

Babam kar kış çok severdi bunu bildiğim için O'nu en iyi hissettirecek yerin Finnegan ormanları olduğuna emindim. İş yerindekilere de durumu bildirmedi ve uzun süreli bir izin aldı. - Birikmiş izinlerinin süresi ayları bulduğundan bir sorun çıkamazdı - Arabayı benim kullanmama izin verdi ve beraber yaptığımız yolculuk boyunca Nat King Cole dinleyerek tek kelime etmedi. Derin düşüncelere daldığında mutlaka bir şeyler planlardı ve bunu çok nadiren yapardı. Yolculuğun sonlarında doğru neşesi yerine gelmiş gibiydi çünkü kendi kendine gülümsüyordu. 

Kalın kar botlarını eve varır varmaz giydi, kapüşonlu paltosunu üzerine geçirdi ve ormanda yürüyüşe çıkacağını söyledi. Yorgunluktan halimin kalmadığını bilerek tek başına daldı ormana. Akşam geç saatlere kadar ormanda kalma lütfen diye söylenecek oldum ancak kendimi durdurdum. O'na küçük bir çocukmuş gibi davranırsam buna çok bozulabilirdi. Giderken yüzünde yarım yamalak bir gülümseme vardı. Güzel kafasının içinden neler geçiyordu anlayabilmek çok zordu. O ortalıkta yokken ben de evi ısıtmaya çabaladım. Odunları dışarıda bıraktıkları için ıslanmışlardı o nedenle kömür deposuna inip orada kömür kalmış olmasına dua ettim. Neysi ki dualarım kabul edilmişti. Şömineyi bir saat kadar uğraştıktan sonra yakabilmiştim. Isınmaya başlamıştım ki babam çıkageldi. Elinde üzerine reçinelerin yapıştığı ağaç dalları vardı. 'Bunları bulabilmek hiç de zor değilmiş. Aslında çok sıcak yerlerde yetişir bu ağacın dalları ama bizim ormanımızda ne arasak bulabiliyoruz.' 

Kendi kendine söylenirken üzerine dikkatle titrediği bu ağacın dallarının ne olduğunu sorduğumda garip bir ses çıkardı; 'Mür' dedi sadece. Yüzümdeki garip ifadeyi görünce açıklama gereği duydu; 'Mür reçinesi bunlar. Arabistan'dan getirdiğim fideleri kimbilir ne zaman önce dikmiştim bu ormanın bir yerlerine ve büyümüşler. O kadar çok büyümüşler ki ormanın her yerinden mür dalları toplamam çok zaman almadı.' Birdenbire büyük bir ilgi gösterdiği bu ağaç dallarına karşı ne tepki vereceğimi bilemedim. Altı üstü odundu bunlar da işte. Babam çocuklaşmıştı ve çekmecelerde arayıp durduğu kalın bir bıçağı bulduğu anda getirdiği dalların üzerindeki reçineleri kazımaya başladı. Elde ettiği reçineleri henüz yeni harlanmış olan şömine ateşine attı. Reçineler yandıkça öyle güzel bir koku fışkırmıştı ki kendimden geçmiştim. 'Güzel tütsü olur bundan.' diye söylensem de babam beni duymadı. 'Kurt gibi acıktım. Tavşan avlayacağım. Etini haşlar yeriz şahane olur.' Arabadan havalı tüfeğini çıkardı ve ok gibi fırladı ormanın içine yeniden. Yarım saat sonra iki tavşanı kulaklarından tutmuş getiriyordu. 

Şöminede yaktığı reçinelerin kokusu bacadan evin dışına taşmıştı. Ormanın eve yakın kısmı mür reçinesi kokuyordu şimdi ve kokuyu derin derin içine çekti babam. Öyle mutlu görünüyordu ki en son O'nu bu kadar mutlu gördüğümde ergenliğe yeni adım atmıştım. 

Afiyetle yemeğimizi yedikten sonra gaz lambasının altında iskambil kağıdı oynadık saatlerce. Bir yandan sohbet ettik bir yandan da kendini oynadığı her oyunda yenilmez gören babamı yenmemim keyfini çıkardım. Yanımızda getirdiğimiz 5 şişe şaraptan birini bitirmiştik bile. Mekanlar insana her şeyi unutturabilme gücüne sahiptirler eğer o mekan sizi evinizdeymiş gibi hissettirebilirse. Babam bir işte çalışmasa bu evde, ormanın ortasında yaşardı. Öyle huzurlu görünüyordu ki buraya neden geldiğimizi unutmuş gibiydim. 

Sabah erkenden uyandığımda başucumda bir not buldum; 'Quake mağaralarına doğru yürüyüşe çıktım. Uyanınca sen de gel.'Sabahın ilk ışıklarında yağan kar etrafı sessizleştirirken rüzgarı da susturmuştu. Babamın bahsettiği mağara çok uzakta değildi ve ben küçükken içindeki yarasaları ve kuşları göstermek için beni oraya götürürdü. Bir şeyler arıyor gibi hep o mağaraya gider, içini karış karış gezer dururdu babam. Oraya mutlaka gideceğine emindim ancak geldiğimiz günün hemen ertesi günü bunu yapmasını beklemiyordum. 

Vardığımda mağaranın ağzında beni bekliyordu. Oturmuş bir de ateş yakmıştı hava çok soğuk olmamasına rağmen. 'İçeride sana göstermek istediğim bir şey var' dedi fısıldayarak. Eliyle sus işareti yapıyordu bir yandan ve ağır adımlarla beni mağaranın içine doğru götürdü. Karanlığı hazırladığı küçük bir meşaleyle dağıtıyordu ve mağara uzun bir koridorla aşağıya doğru iniyordu. 'Sen küçükken, bu mağaranın derinlerine inemezdim seni yalnız bırakırım diye. Bu sabah ilk defa en derinlerine dek mağarayı gezdim ve beni neden buraya getirmek istediğini de anladım. Sana anlattığım hikayeleri unutmamışsın Morrigan.' Buraya gelme fikri nerden aklıma gelmişti ben bile bilmiyordum. Babamın söylediklerinden sonra meraklanmıştım iyice. Ormanın karanlığından yüzündeki ifadeyi göremiyordum, sadece tok sesinin fısıltısını duyabiliyordum. 

On dakika kadar kayalıklardan kayarak indikten sonra büyük bir salona gelmiştik. Mağaranın tavanı delinmiş içeriye güneş ışığı sızdığından meşaleyi kullanmamıza gerek kalmamıştı, ortalık aydınlık sayılırdı. Salonun kuzeyine doğru bir koridor belli belirsiz görünüyordu, elli metre kadar ötemizdeydi. Yavaş adımlarla koridorun ağzına doğru ilerlerken babam adımlarını daha da yavaşlatmıştı. Koridorun sonundan bir ışık kaynağı görülebiliyordu artık. Mağaranın içinde sadece böceklerin ve uyuyan yarasaların sesleri duyulurken birdenbire ince sesli bir kuş sesi duyuldu. Babam o anda elimi tuttu ve diğer eliyle işaret etti. Gösterdiği yerde kartal büyüklüğünde rengarenk bir kuş oturuyordu. Gövdesi altın sarısı, kanatlarının üzeri kırmızı, altı mora çalan bir renkteydi. boynunda da sarı bir halka vardı. Görünüşü bir kartalı andırıyordu ancak bu kesinlikle bir kartal değildi. 

'Ne bu?' der gibi babamın yüzüne baktığımda sessiz olmamı işaret etti. Kuş can çekişiyordu, dikkatlice bakınca ben de farkına varmıştım. 'Bu muhteşem canlıyı ömrüm boyunca arayıp durdum ve O'nu bulmak isteyenler için tek bir ipucu verilmişti; Mür ağacının dallarını takip ederseniz O'nu bulursunuz.' Kuş öyle güzel ışıldıyordu ki mağaranın içi tamamen aydınlanmıştı. Koridorun sonuna yaptığı yuvanın yapıldığı dallar da Mür dallarıydılar. O anda anlamıştım bu kuşun ne olduğunu. Babamın küçükken bana anlattığı masallarda bahsedip durduğu kuştu bu. Zümrüdüanka deniyordu O'na. Yaydığı ışık adını da haykırıyordu. 'Hesiod ve John Melville kuşu çıplak gözlerle görmüşcesine anlatmışlardır. Onlara göre bu kuş öleceği zaman bulunamayacağı bir yere yuva yapar ve ölümünü beklermiş. Öldüğünde yavrusu yuvasına gelir, kuşun kemiklerini mür ağacına sarıp saklarmış ve babasından arta kalanları nerede olursa olsun Mısır'a, Heliopolis şehrine kadar taşırmış. 500 sene boyunca yaşadıktan sonra Heliopolis şehrindeki yuvalarına bırakılan kemikleri, mür reçinesi içinde yeniden canlanırmış.'

Babamın bana anlattığı böyleydi ve şimdi masalla gerçek içiçe geçmişti. Kuşun ölümünü mü bekleyecektik? Bizim orada olduğumuzu fark ederse kaçıp gidecek miydi? Belki de orada olduğumuzu biliyordu. Huzurlu bir şekilde uyuyordu ancak bir yandan da hırıldıyordu. Mağaranın ışık sızan duvarından içeriye büyük bir hızla bir şey girdi birden. İkisi de gürültüyü duyunca saklanmaya çalışmışlardı ancak kaçabilecekleri bir yer yoktu. Gelen ölmekte olan kuşun oğluydu ve tam önlerine doğru uçarak inip bağırmaya başlamıştı. Belli ki babasını korumaya çalışıyordu. O anda babam tüm sakinliğiyle öne çıktı. Gövdesini tutuyordu. Üzerindeki kıyafetleri çıkardı mağaranın buz gibi havasına rağmen. Kuş bir insan boyundaydı ve gagası öyle sivriydi ki tek bir hareketiyle bile babamı öldürebilirdi. Bağırıp çağırıyordu ancak babamın gövdesi tamamen çıplak kalınca kuş duraksadı. Eğilip babamın gövdesini koklamaya başladı. O anda bağırmayı bıraktı ve ölmekte olan babasının olduğu yuvaya indi. Babası kısa bir süre sonra son nefesini verdiğinde oğlu tüm mağarayı titretecek bir çığlık attı. Öyle bir çığlıktı ki bu kulaklarımızın çınlaması günlerce sürdü. Babasının bedeni yavaş yavaş eriyordu ve geriye bir kaç kemiği kalmıştı. 

Babam izin ister gibi ölen kuşun oğlunun yüzüne bakarak yuvaya doğru ilerledi. Kuşun erimiş bedeninden küçük bir parçayı aldı ve küllerini burnundan içeriye çekti. Kuş, altı mor üzeri kırmızı kanatlarını açarak bağırmaya başladı o anda ve babasının kemiklerini sardığı mür ağacı dallarını alarak uçup gitti. Babam olduğu yere yığılmıştı. Gözleri başka parlıyordu yerde bitkin halde uzansa da. Bir an için orada öleceğini düşünmüştüm ancak sandığımın tersi gerçekleşmişti. 

O mağaraya bir daha hiç gitmedik, ne babam ne de ben. Şimdi Sardinya adasında bir evde bahçesinde şifalı bitkiler yetiştiriyor babam. On üç sene boyunca bu olayın olduğu günün yıl dönümünde evinde mür ağacından bir tütsü yaktığını söyledi bana. O'nu ziyarete gitmek istiyorum bu sene. Eğer mevsimler bana izin verirse de gideceğim. Bir daha yaptığı işe de geri dönmedi. Tekrar hastalanmayı göze alamazdı zira bir Zümrüdüanka daha bulabilmeyi gözüne kestiremiyordu. 

7 Kasım 2021 Pazar

Yelena ve yedi hizmetkarı

 Her sabah tam saat sekizde uyanıyordu ve yarım saat boyunca avokado yapraklarıyla fil sütünden yapılmış yüz kremini yüzüne sürüp Kremlin manzaralı lüks apartman dairesinin balkonunda güneş banyosu yapıyordu. Güneş çıkmasa bile balkonunun kenarlarına kurdurduğu özel bir ışık sistemi aracılığıyla yüzüne sürdüğü kremi kurutabiliyordu. Daha sonra Endonezya'dan getirttiği Durian meyvesinden iki dilim yedi. Meyvenin tadı rezaletti ancak bunu cildinin güzelliği korumak için yemek zorundaydı. Bir saat yoga ve bir saat meditasyonun ardından güne hazır sayılırdı. Hemen instagram sayfasını açtı. Yedi milyon küsür takipçisine bol ünlemli bir günaydın mesajı yazdı ve dişlerinin tüm beyazlığını gösteren bir fotoğraf attı. Fotoğrafı atar atmaz binlerce mesaj yağmaya başladı. 

'Çok güzelsin' 'Yaşayan en güzel kadın sensin' ' senden daha yüce bir kadın daha yok' 

Bunları okudukça keyifleniyordu ve işte tam o anda O'nun için gün başlamış oluyordu. Yine küçük bir şirketi satın alarak batırma peşinde olan kocası Yevgeni Yesimoviç için de gün çoktan başlamıştı ve İnstagram hesabına fotoğrafı attığı anda kocası mutlaka O'nu arardı. 'Hayatım! benim için her şey sensin!' iki dakikayı aşmayan telefon konuşmaları sırasında öpücükler havada uçuşurdu ve deli dolu aşk sözleri yeterince sarf edildikten sonra telefon ekranları öpülerek kapatılırdı. 

Yevgeni'nin bu dördüncü evliliğiydi. Daha önceki evliliklerinden iki kız üç erkek çocuğu vardı ve yeni karısı Karmena'yla bir tekne gezintisi sırasında tanışmışlardı. Kel ve göbekli erkeklerden hiç hoşlanmazdı Karmena ancak Yevgeni'nin serveti bütün hoş olmayan özelliklerini silecek büyüklükteydi. Tam bir trilyon dolar. Parasının çoğu kendi üzerinde görünmüyordu çünkü dünya üzerindeki 'en zengin insan' etiketini taşıyarak dikkat çekmek istemiyordu. Dünyaca ünlü bir eski mankenle ve sosyal medya fenomeniyle evlenmişti gerçi ancak yine de bu hiç olmamış gibi geri planda kendini tutmaya çalışıyordu. Yoğun şirket batırma işleri nedeniyle çocuklarıyla senede belki bir kez belki de iki kez görüşebiliyordu Yelena hariç. Yevgeni için ilk karısından doğmuş olan ilk çocuğu Yelena hayatta en sevdiği canlı olabilirdi. On sekizinci yaşına basalı bir kaç gün olmuştu ve doğum gününde babası Yelena'ya kar beyazı bir ev satın almıştı. Buraya bir ev demek oldukça zordu çünkü 72 odası 15 salonu spor merkezi dört jakuzisi iki saunası bir sineması helikopter pisti dört havuzu olan bir yerdi burası ve kızı tek başına burada yaşarken canı sıkılmasın diye yanına yedi adet hizmetçi görevlendirmişti. 

13 milyar nüfusa ulaşmış olan insanlık içinde bazı ayrılmalar yaşanmıştı. Ülkelerinde yaşayan üst sınıf kişiler çok daha iyi beslendiğinden ve dünyanın kirlenmiş olan ortamından kendini koruyabildiğinden bu insanların yaşam süreleri uzamıştı ve boyları da artmıştı. Artık sıradan bir üst sınıf insanın boyu üç metreye yaklaşabilmekteydi ve yaklaşık 300 yıl yaşayabiliyorlardı. Yevgeni biricik kızı Yelena'ya on binlerce kişi arasından görevlendirdiği yedi kişiyi en zorlu sınavlardan geçirerek seçmişti ve bu yedi kişi eski dünyanın insanları arasından seçilmişlerdi. Yelena hizmetçileriyle tanışırken eğilmek zorunda kalıyordu çünkü bu çelimsiz insancıklar yeni efendileri karşısında birer oyuncakmış gibi görünüyorlardı. Onlara kendince isimler de vermişti. Sürekli sırıtıp duran bir tanesine neşeli diyordu. Aralarında kaslı olan bir tanesine herkül adını taktı. Her biri için bir isim aramıyordu o anda canı ne isterse onlara öyle sesleniyordu. 

