Kendimi bildim bileli bu sedir ormanında geziniyorum. Fırat ve Dicle'nin doyurduğu zengin ormanları insanlar yok ettikten sonra yüce efendim, insanların iflah olmaz iştahlarından ve onların asla vezgeçmeyen inatlarından bıkarak beni bu ormana ağaçları korumam için gönderdi. Hala ayakta durabilen ve gökyüzüne ulaşmaya çalışan ağaçların gayretlerini boşa çıkarmamak için doğduğum günden beri buradayım. Ben anamın karnından doğmadım. Bir annem, babam, kardeşlerim olmadı. Beni ben yapan şeyi sadece efendim bildi bana da söylemedi. Gözlerimi açtığımda bu sedir ağaçlarının dibinde oturuyordum. Öncesi yok sonrası da bana bildirilmedi.
İnsanlar ormanları yakıp yıktıktan sonra tüm zamanlarını yeni ormanlar arayarak geçirdiler sonra kızıl dağların ötesinde bir diyar olduğunu duydular onlar ki bencilliklerini hayata tutunmak zannediyorlardı. Bu dünya onlar için vardı, nehirler, ağaçlar, kuşlar onlar için vardı, onlar olmasa tüm mahlükat yaşamazdı. Edinebilecekleri tek bir huzurlu an için bile birbirilerinin kelleleri kesebilecek olanlar için bir orman daha vardı ufukta. Onlar dağları aştılar yamacıma geldiler. Önceleri beni görüp ürktüler ancak onlara zarar vermek istemedim sadece avazım çıktığı kadar bağırdım onları görünce. Sesim en yaşlı ağaçların dallarını bile titretiyordu gücüm kuvvetim yerindeydi. Bana karşı duydukları korkudan mıdır yoksa ahmaklıklarından mı bilinmez daha kalabalık geldiler. Üzerime yürümeye ilk cesaret ettiklerinde pençelerimi savurduğum gün oldu. Birinin gövdesine işaret parmağım saplandı ve gövdesini delip geçti. parmaklarımın her birinde şişe geçirilmiş gibi dizilmiş altı insan vardı. içlerinden kırmızı bir sıvı fışkırıyordu ve toprak o sıvıyla sulandıkça bulutlar kararıyordu. Parmaklarıma saplanmış olan insancıklar bir daha hareket de etmiyorlardı. Onları parmaklarımdan özenle çıkardım ve daha fazla zarar görmemeleri için toprağa teslim ettim çünkü toprak onları iyileştirirdi. Eminim ki topraktan çıkacaklardı ve pişman olup bir daha ağaçlarıma zarar vermeyi akıllarından bile geçirmeyeceklerdi.
Böyle kaç zaman geçti bilmiyorum, kaç gökyüzü değişti üzerimde, kaç mevsim yolunu şaşırdı, kaç tufan oldu da ben ağaçlarıma sarıldım bilmiyorum. Ormandaki maymunla konuştum ve bana dedi ki;' Ey Humbaba! Sen iyi ki varsın bebeklerime süt biriktiriyorum artık. Salyangoz da kıvrılıp uyuyabiliyor dalında.' Geyik oradan söze karıştı; 'Ey Humbaba! Gözlerin her şeyi görür, ayakların toprağı her zaman okşar, Nazik Humbaba! Karıncaların bile yolunu gözlersin onları ezmemek için. Sen geldiğinden beri soyumuz yürüdü, Aslan bile bizi avlamaz oldu. Koyun koyuna yatarız beraber.' Kaplumbağa gömüldüğü kabuğundan çıkıp kafasını salladı bana. 'Ey Humbaba! Biz ölürüz gideriz sen hep buradasın. Sen nereden geldin? Kimler seni bize gönderdi? İyi ki de gönderdi! Eşsiz Humbaba! Sen her zaman yaşa!'
İçim ısınıyordu onlar bana bunları söylediklerinde ve gövdem genişliyordu. Onlar bir süre sonra zayıflayıp çelimsizleşiyorlardı sonra da derin bir uykuya dalıyorlardı bir daha uyanmadıkları bir uykuya. Renkleri grileşiyordu ormanda hiç bir yerde görmediğim bir renge bürünüyorlardı sonra da eriyip gidiyordu sadece ince uzun parçalar kalıyordu onlardan geriye. Kaplumbağa bana bu kalanların kemikler olduğunu söyledi. Bilge kaplumbağa! Tüm sorularımı O'na sordum her zaman bir cevabı olan sorularımı usanmadan yanıtladı. Ey kaplumbağa! Bu ince uzun şeyler nedir dedim onlar dedi bizi ayakta tutanlardır. Benim de içimde var mıdır acaba diye merak ettim içimi açıp bakmak istediğimde kaplumbağa beni durdurdu korkarak. 'Sakın ha Humbaba! Kendine zarar verirsin biz ne yaparız sonra? Suyumuzun içinde gezen böcekler bile sana ilahiler söyler sen gidersen biz ne yaparız sonra?!
