30 Mayıs 2022 Pazartesi

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda hayatta hiçbir şeyin size sunamayacağı bir zevki hissetseniz de bir süre sonra o kusursuzluk dolu tatmin anlarınızda bile yüzünüzde bir gülümseme beliremez hale gelir. Elbette doğduğumda böyle değildim. Derler ya hayat beni bu hale getirdi diye, bu külliyen yalandır. Ben zaten böyleydim ancak bunu henüz keşfetmemiştim. Huzurlu geçen çocukluğum, sevgiyle büyütülmüş ergenliğim boyunca tek bir kez bile öfkelenmedim. Beni bu hale getirenlere teşekkür mü etmeliyim hala kestiremiyorum.

15 yaşımda ülkenin en güçlü adamının oğluyla evlendirildiğimde henüz bir erkeğin nasıl bir canlı olduğunu bile bilmiyordum. O zamanlar öfke denen duygudan tamamen habersizdim ve bana göre bu hem çok talihsiz bir durumdu hem de o zamana dek masum kalabildiğim için şanslı sayıyorum kendimi. İnsanın bir kaç gün bile olsa masum kalabileceği bir zaman dilimi olmalı ömrü boyunca. Bazıları doğar doğmaz masumiyetten tamamen arındırılmış halde sanki bir çamurun içinden çıkıp gelmiş gibiler. Ben öyle değildim. Babam kuzeyin denizlerini fethetmiş biriydi ve beni yaşadığı tüm felaketlerden koruyabilmişti. Şimdiyse beni Igor'a veriyordu. 

Igor da babasının etkisinde kalmış, bir zamanlar masum olan biriydi. Uçsuz bucaksız toprakları, binlerce insanın evini yurdunu eline geçirmiş birinin çocuğuysanız eğer, güçlü olabilmek için her türlü şeyi yapmak zorundasınızdır. Kimilerinin ruhunda güçlü olmak, ülke yönetmek yoktur. Igor da onlardan biriydi. Beni gördüğünde bile dili tutulmuş gibiydi. Yanıma gelip iki kelime edecek olduğunda çeneleri takırdıyordu. Benim gibi küçücük bir kızı görünce bile kendini tutamayan biriydi ki koca bir ülkeyi böyle bir adamın yönetmesi bekleniyordu. Sırf babası güçlü diye narin bir oğlandan güçlü olmasının beklenmesi zalimlikti. Igor benim kocam veya sevgilim değildi, oyun arkadaşımdı. Beraber kırlarda gezip sincap yakalamaya çalışırdık. Kim sincabı önce yakalarsa diğerinin kıçını ısırırdı. Bana çiçekler toplayıp ben uyurken saçlarıma leylaklar asardı. Uyandığımda kendimi bir ağacın dallarındaymış gibi hissederdim. Babası bize karışmadığında -hemen çocuk yapmamız için delicesine bir baskı uyguluyordu- ikimiz de çok mutluyduk. Birbirine sığınmış iki sıradan çocuktuk sadece ancak ailelerimiz bizden görkemli işler başarmamızı istiyorlardı. Biz ise oyun oynamak istiyorduk ve ne savaşlar ne topraklar umuruzda bile değildi. 

İgor'un babası nihayet muradına ermişti ben 18 yaşıma yeni girdiğimde. Onlara bir oğlan çocuğu doğurmuştum ve adını Svyatoslav koymuşlardı. Kendi çocuğuma ne isim vereceğim bana sorulmamıştı elbette. Oğlumuz doğunca İgor'un önemi daha da artmıştı. Artık kocam varisi olan bir kraldı. Tüm yetkileri Igor'a verdiler ve O da kendini kanıtlamak için o savaş benim bu savaş senin oraya buraya saldırmaya kalktı. Güneyde Konstantinopolis şehrinde herkesin gözlerini parlatan zenginlikler olduğu biliniyordu ve kocam orayı ele geçirirse dünyanın en güçlü kralı olacağını zannediyordu. Özgüvensiz bir kral olmanın en büyük dezavantajı sizi aceleci davranmak zorunda bırakmasıdır. İgor o zamanlar toplanabilecek en büyük donanmayı topladı. Tam 1000 savaş gemisiyle birlikte Konstantinopolis kıyılarına geldiğinde zaferden öyle emindi ki dönüşünde Kiev'de yapacağı kutlama için hazırlıkları başlatmıştı bile. Emrindeki güçlü donanmayı tek başına inşa etmemişti, komşu kabilelerin hepsi kocamın üstün zekası ve planları karşısında zaferden eminlerdi. Özellikle Drevlianlar denilen büyük bir kabile İgor'un sağ kolu olmuştu. 

Bizans, sahillerinde dev bir donanma görmeye alışkındı. Şehirlerini neredeyse herkes işgal etmeye kalkmıştı ancak aşılmaz surlarının yanında gizli bir silahları vardı; Yunan ateşi. Şehirde o zamanlar yaşayanların neredeyse beş katı büyüklüğünde bir orduyu bile yerle bir edebilecek bir silahtı Yunan ateşi ve Igor'un donanmasını da kısa sürede yerle bir ettiler. Tüm gemiler alevler içinde kalınca askerler panikleyip denize atlamıştı. Tek tek ya okçular tarafından avlandılar ya da Bizans askerlerine esir düştüler. Bu korkunç bir yenilgiydi ve kocamla ordusu utanç içinde Kiev'e döndüler. 