Yelena yeni evine yerleşince pek mutlu olmamıştı ancak hizmetkarlarının varlığı O'nu eğlendiriyordu. Hizmetkarları da O'nu yeterince eğlendirmeyince kendine bir instagram hesabı açmaya karar verdi. Hemen evinin çeşitli köşelerinde türlü pozlar vererek fotoğraflar çektirdi. Hizmetkarlarının her birinin elinde birer fotoğraf makinesi saatler boyunca Yelena'nın peşinde koşturup durmuşlardı. Banyoda, havuzda, onlarca lüks arabanın durduğu garajında hatta helikopter pistinde bile fotoğraf çektirmişti ve bunları hemen hesabına yüklemişti. Yirmi dakika içinde bir milyon takipçiye ulaştığında elinde martinisini yudumluyordu ve bu olay Yelena'yı ömrü boyunca unutamayacağı bir olaya sürükleyecekti. 

Ertesi sabah Yelena'nın üvey annesi Carmena yine rutin güzellik maskesini yüzüne yapıştırmış, yogasını yapmış, keyif içinde instagram hesabını açmıştı ki ne görsün! takipçilerinin yarısı ortadan kaybolmuştu. Hemen dekolteli bir fotoğraf çekip hesabına yüklese de nafile! on dakika içinde binlerce like alırken bu defa attığı -üstelik oldukça dekolteli- fotoğrafına bir saatte ancak 3000 like gelmişti. Bunu gördüğünde deliye döndü elbette. Gelen yorumlardan birisinde şöyle diyordu gloriouswoman32 adlı kullanıcı; 'Carmena artık yaşlandın ve üvey kızın senden çok daha güzel.'

Derken o büyülü an geldi çattı; Yelena'nın instagram hesabını açtığını fark ettiği o an, zihninin içinde volkanlar patlıyordu. Elleri titreyerek telefonundan hesabı incelemeye başladı. İnanılmaz fotoğraflar koymuştu Yelena ve tam on milyon takipçisi vardı, üstelik bir günde bu takipçi sayısına ulaşmıştı. Telefonunu duvara fırlatıp paramparça etti. Yelena ya o hesabı kapatacaktı ya da ölecekti. Giden takipçilerini geri istiyordu hem de hemen. Ayrıca Yelena kesinlikle O'ndan daha güzel ve alımlıydı. Bunu geri kazanmalıydı. Kızın ölmesi yeterli olmayabilirdi, Yelena'nın kalbini eğer yerse kızın güzelliği kendisine geçebilirdi. Çok eski çağlarda insanların güçlü savaşçıların hatta tanrıların güçlerini kazanabilmek için onların organlarını yediklerini okumuştu bir yerlerde ve aniden bu aklına gelivermişti. Evet o hesabı kapatması yeterli değildi, Yelena mutlaka ölmeliydi. Bunu yapabilecek kişileri aklından geçirirken çok eskiden tanıştığı Yakuzalardan birine bunu yaptırabileceği aklına geldi. Hemen kırdığı telefonundan kartını çıkarıp yeni bir telefona takıp numaraları tuşladı. Sanada Kenshiro. Adamın adı buydu. Telefonu kalın sesli birisi açtı ve karşısında Rusça konuşan bir kadın olduğunu duyunca kendini toparladı. 'Hemen görüşmeliyiz.' deyip Sanada'ya bir adres verdi. 'Üç saat sonra orada ol. Özel uçağım seni bulunduğun yerde alacak.' 

Sanada Kenshiro sıradan bir 'pis işleri yapan ve sorgulamayan' kiralık katil değildi. Kendince kuralları vardı. Mesela 6 yaşından küçük çocukları öldürmüyordu. Toplu katliamlara katılmıyordu, her zaman yalnız çalışıyordu. Eğer bir evi içindekilerle birlikte yakacaksa, yakacağı kişileri önceden bayıltıyordu. Neticede bir sadist değildi, bir katildi. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu ve yakuza patronları ne zaman ulaşamayacakları bir hedefleri olsa Sanada'yı çağırıyorlardı. O da emredileni harfiyen yerine getiriyordu. Carmena görüştüklerinde kesin bir dille isteklerini şöyle sıraladı; 'O'nun yerde yatan cansız bedeninin fotoğraflarını görmek istiyorum ve kalbini çıkarıp bana getirmeni. Kalbini dondurulmuş bir kutunun içine koyup bana getir ki içinden akan kanlar bozulmasın.'

Bu tür garip istekleri duymaya alışkındı Sanada. Bir keresinde bir müşterisi kendisine kurbanın ayak parmaklarını kesip getirmesini istemişti. On azmettiriciden en az dördü mutlaka kurbanlardan birer parça getirmesini istiyorlardı. Sanada hemen yola çıktı. Öncesinde Yelena hakkında biraz araştırma yaptı. Kızın fotoğraflarını görünce hayranlıktan donakaldı. Böyle bir güzelliği yok etmek için cesaret toplaması gerekiyordu. Bir gazeteci kılığına girdi ve görüşmek için bir randevu ayarladı. Ünlü kadın dergisi Formopolitan'dan sizi arıyorum sizinle bir moda çekimi yapmamız gerekiyor dediği anda Yelena'nın hizmetkarlarından birisi O'na randevu vermişti. Eve vardığında etraftaki güvenlik kameralarını tek tek bozmayı ihmal etmedi ve görüntüsünün çekilmediğine emin oldu. Kapıyı Yelena'nın taktığı isimle 'sulugöz' açmıştı. Gözlerindeki alerji nedeniyle devamlı gözleri sulandığı için bu ismi almıştı. Sanada hemen içeriye buyur edildi ve üzeri aranmamıştı bile. Dev bir havuzlu salonun içine girdiğinde evin görkeminden şaşkına dönmüştü. Salonun ortasında bir havuz bulunuyordu ve Yelena havuzun içindeydi. 

-Hoşgeldiniz. Sizi daha rahat bir yerde ağırlamak isterdim ancak günlük programıma göre şu anda süt banyomu yapmam gerekiyor. Size nasıl yardımcı olabilirim?

Sanada kızı karşısında görünce neden orada bulunduğunu unutacak kadar şaşkına dönmüştü. Bu kızı öldüremeyeceğine orada karar verdi. Kız, camdan bir şehir kadar güzeldi. Tek bir fiskeyle tüm şehir yerle bir olacakmış gibi de narindi. Dizlerinin üzerine çöktü ve ağlamaya başladı. Binlerce kişiyi öldürmüş ve bunu neden yaptığını bir kez bile sorgulamamış olan bu adam hüngür hüngür ağlıyordu. 

-Yapamayacağım. Bunu yapamayacağım. O havuzdan hemen çıkın lütfen. Size anlatmam gereken çok önemli bir şey var. 

Sanada, Yelena'ya tüm olanları anlattı. Üvey annesinin planını, kendisinden istediklerini. Bunları duyunca Yelena çok mutlu olmuştu. 'O hain kendini beğenmiş cadı sonunda acı çekiyor.' diyerek içinden geçirmişti. Sanada'nın Yelena'nın kanlar içinde fotoğraflarını çekmesi gerekiyordu ve bunun için ikisi düzmece bir plan yaptılar. Yelena hizmetkarlarına bol miktarda domates suyu, parça dana eti ve salça getirmelerini emretti. Yere boylu boyunca uzandı ve etleri belinin kenarına yapıştırıp salçaya buladı. Yere uzandı. Gerçekten de bedeni delik deşik edilmiş gibi görünüyordu. 'kalbi ne yapacağız?' diye sordu sanada. Evin bahçesinde gezinen ceylanlardan birisini hizmetkarlarından birine öldürtüp kalbini çıkarttı. 'Al bunu ve o cadıya götür.' Ben bir kaç gün ortadan kaybolacağım. Benden bir haber bekle.'

Bu cümleleri ağzından çıkardıktan sonra Sanada'nın yanağına belli belirsiz bir öpücük kondurmayı da ihmal etmemişti. Sanada böyle bir hareketi hiç beklemiyordu. Sanki yaptıkları için Yelena O'nu ödüllendirmişti ve bu ödül, bugüne kadar aldığı en büyük ödüldü. Neşe içinde bir kutunun içine koyduğu ceylan kalbi ve çektiği düzmece fotoğraflarla birlikte Carmena'nın yanına gitti. Carmena fotoğrafları görünce üvey kızının öldüğüne hemen inandı ve kalbi Sanada'dan alıp ücretini ödedi. İki milyon dolar. 'Cenaze için hazırlanmam gerekiyor. Babası beni kısa süre sonra arayacaktır. O'nu da teselli etmem gerek.' diyerek vedalaştı yakuzayla. Sanada, zalim kadının yanından ayrılır ayrılmaz telefonu kırıp çöpe attı ve ortalıktan tamamen kaybolmaya karar verdi. Telefonu kırdıktan sonra içine bir kurt düşmüştü ama; Ya Yelena beni ararsa?

Aradan bir hafta geçti ve Carmena kocasından gelecek acı haberi bir türlü alamamıştı. Bu bir hafta boyunca keyfine diyecek yoktu ve Yevgeni'nin kızından bahsetmemesine aldırmamıştı bile. Derken bir sabah instagram hesabını açtığında Yelena'nın yeni fotoğraflar koyduğunu gördü. Sinirden kendini duvarlara fırlatmak istiyordu. Hemen Sanada'yı aradı ancak ulaşamadı. Yakuza'nın önemli liderlerinden birisine olanları anlattığında onlar da Sanada'dan bir haftadır haber alamadıklarını ve durumu şimdi anladıklarını dile getirdiler. İş başa düşmüştü. Üvey kızını bizzat ziyaret edecekti. 

Hiç beklemediği anda üvey annesini karşısında görünce Yelena istemsizce sırıtmaya başladı. İkisi de neler olduğunun farkındaydılar ancak ikisi de son derece güler yüzlü ve sevecen davranıyorlardı birbirilerine. Derken Carmena hiç beklenmedik bir şey yaptı. Yevgeni'nin düğün gecesi kendisine hediye ettiği dev yeşil taş, lapis exilis'i kutusundan çıkarıp Yelena'ya uzattı;

-Biliyorum sana büyük haksızlık ettim. Seni kıskandım ve sana karşı affedilemeyecek bir günah işledim. Bunun için beni bağışla lütfen sevgili kızım. Beni bağışlaman için sana sahip olduğum en değerli mücevheri sunuyorum. Artık canımdan çok sevdiğim lapis exilis senindir. 

Yelena taşı önünde görünce gözleri kamaştı ve Carmena'nın kendisi için kurduğu korkunç planları bir anda unutuverdi. Ellerini uzatıp taşın içinde durduğu kutuyu alıp gözlerinin dibine kadar getirdi. Taşı avuçladı ve sıkıca tutarak gülümsemeye başladı. Taş, Yelena dokunduğu anda parıldamaya başladı ve genç kadın ellerini taştan çekemiyordu. Gözleri kararmaya başlamıştı, titriyordu, çığlık atmak üzereydi. Avuçlarında korkunç bir acı vardı ve dumanlar çıkıyordu. 

-Evet sana taşı verdim ancak bilmezsin ki bu taşa dokunan paramparça olmaya mahkumdur. Ona sadece bakabilirsin, dokunamazsın benim cahil kızım. 

Yelena yerde baygın halde yatıyordu ve Carmena zaferini kazanmış bir komutan gibi taşı özel üretim eldivenlerini giyerek Yelena'nın avuçlarından alıp tekrar kutusuna koydu ve oradan ayrıldı. 

-Mücevherler bir kadının her zaman en iyi arkadaşlarıdırlar diye boşuna demiyorlar. 

Evden ayrılmak üzereydi ki kapının önünde hiç beklemediği birine rastladı. Yevgeni ellerini ovuşturur gibi bir hareket yaparak sırıtıyordu. 

-Senin bunu yapacağını tahmin ediyordum. Bak kızım, görüyor musun üvey annenin sana yaptığını? Kendisine hediye ettiğim o güzelim taşı kullanarak seni öldürecek kadar seni seviyormuş görüyor musun?

Yelena da babasının hemen arkasından mavi gözlerini devirerek Carmena'nın karşısına dikildi. İkisinin karşısında dili tutulmuş gibi kalakaldı. 

-Ben sadece. Ben. Ben. 

-Evet sen sevgili eşim. Sen benim hayatta en sevdiğim şeyi benden alacaktın eğer kızım bana olanları söylemeseydi. Eğer kızımı öldürtmen için tuttuğun kiralık katil gelip bana sığınmasaydı. Evet sen bütün bunlar yetmiyormuş gibi kızımın ölmediğini görünce aynı gün O'nu tekrar öldürmeye kalktın. O yerde yatan kızımın basit bir kopyasıydı. O'nun gibi binlercesini öldürebilirsin dilersen ancak benim kızım burada, yanımda. Yelena, söyle bana bu kadına ne yapmak gerek?

Yelena çok uzun süreli düşünmedi. Ağzından dökülüverdi Carmena'nın cezası.

-O'nu şehrin dip mahallelerinden birine bırakalım baba. Tüm parasını ve malını elinden alarak. Sahip olduğu şeyler olmadan o bir hiç zaten. O'nu öldürmeyelim asla. O zaten bir cesetken nasıl öldürebiliriz ki? 

Kızın isteği hemen yerine getirilmek üzere Yelena'nın yedi hizmetkarı Carmena'yı kollarından tutarak arabaya bindirdiler. O'nu şehrin kim bilir neresine götürüyorlardı kadın sesi kısılırcasına çığlıklar atarken. 


1 Kasım 2021 Pazartesi

243 gün

Huzursuzluk çağlarında yaşayan insanlar için üç önemli şey vardı; aç kalmamak, ezilmemek ve sessiz kalabilmek. Konuşabilmek bile dünya halklarını köleleştirmiş büyük efendilerin hükmündedir. Bu bin kişilik grup, kurulmuş büyük medeniyetlerin şehirlerinin başlarına geçtikten sonra yaptıkları zalimlikleri anlatabilmek için kütüphaneler dolusu kitaplar olsa yetmeyecektir. Kendileri ve akrabaları haricindeki herkesi ayakları altında ezip köleleştirdiklerinden beri var olan hiçbir şehirde huzur kalmamıştı. Su kaynakları, ekilecek olan tüm ürünler onların ellerindeydi. Oysa ki sıradan etten kemikten kimisi çelimsiz kimisinin yüzü gözü yamulmuş sıradan insanlardı onlar ancak kendilerini tanrılar zannediyorlardı. Kendileri hakkında tek bir olumsuz şey bile duymak istemedikleri için haklarında edilmiş en ufak olumsuz şeyde bunu söyleyenin derisini yüzüp şehirlerin girişlerine asıyorlardı. Bu yetmemiş gibi bir süre sonra tümden konuşmayı yasakladılar. İnsanlar işaretleşerek anlaşıyorlardı kendi evlerinde bile. Eğer bir tek cümle eden görülürse cezası hemen bulunduğu yerde veriliyordu. 

Adalet denen şeyden bahsedilmeyeli hayli uzun zaman olmuştu. Sadece seçilmişlerin dilediği kişiler özgürce hayatlarını yaşayabiliyorlardı ve onlar dışında kalan herkes birer böcekten farksızdı. Sokak ortasında birisi mi ölmüş? Kim umursar ki bunu? Onlarca erkek bir kadına tecavüz mü etmiş herkesin ortasında? Böyle talihsiz olaylar onlara göre son derece sıradandı ve onlar gibi olmayanların yaşayacakları önemsizdi çünkü onların hayatları hayvanlara göreydi. İnsan şehirlerinde yaşayan herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlıydı. Sokak ortasında hiçbir sebep yokken ölmek sıradan bir olaydı. Açlıktan kırılan insanların bazıları sokakta birileri öldürülsün diye umut ediyordu çünkü birileri öldüğünde onların karnı doyuyordu. 

Şehirlerin korkunçluğundan kaçmak isteyenleri daha beter şeyler bekliyordu. Devlerle insanlar arasında geçen savaştan sonra insanlar kalın duvarlarla kaplı şehirlerinden çıkmamıştı ve devler şehirlere yaklaşamıyordu çünkü kale duvarlarının çevresi devler için bile korkutucu olacak türlü tuzaklarla çevrelenmişti. Şehirden kaçan bir insanın bu tuzaklardan kurtulabilmesi de mucizeydi ancak imkansız değildi. Bunu yapabilenlerden bazıları ormanlarda yaşıyorlardı ve onlar da bir sene kadar bile hayatta kalamıyorlardı çünkü ormanda devlerden türemiş vahşi yaratıklar yaşıyorlardı. Bu yaratıkların inanılmaz güçlü bir koku alma güçleri vardı. Ormanın içine girmiş bir yabancının korkusunu günlerce yürünse ulaşılmayacak mesafelerden algılayabiliyorlardı ve kendi türlerindekilere çığlıklarıyla duyurabiliyorlardı. Kısa süre içinde onlarcası kokunun yakınlarında toplanıp yapacakları baskın için hazırlanıyorlardı. Evet bu hayvanlar için avlanmak büyük bir keyifti. Sadece açlık için değil keyif için avlanıyorlardı. 