Ölümden bahsetti sonra dedi ki ölmek, bir rüyadan uyanmaktır. Ben her fırsat bulduğumda geniş bir ağaç gövdesi bulup kıvrılır uykuya dalarım. Her uykuya daldığımda da bir rüya görürüm zannederim ki ben yine hayattayım. Nefes alıp vermediğimi fark ederim sonra, bunu duyunca kaplumbağa bana der ki; 'Nefes dediğin nedir ki? Sen bu alemde nefes alırsın bir diğerinde uçarsın bir diğerinde kulakların duymaz ama görürsün. Her alemin kuralları farklıdır. Senin yaratıcıların bu aleme geldiklerinde onlar burayı bir tımarhane olarak kullandılar. Nerede yaramaz terbiyesiz biri varsa aralarından, buraya gönderdiler. Onlar da burada bize eziyet edip durdular. Biz onların oyuncağı olduk. Her alemin içinde başka bir rüya gizlidir. O rüyayı ancak öldüğünde yani o sonsuz uykuya daldığında görürsün. İyi kalpli Humbaba! Sen bunları bilmezsin'
İyi kalpli demişti bana, kalbin ne olduğunu sorduğumda da uzun uzun anlattı; 'o gövdendeki sıcaklık, işte onu yaratan senin kalbindir o varsa sen varsın o yoksa sen bir kabuksun dedi. Ben sırtımdaki kabuğuma ondan çekilirim bazen bu dünya o kadar dayanılmaz bir hal alır ki kalbin hissetmesin istersin. Bazen öyle şeyler olur ki kabuğuna çekilip mevsimler boyu beklemek istersin. İyi ki kabuğum var yoksa ben ne yapardım!'
Uzun süre insanlar ormanımıza gelemediler. Benim kükreyişlerim ve onların içlerindeki sıvıyı onlardan çıkarmam işe yaramıştı. Onlar artık uyuyorlardı ki uyumaktan korktuklarından mı yoksa benim sesimin gür olmasından mı bilinmez gelemediler ta ki bir ahmak çıkıp tutturmuş ben o ormana gideceğim diye. Dedim buyursun gelsin. Ormanımıza gelen insanların hepsi ağaç kesmeye de gelmiyordu unutmadan da söyleyeyim. Bu insanların daha küçük boylu olanları var, neredeyse yarısı kadar büyüklükleri ki onların sesi çok çıkıyor. Bu küçüklükler bazen yamacıma gelir nehirde peygamber böceklerini kovalarlardı. Onlardan biri adını söylemişti bana. Enkidu. Dedi ki ben bir veletim. Benim derdim tasam olmaz işim gücüm oyundur. Gel seninle de oyun oynayalım gel boynuzlarının üzerinde gezineyim. Aldım o küçük insanı enseme oturttum. Beraber ormanı gezdik bir çenesi var saka kuşlarını kıskandırır. Her şeyi sorup duruyor benim kaplumbağaya sorduğum gibi ben cevap veremedikçe de ağzından garip sesler çıkarıyor. Hüthüt kuşu geldi kondu kulağımın dibine iyi ki geldin hüthüt kuşu bu nasıl bir yaratıktır bizim ormanda herkes sebebi varken ses çıkarır bu acayip mahlukat bağırıp duruyor. Hüthüt dedi ki; Ey humbaba! Bu insan yavrusudur. O çıkardığı ses de kahkahadır. Onlar ne zaman neşelenseler böyle neşelenirler. Kendilerini döven bile olur neşelendiklerinde. Böyle garip bir yaratığı neden omzunda taşırsın? Keyfi gelir senin kulağını da ısırır eğlence olsun diye. İndir O'nu omzundan onlara güven olmaz.'
