21 Mayıs 2020 Perşembe
Pneuma
Yunanca nefes almak, rüzgar, esmek, meltem, esinti anlamına geliyor. Çoğu dinde ruhun 'üflenen' bir şey olduğu dile getirilir. Bu üflenen dumansı materyalize olmamış şekilsiz form eski yunanlara göre pneuma'ydı. Ruhun şeklini alınıp verilen bir nefes olarak betimliyorlardı. Şekillendirilen materyal beden balçıksa içindeki ruhun şekli de nefesti. Mükemmel hapishane. Organik varlığının en önemli parçası alınıp verilen nefes, bedenin subjektif kısmını yani ruhu yani pneumayla oluşuyor. Bu dizaynın eksik kalan kısmını gnostikler tamamladılar. Onlara göre Pneuma sadece alınıp verilen bir nefes değildi. Bir parçaydı. Bir çeşit 'spark'. Yani bir kıvılcım. Parlayan ve daima parlayacak olan bir partikül. Gnostiklere göre tüm yaşamın varlığın özü bu kıvılcımdaydı. Herşeyin içinde bir parça barındıran bir çeşit yaşam özü. Yaşayan tüm mahlukatın her birinin içinde tek tek yer alan ve her partikülü bu canlıya özgü olan bir çeşit kod. Bu partikülün çevresini kozalayan bir beden yer alıyordu. Platon'a göre 'ruh anımsar, beden unutur'. Bedenin temel refleksif ihtiyaçları vardır. Beden, primitif varlığının makineleşmiş randımanını alabilmek adına yemeye içmeye boşaltıma ve diğer içgüdüsel ihtiyaçlara mahkumdur. Ruhun yani pneuma'nın etrafını kozalarken zihin bedenle pneuma arasındaki bağı kurmakla meşguldur. Bir çeşit köprü. Zihnin bu köprüyü sağlıklı biçimde varedebilmesi çok zordur. Çünkü mahkum edilmiş bir varlığın tek isteği oradan kaçmaktır. Bu kaçışı engellemenin en kolay yolu ise onu uyutmaktır.
Böylece ruh bu mahkumiyetinin etkisiyle balçığa yani bedene gömülür. Bir böceğin yere bir çiviyle saplanmasına benzer şekilde başlayan mahkumiyeti ruhun bedenin ihtiyaçlarına olan içgüdüsel açlığıyla kendini teslim eder ve pneuma kendisi olmaktan çıkar. O kıvılcım kararır. Altın sarısı ve hep parlayan parça artık balçığın ortasında sadece yanıp sönen kimsenin uğramadığı bir limanda duran cılız bir deniz feneri gibidir. Bu durum insan hayatının basit bir özetidir aslında. Balçığın içi sıcaktır ve konforludur. Pneumaya yapışır ve onu da bedenin ihtiyaçlarının bir parçası haline getirmeyi başarır. Bir bağımlılıktan kopmak gibi pneuma da bu durumdan çıkabilmeyi istemeyecektir. Derin uykusunda uyurken bedenin hayatı son bulana dek orada kalır. Beden olmayınca pneuma kendine yeni bir koza arar ve evsiz kalmış biri gibi oradan oraya savrulur.
İnsan hayatının doğum yaşam ve ölüm arasında geçip giden süresinde pneuma uykudadır. Etrafını ısıtmayan bir güneş gibi düşünün. Tüm evrenin hareket etmesini sağlayan sayısız gücün etkisi dışında pneuma da hareket halindedir. Kozasından çıkamamış ve kozası çürümüş bir kelebeğin da yaşama şansı yoktur. Yeni bir koza bulur ve bu tekrar eder. Ta ki pneuma kozasındaki derin uykusundan uyanana dek.