Ormanda yine de tek tük bir kaç kişi yaşamanın yolunu bulabilmişti. Ormanı geçip deniz kıyısındaki diyarlara varanlar, yeraltında yaşayan rahiplerin kurduğu efsanevi bir şehirden bahsediyorlardı. Ben işte o şehirlerden birinde doğmuş şanslı kişilerden biriyim. Adım Cesair. Dev piramitlerin etrafında kurulan şehirlere rahiplerin yaklaşmasına artık izin verilmediği için rahipler de kutsal tapınaklarına yer altına kurdukları şehirler yoluyla ulaşıyorlardı. En eski en kadim bilgilere sahip yüzlerce yaşında olan bu adamlar için dünyanın geldiği noktadan geri dönüş artık olamazdı. Bozulmuş, tüm teker oyukları parçalanmış bir at arabasını tamir edebilmek eğer imkansızsa, o arabayı oluşturan tahtalar sökülüp yeniden bir araba inşa edilmeliydi onlara göre ve dünyanın hali de o kırık arabadan farksızdı. Yeryüzü tamamen temizlenmeliydi ve bunun için geliştirdikleri bir planları vardı. 

Rahipler, denizlerin okyanusların diplerinde diledikleri gibi gezebiliyorlardı ve herkesten kaçıp buraya yerleşmeyi bile düşünmüşlerdi ancak insanların onları burada da bulabilecekleri ihtimali gözlerini korkutuyordu. Seçilmişleri tek tek öldürmeyi daha önce denemişlerdi ancak sayıları elli kadarken onları öldürmeye başladıktan sonra daha da güçlenmişlerdi ve sayıları bu defa binlerce kişiye ulaşmıştı. Ölen seçilmişlerin yerine daha beterleri geliyordu. Başka çareleri kalmamıştı, denizlerin altındaki yanardağlarını harekete geçireceklerdi. 

Rahipler, kimsenin sırrını bilemeyeceği bir ilimle bir makine inşa ettiler. Bu makine orta boylu bir insanın kucağına sığabilecek büyüklükteydi ve bir kutu biçimindeydi. Kutu açıldığında içinde bulunan tozlar etrafa saçılıyordu ve saçılan tozlar toprakla birleştiğinde dev kayaları bile unufak edebilecek bir güce erişiyordu. Tozlar toprağı delip yerin en dip köşelerine kadar ulaştığında açtıkları deliklerden yeryüzüne lavlar fışkırmaya başlıyordu. Bu makinelerden onlarca yapıp dünyanın her köşesindeki okyanuslarun diplerine yerleştireceklerdi. Böylece okyanus dibinde korkunç yanardağlar patlayacak ve sular ısınarak yüzlerce metre yükselecekti. Rahipler yeryüzünü temizleyecek olan tek şeyin su olduğunu iyi biliyorlardı. 

O rahiplerden birisi babam Bith, birisi de dedem Noah'tı. Onlara bunu yapma emrini, adını bile andıklarında yanıp yok olacaklarını bildikleri o üstün varlıktan aldıklarını söylüyorlardı. Dedem Noah hemen bir gemi inşa etmeye başladı çocuklarıyla birlikte. Bizi de yanına alacağından emin olduğumuzdan O'na hiçbir ricada bulunmamıştık ancak büyük bir yanlışın içindeydik çünkü öz dedem bizlerin günahkar olduğunu ve gemisine alamayacağını söylemişti. Ben on yaşındaydım nasıl günahkar olabilirdim anlayamıyordum. Günah nedir bilmiyordum bile. Ancak yaşlı kurt söyleyeceğini söyledi ve bize sadece 'eğer hayatta kalmak istiyorsanız batıya, kimsenin yaşamadığı, tek bir günahın bile işlenmediği gümüşten dağların yeşerdiği o büyük adaya gidin' demişti. Gümüşten dağları olan bir ada varsa eğer yeryüzünde o açgözlü seçilmişler çoktan orayı yiyip bitirip tüketmiştir diye içinden geçirmişti babam Bith. Dedemi babam bile ikna edemedi. Biz de kendi gemilerimizi inşa etmeye karar verdik. 

Dedem, gemisinin içini günahkarlarla doldurmak yerine hayvanlarla doldurmayı tercih ederken bize olan sevgisi bile bizi kurtarmak istemesi için yeterli olmamıştı. Biz bile dedemin gözünde günahkarlardık. Rahipler çok hızlı karar verip gereğini yaparlarken yeryüzünde tüm hayatın silineceği süreyi sadece kendi çocuklarına ve sevdiklerine söylemişlerdi; 243 gün. Önlerinde 200 gün vardı ve rahipler, rahiplerin karıları, çocuklarıyla birlikte 89 kadın 18 erkek gece gündüz çalışarak üç gemi inşa etmemiz gerekiyordu. Erkek kardeşim Ladra, annem Birren ve ben Cesair on yaşındaki halimle koca üç gemiyi hep birlikte iki yüz günde inşa ettik. Rahipler okyanusların en derin yirmi üç yerine makinelerini çoktan yerleştirmişlerdi bile. Toprağa karışacak olan karanlıktan habersiz dönmeye devam eden zalim dünyanın efendileri, kısa bir süre sonra yok olup gidecek olmalarından habersiz neşeli hayatlarına devam ediyorlardı. Şehirlerde korkunç hayatlar yaşayan zavallı insanlar kısa bir süre sonra bu kabusun bitecek olduğunu öğrenselerdi bayram ederlerdi elbette. 

Gemileri rüzgarın insafına bırakıp batıya doğru yelken açtık. Kırk günümüz kalmıştı sadece ve elimiz kolumuz telaştan titriyordu. Ne kadar kuzeye gidersek o kadar az insana rastlayacağımızı biliyorduk. İlk bir haftada yüzlerce yaşındaki rahiplerden beş tanesi girdiğimiz fırtınalara dayanamayıp ölünce herkes telaşlanmaya başladı. Aramızda sadece 13 erkek kalmıştı ve benimle aynı yaştaki Fintan'ı gemileri batınca yanımıza almıştık. Bir hafta sonra daha sert bir fırtına diğer gemiyi batırdığında geride sadece elli kadın ve üç erkek kalmıştık. Gemimiz üç hafta kadar denizlerin insafında oradan oraya sürüklendikten sonra aynen rahiplerin tarif ettiği gümüş dağların olduğu o kocaman adaya varmıştı. Buraya İnis Fail diyorlardı rahipler yani kaderin toprakları. Bizim kaderimizi de belirleyecek olan bu adaydı. 

Babam Bith, kardeşim Ladra ve Fintan hayatta kalmış olan üç erkek, ve biz elli kadın aynı adaya yerleşip çoğalmak için bir plan yapmıştık. Her erkek kadınlar arasında paylaştırılacaktı. Babam son derece yaşlı bir adam olduğu için 16 kadının ihtiyaçlarına nasıl cevap verebilecekti kendisi de kestiremiyordu. Kardeşim Ladra'ysa durumdan son derece memnun görünüyordu. Fintan ise henüz yetişkin olmadığı için O'nun adına şimdilik bir sorun yoktu. 

Adaya yerleştikten bir hafta sonra -tufanın gelişine sadece üç gün kala- babam ölmüştü. Kadınların aşırı ilgisine bedeni dayanamamıştı ve bunun başına geleceğini asla hayal etmemişti. Ölürken neden dedemin bizleri yanına almadığının cevabını vermişti; Günahkar olmasaydık şu an ben ölmezdim. 

İki gün sonra da -tufanın kopmasına bir gün kala- kardeşim Ladra aynı şekilde bitkinlikten ölünce tek erkek olarak geriye benim olmasını istediğim Fintan kalmıştı. Fintan başına gelecekleri bildiğinden ortalıktan kaybolmuştu ve en yakın arkadaşım Banba O'nu bulabilmek için aramızdan ayrılmıştı. Eğer bir erkek olmazsa adada büyüyüp yeşermemiz olanaksızdı. Banba aramızdaki en güçlü kadın savaşçıydı ve O'nun dışında kimse Fintan'ı bulamazdı. Ancak başka bir sorunumuz vardı. Tufan gelmişti. 

Şu anda kayalıklara çarpan bedenimin içinde kalan son nefesimle sizlere bunları anlatıyorum. Fintan ve Banba neredeydiler bunu bilmiyorum. Buraya tufandan kurtulmak için gelmiştik ancak sonumuz pek hoş olmamıştı. Benim gibi diğer kadınlar da can vermişlerdi. Ruhum tüm adanın topraklarında eriyordu artık. Tek dileğim Fintan ve Banba'nın buluşmuş olmasıydı. Aradan aylar geçtikten sonra sular çekilince ruhum onları bir mağarada buldu. İkisi adada hayatta kalmış iki insan olarak buraya yerleşip Fomorianlar soyunu başlatacaklardı. Bense bu adada sonsuza dek yaşayacağım. 

7 Ekim 2021 Perşembe

Kuyruğuna leylaklar asılmış bir tilkinin gideceği yer neresidir?

 'Gabe Milligan, ana komutanlıktan bekleniyorsunuz. Gabe Milligan, ana komutanlıktan bekleniyorsunuz.'

Üssün girişinde bu anonsu son ses herkes duyuyordu. Yeni biri seçilmişti ve görev yerine ulaştırılması gerekiyordu. Yerde bulunan kontrol kulesi, 783 ışık yılı uzaklıktaki ana komutanlık üssüyle arada kurdukları solucan deliği yoluyla zaman mefhumu olmadan iletişim kurabiliyorlardı. Gabe Milligan özel olarak seçtiği bazı kişileri komutanlığa götürmekle görevlendirildiğinde yerde bulunan merkeze geliyor ve onları yukarıya ana komutanlığa ulaştırıyordu. Bir çeşit refakatçi görevi görse de birliğin en önemli üyelerinden birisiydi. Sorumlulukları çok büyüktü ve Milligan görevlerini kusursuz biçimde yerine getiriyordu. 

Yeri yöneten çeşitli gruplar bulunuyordu ve bu gruplara en tepeden yol göstericiler atanıyordu. Bu kişiler belli bir olgunluğa erişmiş, uzay zaman arasındaki bilgilere karşı zihni açık, mücadeleci ve düzgün karakterli kişiler olmak zorundaydı çünkü bir yeri yönetmek kolaydı ancak o yeri şekillendirebilmek zor bir işti. Göksel bilgiler konsülü tarafından bu kişiler özenle seçiliyorlardı ve seçim yapıldıktan sonra Gabe Milligan'a bildiriliyordu. Milligan da yerden bu kişileri alıp girişecekleri zor uğraşları öncesinde onları eğitimlerinin verileceği ana komutanlığa götürüyordu. Bulundukları gezegen biri nötron yıldızı diğeri genç bir yıldız olan bir çift yıldız sisteminin içinde bulunuyordu.  Nötron yıldızının yaydığı zararlı ışınlardan korunabilmek için gezegenin etrafına saydam koruma panelleri yerleştirilmişti ve bu paneller sistemine 'Peçe' deniyordu. Peçe'nin bir önemli özelliği de uzayda bulunan  mineralleri kendisine çekip, o mineralleri kullanarak bir yeri yırtılırsa kendi kendine tamir edebilmesiydi. Peçe'nin bir diğer görevi de gezegenin her yerine enerji sağlayabilmesiydi. Emdiği zararlı ışınların hepsini enerjiye çevirerek yer üssündeki merkezlere gönderiyordu. 

Milligan iniş pistinin neredeyse beşte birini kaplayan büyüklükteki gemisini indirdiğinde binlerce asker ve görevli gemisinin etrafında dizildi. Gemiden indiğinde bir seramoni gerçekleştirilecekti ancak Milligan böyle merasimlerden nefret ederdi. Üstün körü bir selamlaşmadan sonra O'nu bekleyen kalabalığın arasından geçip götüreceği kişinin yanına gitti. Landis adında bir kadın olduğunu, yerdeki şehirlere et sağlayacak olan hayvanların bakımını ve yetiştirilmesiyle görevli üst düzey bir memur olduğunu elindeki raporlardan okumuştu. Liman 567 adlı gezegende doğmuştu ve hasat edildikten sonra 5 yaşından beri ticari kolonilerde yaşamıştı. 932 yaşına dek uğraştığı belli bir işi olmamıştı ve sadece dört kez aydınlanma geçirmişti. Sistemin iş gücü için üretilmiş varlıklardan birisi olduğundan ömrü çok uzun süreler için ayarlanmamıştı ancak kurduğu hayallerin kusursuzluğu Göksel bilgiler konsülü tarafından tespit edilince takibe alınmıştı. Rüyalarının kayıtları iyice incelendikten sonra Landis'in yeni evrenlerin inşasında çalışabileceğine karar verilmiş ve bu maksatla kendisinin eğitilmesi kararlaştırılmıştı. 

Milligan kapalı kapsüller içinde tutulan adayların olduğu odaya geldiğinde içerde çalışan tüm memurlar O'nu gördükleri anda eğilerek selam verdiler. 

-Ne kadar süredir uykuda? 

Dik saçlı kızıl sakallı kel bir memur hemen sorusuna yanıt verdi.

-Bulunduğumuz gezegenin kendi yıldız sistemi etrafında 674. dönüşünü tamamlaması bekleniyor. Geldiği gezegene göre 322 yıldır uyuyor. Bulunduğumuz sistemde zamanın etkileri daha yavaş hissediliyor ve uyku yoğunluğu için deneklerin bu nedenle burada uyutulmaları uygun bulunuyor. Denek 731 uyandırılmaya hazır. 

-Denek 731 mi? Siz bu canlıların dosyalarını incelemiyor musunuz? O'nun bir adı var; Landis. Şu ruhsuz hallerinizden sıyrılın lütfen.

Memurun ağzı burnu yamuldu işittiği azardan sonra. 

-Emredersiniz efendim. Kapsülün açılması için geri sayım başlatıldı. 

Uyutuldukları bu bölüme 'Rüya tapınakları' adı veriliyordu. Binlerce farklı merkezin birleştirilerek kurulduğu bir rüya ağına bağlı olan sıradan bir yerdi burası ve içinde mütevazi denebilecek sayıda denek bulunuyordu. Evrenin her yerinden bulunup getirilen canlılar rüya tapınaklarında uyutularak rüyaları kayıt altına alınıyordu ve geldikleri yerler, varsa medeniyetlerinin türü ve şekli, bir canlı olarak düşünme yapıları, ait oldukları türün ihtiyaçları gibi son derece gereksiz görünen ancak çok değerli bilgiler kayıt altına alınıyordu. Memurlar her gün binlerce canlının rüyalarını katalogladıkları için yaptıkları iş onları hissizleştiriyordu ve bu durumu tehlikeli bulan Büyük Efendiler çalışan memurları gün aşırı değiştiriyorlardı. 

Kapsül açıldı ve içinde bulunan saydam ancak bir gramı binlerce ton ağırlığında olan jele yapışmış olan Landis, mekanik bir cihaz sırtına bağlanarak kaldırıldı. Milligan yanındaki memura sorular soruyordu 'kalbi temizlendi mi? böbrekleri arıtıldı mı? Zihninde delilik emaresi olan düşünceler temizlendi mi?' gibi soruların hepsine memur sabırla olumlu olumlu olumlu diyerek yanıt veriyordu. 

Landis sırtına bağlanmış olan cihazdan midesinin yıkanacağı başka bir cihazın koltuğuna oturtuldu. Bedenine yapışmış olan ve içinde gezinen artık maddeler arındırıldıktan sonra gözünü açtı. 

-Kolant sizi umarım çok yıpratmamıştır.