Kral olduktan sonra artık oyun oynamaz olmuştuk. Ne kırlara gidip çayırlara uzanıp tilkileri sincapları kovalıyorduk ne de saçlarıma çiçekler asıyordu. Igor, doğanın en keskin silahına, ateşe yenik düşmüştü. Her şeyi tasarladığını zannederken karşısındaki düşman O'nu gafil avlamıştı. Bu utancı örtbas edebilmek için hemen diğer kabilelere seferler düzenledi ve onlardan aldığı vergileri arttırdı. Malum savaş masraflı bir işti ve kaybettiklerini yerine koyabilmesinin de tek yolu buydu. Sağ kolu olan Drevlianların çok güçlü olduğunu bildiğinden tüm ordusunu yanına alıp onları ziyaret etti bir gün. Aralarında verilecek verginin miktarı konusunda anlaştılar ve Igor, Drevlianların en büyük şehri Iskorosten'den ayrıldı. Ancak o anda kafasına yatmayan bir şeyler vardı. Ülkenin en büyük kabilesinden diğer kabilelerden aldığı kadar vergi almamalıydı. Onlar hem sayıca hem de maddiyat olarak diğer kabilelerden daha güçlüydüler. Yanına bir kaç korumasını alıp Iskorosten'e geri döndü ve binlerce askerin olduğu Drevlian şehrinde onlara meydan okudu; Bana daha çok vergi vereceksiniz. 

Drevlianların prensi Mal, gülümseyerek Igor'un bu isteğine yanıt verdi ve şehrin ortasında korumalarını kılıçtan geçirdi. 'Bana dokunursanız tüm şehriniz yerle bir olur!' diye bağırıyordu kocam her yerine tekmeler yerken. O'nu yerden kalkacak hali kalmayıncaya dek dövdüler ve bununla da yetinmediler. İki ağacı gerip tersten ağaç dallarına ayaklarını bağladılar. Gerdikleri ağaç dallarının iplerini kestikten sonra Igor'un bedeni ortadan ikiye ayrıldı. O'nu böylesine aşağılayıcı şekilde öldürmelerinin önemli bir nedeni vardı. Drevlian prensinin gözü uzun zamandır bendeydi ve Igor'un benimle evlenmesi karşısında hiçbir şey yapamamıştı. Kocamın bir anlık hatasını hemen değerlendirmişti. Zaten Bizans seferinden sonra Igor'un kralı olduğu Kievan Rus'un parasız kaldığını da biliyordu. Üstelik kralı böylesine korumasız halde yakalamak için bundan daha iyi bir fırsat da olamazdı. 

Hayatımda en çok sevdiğim adam böylece ölüp gitti. 3 yaşındaki oğlum Svyatoslav henüz insanlarımıza liderlik edecek halde değildi. Bütün devlet işleri bana kalmıştı. Kocamın öldürüldüğünün haberini O'nla beraber uyuyakaldığımız kırlarda çiçek toplarken almıştım. Haberci sadece kocamın ölüm haberini getirmemişti, kocamın katili olan prens Mal bizzat bana ulaştırılmak üzere bir mektup yazmıştı. Mektupta beni uzun zamandır sevdiğini ve sevgisini göstermek için kocamı öldürdüğünü, benimle hemen evlenmek istediğini yazıyordu. 

O mektubu okuduktan sonra ben bir daha eski ben olmayacaktım. İçimde öyle bir öfke belirdi ki baktığım her yeri yakabilecek gücü içimde hissediyordum. Ayak parmaklarımdan saçlarımın diplerine kadar titriyordum öfkeden ancak ne dişlerimi sıkıyordum ne de yumruklarımı. İçim alevden kavrulsa da son derece sakindim. Mektubu okuduktan sonra Drevlian habercisine şöyle dedim; Prense söyle, teklifini kabul ediyorum. Derhal elçilerini bana göndersin. 

Bir kaç gün sonra yirmi kişilik Drevlian elçileri benim onayımı alıp prense götürmek için gelmişlerdi. Onları en iyi şekilde karşıladıktan sonra yedirip içirmiştik. Kafaları öyle güzel olmuştu ki onlara prense gönderilmek üzere bir mektup yazdırabilmiştim. 'Sevgili Prensimiz, Kraliçe Olga sizinle evlenebilmek için düğün hazırlıklarına derhal başlanmasını istiyor. Kabilenizin en güçlü elli savaşçısını şehrinde konuk etmek istiyor. Hazırlıklar tamamlandığında da Iskorosten'e gelerek kocası için yas tuttuktan sonra nişan merasiminin tertiplenmesini talep ediyor.'