Evrenin yaratılış mitleri içinde belki de en ilginci ve tam olarak anlaşılamayanı Kabala'nın anlattığı yaratılış mitidir. Bu mit, tamamen alegorik bir imgeler kaosu olarak anlatılır. Evren, henüz varedilmişken sonsuz nurun varlığından bahsedilir. Bu nur, ışık o denli güçlü ve büyüktür ki kendisini varedebilmenin yolunun kendisini sınırlamak olduğunu anlar ve bu nur kendisini on adet kaba doldurur. Bu kaplar, ağzına dek nurla dolu olan kaplar nurun varlığına ve gücüne dayanamaz ve kırılırlar. Sonsuz hiçliğin içinde tüm nur, parçalar ortaya dağılırlar ve materyal ortaya çıkar. Nur parçaları kararırlar ve materyalize olamadıklarından varlıklarını sürdürebilecekleri kozalar ararlar. Böylece bu nurdan hayat doğar. Hayatı ortaya çıkaran nurun varolma isteğidir. Bu parçalar tek tek canlıların içine dağılırlar ve pneuma olurlar. Kaplar kırık şekilde tekrar tamir edilmeyi istemektedir. Evrenin nihai amacı kaplardan kırılarak ortaya saçılan tüm bu zerrelerin ona geri dönmesidir. Kaplar ve nur birbirini deli gibi özleyen aşıklar gibidirler. Ait oldukları yer orasıdır. Bu hikayenin tüm dinler tarihinde yeri vardır aslında. 'ona döndürüleceksiniz' söyleminin altında da yatan budur. Kırılmış olan kapların tekrar evine dönebilmesi ise ancak materyalden kurtulmasıyla mümkündür. Kozadan çıkıp evini anımsamalıdır Pneuma. Ait olduğu yere ancak kim olduğunu anladığında dönebilecektir. Tüm zerreler bir gün tüm kaplara geri dönecektir. Döndüğünde ise kaplar tekrar kırılacaklardır. Bu sonsuz döngü evrenin hatta evrenlerin varlığından çok daha önce başlamıştır. Pneuma, kaplara geri dönmesi gereken zerredir.
Bir kumsala gidip yerde uzanırken avucunuza alıp saçtığınız kum tanelerinin her birinin bir pneuma olduğunu düşünün. Carl Sagan'ın da dediği gibi dünyadaki tüm kumsallardaki kum tanelerinin toplamı bile evrendeki yıldızların sayısına erişemez. Bu sonsuz kaosun içinde pneuma uykusundan uyanabilmek için yeni bir koza bulduğunda bedeni gençse yani bir çocuksa onu uyandırabilmesi daha kolaydır. İnsan bedeni aynı insan zihni gibi yaşlandıkça katılaşır ve çürür. Çürümüş bir varlığın kendini yenileyebilmesi oldukça zordur. Bu şansı kullanabilmesi için pneuma zihne varlığını anımsatmaya çalışır; Uyan. Uyan. Uyan çocuk. Uyan.
Uyanmaktan telaşlanan ve yaşadığı hayatın içinde gündelik uğraşlarına gömülmüş olan zihinse bedenin komutlarından bir an olsun koparsa bedene ihanet edeceğini düşünür. istek devreye girer ve beden zihne tekrar hükmetmeye çalışır. isteklerin insan zihnine geliş şekli de bir maskeyle mümkündür. Böylece insan kendisini göremeyecektir. Kendisini göremediği için varlığını unutacaktır.
Ancak hayatın kaosun insan zihninin tahmin edemeyeceği muameleleri vardır. Acı, melankoli bazı zihinleri uyandırmak için yeterli değildir. Bu nedenle sufiler, cizvit rahipleri kendilerine acı vererek zihinlerini uyandırmaya çabalamışlardır ancak yetmemiştir. Hindu bilgeler ruhlarının o tek parçasını o biricik kıvılcımlarını yemeden içmeden günlerce sadece hayal ederek görmeye çalışmışlardır. Bu çileler ve materyalden uzaklaşabilme çabaları da insan zihnine yetmeyebilir. Pneuma'yı uyandıran şey bazen ani bir şoktur. Ölüm artık kozanın süresinin doldurduğu anda devreye girdiğinde tüm bu işlemler sıfırlanır. Müziğin kendi sırrı vardır. Pneuma belki de bir şarkıdır. Uyanılması en güç uykudan uyanırken gözlerimizi açtığımızda karşımızda üzerinde tek bir leke olmayan altından bir güneş bulacağımız günler yakındır.
16 Mayıs 2020 Cumartesi
Eğer
Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası
sen bir insan olursun oğlum
Rudyard Kipling'in bhagavad gita'yı okuduktan sonra yazdığı bu şiirin bir çok yorumu var. Bhagavad gita, Mahabharata adlı dünyanın en uzun şiirinin en bilinen parçası.