Kolant, kapsüllerin içinde bulunan ve rüyaya yatırılan kişilerin içini, dışını, her yerini saran çok yoğun bir plazmaydı. Bu madde evrenin en kıymetli elementlerinden birisi olarak kabul ediliyordu çünkü bir canlıyla etkileşime girdiğinde o canlının düşünceleriyle iletişime geçebiliyordu. Kolant bilinen evrenin sadece tek bir gezegeninde bulunuyordu ve o gezegeni ele geçirmek için amasız bir savaş sürüyordu. Ana komutanlık kolant bulmakta çok zorlanmıyordu çünkü savaşan grupların hepsi bu maddeyi elde ettikten sonra kendileri için kullanmak yerine satıyorlardı ve en büyük alıcıları da ana komutanlıktı. 

Landis gözlerini Milligan'ın üzerine çevirdi. 

-Şu anda rüyada mıyım yoksa uyandırıldım mı anlayabilmem için soracağınız soru bu mu? 

-Sizi çok uzun süredir takip ediyoruz hanımefendi. 

-Bana Landis demenizi istiyorum. Sizin adınız nedir?

-Beni bir rüyanızda görmüş olmanız lazım. Size bilinçli olarak gösterilen o rüyada biz tanışmıştık zaten.

-Bunu umursamıyorum. Şu anda sizinle tanışmak istiyorum. Adınız nedir?

-Ben Gabe Milligan. Ana komutanlık üssü başkomutanlığı C sektör..

-Tamam tamam çok uzatmayın bu ayrıntılarla ilgilenmiyorum. Beni buraya almaya geldiniz ve hemen gitmemiz gerekiyor. Benim rehberim olacaksınız öyle değil mi? Benim adımı biliyorsunuz zaten kendimi yine de tanıtayım. Ben Landis. Kaark'tan geliyorum. 

-Gezegeninizin adı bu demek. Size nasıl bir süreçten geçirileceğinizden bahsetmemi ister misiniz?

-Bunları yaşayarak görmekten hoşlanacağıma eminim. Önceden anlatırsanız geriye bir deneyim kalmayabilir. Hala rüyada mıyız değil miyiz bunu anlayabilmem için bir soru sormayacak mısınız?

-Pekala. Kuyruğuna leylaklar asılmış bir tilkinin gideceği yer neresidir? Oldu mu?

-Evet oldu. Rüyada olmadığım için mutluyum. Artık gidebiliriz. 

Leittner deneyi adı verilen bir işleme göre rüyalarda uzun yılllar aralıksız gezen zihinlerin uyandıklarında zihinlerini tamamen kaybetmemeleri için bazı yöntemler geliştirilmişti. Bunlardan birisi rüyayı gören kişiye daha önce hiçbir yerde duymadığı bir soruyu sormaktı. Eğer bu da işe yaramazsa acil durumlar için kullanılacak prosedürler devreye giriyordu. Kişi eğer rüyada olduğuna hala inanıyorsa aklını yitirmesinin önünde bir engel kalmıyordu. 

Milligan'ın gemisinin olduğu limana varmaları bir kaç saniye sürmüştü. Kalkış platformuna geldiklerinde Milligan geminin hangarından Landis'in bedenine uyan bir kıyafet çıkarıp verdi. 

-Sana önceden yapılması gerekenleri anlatmamı istemedin ancak şu an zamanı geldi. Sana ilk yapman gereken şeyi söylüyorum; bu özel kıyafeti giymelisin. Gideceğimiz yerde gerçekliğin bazı faktörleri ortadan kalkabilir. Boyut, zaman ve ses gibi algılanabilir kavramlar değişebilir. Orada göreceğin eğitimden sonra neler olacağına bakacağız. 

-Sen mi hakkımda karar vereceksin?

-Hayır ben sadece refakatçiyim. Bu işi çok iyi yaptığım için en yüksek potansiyelli canlılara eşlik edilmesi görevi bana düşüyor. Hakkındaki karar zaten verildi. Sen sadece ne karar verildiğini öğreneceksin. 

-Yggdrasil'in olduğu yere gidiyoruz değil mi?

-Bu soruyu sormadın, bu an hiç yaşanmadı.

Elini Landis'in alnına tuttu ve kafasının içindeki o soruyu ve o soruyu sorduğu anı siliverdi. 

-Şimdi kıyafetlerini giy. Uzun bir yolculuk bekliyor bizi. 

İki kara deliğin arasında çekim kuvvetinin sıfıra yakınsadığı bir noktada kurulmak zorundaydı ana komutanlık. Burada bulunan zamansızlık ve üç boyutlu evrenin fiziksel kurallarının değişkenliği sayesinde rüya kayıtları eksiksiz biçimde tutulabiliyordu. Landis'in giydiği kıyafet, uzay zamanın kaydığı yerde kullanıcısının bedensel faaliyetlerini kontrol altında tutmaya yarıyordu. O nedenle kıyafetini çıkardığı anda zihni ortaya çıkacak paradoksları algılayabileceği için aklı sonsuza kadar küçülerek yok olabilirdi. Bu durum ölmeye kıyasla çok daha korkunç bir sondu çünkü kişi evrenin sonuna dek kendini hiçliğin içinde hapsedilmiş halde buluyordu. 

Varış süresi tahmini olarak 28 milisaniyeydi. Yolculuğu yapabilecekleri iki ayrı koltuğa oturdukları anda varacakları yere 28 milisaniye içinde ulaşacaklardı. Tüm işlemler organomekanik cihazlar tarafından geminin kullanıcısının zihninden alınıp anında uygulanıyordu. Koltuğa oturdular ve ana komutanlık karşılarındaydı.  Yok olmak üzere olan sombrero galaksisinin ortasındaki kara deliğin hemen yanında merkezi ele geçirmeye çalışan başka bir kara delik daha vardı ve tam ortalarında yedi katlı dev bir yapı bulunuyordu. Ana karargahın şekli daire gibi görünse de bu görüntü sadece arasında kaldığı ağır çekim kuvvetinden nedeniyle böyle görünüyordu. Asıl şekli piramitti. Ucu korkunç büyüklükte bir ışıkla parlayan bu piramit  çekim kuvvetlerini dengeleyecek şekilde kendi etrafında dönüyordu. Piramidin en alt katında bir kapı açıldı ve Milligan gemisini içeriye soktu. 

-Demek bütün bilgiler burada toplanıyorlar. Sen aslında bir refakatçi değilsin öyle değil mi? Efendilerin tüm işlerinden sorumlu olan göksellerden birisin. 

Milligan söylenenleri duymazlıktan geldi ve gemisini içine girdiği platforma oturtmakla uğraşıyordu. 

-Bu gemiden çıktıktan sonra aşman gereken yedi engel bulunuyor. Bunların hepsini aşabilirsen eğer varlığın kabul edilecektir. Bu süre boyunca senin yanında yer alacağım ve sana yardım edeceğim. 

-Hakkımda karar verildiyse eğer, ben neden sınanıyorum?

-Onlar zaten neler olduğunu gördüler, tüm bunları sen görebil diye yaşıyorsun. 

Bulundukları bina rahatlıkla bir yıldız sistemini içine alabilecek büyüklükteydi. Bazı kısımları uzaya açılıyordu, bazı kısımlarında şehirler yer alıyordu. Şehirlerin etrafında dağlar, ırmaklar, türlü yaratıklar, denizler bulunuyordu. Her katında farklı düşüncelerde canlılar yaşıyorlardı ve etrafta bulunan eşyalar, sesler ve şekiller orada bulunan kişilerin düşüncelerine göre şekillenebiliyordu. Burada istek duymak nadir görülen bir durumdu çünkü burası istek duymaya gerek bırakmayacak kadar kusursuz bir yerdi. 

Milligan ve Landis ilk katın kapısının önünde duruyorlardı ve Milligan içinden 'buradayız' diye geçirdi, o anda önlerindeki dev kapı açıldı. 

-Dilediğin kadar burada dolaşabilirsin sonuçta burada diye bir şey yok. Her an karşına çıkabilirler. Seni ne şekilde sınayacaklarını bilemezsin. Senin gibi daha önceden buraya gelmiş ve işlerini tamamlamış olanlarla görüşüp onlardan fikir de alabilirsin. Dilersen tek kelime bile etmeden sadece etrafı seyredip hiçbir şey yapmadan diğer katlara da geçebilirsin. Ancak bazı kurallar bulunuyor; eğer bir katı terk edip yukarıdaki bir kata çıkarsan geri dönüşü yoktur, tekrar aşağıya inemezsin. Her katta edinmen gereken bir ilim olacak ve sen o ilmi almadan bulunduğun katı terk etme hakkına sahipsin. 

-Eğer o ilimleri almazsam sonunda başıma büyük bir iş açılacak öyle mi? 

-Ben her zaman yanında olacağım. 

-Söyle bana Milligan, burası tam olarak nedir?

-Tüm sırların bilinir kılındığı yerdir. Yaratılmış olan tüm canlıların aklından geçen en küçük bir düşüncenin bile silinmeden yazıldığı yerdir. Burası yaratılacak bir sonraki evrenin taslağının çıkarıldığı yerdir. 

-Tam ve eksiksiz bir yanıt beklemiyordum. Söyle bana Milligan, hiç birisini sevdin mi?

-Gidelim. Yapman gereken işler var. 

İlk kata geldiklerinde fillerle dolu bir denizin üzerinde uçan yılan yüzlü canlılara rastladılar. Denizin kenarında kumsallar yoktu, kayalıklar başlıyordu ve birden yükselen bir tepenin üzerinde bir şehir vardı. Şehrin içinde dokuz kadın yaşıyordu ve her kadın o kadar güzeldi ki sadece onları bir an için görebilmek için binlerce yıldır şehrin kapılarında bekleyenler vardı. 

-Burada istek duymaya bile gerek yoktur demiştin ancak bu adamların hali nedir böyle? 

-Onlar istek duymuyorlar ki, köle olmanın hazzını doyasıya yaşıyorlar. Aşağılanmadan, yadırganmadan ve birilerine hizmet etmelerine gerek kalmadan. 

-Bunun neresi kölelik? Sadece bir kadının yüzünü görmek için bekliyorlar. 

-Varlıklarını o görecekleri ana bağlamış haldeler. Bu bağlandıkları şey varlıklarını elinde tuttuğuna göre, buna rahatlıkla kölelik diyebilirsin. Elbette efendisi olmayan bir kölelik, kölelik tanımını tekrar gözden geçirmene neden olabilir. Eylem aynı kaldığı için adı da değişmemiştir. 

Her katta buna benzer bir varlıkla, o varlığın bağlandığı bir duyguyla ve buna bağlı olarak hissedilenlerin yarattığı etkilerle ilgili bir vakayla karşılaştılar. Landis kendisinden önce gelenlerle de sohbet etti ve onları hayli sıkıcı buldu. Verdiği kusursuz yanıtlar kendisinde herhangi bir ben olma duygusu yaratamıyordu. Kendisini büyümüş hissetmiyordu, başardığını, yürüdüğü yolda ilerlediğini ve en önemlisi bir tatmin duygusu hissetmiyordu. Milligan bile Landis'e hayranlık dolu gözlerle bakıyordu. 

Sonunda yedinci ve son kata eriştiler. Dört ırmağın köklerinden aktığı altından yapılmış dev bir ağaç önlerinde duruyordu. Bu ağacın büyüklüğü neredeyse Landis'in geldiği gezegen kadardı. Ağacın hemen altında sayfaları uçuşup tekrar içine geri dönen kitaplar savruluyordu. Yüz binlerce kitap birden bomboş sayfalarla açılıyorlardı ve sonra kendiliğinden yazılmaya başlıyorlardı. Son sayfasına dek yazılmış olan kitapların kapağı kapanıyordu ve diğer kitaplarda yazılanlarla çelişinceye dek de kapakları açılmıyordu. Eğer bir paradoks oluşursa önceden yazılmış olan kitaplar açılıp sayfaları kitaptan ayrılıp tekrar yazılıyorlar ve ait oldukları kitaba geri dönüyorlardı. Bu süreç sonsuzluk boyunca devam etmişti ve edecekti. 

-Sonunda görmek istediğin yere vardık Landis. 

-Bana çok iyi bir arkadaş oldun Gabe. Sana artık adınla hitap edebilirim çünkü sana sevgi duyuyorum. 

-Neredeyse gülümseyeceğim. İşte önünde duruyor o kudretli bilge ağaç. O her şeyin yazılı olduğu sonsuz kütüphane. Ne dilersen önüne serileverecek. Senin gibi rüyalarda gezinmiş olanların aklından geçen her hayal işte burada yazılıyorlar. O hayaller damıtılıyorlar ve her hayalden bir dünya yaratılıyor. Bizim sırrımız budur. Her hayal, en küçücük bir düşünce bile zihinde kuruldukları anda buraya aktarılırlar ve eğer o düşünceye inanılmışsa, başka bir evrende yaşanması için ağacın dallarında belirir. Zamanı geldiğinde dalından kayarak gideceği evrenin içine girer ve orada yaşanır. En korkunç kabuslardan en ulaşılmaz mutluluklara dek ne hayal edilirse hepsi burada toplanırlar. Sen, o hayalleri kuranlar içinde en kusursuz olanıydın. Seni arındırdık ve kabul ettik. Ağacın önünde bir kapı açılacak. Artık kabul edildiğin için oradan geçebileceksin. 

-Sen benimle gelmiyor musun?

-Eğer ben o kapının eşiğine parmağımı dahi uzatsam küle dönerim Landis. Oraya ait değilim. Sen oraya gidecek olansın. 

4 Ekim 2021 Pazartesi

Emanuel Swedenborg'un olağandışı yaşamı

 


29 ocak 1688 günü Stockholm'de maden işleriyle uğraşan ailesinin evinde doğan Emanuel Swedberg - soyadı doğduğunda Swedenborg değildi çünkü ailesi soyluluk ünvanını henüz almamıştı - 11 yaşında Upsala Üniversitesi'ne başlayabilecek kadar zeki bir çocuktu. On yıl süren eğitiminin sonunda etrafındaki tüm yaşıtları gibi maaşlı bir memuriyet işine girmek yerine babasının maddi desteğini arkasına alarak avrupanın çeşitli şehirlerini ziyaret edip oralarda yapılan bilimsel çalışmaları incelemek istiyordu. 1700'lü yılların başında bilimin merkezi artık Londra'ydı çünkü Sir Isaac Newton orada yaşıyordu. 

Genç Swedenborg Londra Oxford'da kendine önce bir daire tuttu. Burada ilk başladığı iş saatçilik oldu. El sanatlarına ve ince işçilik gerektiren işlere karşı aşırı ilgiliydi. Saatçiliğin yanında marangozluk yaptı. Bu işleri yaparken o dönemin çok ünlü astronomlarıyla da tanıştı. Önce yıldızları kataloglamakla uğraşan John Flamsteed'in yanında çalıştı daha sonra ünlü Halley kuyruklu yıldızına adını veren Edmund Halley ile tanıştı. Henüz 23 yaşındaydı ve kafasının içinde o dönem için son derece uçuk fikirler dolaşıyordu. Mesela uçan bir makine tasarlamak için planlar yapıyordu, bir deniz altı inşa etmek istiyordu. Yanında çalıştığı astronomlara güneş sisteminin sıkıştırılmış gazlarla oluştuğuna dair fikirlerini paylaşıyordu -ki bu fikri nebula hipotezi olarak biliniyordu ve aradan geçecek uzun bir süreden sonra doğruluğu anlaşılacaktı-. 

Zamanının ötesinde yaşayan İsveçli Leonardo 2 yıl boyunca Londra'da yaşadıktan sonra parası bitti. Babasına bir mektup yazarak maddi destek istedi ancak olumlu bir yanıt alamadı. Çalışarak yaşadığı hayatı karşılayabilmesi olanaksızdı O da el mecbur, Hollanda'ya Utrecht'e taşındı. Bir yıl burada yaşadı ancak burası kendisini açmadı. Ünü yeni yeşermekte olan Voltaire'in şehri Paris'e gitti orada da bir yıl kadar yaşadı. Paris çok eğlenceliydi ve zevklerine hitap ediyordu ancak burası da Londra gibi kafasındaki düşünceleri geliştirebileceği bir yer değildi. Son olarak Almanya Rostock'a gitti ve orada da bir yıl kaldıktan sonra 27 yaşında memleketi İsveç'e döndü. Bu arada tıpla da uğraşmaya başlamıştı. Tüm organların çalışma prensipleriyle ilgileniyordu ancak beyin her zaman odak noktasıydı. Çünkü küçük yaşlardan beri kafasında ruhla bedenin arasındaki ilişkiyi çözmek vardı. Tüm düşünce dünyasının merkezinde aynı soru bulunuyordu; Ruhumuzun kaynağı nedir? Bu sorunun yanıtını beyinde arıyordu. Dindar bir Luteran olarak yetişmişse de Hristiyanlığa ait kaynaklarda sorduğu soruların yanıtlarını bulamıyordu. 