Kahkaha nedir eğlence nedir bana Enkidu öğretmişti, ilk defa o küçük insanla kahkaha atmıştım. Belki daha önce de yapmıştım bunu ancak o zaman ne olduğunu bilmezdim. Kaplumbağadan sonra benim sorularımı yanıtlayan ikinci biri daha olmuştu. Baktı gördü sorduğu sorulara ben yanıt veremiyorum ben sormaya başladım bir süre sonra. Bir gece ormanda geziniyordu yine dedim ki ; sen burada benimle kal ben sana bakarım. 'Anam babam var beni merak ederler hem senden çok korkuyorlar senin çocukları yediğini söylüyorlar' dedi bana. 'Ben çocuğum beni de yiyebilirmişsin.' Ben hiç yemek yemedim ki? Açık nedir bilmem ben. Sadece uyumayı severim ona da ihtiyacım olduğundan değil her zaman ağaçların arasında olmaktan sıkılırım bazen alemleri gezmek isterim işte o zaman uykuya dalarım gezinir dururum. O günden sonra Enkidu her gün yanıma geldi. Benimle konuştu, benimle sustu, benimle büyüdü. Ben hiç büyümedim.
Aradan zaman geçti yine gökyüzü değişti, yıldızlar yer değiştirdi, güneş sayısız kere batıp çıktı, bir sabah Enkidu gelmedi. Sonra da gelmedi. İçimde bir şeyler eksilip duruyordu yerine bir şey de koyamıyordum kaplumbağaya hemen gidip sordum; 'Benim gövdemin içi boşalıyor bu nedir?! Dedi ki sen özlüyorsun. İçini ısıtan o şey var ya, kalbin, o bir nehir gibidir bazen taşar, bazen kabarır, işte onu kabartan şey ortadan kalkınca, nehir de rüzgarı özler, sen de senin içini ısıtan şeyi özlersin. Bir gün gelir ben de gidersem beni de özlersin Humbaba.' Bunu duyduktan sonra gözlerimin içine sular boşaldı önümü göremüyordum. Pençelerimden gözlerimi de silemiyordum bir yaprak aldım gözlerime tuttum yine ne olduğunu anlamadığım bir şey oluyordu bana. Bu defa ne olduğunu soramadım çünkü cevabını bilmek istemiyordum.
İnsanlar niye ormanları kesiyorlardı? Ben nereden bileyim. Ormandaki hayvanların anlattıklarını biliyorum sadece. Hepsi tepesi kapalı kutu gibi yerlerde yaşıyorlarmış. Gökyüzünü görmemek için çaba sarfeder gibi, kendilerini kabuklara kapatmışlar. Kaplumbağa gibi yaşamak istiyorlardı belki de. Ancak bu yaşadıkları yerler o kadar çokmuş ki hepsi içiçe yaşarmış. Kimisi sabah akşam çalışırmış kimisi de gününü gün edermiş. Arada da birbirilerini öldürüp kahkaha atarlarmış. Bu insan denen canlıyı anlamam için kağlumbağaya binlerce soru sormam gerekiyor sanırım. Bir de insanların icat ettikleri şeyler varmış mesela kahramanlık. Eğer bir insan kendisinden güçlü birini öldürürse kahraman oluyormuş, binlerce insan öldürebilen insanlar da varmış ki onları en güçlü diyerek liderleri yapıyorlarmış. Saçmalığa bak. Hadi sen kendinden olanı öldürüyorsun bunun için yarışıyorlarmış bir de! Böyle ahmaklık görmedim. Bunlarla da kalsa yine iyi. Bir de şan şöhret diye bir şey tutturmuşlar kendi aralarında. Bu kahramanların adı ne kadar çok bilinirse o kadar güçlü hissediyorlarmış kendilerini. Kaplumbağayı herkes bilir ormanda beni de herkes bilir filler bile biliyor beni ki onlar hiçbir şeyi duymak istemezler. Ben şah şöhret sahibi miyim öyleyse?
Öyleymişim meğer. İnsanlar beni uzun zamandır bilirlermiş ve benim için dişlerini sivriltirlermiş. Dedim ya aralarından bir ahmak tutturmuş ben o sedir ormanına gideceğim diye, tavşan bana telaşlı telaşlı bunu söyleyince dedim dert etme, ben onlardan güçlüyüm hem onlardan da ünlüyüm buna tapınıyorlarmış ya belki bir gün bana da tapınırlar.