Kipling çok zor geçen hayatının özetini bu şiirde yapmış. İki çocuğunu kaybetmiş,18 yaşındaki oğlunu kaybetmiş, çocukken üvey annesinin şiddetine maruz kalmış, defalarca
yaptığı işlerde reddedilmiş bir adamın yazdığı bu şiirin sahibi, kendisine atfedilen şövalyelik ünvanıyla beraber onlarca ünvanı reddetmiş ancak 1907'de kendisine verilen nobel edebiyat ödülünü kabul etmiş birisi.
Aynı Rudyard Kipling 379 kişinin öldüğü hindistan'daki Amritsar katliamını yapmış General Dyer için bugünün parasıyla yüzbinlerce pound toplayıp aynı katliam için 'gerekliydi' diyebilen birisi. Bhagavad Gita'da şu vurgulanır her zaman; Maya, yani gördüğümüz tüm evren aslında bir ilüzyondur. Materyal olduğu gibi vardır ve gerçektir ancak göründüğü gibi değildir. Bir rüyada değiliz sadece maya'nın etkisindeyiz. Maya bu evrenin bir nevi örtüsüdür. Kipling hindistan'da doğup büyümüş bir ingiliz ve orada yaşananları kendisinden daha iyi bilecek biri de yok elbette. Ancak Amritsar katliamını yapabilecek birine böylesine bir desteği verebilmek? Hatta yine hindistan'da doğmuş olan George Orwell'e göre kendisi sadist birisi. Kipling gazeteciyken bir ingiliz askerinin bir hinduyu sopayla dövmesini izleyip bunu onaylamış birisi.
Elbette Kipling'in bir 'dick' olması onun hikayelerini şiirlerini kötü kılmıyor. Ancak Maya yine görevini layığıyla görüyor.
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası
sen bir insan olursun oğlum
Rudyard Kipling'in bhagavad gita'yı okuduktan sonra yazdığı bu şiirin bir çok yorumu var. Bhagavad gita, Mahabharata adlı dünyanın en uzun şiirinin en bilinen parçası.
Kipling çok zor geçen hayatının özetini bu şiirde yapmış. İki çocuğunu kaybetmiş,18 yaşındaki oğlunu kaybetmiş, çocukken üvey annesinin şiddetine maruz kalmış, defalarca
yaptığı işlerde reddedilmiş bir adamın yazdığı bu şiirin sahibi, kendisine atfedilen şövalyelik ünvanıyla beraber onlarca ünvanı reddetmiş ancak 1907'de kendisine verilen nobel edebiyat ödülünü kabul etmiş birisi.
Aynı Rudyard Kipling 379 kişinin öldüğü hindistan'daki Amritsar katliamını yapmış General Dyer için bugünün parasıyla yüzbinlerce pound toplayıp aynı katliam için 'gerekliydi' diyebilen birisi. Bhagavad Gita'da şu vurgulanır her zaman; Maya, yani gördüğümüz tüm evren aslında bir ilüzyondur. Materyal olduğu gibi vardır ve gerçektir ancak göründüğü gibi değildir. Bir rüyada değiliz sadece maya'nın etkisindeyiz. Maya bu evrenin bir nevi örtüsüdür. Kipling hindistan'da doğup büyümüş bir ingiliz ve orada yaşananları kendisinden daha iyi bilecek biri de yok elbette. Ancak Amritsar katliamını yapabilecek birine böylesine bir desteği verebilmek? Hatta yine hindistan'da doğmuş olan George Orwell'e göre kendisi sadist birisi. Kipling gazeteciyken bir ingiliz askerinin bir hinduyu sopayla dövmesini izleyip bunu onaylamış birisi.
Elbette Kipling'in bir 'dick' olması onun hikayelerini şiirlerini kötü kılmıyor. Ancak Maya yine görevini layığıyla görüyor.