Bu arada İsveç kralı Charles XII tarafından kabul edildi ve Swedenborg'un çılgın fikirlerini duyan kral  genç mucidin çalışmalarını desteklemeye başladı. Bu dönemde orduya destek vermek amacıyla bir makinalı tüfek üzerinde çalışmalar yaptı ki bilinen ilk makinalı tüfeği Amerikan İç savaşı sırasında Gatling üretmişti. -Arada tam 150 sene fark bulunuyor-

Swedenborg otuzlu yaşlarının başına geldiğinde nerdeyse her konuda bilgi sahibi bir bilim adamına evrilmişti. Bilimin Latince dışında başka bir dille ifade edilmemesinin bilginin yayılmasını engellediğini düşünüyordu ve bu nedenle kendi lisanı olan isveççe bir bilim dergisi yayınlamaya karar verdi; Daedalus Hyperboreus. Latince dışında yazılmış bilimsel metinler başta meslektaşlarından tepki çekse de dergi son derece popüler oldu. Bu arada babasının işleriyle ilgileniyordu ve metalürji üzerine çalışmalar yapıyordu. Bu işte o kadar başarılı oldu ki İsveç maden kurulunun başına geçti. Uzun yıllar madenler üzerine çalıştıktan sonra ülkesinde ulaşabileceği en yüksek mertebeye erişti; İsveç Kraliyet bilimler akademisine seçildi. 

Artık parası vardı, bilimsel çalışmaları kabul görmüştü, yazdığı kitaplarla bilim öğretmeye devam ediyordu ancak hayatında her zaman eksik bir şey vardı. 55 yaşına gelmişti. Tekrar seyahatlere çıkmaya başladı. Kafasının içinde her zaman dönen o cevap bulunamaz gibi duran sorulara yanıtlar arıyordu; Nereden geldik? Hayatın anlamı nedir? Ölüm son mudur? Bu sıralarda simyaya da merak salmıştı ve Londra'ya geri dönmüştü. Bir gün en sevdiği restoranlardan birinde keyifle yemeğini yerken birden etrafı karardı. Çevresindeki insanlar daha yavaş hareket ediyorlardı, zaman sanki frene basmış gibiydi. Siyahlar içinde bir figür gördü önünde. Yüzü gözü belli olmayan biriydi bu ve konuşmaya başladığında sesindeki hiddet Swedenborg'un yüzünde esiyordu. Adam şöyle demişti; Çok yiyorsun! Az ye! 

Ayağa kalkacak gibi oldu ancak yerinden kımıldayamadığını fark etti. Bütün gücüyle yerinden kalkmaya çalıştı ve sonunda ayağa kalkabildiğinde etrafındaki her şeyin normala döndüğünü fark etti. Yorgunluktan bir hayal görmüş olmalıydı. Yemeğini bitirmeden oteline geri döndü ve odasına girip yatağına uzandı. Tavanı seyrediyordu ki restoranda gördüğü siyah figürünün sesini yine işitti; 'Nereye kaçabileceğini sanıyorsun?. İşin gücün bilim. Bilimi bırak ve doğaya yüzünü dön.'

Başına gelen bu olaydan sonra Emanuel Swedenborg'un hayatı bir daha asla eskisi gibi olmadı. Swedenborg kendisine görünen bu kişinin tanrı olduğunu söylüyordu. 'Efendimiz İsa benimle görüşmeye geldi ve sırlarını bana öğretti.' diyordu. Ülkesinde hatta tüm Avrupa'da tanınmış olan kelli felli bir bilim adamı ortada hiçbir neden yokken bunları söylüyordu. Swedenborg çok sevilen bir insan olmasına rağmen başına gelenlerle ilgili yapılan yorumlar son derece sert oldu. Bilim çevresinde kendisine 'delirmiş' deniyordu artık. Halüsinasyonlar gördüğü söyleniyordu ve yaptığı çalışmaların geçerliliğinin artık olamayacağını bile iddia edenler vardı. Kendisine yapılan eleştiriler sadece bilim dünyasından gelmedi. Bizzat dönemin papası bile Swedenborg'un dinsel hiçbir fikrinin geçerli olamayacağını açıklamıştı. 

Ancak bütün bunlar Swedenborg'u durdurmadı. O gördüklerini günlüklerine yazmaya başladı ve yazdıklarına 'Rüya günlükleri' adını verdi. Tanrı üç farklı yolla kendisiyle konuşuyordu. Sıklıkla rüyalarında tanrıyla birlikteydi, gün içinde nadiren konuştuğunu söylüyordu ve son olarak da görünmeden sadece zihninden beliren bir ilham yoluyla tanrıyla iletişim kuruyordu. Tanrının rüyalarında kendisine cenneti cehennemi ve arafı gösterdiğini söylüyordu. Maddi alemin dışında bulunan manevi alemde zaman ve mekan yoktu. Fiziksel kurallar işlemiyordu ve Swedenborg'un cennet cehennemde gezinebilmesi için meleklerin bizzat kendisini hazırladıklarını anlatıyordu. Bu hazırlanma sürecini şöyle tanımlıyordu; melekler tarafından devamlı surette aralıksız şekilde sevgiyle donatılmak. Tüm bunları anlattığı -başyapıtı olduğu söylenen- eseri Arcana Caelestia'nın içeriği o kadar tartışmalıydı ki kitabını kendi adıyla yayınlayamamıştı. Kitapta cennet cehennem hayatının nasıl olduğu anlatılıyordu ve tanrının Swedenborg'a 'hristiyanlık dinini şu anda var olan yanlış doktrinlerden kurtarmasını' istediğini söylüyordu. 

Swedenborg'un kendisine gelen 'ilhamla' yazdığını söylediği kitaplar büyük kıyamet koparmıştı ve etrafında müritleri bile toplanmaya başlamıştı ancak O, kendisini takip edecek insanlar istemiyordu. Peygamber falan değilim ben diyordu ve sadece Hristiyanlığı saptığı yanlış yoldan döndürmeye çalıştığını söylüyordu. Yazdığı kitaplarda Cennet ve cehennemi şöyle tarif ediyordu; Tanrı insanları cezalandırmaya ihtiyaç duymayacak kadar sevgi doludur. Cehennem ve cennet, insanların kendi seçimleri sonucunda varacakları noktadır. Cehennemde insanlara aralıksız eziyet eden zebaniler veya şeytan gibi varlıklar yoktur çünkü o şeytanlar ve zebaniler bizzat insanların kendileridir ve insanların kendi içlerindeki öz nasılsa onlar öldükten sonra o özün yarattığı mekana kavuşacaklardır. Cennette de insanlar göksel varlıklara şahit olabileceklerdir ve cennetin en yüksek mertebesinde yüce yaratıcı bulunur. Orada bulunabilecek kadar arınmış olan insanlar tanrıyla birlikte yaşayabileceklerdir. 

Hristiyan dininin ifade ettiği cezalandırıcı tanrı figürü Swedenborg'un anlattıklarına yer almaz. Maddi dünyada yaşayan insanlar ne yaparlarsa manevi dünyada da bir etkiye dönüşür. Manevi dünyada bu etkiler birleşerek insanlar öldüğünde bir çeşit hazırlığa dönüşürler. Cennet içinde bedensel zevkler de bulunmaktadır hatta Swedenborg'un çoğu cennet anlatıları erotiktir bile diyebiliriz. Tanrı, sonsuz bir sevgiyle dolu olduğu için insanların kalbi eğer arınmamışsa, arınmalarını sağlayabilecek olan yer cehennemdir ancak bu arınma acıyla değil, ilhamla mümkündür. 

Son derece farklı bir ölüm sonrası hayat yorumu olan Swedenborg, öldüğü güne kadar 14 kitap yazdı. Bilimsel çalışmalarını birdenbire terk ettiği günden ölümüne dek 27 yıl daha yaşadı. Şüphesiz ki yazdığı şeylerin içeriği şu anda bile yazılsa aşırı kaçabilir ve çoğu insan kendisini deli olarak görse de yakın çevresinde bulunan, kendisiyle konuşan insanlar için O son derece makul, sevgi dolu ve anlayışlı biriydi. Yazdıkları ve düşünceleri dışında deli olduğuna dair hiçbir belirti yoktu. Ayrıldığı bilimsel kurullarda bile yaşamının son yıllarına dek saygınlık görmüştü. Çoğu insan 70 yaşında yazdığı Cennet ve cehennem adlı kitabının tüm eserleri arasında en etkileyicisi olduğunu düşünmektedir. Yazdıklarından etkilenen insanlar arasında William Blake, William Butler Yeats, Ralph Waldo Emerson bulunuyordu. Carl G. Jung kolektif bilinçaltı kavramını yaratırken Swedenborg'un rüya günlerinden faydalanmıştı. Kant bile kendisinden övgüyle bahsetmişti. -Kant için birinden övgüyle bahsetmek son derece güçtür. -

Kendisi hakkında bazı mucizeler yarattığına dair rivayetler olsa da O kesin bir dille 'mucizeler yaratabilecek biri değilim' diyerek keramet sahibi olduğunu reddediyordu ancak kayıtlı ifadelere göre ölmeden önce yazdığı bir mektupta öleceği günü bilmişti. Göteborg'da bulunduğu sırada 400 km uzaklıkta Stockholm'de olan bir yangını yanındakilere anlatmıştı. Bazı insanlar ısrarla kendisinden keramet çıkartmaya çabalasalar da O hiçbir zaman bunlara ilgi göstermedi. 

Swedenborg 82 yaşında öldü. Hiç evlenmemesinin uzun bir ömre sahip olmasındaki etkisi hala tartışma konusudur. 


21 Temmuz 2021 Çarşamba

Bronz çağının çöküşü

 Günümüzden 3200 yıl önce Akdeniz üzerinde dev uygarlıklar bulunuyordu. Yunanistan'da gelişmiş Miken uygarlığı, Anadolu'da Hititler, Filistin ve İsrail bölgesinde şehir devletleri, Kıbrıs ve elbette Mısır uygarlığı bulunuyordu. Kıbrıs bakırın en fazla çıkarıldığı yerdi, Miken uygarlığı teknolojik imkanlarıyla, donanmasıyla muhteşem bir uygarlıktı. Aralarında ara sıra hır gür çıksa da (Kadeş Savaşı) bu devletler birbirileriyle genel olarak iyi geçiniyorlardı. Onlarca gelişmiş şehre sahiptiler, -bu şehirlerden birisi de Truva'dır- ve şehirler aralarında ticaret yapıyorlardı. Bu şehirlerin en büyüklerinden birisi Girit'te bulunan Knossos idi. Knossos saraylarının harabeleri hala güzellikleriyle her yıl binlerce ziyaretçiyi kabul etmektedir. Dönemin en değerli madeni, çağa da adını veren bronzdu ve bronz, bakırla kalaydan elde ediliyordu. Bakır işlenmesi kolay bir madendi ancak bronz elde edebilmek için bakırın yanında kalaya da ihtiyaçları vardı. Bakır madenleri her yerde bulunuyordu ancak kalay sadece Anadolu'da Hititler'in kontrolündeydi. Bu nedenle Akdeniz'in çok ötesinden İtalya'dan İspanya'dan hatta Afganistan'dan bile kalay getiriliyordu. Böyle bir maden taşımacılığı o dönem için devrimseldi. 



Sonra M.Ö 1200 yıllarında kısa bir süre içinde tüm bu şehirler, devletler hepsi yerle bir oldu Mısır hariç. Koca imparatorluklar yıkıldı, şehir devletleri içinde tek bir insan kalmayıncaya dek tamamen boşaldı. Tarihçiler buna sebep olan olayın tam olarak ne olduğunu bilmiyorlar ancak elimizde belli veriler var. Aynı anda yüzlerce yıldır orada hüküm süren devletlerin, şehirlerin 50 yıl gibi kısa bir sürede yok olmasının kesin bir cevabı hala bulunmuyor. 

Bronz çağı çöküşüne sebep olarak gösterilen en önemli neden 'denizden gelen' insanların saldırısıdır. Bu insanlar nereden nasıl gelmişler bu da tam olarak bilinmiyor. Birdenbire çok çevik askerlere sahip son derece organize olmuş askerlere sahip çok kalabalık gruplar Hitit uygarlığını yerle bir etmişlerdir. Hitit şehirlerden Ugarit'te yaşayan kralın oğlunun Hititler'in baş şehri Hattuşaş'daki krala 'Şehirlerimiz yanıyor. Bu insanlar asla durmuyorlar. Yardım edin' şeklinde yazdığı mektuplar bulunuyor. Deniz insanlarının yanlarında kadınlar çocuklar da bulunuyor ve bu yaptıkları yolculuğun bir göç olduğunu gösteriyor. Bu insanlar ne sebeple kendi yaşadıkları toprakları bırakıp Akdeniz'e gelmişlerdi? Geldikleri yerde böyle uzun bir yolculuğu göze almalarını sağlayacak ne olmuştu? 

Deniz insanlarının gelişi, çöküşün ana sebebi olarak gösterilmiyor çünkü ekolojik bazı veriler, o dönemden elde edilen polenler ve bitkiler üzerine yapılan araştırmalar sonucunda dünya üzerinde büyük çapta bir iklim değişimi yaşandığını gösteriyor. Onlarca yıl boyunca sıradan bir buğday tanesinin bile yetişemediği zamanlar geçirmelerine neden olan bu iklim değişikliği de açıklanamıyor. Tüm bu olayların üzerinde özellikle Ege denizi çevresinde onlarca yanardağ patlaması ve deprem gerçekleşiyor. Bu felaketler üzerine, altın çağını yaşayan çoğu şehir ya yıkılıyor ya da şehirlerde yaşayan halk açlıktan kırılıyor. Deniz insanları henüz saldırıya geçmeden önce zaten bu uygarlıklar zayıflamış durumdalar. Deniz insanlarının saldırısı tüm bu olan korkunç olayların üzerinde tuz biber oluyor. 

Boynuzlu miğferler giyen, kimisi bir tunikle, kimisi tüm bedenini kaplayan kalın zırhlarla saldıran deniz insanlarını durdurabilen sadece Mısırlılar oluyor. Bu da kolay olmuyor. Nil deltasının ağzında yapılan dev bir savaş var. Bu savaşı resmeden Mısır tabletlerine bakıldığında savaşın korkunçluğu daha net biçimde anlaşılabiliyor. Eğer Mısırlılar bu savaşı kaybetmiş olsalardı, şu an kalıntılarını gördüğümüz Mısır uygarlığından belki de geriye hiçbir şey kalmayacaktı. 


Mısır ordusunun çok daha organize olması, kaynaklarını diğer devletlere oranla daha iyi korumuş olması ve doğal felaketlerden daha az etkilenmiş olması, bu savaşı kazanmasında önemli etki ediyor ancak Mısırlılar da bu savaşın ardından bir daha toparlanamıyorlar. Uygarlıkları eski görkemli günlerine bir daha dönemiyor. 

Bronz çağı çöküşünün tarihte yaşanmış en büyük toplu çöküş olduğu kabul ediliyor. Yaşanan olayların Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden bile daha büyük bir kayıp yaşattığı, binlerce insanın öldüğü, onlarca şehrin yeryüzünden tamamen silindiği bu olayın sonucunda Akdeniz'deki tüm uygarlıklar yüzlerce yıl boyunca kendilerine gelemiyorlar. Bu bölgede güçlü devletlerin varlığı ortadan kalkınca, İran'da bulunan devletler ve İran'la Anadolu arasında bulunan Asur devleti daha da güçleniyor. Persler'in ortaya çıkışı ve görkemli uygarlıklarını kurabilmesinin yolu açılıyor. 