Sonra geldiler, bu kez daha kalabalık. O kadar çok geldiler ki aslanlar kaplanlar bile yardım etmek istediler bana ancak ben her birini kovdum ormanımdan. Ağaçları kesmeye kalktıklarını gördüğüm an kafamın içinde bir ateş yanıverdi oradan boğazıma ayak uçlarıma kadar yayıldı. Her şey kırmızıydı sanki her birini paramparça ettim. Toprak bile kabul etmeyecek onları öyle parçalara ayırdım ki gömülecek bir tarafları kalmadı. Uykularından uyanamasınlar diye parçalara ayırdım onları. İşte o an ormana gideceğim diye tutturan ahmakla karşılaştım. Adı Gılgameş'miş. İnsanların en aptalı buymuş demek dedim. Saldırdım üzerine önce korktu kaçtı. Sonra feryat etmeye başlayıp arkadaşını çağırdı.
'Enkidu bu devle baş edemiyorum gidelim buradan!'
Enkidu, o benim gövdemin içinde gezinen küçük insan, büyümüştü de benim ormanımdaki ağaçlara hallenir olmuştu. Boynuzlarımın arasında otururken o cıvıltısı kulağıma çalındı yeniden. Gözleri kızarmış elinde baltası bana doğru saldırıyordu Enkidu bir yandan da bağırıyordu; 'Gel kardeşim kaçma bugün şanımız yürüyecek bu devin kellesini kopartacağız Shamash bizimle!' Bunu duyunca o ahmak da cesaretlendi üzerime yürüyecek oldu ben ikisini de ittim onlar benim düşmanım değillerdi ancak ben nasıl olduysa onların düşmanı olmuştum.
'Ey Enkidu! Seninle nice zamandır görüşemedik neden bana saldırırsın? Ne istersin benden? Al buyur bütün nimetlerimiz sana açık ancak kesme ağaçlarımızı. Senden tek dileğim budur. Sularımızdan için meyvelerimizden yiyin, geyikler sana etini versin siz ki et yemeyi istersiniz hep ancak ağaçlarımıza dokunma!'
O anda ağaçların üzerinde bulutlardan daha büyük parlak dev bir kuş belirdi üzerimde. Yıldırımlar düştü sonsuz defa tepeme. Olduğum yere diz çöktüm. Ayaklarım kalkmaz olmuştu bu iki insan beni sonsuz uykuma göndermek için anlaşmışlardı o anda anlamıştım ki Enkidu beni toprağa gömmek istiyordu. Biraz ayağa kalkabilseydim onlara anlatacaktım aslında ancak kıpırdayamıyordum bile.
'Shamash silahlarını gönderdi artık o iğrenç devin kafasını kesebiliriz. İşte bugün, sonsuza dek isimlerimizin duyulacağı gündür. Sedir ormanını keseceğiz, ağaçlarından şehirler yapacağız, bu dev de nalları dikecek.'
Enkidu'nun gözlerinin neden kıpkırmızı olduğunu o anda anlamıştım. Gövdem patlarcasına dolmuştu aynı kırmızıyla. Ben de açtım ağzımı yumdum gözümü;
'Ey Enkidu! Bana yaptıkların yanına kalmaz. Sen ki bir ömür süremeyesin. Sen ki en büyük illetlere bulanasın. Senin gövden ayaklarına uymasın, ayakların dizlerinden ayrılsın. Lanet olsun sana ve ömrüne'
Son söylediklerim bu olmuş kaplan bana daha sonra anlattı. Benim kafamı kesip deriden bir torbaya koyuvermişler sonra da insanlar gelip ormanı darmadağın etmişler. Bizimkiler dağlara kaçmak zorunda kalmışlar insanların gücünün yetmeyeceği yerlere gitmişler ancak bir daha beni görememişler sadece rüya gördüklerinde onlarla konuşabileceğimi biliyorlarmış. Ben şimdi de onların rüyalarından konuşuyorum. Burada hiçbir şey olmasa da dilediğim zaman kaplumbağaya sorular sorabiliyorum hüthüt kuşunun öğütlerini dinliyorum. Geçmiş ve gelecek diye bir şeyden bahsettiler bana en son işte bunları hiç anlayamam deyip dinleyemedim bile. Zaman diye bir şey varmış öyle dediler. Zaman ki insanların en amansız belalısıymış dedim ki zaman her kimsen sana helal olsun.
Uykuma dalmadan önce söylediklerim de yerini bulmuş bu arada. O 'kahraman' Enkidu gün görememiş. Şimdi biraz ötede O da uyuyor ancak O'nunla hiç konuşmuyorum. O'nun rüyası daha karanlık.