13 Mayıs 2020 Çarşamba
Ölümün ihtişamı Bruegel
Sanat tarihinin geneline bakıldığında ölümün resmedildiği onlarca portreyle karşılaşmak mümkündür zira ölüm o zamanlar günümüze göre oldukça sık ve olağan bir durumdu. Çocukların çoğu beş yaşını göremeden ölüyordu. Ortalama insan ömrü kırkı geçmiyordu. Salgınlar savaşlar kilisenin katliamları insanların başından eksik olmuyordu. Ne gördüyse çizen belki de ilk ressamlardan biri olan Pieter Bruegel henüz otuzlu yaşlarını geride bırakmak üzereyken çizdiği onca huzurlu köy manzaralarından sonra birdenbire bu korkunç tabloyu zihninde canlandırmıştı ve bu gördüklerinin tamamını 120 santime 160 santimlik bir tuvale nakşetmişti. Kurukafalarla dolu bir at arabası önüne geleni ezip geçerken arabanın sürücüsü bir yandan hurdy gurdy çalıp bu kaçınılmaz sonun senfonisini icra ediyordu. Eğlence masalarının etrafına toplanmış olanlar köylüler din adamları askerler hatta krallar ve aşıklar bile bu sondan kaçamıyorlardı. İskeletlerden oluşan dev ordular tüm canlıların gırtlağına yapışmıştı. Kralların başucunda duran servetler ölümün sermayesi oluyordu. Ressam tüm bu olanları 'ihtişam' olarak nitelendiriyordu çünkü hiçbir güç ölümün önünde duramazdı. Hemen hemen tüm Bruegel portrelerinde olduğu gibi ölümün ihtişamı'nda da onlarca ayrıntı içeriyor.
Göklerin yarısı kızıl ve denize gidildikçe mavileşiyor. En solda iki iskelet sanki sonu başlatan çanları çalıyor. İsrafil'in borusu çoktan ötmüş gibi ancak bu çanlar kilisenin çanları. Hemen arkalarında iki iskelet kuruyup gitmiş ağaçları bile kesiyor. Tüm yeryüzünde canlı olan hiçbir şey kalmayıncaya dek durmayacaklarını söylüyor gibiler. Denizin ortasında batmış gemiler ve kıyıda zaferlerini iki iskelet seyrediyorlar. Tüm bu dehşetin içinde iskeletler bu dünyadan bu hayatan değillermiş gibi görünseler de aslında her biri insanların davranışlarını sergiliyorlar. Yağmalıyorlar acımasızca öldürüyorlar hatta bu yaptıklarından zevk alıyorlar.
Aslında baktığımız bu tablo bir ölüm sonrası hayali değil. Tüm bu gösterilenler yaşandı ve ressam tüm bunları gördü. Sadece gördüklerini resmeden Bruegel'i en çok etkileyen şeylerden biri de ülkesini işgal eden katolik ispanyolların yaptığı idamlardı. Tablonun sol üst köşesinde iskelet kılığına girmiş ispanyol askerlerinin yaptıkları idamları resmetti. Upuzun sopaların ucuna takılmış tekerlere kolları ve bacakları kırılarak bağlanmış insanlar oradan sarkarken kargalara yem ediliyorlardı. Tablonun hemen her yerinde onlarca haç bulunuyor. Mezar taşı olarak kıpkırmızı bir haç iki iskelet ordusunun arasında ölmüşlerin mezarını süslüyor. Tüm bu katliamlara ölümlere bir yandan köpekler de eşlik ediyor. İskeletlerin sorgusuz uşakları olarak hizmet eden köpekler yerde yatan bir annenin koynundaki bir bebeğin başında bekliyor.
Portrenin en son altında ise belki de en dikkat çekici ayrıntı yer alıyor. Ölmek üzere olarak bir kral, başucunda elinde bir kum saatiyle ona doğru gülümseyen bir iskelet. Hemen yanlarında variller dolusu altın ve gümüş ve diğer iskeletlere göre farklı bir şekilde üzerinde bir zırh olan iskelet hazinelere ellerini uzatıyor. Ölüm krala saatinin geldiğini söylerken, askerlerinden birisi kralın hazinelerinin kendisine kaldığını zannediyor. Oysa ki o asker de çoktan ölü. Bu trajedinin anlık resmedilişi bununla da bitmiyor. Kralın hemen önünde sırtı dönük dizlerinin bağı kırılmış bir din adamını yine başındaki kardinal şapkasıyla onu tutan başka bir iskelet izliyor. Krala huzurlu yatağında sakin bir ölüm yerine böyle bir dehşetin ortasında bir ölümü hak görüyor Bruegel.
Tablonon tam ortasında da büyük bir katliam var. Yüzlerce iskeletten oluşan ordu kalkan olarak üzerinde kilisenin haçlarının olduğu tabutlarla kapıları tutmuş içeri girmek üzereyken içerde hala iskeletlerle kıyasıya mücadele eden savaşçılar soylular duruyor. Kılıçları çekip mücadele etseler de yenilecekleri kaçınılmaz ve kaçabilecekleri kapalı bir kutunun içine doğru koşuyorlar. kapısında yine kilisenin amblemi duruyor. Ölümden kaçabilmek için kiliseye sığınsalar da bu kapalı bir kutu sadece ve onları yine kaçınılmaz olan bekliyor.