İnsanlık, defalarca medeniyet kurup yok olsa da vazgeçmiyor elbette yine sıfırdan başlayıp yeni bir medeniyet kuruyor ancak 3200 yıl önce gerçekleşmiş olan bu olay, günümüzle paralellikler gösteriyor. Bugün de bir iklim krizinin varlığından bahsedebiliriz. Bugün de şehirlerde yaşayan binlerce insanın yaşadığı bir çağdan geçiyoruz ve birdenbire bu şartları değiştirecek bir olay gerçekleşse, şehirleri darmadağın olmuş göçebeler dünyaya yayılsa, yeni bir krizle karşı karşıya kalabiliriz. Yaşadığımız pandemi bunun ilk işaretlerini zaten bize veriyor. 3200 yıl önce Akdeniz üzerinde bir altın çağ yaşanmıştı. İnsanlar birbirilerine saldırmıyorlardı ve barış içinde yaşayabiliyorlardı sonra birdenbire her şey yok oluverdi. Neden? Bu sorunun yanıtını belki biz öğreneceğiz belki de çocuklarımız kendi yaşadıklarıyla öğrenecekler. 



13 Haziran 2021 Pazar

Humbaba'nın rüyası

 Kendimi bildim bileli bu sedir ormanında geziniyorum. Fırat ve Dicle'nin doyurduğu zengin ormanları insanlar yok ettikten sonra yüce efendim, insanların iflah olmaz iştahlarından ve onların asla vezgeçmeyen inatlarından bıkarak beni bu ormana ağaçları korumam için gönderdi. Hala ayakta durabilen ve gökyüzüne ulaşmaya çalışan ağaçların gayretlerini boşa çıkarmamak için doğduğum günden beri buradayım. Ben anamın karnından doğmadım. Bir annem, babam, kardeşlerim olmadı. Beni ben yapan şeyi sadece efendim bildi bana da söylemedi. Gözlerimi açtığımda bu sedir ağaçlarının dibinde oturuyordum. Öncesi yok sonrası da bana bildirilmedi. 

İnsanlar ormanları yakıp yıktıktan sonra tüm zamanlarını yeni ormanlar arayarak geçirdiler sonra kızıl dağların ötesinde bir diyar olduğunu duydular onlar ki bencilliklerini hayata tutunmak zannediyorlardı. Bu dünya onlar için vardı, nehirler, ağaçlar, kuşlar onlar için vardı, onlar olmasa tüm mahlükat yaşamazdı. Edinebilecekleri tek bir huzurlu an için bile birbirilerinin kelleleri kesebilecek olanlar için bir orman daha vardı ufukta. Onlar dağları aştılar yamacıma geldiler. Önceleri beni görüp ürktüler ancak onlara zarar vermek istemedim sadece avazım çıktığı kadar bağırdım onları görünce. Sesim en yaşlı ağaçların dallarını bile titretiyordu gücüm kuvvetim yerindeydi. Bana karşı duydukları korkudan mıdır yoksa ahmaklıklarından mı bilinmez daha kalabalık geldiler. Üzerime yürümeye ilk cesaret ettiklerinde pençelerimi savurduğum gün oldu. Birinin gövdesine işaret parmağım saplandı ve gövdesini delip geçti. parmaklarımın her birinde şişe geçirilmiş gibi dizilmiş altı insan vardı. içlerinden kırmızı bir sıvı fışkırıyordu ve toprak o sıvıyla sulandıkça bulutlar kararıyordu. Parmaklarıma saplanmış olan insancıklar bir daha hareket de etmiyorlardı. Onları parmaklarımdan özenle çıkardım ve daha fazla zarar görmemeleri için toprağa teslim ettim çünkü toprak onları iyileştirirdi. Eminim ki topraktan çıkacaklardı ve pişman olup bir daha ağaçlarıma zarar vermeyi akıllarından bile geçirmeyeceklerdi. 

Böyle kaç zaman geçti bilmiyorum, kaç gökyüzü değişti üzerimde, kaç mevsim yolunu şaşırdı, kaç tufan oldu da ben ağaçlarıma sarıldım bilmiyorum. Ormandaki maymunla konuştum ve bana dedi ki;' Ey Humbaba! Sen iyi ki varsın bebeklerime süt biriktiriyorum artık. Salyangoz da kıvrılıp uyuyabiliyor dalında.' Geyik oradan söze karıştı; 'Ey Humbaba! Gözlerin her şeyi görür, ayakların toprağı her zaman okşar, Nazik Humbaba! Karıncaların bile yolunu gözlersin onları ezmemek için. Sen geldiğinden beri soyumuz yürüdü, Aslan bile bizi avlamaz oldu. Koyun koyuna yatarız beraber.' Kaplumbağa gömüldüğü kabuğundan çıkıp kafasını salladı bana. 'Ey Humbaba! Biz ölürüz gideriz sen hep buradasın. Sen nereden geldin? Kimler seni bize gönderdi? İyi ki de gönderdi! Eşsiz Humbaba! Sen her zaman yaşa!'

İçim ısınıyordu onlar bana bunları söylediklerinde ve gövdem genişliyordu. Onlar bir süre sonra zayıflayıp çelimsizleşiyorlardı sonra da derin bir uykuya dalıyorlardı bir daha uyanmadıkları bir uykuya. Renkleri grileşiyordu ormanda hiç bir yerde görmediğim bir renge bürünüyorlardı sonra da eriyip gidiyordu sadece ince uzun parçalar kalıyordu onlardan geriye. Kaplumbağa bana bu kalanların kemikler olduğunu söyledi. Bilge kaplumbağa! Tüm sorularımı O'na sordum her zaman bir cevabı olan sorularımı usanmadan yanıtladı. Ey kaplumbağa! Bu ince uzun şeyler nedir dedim onlar dedi bizi ayakta tutanlardır. Benim de içimde var mıdır acaba diye merak ettim içimi açıp bakmak istediğimde kaplumbağa beni durdurdu korkarak. 'Sakın ha Humbaba! Kendine zarar verirsin biz ne yaparız sonra? Suyumuzun içinde gezen böcekler bile sana ilahiler söyler sen gidersen biz ne yaparız sonra?!

Ölümden bahsetti sonra dedi ki ölmek, bir rüyadan uyanmaktır. Ben her fırsat bulduğumda geniş bir ağaç gövdesi bulup kıvrılır uykuya dalarım. Her uykuya daldığımda da bir rüya görürüm zannederim ki ben yine hayattayım. Nefes alıp vermediğimi fark ederim sonra, bunu duyunca kaplumbağa bana der ki; 'Nefes dediğin nedir ki? Sen bu alemde nefes alırsın bir diğerinde uçarsın bir diğerinde kulakların duymaz ama görürsün. Her alemin kuralları farklıdır. Senin yaratıcıların bu aleme geldiklerinde onlar burayı bir tımarhane olarak kullandılar. Nerede yaramaz terbiyesiz biri varsa aralarından, buraya gönderdiler. Onlar da burada bize eziyet edip durdular. Biz onların oyuncağı olduk. Her alemin içinde başka bir rüya gizlidir. O rüyayı ancak öldüğünde yani o sonsuz uykuya daldığında görürsün. İyi kalpli Humbaba! Sen bunları bilmezsin'

İyi kalpli demişti bana, kalbin ne olduğunu sorduğumda da uzun uzun anlattı; 'o gövdendeki sıcaklık, işte onu yaratan senin kalbindir o varsa sen varsın o yoksa sen bir kabuksun dedi. Ben sırtımdaki kabuğuma ondan çekilirim bazen bu dünya o kadar dayanılmaz bir hal alır ki kalbin hissetmesin istersin. Bazen öyle şeyler olur ki kabuğuna çekilip mevsimler boyu beklemek istersin. İyi ki kabuğum var yoksa ben ne yapardım!'

Uzun süre insanlar ormanımıza gelemediler. Benim kükreyişlerim ve onların içlerindeki sıvıyı onlardan çıkarmam işe yaramıştı. Onlar artık uyuyorlardı ki uyumaktan korktuklarından mı yoksa benim sesimin gür olmasından mı bilinmez gelemediler ta ki bir ahmak çıkıp tutturmuş ben o ormana gideceğim diye. Dedim buyursun gelsin. Ormanımıza gelen insanların hepsi ağaç kesmeye de gelmiyordu unutmadan da söyleyeyim. Bu insanların daha küçük boylu olanları var, neredeyse yarısı kadar büyüklükleri ki onların sesi çok çıkıyor. Bu küçüklükler bazen yamacıma gelir nehirde peygamber böceklerini kovalarlardı. Onlardan biri adını söylemişti bana. Enkidu. Dedi ki ben bir veletim. Benim derdim tasam olmaz işim gücüm oyundur. Gel seninle de oyun oynayalım gel boynuzlarının üzerinde gezineyim. Aldım o küçük insanı enseme oturttum. Beraber ormanı gezdik bir çenesi var saka kuşlarını kıskandırır. Her şeyi sorup duruyor benim kaplumbağaya sorduğum gibi ben cevap veremedikçe de ağzından garip sesler çıkarıyor. Hüthüt kuşu geldi kondu kulağımın dibine iyi ki geldin hüthüt kuşu bu nasıl bir yaratıktır bizim ormanda herkes sebebi varken ses çıkarır bu acayip mahlukat bağırıp duruyor. Hüthüt dedi ki; Ey humbaba! Bu insan yavrusudur. O çıkardığı ses de kahkahadır. Onlar ne zaman neşelenseler böyle neşelenirler. Kendilerini döven bile olur neşelendiklerinde. Böyle garip bir yaratığı neden omzunda taşırsın? Keyfi gelir senin kulağını da ısırır eğlence olsun diye. İndir O'nu omzundan onlara güven olmaz.'

Kahkaha nedir eğlence nedir bana Enkidu öğretmişti, ilk defa o küçük insanla kahkaha atmıştım. Belki daha önce de yapmıştım bunu ancak o zaman ne olduğunu bilmezdim. Kaplumbağadan sonra benim sorularımı yanıtlayan ikinci biri daha olmuştu. Baktı gördü sorduğu sorulara ben yanıt veremiyorum ben sormaya başladım bir süre sonra. Bir gece ormanda geziniyordu yine dedim ki ;  sen burada benimle kal ben sana bakarım. 'Anam babam var beni merak ederler hem senden çok korkuyorlar senin çocukları yediğini söylüyorlar' dedi bana. 'Ben çocuğum beni de yiyebilirmişsin.' Ben hiç yemek yemedim ki? Açık nedir bilmem ben. Sadece uyumayı severim ona da ihtiyacım olduğundan değil her zaman ağaçların arasında olmaktan sıkılırım bazen alemleri gezmek isterim işte o zaman uykuya dalarım gezinir dururum. O günden sonra Enkidu her gün yanıma geldi. Benimle konuştu, benimle sustu, benimle büyüdü. Ben hiç büyümedim. 

Aradan zaman geçti yine gökyüzü değişti, yıldızlar yer değiştirdi, güneş sayısız kere batıp çıktı, bir sabah Enkidu gelmedi. Sonra da gelmedi. İçimde bir şeyler eksilip duruyordu yerine bir şey de koyamıyordum kaplumbağaya hemen gidip sordum; 'Benim gövdemin içi boşalıyor bu nedir?! Dedi ki sen özlüyorsun. İçini ısıtan o şey var ya, kalbin, o bir nehir gibidir bazen taşar, bazen kabarır, işte onu kabartan şey ortadan kalkınca, nehir de rüzgarı özler, sen de senin içini ısıtan şeyi özlersin. Bir gün gelir  ben de gidersem beni de özlersin Humbaba.' Bunu duyduktan sonra gözlerimin içine sular boşaldı önümü göremüyordum. Pençelerimden gözlerimi de silemiyordum bir yaprak aldım gözlerime tuttum yine ne olduğunu anlamadığım bir şey oluyordu bana. Bu defa ne olduğunu soramadım çünkü cevabını bilmek istemiyordum. 

İnsanlar niye ormanları kesiyorlardı? Ben nereden bileyim. Ormandaki hayvanların anlattıklarını biliyorum sadece. Hepsi tepesi kapalı kutu gibi yerlerde yaşıyorlarmış. Gökyüzünü görmemek için çaba sarfeder gibi, kendilerini kabuklara kapatmışlar. Kaplumbağa gibi yaşamak istiyorlardı belki de. Ancak bu yaşadıkları yerler o kadar çokmuş ki hepsi içiçe yaşarmış. Kimisi sabah akşam çalışırmış kimisi de gününü gün edermiş. Arada da birbirilerini öldürüp kahkaha atarlarmış. Bu insan denen canlıyı anlamam için kağlumbağaya binlerce soru sormam gerekiyor sanırım. Bir de insanların icat ettikleri şeyler varmış mesela kahramanlık. Eğer bir insan kendisinden güçlü birini öldürürse kahraman oluyormuş, binlerce insan öldürebilen insanlar da varmış ki onları en güçlü diyerek liderleri yapıyorlarmış. Saçmalığa bak. Hadi sen kendinden olanı öldürüyorsun bunun için yarışıyorlarmış bir de! Böyle ahmaklık görmedim. Bunlarla da kalsa yine iyi. Bir de şan şöhret diye bir şey tutturmuşlar kendi aralarında. Bu kahramanların adı ne kadar çok bilinirse o kadar güçlü hissediyorlarmış kendilerini. Kaplumbağayı herkes bilir ormanda beni de herkes bilir filler bile biliyor beni ki onlar hiçbir şeyi duymak istemezler. Ben şah şöhret sahibi miyim öyleyse?

Öyleymişim meğer. İnsanlar beni uzun zamandır bilirlermiş ve benim için dişlerini sivriltirlermiş. Dedim ya aralarından bir ahmak tutturmuş ben o sedir ormanına gideceğim diye, tavşan bana telaşlı telaşlı bunu söyleyince dedim dert etme, ben onlardan güçlüyüm hem onlardan da ünlüyüm buna tapınıyorlarmış ya belki bir gün bana da tapınırlar. 

Sonra geldiler, bu kez daha kalabalık. O kadar çok geldiler ki aslanlar kaplanlar bile yardım etmek istediler bana ancak ben her birini kovdum ormanımdan. Ağaçları kesmeye kalktıklarını gördüğüm an kafamın içinde bir ateş yanıverdi oradan boğazıma ayak uçlarıma kadar yayıldı. Her şey kırmızıydı sanki her birini paramparça ettim. Toprak bile kabul etmeyecek onları öyle parçalara ayırdım ki gömülecek bir tarafları kalmadı. Uykularından uyanamasınlar diye parçalara ayırdım onları. İşte o an ormana gideceğim diye tutturan ahmakla karşılaştım. Adı Gılgameş'miş. İnsanların en aptalı buymuş demek dedim. Saldırdım üzerine önce korktu kaçtı. Sonra feryat etmeye başlayıp arkadaşını çağırdı. 

'Enkidu bu devle baş edemiyorum gidelim buradan!'

Enkidu, o benim gövdemin içinde gezinen küçük insan, büyümüştü de benim ormanımdaki ağaçlara hallenir olmuştu. Boynuzlarımın arasında otururken o cıvıltısı kulağıma çalındı yeniden. Gözleri kızarmış elinde baltası bana doğru saldırıyordu Enkidu bir yandan da bağırıyordu; 'Gel kardeşim kaçma bugün şanımız yürüyecek bu devin kellesini kopartacağız Shamash bizimle!' Bunu duyunca o ahmak da cesaretlendi üzerime yürüyecek oldu ben ikisini de ittim onlar benim düşmanım değillerdi ancak ben nasıl olduysa onların düşmanı olmuştum. 

'Ey Enkidu! Seninle nice zamandır görüşemedik neden bana saldırırsın? Ne istersin benden? Al buyur bütün nimetlerimiz sana açık ancak kesme ağaçlarımızı. Senden tek dileğim budur. Sularımızdan için meyvelerimizden yiyin, geyikler sana etini versin siz ki et yemeyi istersiniz hep ancak ağaçlarımıza dokunma!'

O anda ağaçların üzerinde bulutlardan daha büyük parlak dev bir kuş belirdi üzerimde. Yıldırımlar düştü sonsuz defa tepeme. Olduğum yere diz çöktüm. Ayaklarım kalkmaz olmuştu bu iki insan beni sonsuz uykuma göndermek için anlaşmışlardı o anda anlamıştım ki Enkidu beni toprağa gömmek istiyordu. Biraz ayağa kalkabilseydim onlara anlatacaktım aslında ancak kıpırdayamıyordum bile. 

'Shamash silahlarını gönderdi artık o iğrenç devin kafasını kesebiliriz. İşte bugün, sonsuza dek isimlerimizin duyulacağı gündür. Sedir ormanını keseceğiz, ağaçlarından şehirler yapacağız, bu dev de nalları dikecek.'