Tüm bu kaosun ortasında ise herşeyden uzakta tablonun en sağ alt köşesinde ise iki aşık yer alıyor. Belki de tablonun en trajik ayrıntısı bu iki aşık. Onlar olan bitene rağmen birinin elinde lut aşığına şarkı söylüyor. Birbirilerinin gözlerine bakıyorlar ve dünyayı görmüyor gibiler o anda ancak ölüm yine başlarında bekliyor. İki soylu oldukları kıyafetlerinden belli olan bu iki aşığın başında bekleyen iskelet de onlara kendi şarkısını söyleyerek eşlik ediyor. Birazdan ikisi de ölecekler.
Bu denli büyük bir dehşetin içinde insanlığın ölümden bunca korkusunun ardında ölümü kendi elleriyle yarattığı gerçeği yatıyor. Belki de ölüm o denli korkunç değil ancak insanlığın yok ediciliği ile birleştiğinde ölüm bu denli ürkütücü oluyor. Tüm resmedilen iskeletler ölümün birer parodisi aslında. Üzerilerinde temsil ettikleri bir kesimin kıyafetleriyle yaşayanlara olanca eziyeti ediyorlar. Bütün bunların sebebi sadece savaşlar, kurumuş gitmiş kemikleri sayılan bir atla temsil edilen açlık, dinler değil insanın gerçek özü bu diyor tablo. İnsanlığın hayatta en korktuğu şey olan ölüm aslında insanın en büyük parçası. Bu parçayı ne kadar lanetlese de ondan kaçsa da onun bir parçası olmaktan kurtulamıyor. Ölüm insanlığın hizmetkarı aslında. İnsanlık ölüm karşısında ne denli aciz olsa da öldürmek yok etmek insanlığa hizmet etmekten asla durmuyor.
Bruegel, ölümün ihtişamı'nı 1562'de resmettikten, katolik ispanya ordusu ülkesine topyekün saldırdıktan bir yıl sonra başka bir portre daha yapıyor. İspanya boyunduruğu altında onlarca yıldır bulunan flamanlar isyan ediyorlar ve büyük savaş başlıyor. Ressam bu savaşın etkisini tablolarından esirgemiyor ve 1567'de masumların katledilişi'ni resmediyor. Bu tabloyu oğluyla birlikte tamamlıyor. Ölümün ihtişamından tam 5 yıl sonra bu defa ressam hiçbir alegori kullanmadan iskeletler yoluyla insanları sembolize etmeden olağan çıplaklığıyla olanları resmediyor. Karlar içinde bir köye girmiş askerler köydeki evlerin kapılarını kırıp çocukları bir meydanda toplayıp mızraklıyorlar. Resim yapıldığı anda öyle bir etki yaratıyor ki resimde katledilen çocukların yerine hindiler çizerek resmi sansürlüyorlar.
Bruegel bütün bunların gerçekleşeceğini tahmin edememişti belki de bu denli çıplak bir katliama şahit olmayı hiç istememişti ancak bu defa ne kilise ne krallar ne soylular hiçbirini resmetmedi ve tüm gördüklerini ölümün ihtişamından daha keskin biçimde masumların katliamında gösterdi. Bir kaç yıl sonra da kendisi ölüme katıldı. Bu denli korkunç bir dünyayı resmetmekten asla geri durmadı. İspanyanın ülkesiyle savaşı tam 80 sene sürdü ve bu savaşın sonunda belçika hollanda ve lüksemburg özgür birer ülke olacaktı. Katolikler en büyük yenilgilerinden birini tadacaklardı. 80 yıl süren bir savaş. Şu an gördüğümüz bu iki tablo tüm olanlardan kalan bir kaç görüntü sadece. Olan biten herşeyi resmeden Bruegel 41 yıllık ömründe tüm bunları görüp çizdiği için bu dehşetli manzaraya şahit olabiliyoruz.
Not; Bruegel'in hayatına dair yaşadıklarını ve portrelerini nasıl çizdiğini anlatan bir film de mevcut bu arada. The mill and the cross. 2011 yapımı ve ressamı rutger hauer canlandırıyor.