Enkidu'nun gözlerinin neden kıpkırmızı olduğunu o anda anlamıştım. Gövdem patlarcasına dolmuştu aynı kırmızıyla. Ben de açtım ağzımı yumdum gözümü;

'Ey Enkidu! Bana yaptıkların yanına kalmaz. Sen ki bir ömür süremeyesin. Sen ki en büyük illetlere bulanasın. Senin gövden ayaklarına uymasın, ayakların dizlerinden ayrılsın. Lanet olsun sana ve ömrüne'

Son söylediklerim bu olmuş kaplan bana daha sonra anlattı. Benim kafamı kesip deriden bir torbaya koyuvermişler sonra da insanlar gelip ormanı darmadağın etmişler. Bizimkiler dağlara kaçmak zorunda kalmışlar insanların gücünün yetmeyeceği yerlere gitmişler ancak bir daha beni görememişler sadece rüya gördüklerinde onlarla konuşabileceğimi biliyorlarmış. Ben şimdi de onların rüyalarından konuşuyorum. Burada hiçbir şey olmasa da dilediğim zaman kaplumbağaya sorular sorabiliyorum hüthüt kuşunun öğütlerini dinliyorum. Geçmiş ve gelecek diye bir şeyden bahsettiler bana en son işte bunları hiç anlayamam deyip dinleyemedim bile. Zaman diye bir şey varmış öyle dediler. Zaman ki insanların en amansız belalısıymış dedim ki zaman her kimsen sana helal olsun. 

Uykuma dalmadan önce söylediklerim de yerini bulmuş bu arada. O 'kahraman' Enkidu gün görememiş. Şimdi biraz ötede O da uyuyor ancak O'nunla hiç konuşmuyorum. O'nun rüyası daha karanlık. 

29 Mayıs 2021 Cumartesi

Picatrix

' Başak burcu Jüpitere doğru yükseldiğinde ve ay tamamen berrak olduğunda bir insan şekli çiz ve bu şekli başak burcunun birinci evine yerleştir. Venüs, Jüpitere doğru yükseldiğinde bir başka şekil çiz ve iki şekli birbirinin yüzünü bakacak şekilde yerleştirerek kendine aşık etmek istediğin insanın evinin önüne göm.'

Yüzlerce yıldır kullanılan büyülerden en basitlerinden birisi belki de en sık kullanılanı aşk büyüsü. Bu alıntı Picatrix'ten. Kimin yazdığı, kaynağının ne olduğu bilinmeyen hatta adının anlamı bile bilinmeyen bir kitap. 1200'lerde ispanya kralı tarafından ispanyolcaya ve latinceye çevirilmeden önce pek bilinmiyor. Adı İbni Haldun'un Mukaddime'sinde geçiyor ve Haldun kitabında, Picatrix'in yazarının berberi bir matematikçi olduğunu yazıyor ancak bu kişinin bu kitabı Haldun'un verdiği tarihlerde yazmış olması için 5 yaşındayken kitabı bitirmiş olması gerekiyor yani kitabın yazarı tamamen muallak. Kitabı Cabir İbni Hayyan'a - kimyanın babası sayılan rönesansta kendisinden Geber diye bahsedilen simyacı 700 kitap yazdigi soyleniyor - atfedenler de var ancak Cabir'in şifreli şekilde yazdığı kitaplar düşünüldüğünde böylesi açık ve net tarifler veren bir kitabı kendisinin yazmış olması da ihtimal dışı. Not; İngilizcede anlamsız saçma anlaşılamayan anlamına gelen Gibberish kelimesinin kökeni Cabir'in şifreli yazılarına dayanıyor. 

Kitabın 224 farklı büyü kitabından derlenerek hazırlandığı kitabın yazarı tarafından kitapta bildiriliyor ve bir arap müslüman tarafından yazılmış olduğu düşünülse de Saturn'e, çeşitli yıldızlara tapınmanın izlerini taşıyor o nedenle arap halkları arasında yıldızlara tapınma geleneği olan Sabiiler'in kitabın kaynağı olduğu düşünülüyor. Sabiiler Babil'den kovulan yahudilerin Mezopotamya'da kalmış olan bir kolu. Hz Yahya'ya iman ediyorlar ancak Hz Yahya idam edildikten sonra Romalılar tarafından kılıçtan geçiriliyorlar bunun üzerine Harran'a göç ediyorlar. Araplar tarafından bilinen Sabiiler de Harran'da yaşıyorlar. 

İnançlarına göre Sabiiler için astral varlıklar var. Bu varlıklar evrenlerin de ötesindeki diyarlarda yaşıyorlar. İyiliğin başında bir kral, kötülüğün başında başka bir kral var. Tanrı değil kral diyorlar. Karanlığın içinde yaşayan kötülük krallığının yeryüzünde elçileri bulunuyor. Bu inanç tarzı bazı edebi eserlerde bahsedilen o korkunç tanrılara oldukça benziyor. 

Picatrix sadece abuk sabuk aşk büyüleri, kaybolan eşyaları bulma büyüleri içermiyor içinde akla hayale gelmeyecek büyüler de bulunuyor. Yapım aşamalarında bazı hayvanların kanı, dışkısı, sidiği kullanılabiliyor ancak her büyü, astrolojik bir anda yapılıyor yani şu gezegen şu noktadayken ve güneş/ay/satürn vs şuraya doğru ilerliyorken/geriliyorken gibi belli zaman aralıklarında büyülerin yapımı tarif ediliyor. Çoğu büyü bir kolye veya eşyaya bağlanabiliyor yani tılsım haline getirilebiliyor. Kitabın başında -şu anda amazonda çevirisi mevcut - sağlam bir uyarı bulunuyor. ' eğer bu işlerle uğraşmıyorsanız ve bilginiz yoksa sakın evde denemeyin -. Bu uyarı aynı zamanda kitap hakkında daha fazla merak uyandırması için de yapılmış olabilir. 

Kitapla ilgili tonla şehir efsanesi de var elbette bunlardan birisi kitabı bulan ve içindeki büyüleri yapmaya kalkan bir köylü hakkında. Bu kişi kitapta yazan iyilik büyülerinden birini yapmaya kalkınca evi yanıyor, karısını ve çocuğunu kaybediyor. Kitabın biraz trol bir kitap olduğu da söylenebilir. iyilik yapmaya kalkan için kötü şeylere yol açabilir, kötü şeyler yapmak içinse tam tersi o nedenle bilmeyen yapmasın diye uyarı koymuş da olabilirler bilemiyorum. 

Picatrix'i ortalıkta olan yüzlerce okült kitaptan ayıran şeyse ilham olduğu şey yani Necronomicon. Howard Philip Lovecraft'ın korku külliyatında deli arabın bulup boyutlar ötesindeki sınırsız güce sahip yaratıkları çağırdığı kitap Necronomicon'un bir kopyası şu an British Museum'da yer alıyor. Lovecraft, muhtemelen Sabiiler'den ve Picatrix'ten haberdardı. Deli Arap El Hazred'in şamda bir pazar yerinde herkesin ortasında görünmeyen yaratıklar tarafından yutulduğuna dair rivayetler anlatıldığında Lovecraft bir çok ortadoğu hikayesini birleştirerek külliyatını yaratıyor. Ctulhu mitosu, bilmeyenler için not edelim, gelmiş geçmiş en korkunç hikayeler olma özelliğini hala koruyor. Bu hikayeler üzerine onlarca film yapıldı, kitaplar yazıldı ve Lovecraft hala korku edebiyatının en büyük yazarı olarak kabul ediliyor. - Film önerisi için bakınız İn the mountain of madness. John Carpenter -

Picatrix Rönesans'ta da bir başucu kitabı olarak kabul görüyor. Marcelo Ficino için - meşhur Floransalı banker ailesi Medici'lerin koruması altında olan ve Rönesansın en önemli kişilerinden kendisi -bir rehber. Daha sonra Okült rönesans kişileri için de önemli bir kaynak olarak kabul ediliyor. Cornelius Agrippa da -Alman okültist, büyücü. Büyünün aslında bir bilim dalı olduğunu, doğu diyarlarında ortaya çıktığını iddia ediyor - Picatrix'in nimetlerini öve öve bitiremeyenlerden birisi. Zaman geçiyor ancak bu kitaptan etkilenenler tükenmiyor. 1800'lerde başlayan korku edebiyatı ve okült dernekler furyası başladığında da Picatrix en sık kullanılan kitaplardan birisi. Elias Ashmole da kitaptan referanslar veriyor. 

Adı Latince ancak anlamı belirsiz, yazarının Arap olduğunu söyleniyor, içeriğinde Paganist öğeler var, Astrolojiyle ilgili yoğun bilgi içeriyor. Yüzlerce insanı etkilemiş hatta Rönesans'ı bile etkilediği söyleniyor. İçeriği ne olursa olsun bu kitap çoğu insana ilham vermiş ve veriyor. Bir edebi eser bile değilken üstelik.

 Merak edenler için Picatrix'teki tarifler yoluyla imal edilmiş tılsımlar Etsy'de satılıyor şu an. Picatrix tılsımlarımızdan almak istemez miydiniz? - insanlığa akıl ve ihsan diliyoruz -

24 Mayıs 2021 Pazartesi

Abe No Seimei - Japonların Merlin'i

İmparator Murakami döneminde toprakları elinden alınmış babası, büyükbabası ve onların da babaları büyük babaları büyücü olan Yasuna adında bir adam yaşarmış. İmparatora yaptığı hizmetlerden sonra kendi topraklarına sahip olmuş ve buraya bir ev inşa etmeye başlamış. Oldukça külfetli olan bu işin altından kalkabilmek için arazisinin yakınlarında bulunan bir İnari tapınağına gidip her gün dualar ediyormuş. İnari, japon topraklarına pirinci getirdiği söylenen tanrıça. Göklerden beyaz bir tilkiyle yeryüzüne inip o zamanlar çamur içindeki Japon topraklarına pirinç eken kişi. - gökten inip tarım öğreten bir tanrısı olmayan toplum neredeyse yok yeryüzünde -. 

Bir gün Yasuna tapınağa giderken avcısından kaçan bembeyaz bir tilki görmüş. Hayvan koşmaktan kımıldayamayacak hale gelmiş, Yasuna da tilkiyi alıp avcıdan saklamış. Avcı, Yasuna'nın yanına gelip tilkinin nerde olduğunu sorunca ikisi sağlam bir kavgaya tutuşmuşlar. Yasuna, avcıdan dayağı yemiş ama tilkiyle ilgili tek kelime etmemiş. Avcı da ne haliniz varsa görün diyerek oradan ayrılmış. Ağzı burnu dağılmış olan Yasuna tapınağa kadar gidebilmiş orada bayılmış. Ayıldığında başında hayatı boyunca gördüğü en güzel kadını görmüş. Adı Kuzunoha olan bu kadın tüm yaralarını iyileştirmiş.

 Yasuna ve Kuzunoha birbirilerine delice aşık olmuşlar ve Yasuna'nın yaraları iyileşir iyileşmez de evlenmişler. Süper mutlu çiftimizin kısa bir süre sonra bir oğulları da olmuş ancak bu oğlan doğduğunda ağzındaki tüm dişler yerindeymiş ve oldukça iri bir bebekmiş. Çocuğa Dojimaru adını vermişler. Dojimaru inanılmaz zeki ve insanüstü güce sahip bir çocuk olarak dünyaya gelmiş. O kadar zekiymiş ki annesindeki acaip hallerini fark etmesi uzun sürmemiş. Kuzunoha bir gün ayna karşısında saçlarını tararken, meraklı oğlan elbisinin altından sarkan beyaz tüylü bir şey görmüş. Elbiseyi kaldırınca annesinin kocaman bir tilki kuyruğu olduğunu görüp bunu babasına söyleyince Kuzunoha utancından ortadan kaybolmuş ve çok sevdiği kocasına bir şiir bırakmış; '
Eğer beni seviyorsan sevgilim, Gel ve gör beni İzumi'deki büyük ormanda yaprakların dalgın dalgın hışırdadığı O yerde bulacaksın'


Yasuna, karısının yıllar önce avcıdan kurtardığı tilki olduğunu daha doğrusu bir 'Kitsune' olduğunu öğrenince uğradığı şoku kolay kolay atlatamamış. Kitsune'ler genellikle güzel kadın kılığına bürünebilen hatta evlenip insanlar içinde bile yaşayabilen tilkiler olarak adlandırılıyorlar. Bu yaratıkların bazıları korkunç güçlere sahip olabiliyorken bazıları da zararsız kendi halinde yaşayan yaratıklarmış aynen insanlar gibi. 

Eğer bir kitsune çok uzun süre yaşarsa bir kuyruğu daha çıkıyormuş eğer daha da uzun süre yaşarsa bir kuyruk daha. Ta ki ölümsüz olana dek. Tüm kuyrukları çıktığında bir Kitsune'yi öldürmek neredeyse imkansızlaşıyormuş. Kitsune'ler son derece büyük metafizik güçlere de sahip olabiliyorlarmış her türlü canlının kılığına girebildikleri de söyleniyor. Böylesi acaip bir canlının oyununa geldiğini düşünen Yasuna yine de karısını son kez görebilmek için yazdığı nottaki yere İzumi'deki ormana gitmeye karar vermiş ve yanına da oğullarını alıp yola düşmüş. Kuzunoha kocasını ve oğlunu karşısında görünce onlara son kez sarılmış ve oğluna bir kristal küre bir de altın kutu hediye etmiş. Kristal küre neyse de altın kutunun içinde ne olduğu belirsiz. Bu hediyeleri verdikten sonra Kuzunoha sonsuza dek ailesini terk edip ormana geri dönmüş. Dojimaru, annesinden gelen güçleri bu kristal küre aracılığıyla kontrol etmeyi öğrenerek büyümüş ve yetişkin bir adam olduğunda adını Seimei olarak değiştirmiş.

Seimei 80-90 yıl boyunca yaşamış ve hayatı boyunca bir kere bile hasta olmadığı rivayet ediliyor. Hakkındaki efsanelerin sayısı o denli fazla ki tüm bunlar toplanıp bir külliyat haline getirilebilir zaten Japonya'nın  en meşhur kahramanlarından birisi kendisi. Seimei'nin neredeyse yapamadığı bir şey yok anlatılan hikayelerde. Asıl yükselişini o dönemin imparatoru Kazan'ın hastalığını iyileştirdiğinde yapıyor ve sarayda o dönemde kurulu bulunan 'büyücülük bakanlığının' başına getiriliyor. Bu tarihi bir bilgi bu arada çünkü Seimei'nin hayatıyla ilgili dökümanlar oldukça iyi korunmuş. Buna rağmen hayatıyla ilgili olayların neredeyse tamamı efsanevi durumlar içeriyor. 

Kendisinin de bir rakibi var. Seimei, Gandalfsa - ki Gandalf da Merlin'in bir taklidi aslında - bu kişi de Saruman oluyor. Ashiya Doman, Seimei sarayda önemli yerlere geldiğinde O'nun yerini almak isteyen başka bir büyücü ve bu ikisi arasında uzun zaman süren bir mücadele yaşanıyor. Kapışmalarından birinde Doman bir kutunun içine 15 tane portakal koydurup herkesin önünde kutunun içinde ne olduğunu Seimei'den bilmesini istiyor. Seimei kutunun içinde 15 fare var diyerek soruyu yanıtlıyor bu esnada da -çaktırmadan- kutunun içindeki portakalları farelere dönüştürüyor. Kutuyu açınca Doman göt oluyor haliyle ve bu büyücülük kapışmasının galibi Seimei oluyor. 

Seimei'yi ünlü kılan kişilerden biri de Japonya'nın kutsal sayılabilecek büyük kahramanlarından olan Minamoto no Yorimitsu. Yorimitsu, uzun süre çevre köylere dehşet saçan bir haydut çetesinin peşine düşüyor. Bu çete öyle zalim öyle korkunçmuş ki çetenin lideri olan Shuten Doji'nin bir Yokai yani bir çeşit iblis olduğu söylenir dururmuş. Yorimitsu bu çeteyi ve liderini öldürürken Seimei'den nerede olduklarını öğreniyor. Doji'nin en büyük zaafının içki olduğunu da kendisine anlatıyor. Yorimitsu ve adamları budist rahipler kılığına girip Seimei'nin hazırladığı içkiyi çeteye sunuyorlar. Kafayı bulan haydutları da gece kılıçtan geçiriyorlar ancak Shuten Doji, Japon mitolojisinde yer alan Yokai'ler (iblis) içinde en güçlülerinden birisi olarak kabul ediliyor. Zaten üç Yokai, yenilmez olarak kabul ediliyorlar. Bunlar Otakumaru, Shuten Doji ve kendisi bir kitsune olan Tamamo no mae. Seimei yaşadığı zamanın tarihleri uyuşmasa da bir kitsune olan Tamamo no mae'yi imparatoru yok etmek üzereyken kimliğini ortaya çıkararak yeniyor.  

Aralarında binlerce kilometre mesafe olsa da japonya ve kelt mitolojileri son derece büyük benzerlikler gösteriyor. İblisler, o iblislerle savaşan kahramanlar, görkemli büyücüler. Arthur efsanesinin çıktığı noktayla japon tarihinde bizzat yaşamış kişiler arasında büyük paralellikler yok örneğin japonlarda bir kutsal kase yok buna karşın çoğu kavramın birbiriyle örtüştüğü söylenebilir. Nordik mitolojilerin de benzer hikayelere sahip olduğunu düşünebiliriz ancak Japon mitolojik hikayelerinin tarihsel kaynakları bulunuyor. Seimei, Yorimitsu gibi karakterler gerçekten yaşamış kişiler ve Gılgameş, Herkül gibi binlerce yıl önce yaşadıkları düşünülen kişiler değiller. 

Seimei'nin ölümsüz olduğu ve hala japon topraklarında yaşadığı da söyleniyor. Hayatı boyunca hasta olmamış birinin nasıl öldüğü sorusu da güzel bir soru elbette. Seimei'nin dahil olduğu hikayeler arasında neredeyse 200 yıllık farklar bulunuyor. 


21 Mayıs 2021 Cuma

Anime nedir ve neden animelere çizgi film dememeliyiz?

Sanat yoksunluğunun doruğunda yaşadığımız bu çağda hollywood filmlerinin milyar dolarlık hasılatlar yaratmaktan başka bir amaç gütmeyen dev bir endüstriden pandeminin de etkisiyle televizyon programlarına indirgenmiş hapa dönüştürülmüş kolayca unutulabilen yavan ve sadece belli klişelerle döşenmiş -güçlü kahraman, ihanet, kendini tekrar eden berbat şakalar eşliğinde yapılan savaşlar, mutlak ve kusursuza yakın bir aşk ve elbette bu aşkın önündeki engeller - yapımlarının hızı kesilmiş görünüyor ve sinema denilen görsel sanatların en tepesinde duran ifade biçiminin artık bir rakibi var; Animeler.

 Aslında bu bir rekabet değil ancak sinemanın kendini tekrar etmesi ve hikayeleri anlatma şeklinin para ne kadar bolsa anlatılabilecek olan hikayeyi pas geçip daha çok görselliğin ön planda tutulmasından dolayı sinema son yirmi yıl içinde büyük bir sıkıcılığa büründü. Hala 20 yıl önce yapılmış filmleri izleyip son zamanlarda insanın ensesini zevkten uyuşturabilecek yapımlara denk gelmek giderek güçleşti. Hala Bourne serisini, Jagten'i, Yüzüklerin efendisini - üçünü birden hafta sonu tek oturuşta izleyelim mi partileri - Casino'yu, Shining'i, Once upon a time in the west'i, Apocalypse now'ı izleyenlerdenseniz bir şeylerin sinema endüstrisinde ters gittiğini fark etmişsinizdir. Yeni film artık yok. Elbette pandemiye rağmen hala yüzlerce film yapılıyor ancak sinemayı benim gibi takıntılı insanların gördüğü gibi ayrıntıların festivali olarak görmüyorsanız, sizin için sinema, çerezinizi alıp oturup izledikten sonra unutabileceğiniz bir deneyimse eğer, bir sorun yaratmayabilir. Ancak bir tıkanma yaşandığı ortada.

 Netflix, Disney, Amazon gibi devlerin sinemayı salonlardan çekip evin içine getirmesi ve bunun için milyarlarca dolar yatırım yapması sinemanın artık başka bir yöne doğru ilerlemesine neden oldu. Bu büyük firmalar mini serilere daha fazla yatırım yaptı ve bu kanallarda Üç renk serisi, Paris texas, Stalker, The thing gibi izlendikten bir kaç gün sonra bile üzerinizden kamyon geçmiş hissini verebilen yeni yapılmış bir yapım yok. Bu tür filmleri yapan adamların sinemaya olan bakış açısından kaynaklı olan bu durumun yanında sebeplerden birisi de elbette para. Bir film yapımcısına para kazandıracak mı? en önemli soru bu artık. Bir film yapıldıktan elli yıl sonra bile izlenebilir mi gibi bir soru söz konusu bile değil. Ancak bu durumuna rağmen sinema hala dev bir endüstri ve milyarlarca izleyiciye hala sunabilecekleri var sadece hangi hikaye ne kadar çok izlenebilir sorusuyla filmler çekiliyor. Buna karşın özellikle seksenlerden itibaren yükselen bir furya artık dünyayı kasıp kavuruyor diyebilir. Animeler. 

Hiç izlememiş ve sadece kulaktan dolma bilgilerle animeler hakkında fikir sahibi olanlar için basit bir bilgilendirme yapalım; 2018 verilerine göre anime endüstrisinin net değeri 259 milyar doları geçti. Bunun en büyük sebebi de doksanlardan itibaren başlayan sinemanın göstermekten kaçındığı görselliği ve anormal konu çeşitliliği. İyi bir animenin temeli sağlam bir hikayedir. Sinemanın artık pas geçtiği bir konu olan hikayenin gücü, animeler için en önemli şeylerden biri. Eğer iyi bir hikaye yoksa, o anime izlenmiyor. İkinci faktör, anlatılan hikayeye katılan görsellik. Animeler şiddetten besleniyor gözüyle bakılabilir ancak çoğu animenin şiddeti kullanma dozu 'gerektiğinde kullan' şeklinde olduğunda göze batmıyor. - Şiddet içeren animeler için lütfen bakınız Go Nagai animeleri. - Üçüncü faktörse anime türlerinin çeşitliliği. Animelerin bazı türleri tamamen yaş gruplarına hitaben yapılıyor buna en güzel örnek de Shonen animeler. 18 yaş grubunun deli gibi izlediği naruto, one piece, dragon ball gibi animeler sadece bu yaş grubuna hitap etmiyor, kendilerini aşarak her yaş grubuna hitap edebiliyor ve üzerine sinemadaki diğer tüm türden - korku, gerilim, drama, fantastik hatta hentailer - animelerde de bulunuyor. 

 Japonya gerçekten efsunlu bir memleket. Kültürünün ve insanlarının adetlerinin dünyanın çoğu yerinden farklılığı bir yana, binlerce yıllık bir hikaye zenginliğine sahip bir coğrafya. M.s 700'lerde yazılmış olan Nihon shoki ve kojiki adlı mitolojik kitaplardaki hikayeler, japon mitolojisinin ve sözsel yazısal hikaye zenginliğinin ilk örnekleri. Bu iki kitapta Japonya'nın nasıl yaratıldığı ve Japon tanrılarının başlarından geçenler anlatılıyor. Konu çok basit ancak anlatılanlar pek sıradan değiller. Kojiki için Japonların Aenid'i deniyor ve mitolojilerinin zenginliği Yunan mitolojisiyle yarışabilecek nitelikte. Böyle zengin bir kaynağın üzerine Edo dönemine dek - 1600'ler - Japon tarihinde gerçekleşen iç savaşlar, karışıklıklar ve iktidar mücadeleleri de eklenince ortaya yüzlerce kahraman, acaip yaratıklar ve ilginç karakterler çıkıyor. Japonya hikaye anlatma mirasını tamamen kendi kültüründen alıyor ve şu anda bile anlatılan hikayeler bu mitolojik, tarihsel olaylara dayanıyor. 

Japonların yüzlerce yıl boyunca iç savaşlar yaşaması nedeniyle şiddet kavramı son derece içselleştirilmiş. Şiddet, aynı zamanda Japonlar için en önemli kavram olan onurlarının da bir parçası. Onurunu kaybetmiş bir Japon'un harakiri yaparak -Herkesin görebileceği bir yerde karnını deşerek intihar etmek- bunun en net örneği. Japonlar için ölmek bir sorun değil, onurlarını korumak ölümden bin kat daha değerli. Hal böyle olunca da günümüzde de anlattıkları hikayeler son derece keskin oluyor. -Onur meselesi için lütfen bakınız 47 Ronin - Bir hikayeyi harika yapan nedir? İçerdiği karakterlerin geçirdiği evrim mi? Barındırdığı sürprizler mi? Tasvirleri mi? Tüm bunlar birer etkendir ve Japonya coğrafyası iyi bir hikaye için en kusursuz malzemelere her zaman sahip olmuş. İkinci dünya savaşından sonra başlayan seferberliğin ardından Japonların da toplumsal olarak evrimleşmesi başlıyor ancak ne kadar değişirlerse değişsinler -Yeşil saçlı liseli japon öğrenci fotosu insert - temelde yer alan kültürlerini asla bırakmıyorlar. O kültürün bu insanlara en büyük mirası da ne olursa olsun vazgeçmemeleri ve çoğu hikayelerinin de temeli bu onur, mücadele ve hayatın yaratacağı sürprizlere karşı alınacak tavra dayanıyor. 

1960'lardan sonra Japonya'da manga kültürü başladıktan sonra Japonya'nın hikaye anlatıcıları için altın bir dönem başlıyor. Akira Kurosawa'nin Rashomon'unu 'bu film siyah beyaz ve çok ağır' diyerek izlememek elbette bir tercih ancak şu anda milyar dolar yatırım yapılsa bile anlatılamayacak güzellikte bir hikayeye sahip. Sadece hikayenin güzelliği değil, o hikayenin anlatılış biçimi bu filmi bir efsane yapıyor. Belki de Japon hikaye anlatımının dönüm noktası Rashomon olabilir ve Rashomon sonrasında o hikaye anlatıcıları, anlatacakları için sadece sinemayı değil, mangayı ve animeyi de kullanmaya başlıyorlar. Bir hikayeyi güzel kılacak olan tüm etkenleri seferber ederek hem de. 

 Yaşı yetenler anımsayacaklardır, trt bir zamanlar Voltran ve Laserion adlı animeleri gösterirdi. Mecha türünden bu iki anime benim izlediğim ilk animelerdi. Her bölüm aynı şey yaşanıyordu. Korkunç güçlü yeni bir düşman önce Voltran'ı yeniyordu sonra Voltran toparlanıyor ve düşmanını son bir savaşta tepeliyordu. O dönemin He-man'i de aynı konuya sahipti. Sonra bir Fransız yapımı olan ve adı 'çizgi film' olan Clementine'i izleyince yaşım küçük de olsa çizgi film kavramına karşı düşüncem tamamen değişti. Clementine son derece sert ancak kusursuz bir yapımdı ve belli ki bir şeylerden etkilenerek yapılmıştı. Aradan uzun bir zaman geçti ve ülkemizde animenin a'sı bile pek bilinmiyorken herkesin kafasını çevirdiği bir anime ortaya çıktı. Akira. Erken yaşta Akira izlemiş olmak büyük bir şanstır çünkü anlattığı hikayenin acaipliği bir yana, varoluş, yok oluş, evren nedir, biz neredeyiz gibi soruları insan kafasına sokuyor. Bu soruları kendine sormaya başlayan bir insanın iflah olduğu görülmemiştir. Akira son derece klişe başlayan ki yapıldığı döneme göre görselliği de kusursura yakındır, sonrasında ivme kazanıp insanı tepeye kadar çıkarıp bırakan bir anime. Akira'dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ne izleyenler için ne de anime endüstrisi için.

 Akira'dan sonra üzerine Neon Genesis Evangelion ortaya çıktı. - Netflix'te bulunuyor :)- Akira'nın üzerine Neon Genesis Evangelion izlendiğinde, (Evangelion özünde bir mecha animedir aynen Voltran gibi ve Voltran gibi eğlenilecek bir anime olduğu zannıyla izlendiğinde yaşattığı şok daha da büyük oluyor) anime denen türün ne olduğu daha net biçimde ortaya çıkıyor. Düşünün çocuksunuz ve bir sabah oturup robotların savaşını izleyip kahvaltınızı edeceksiniz ancak izlediğiniz şeyin sonunda varoluşunuzu sorguluyorsunuz? Yaşınız kaç olursa olsun ayrım yapmaksızın Evangelion'un izleyicisine yaptığı aynen bu. Akira'nın aksine bunu asla çaktırmadan yapması, son derece sinsi bir plan kurup izleyicinin kafasına girmesi ayrıca takdir edilesi. Bu iki yapımı izledikten sonra bir genç yetişkin olarak daha fazlasını izlemek istiyordum. Çok daha fazlası olmalıydı ve aradığımda tonlarca yapımın olduğunu gördüm. Animenin bir diğer ucu da Manga'ydı. Çoğu animenin kaynağı olan mangalara girdiğinizde işin ucunun ne kadar kaçtığını görebilirsiniz. Şöyle bir örnek verebiliriz; Bugün dünyanın en çok okunan çizgi romanı One Piece adlı manga ve tam 470 milyon adet satmış durumda ve neredeyse 25 yıldır devam ediyor. 

 Çizgi film nedir? Roadrunner bir çizgi filmdir. Tom ve Jerry bir çizgi filmdir. Çizgilerden oluşmuş, arka planında hep aynı müziklerin eşlik ettiği ve kahramanlarının hep aynı şeyleri yaptığı eğlenceli şeylerdir. Çizgi filmlerin genellikle anlatmaya uğraştığı bir hikaye yoktur. Karakterlerinin sevimliği, başlarına gelen komik olaylarla çocuklar için en güzel öğleden sonrası etkinliğidir. Çizgi filmlerin içerdiği şeyler bellidir. Coyote, Acme'den dev bir vinç alıp Roadrunner'ı yakalayacaktır ancak sonunda Coyote vincin kurbanı olur ve uçurumdan aşağı düşer. Bu hep böyle olur ancak bu durum öyle çeşitlendirilerek anlatılır ki her defasında coyote o uçurumdan düştüğünde yine izleyeni eğlendirir. Çizgi film eğlendirir. Düşündürmez. Sadece tek bir amacı vardır; İzleyeni mutlu etmek, eğlendirmek. Oysa, bir anime izleyenin beynine girmeye çalışan bir kurt gibidir. Çizgi filmlerle animeler arasında sadece tek bir, TEK bir benzer şey var; ikisinin de çizgilerden oluşması. Bu kadar. Elbette bir anime de bir çizgi film olabilir bunun da türleri mevcut ancak anime denen şeyin içeriği ve anlatmaya çalıştığı şey, artık sinemanın bile cesaret edemediği bir yerde bulunuyor. 

Örneğin Ghost in the shell gibi bir yapımın çizgi film olma olasılığı bulunmuyor çünkü herhangi bir çizgi filmde devlet tarafından öldürüldükten sonra bir robot bedeni verilerek gizli operasyonlara gönderilen karakterler yer almıyor. Bir çizgi filmlerde Elfen Lied'daki gibi süper güçleri olduğu için korkulan küçük bir kız çocuğu tutulduğu tesisten kaçarken zihin yoluyla onlarca insanın organlarını çıkararak paramparça etmiyor. Bir çizgi filmde Paprika'daki gibi tüm şehrin rüyaya dalarak insan zihninin en derin yerlerinden çıkan imgeler gerçekmişcesine şehrin ortasında bir festival düzenlemiyor. Bir çizgi film insanı Devilman Crybaby gibi hüngür hüngür ağlatmıyor. Bir çizgi film Attack on Titan'daki gibi insanı defalarca dumura uğratamıyor. Bir çizgi film Berserk'teki gibi insan ruhunun hayatla olan kıyasıya mücadelesinde ne olursa olsun pes etmemesi gerektiğini öğretemiyor. Görsel olan her şey, bir önyargının oluşması için bahanedir. Görsellik bu nedenle aldatıcıdır. Algılanabilecek olan şeyler sonsuzdur. 


 Son söz; Dün Berserk'in yaratıcısı olan Kentaro Miura'nın 6 Mayıs 2021'de öldüğünü öğrendiğimden beri kendimde değilim. Asla görmediğiniz konuşmadığınız birini kardeşiniz kadar sevmediyseniz eğer şanslısınız. Fanboy olmak başka bir şey ancak birini kardeşiniz kadar sevmek çok başka bir şey. Yattığın gece huzurlu olsun Kentaro.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...