9 Mayıs 2020 Cumartesi
Ejderhalar nereden doğarlar?
Kıpkırmızıydı. Algılanabilecek en kırmızıdan bile daha kızıldı. Arcturus'un çekirdeğinden de yeni kırılmış ceylan kalbinden de yaşamın özünden de daha kırmızıydı. Parlamasına gerek bile yoktu çünkü ışığın en koyu kıvamıyla bilenmişti. Bir ejderha gözünün çevresi yoktur çünkü o her şeyi görür. Bilinen evrenin yaratıldığı ilk dakikalarda tüm zerreler dışlaşmayı tamamlayıp katrilyonlarca derecelik ısıları soğumaya başladığı o ilk anda yaratımın ilk evresindeki ilk maddeleşmiş zerre bir ejderhanın gözüydü. Bu göz, evrenin ilk dakikasını daha tamamlamadan diğer gözü aramaya başladı. Varolmanın ilk anından itibaren 'diğerini' aramaya koyuldu ve yanında olmadığını farkettiği anda parçalanmaya başladığını hissetti. İçten değil dışındaki auranın balçıklaşmış yüzeyi dışa doğru kıvrılıyordu. Evrenin ilk dakikası daha bitmemişken zaman daha varolmamışken zamanın acısından daha şiddetli bir acıyla tüm varlığının katlanıp kıvrılarak 'diğerini' varetmeye başladığını gördü. Bu onun kontrolünde değildi. Çekim kuvvetleri ve fizik kuralları henüz ortada yoktu. Damarlar sinirler kaslar ve kan yoktu. Sadece balçık vardı. İçi kapkara olan ama kırmızının en koyu kıvamında bir kırmızı yanıbaşında kıvrılarak bir diğer gözü varediyordu. Çığlık atamıyordu, kıpırdayamıyordu. Sadece sancı vardı. Evrenin ilk dakikası daha bitmemişken sadece bir çift göz vardı. Giderek genişleyen ve herşeyi gören, algılayamayan, hapsolmamış ancak kıpırdayamayan bir çift göz.
Patlamanın nedeni daha evvel yaratılmış olan evrenlerin birikip hiçbir yere ve boyuta sığmayan çöplerinden kurtulmaktı aslında. Madde, bu çöplerin en kolay dönüştürülebileceği şeydi. Maddenin dönüşebileceği en güzel şey de bir ejderhaydı. Evren ilk dakikasını tamamladığında büyük boşluğun ortasında ışık yıllarıyla ölçülemeyecek büyüklükte bir ejderha çığlık çığlığa kendini doğuruyordu. Evrene sığmayacağı aşikar olan bu varlığın canlılığı da henüz meçhuldü. Ölüm yoksa canlı olmaktan bahsedilemezdi elbette. Madde taşlaşmaya patlamaya ve çarpışmaya başladığında ejderha hepsini gördü ve evrenin ilk dakikasının ilk saniyesinde bir şey hissetti. Acı değildi korku değildi merak değildi. Hissedebileceği ilk şeyi hissettiğinde bunun varlığının sonu olacağını düşündü. Küçülemiyordu ve giderek genişlemesini durduramıyordu. Kanatları tamamlanmıştı. Kuyruğunu savurduğunda sayısız zerrenin üzerine bulaşıp küle dönüştüğünü gördükçe kanatlarını kaldırıp haykırmayı hayal etti. Bilinen evrenin kurulan ilk hayali bir ejderhanın kanatlarını açabilmeyi hayal etmesiydi. O anda kanatları açıldı ve küçülmeyi diledi. Küçülerek bu evrenin içinde bir parça olmayı kabul edecekti yoksa madde onu yutup yokedecekti. Maddde daha fazlaydı artık. Kuyruğunu kımıldatamayacak kadar çoktu. Kapkara madde. Akmayan ve sadece bulaştığı yerde kalan dipsiz madde. Artık madde vardı ve neredeyse zaman da hapishanesini örmek üzereydi. Küçülmeyi dilemekten vazgeçip hayal etti ve o anda etrafındaki herşeyin büyümeye başladığını gördü. Algı artık evrendeki yerini almıştı ve yalanlarını söylemeye hazırdı. Dipsiz karanlığa doğru çekilmeye başladı ve kanatlarını açıp uçmaya başladı. Etrafında galaksiler birbiriyle dansetmeye başlamışken herşey ateş ve balçıkken o haykırarak uçuyordu.
Beş dakika geçmişti ki zamanın varlığını farketti. Işık ve ses içinde yerini bulmuştu. Gövdesinin içinde çıkmaya çalışır gibi sürekli devinip duran bir yumru hissetti. Kalbinin sol köşesinden bir ses duydu; Kendini bul. Evren tamamlanana dek uçtu. Yorulmaksızın ve bitmeyen düşler görerek uçtu. Betelgeuse'un üzerine kondu. Bu dev bir yıldızdı. Daha önce gördüklerden daha büyüktü. Altında akan ateşten bir parça alıp tadına baktı. Külün ve ışığın tadına daha evvel bakmıştı. Boğazından akan yıldız parçaları tüm bedenine yayılırken korkunç bir acı hissetti. Acısını haykırdığı anda gövdesi yerinden çıkacak gibi oluyordu. Ağzından lavlar püskürüyordu. Burada kendini bulamayacağını anlamıştı. Kanatlarını açtı ve dev yıldızın üstünden geçti. Ta ki suyun havanın ve seslerin çok olduğu o küçük masmavi yeri keşfedene dek. Orada binlerce yıl kaldı ve etrafında hareket eden herşeyi gözlemledi. Acıkmıyordu susamıyordu ama açlık içindeydi. Okyanusların üzerine konup orada batmadan uyumak onu rahatlatan tek şeydi. Bir gün uyandığında masmavi kımıltısız suyun üzerinde yansımasını gördü. Suya pençelerini geçirip yansımasına dokunmak istedi ancak suya gömüldü. Kendisini ilk defa gören bir varlığın ilk anladığı şey bunun bir yansıma olduğu değil bunun başka biri olduğu düşüncesiydi. Suyun içinden çıkıp tekrar suya baktı. Bunun kendisi olduğunu anladığında derin bir üzüntü hissetti. O yalnızdı. Etrafında sadece suyun ve cılız bir yıldızın serzenişleri gibi inen ışığından başka bir şey yoktu burada. O anda kendisini düşledi ama bu defa düşü yarına kesiliverdi. Kendine suyun yansımasından baktığı andan itibaren kendini düşleyemeyeceğini anladı. O da kendisi gibi bir başkasını düşledi. O anda bir haykırış duydu üzerinde. Masmavi kanatlarıyla opaz rengi gözleriyle bir başka ejderhanın üzerinde uçtuğunu gördü. Kanatlarını açıp onunla uçmaya başladı. Uçarken tekrar hayal etti ve binlercesinin yanında uçtuğunu gördü düşünde. Artık gökyüzünde binlerce ejderhanın haykırışları duyuluyordu.
İlk gelen dünyada kaldı. Uçsuz bucaksız evrende gidebileceği her yeri görmüştü. Gördükleri arasında en güzel yerin burası olduğuna emindi. Burada kaldıkça zamanın ağırlaşan etkisini derinden hissedeceğini biliyordu. Buna rağmen kalmak istedi ve geride kalan tüm zamanını etrafında gördüğü tüm güzel canlıları ağaçları hayvanları ve envai çeşit varlığı toplayarak geçirdi. İnsanlar henüz varolmamışken dev bir bahçe yarattı kendine. İnsanlar daha sonra burayı bulduklarında buraya Hesperides bahçeleri diyeceklerdi. Bahçelerden geçen ırmakların yollarını özenle birleştirdi. Yıldızların ışıklarının düştükleri yerlere birer ağaç dikti. Her ağacın tohumuna asla kurumasınlar diye kendi kanından bir damla akıttı. Ağaçlar büyüyüp altın meyveler verdiler. Bu meyvelerden yiyenler bir daha ölüm nedir bilmeyeceklerdi.
'Ve onlar dünyaya böylece geldiler. Suyun özünden toprağı düşlediler. Ağaçları ve kayaları düşlediler. Yalnız değildiler. Tek bildikleri şey düşlemekti. Binlerce yıl burada kalıp büyüdüler ve mars onlara dar gelmeye başladı. Artık buraya sığamadıklarını düşündükleri anda çoğu yeni yerler aramaya koyuldu. Kimisi bir pulsarı sonsuza dek seyretmeye koyuldu. Kimisi ise elektriği zehri ve civayı yuttu. Onlar ölüm nedir asla bilmediler. Zaman onlara asla boyun eğdiremedi.'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...