Bu mektubu yazdırdıktan sonra elçileri kendimize has olduğunu söylediğimiz bir uğurlamayla yolcu etmek istedik. Bu adete göre değerli elçiler kayıkların üzerine bindirilip el üzerinde taşınıyorlardı ve böyle suya indiriliyorlardı. Bu adet elçilerin çok hoşuna gitmişti. Mektubu götürecek olan elçiyi atla çoktan göndermiştik geriye kalanlarsa içi çalılarla dolu olan teknelere bindirilmişlerdi. Hala kafaları içtikleri içkiden çok iyi olduğu için hiç itiraz etmeden teknelere bindiler ve suya indiklerinde her tekneyi tek tek alevli oklarla vurdu adamlarım. Hepsinin diri diri yandığını gördüğümde acımın biraz olsun hafifleyeceğini düşünmüştüm ancak tam tersi oldu. Daha fazlasını istiyordum. Acı dolu çığlıklarını duydukça sadece elçilerini değil hepsini içim nasıl yanıyorsa öyle yakmak istiyordum. 

Bir hafta sonra Drevlianların en güçlü elli adamı şehrimize teşrif ettiler. Onları gördüğümde öyle mutlu olmuştum ki neredeyse hepsine tek tek sarılacaktım. En şatafatlı kıyafetimi giyip onları bizzat karşılayınca benim prensleriyle evlenmek için ne kadar istekli olduğumu düşündüklerine emindim. İçlerinden 'orospuya bak, kocasını ikiye böldük hemen prensimize bacaklarını açmak için ne kadar da sabırsız' diye geçirdiklerinden emindim. Yüzlerindeki o yavşak gülümsemelerden ve sanki şehrimizin sahibiymiş gibi tavırlarından bahsetmiyorum bile. Onları hemen konuk evine alıp yeni kıyafetler sunduk. Şaraplar kuzu çevirmeler ikram edildikten sonra onlara güzel kızlar gönderdik. Siklerinin keyfi yerine gelsin diye kızlarla birlikte olmadan önce hepsine o meşhur kaplıcalarımıza girmelerini söyleyince hepsinin gözleri parlayarak teklifimizi kabul ettiler. 

Elli güçlü kuvvetli adam şehirdeki en büyük kaplıcaya girdiğinde demirden yapılmış özel kapıları üstlerine kilitlediler. Penceresi olmayan binanın altında yanan fırınların ateşi iyice harlandığından zaten sıcaktan nefes alamaz hale gelmişlerdi. Bir de kapılar kilitlenmeden önce içeriye yağlı meşaleler bırakılınca dumanı fark ettiler. Ancak her şey için artık çok geçti. Tüm bina ateşler içindeydi ve dışarıya çıkamıyorlardı. Binada pencereceler olmasını ve bu rezil adamların derilerinin alevlerin içinde kızarıp döküldüğünü görmeyi çok isterdim ancak sadece çıkardıkları korkunç sesleri dinleyerek ruhumu dinlendirebildim. 

Adamlarıma hemen hazırlık yapmalarını söyledim. 'Elimizdeki tüm içkileri arabalara yükleyin. Beş yüz adam hazırlayın. Büyük bir şölen için Iskorosten'e gidiyoruz.'

Şehre vardığımızda büyük bir konukseverlikle karşılandık. Prens Mal önümde eğilerek bana selam verdi. Kendinden öyle emindi ki elimi bile tutacak oldu. Gülümseyerek elimi çekerken kulağına 'önce yasımı tutmalıyım. Sonra dilediğiniz kadar elimi tutacaksınız' dedim. Gelir gelmez kocamı öldürdükleri yere gittim. Ondan arta kalan beden parçalarını bile toplamaya tenezzül etmemişlerdi. Yetmemiş gibi kafasını kesmişlerdi ve bir sopanın ucuna asmışlardı. O güzel yüzünü görünce dayanamayıp ağlamaya başladım. Ağladığımı kimsenin görmesine izin veremezdim, kendimi durdurmak için ciğerlerimi sıkıyordum ama işe yaramıyordu. Gözlerimin her yerinden yaşlar fışkırıyordu ki birden onlara yapacaklarımı aklıma getirdiğimde içimdeki hüzün soluverdi. Kendimi daha iyi hissediyordum ve Igor'un gözlerine son bir kez baktım ve bakarken gülümsedim O'na. 

Gece olduğunda yanımızda getirdiğimiz içkileri çoktan şehirdeki herkes tüketmişti. Öyle çok içki içilmişti ki o gece şehirdeki içki depoları mahzenler boşaltılmıştı. Biricik prenslerinin nişan gecesiydi bu sonuçta ve kimileri dans etmekten kimileri de alkolden çoktan sızmıştı bile. Gece yarısı olduğunda sızmamış tek bir kişi bile yoktu benim adamlarım hariç. Hepsinin kılıçları bir gece önceden saatlerce bileylenmişti. 5000 kişinin boğazı kesildiğinde çoğu öldüğünü bile fark etmeyecek kadar sarhoştu. Prensin boğazı kesilirken bizzat seyrettim. Ağzını bile açamamıştı nefes alamadığı halde. Boğazının kesilmiş kısmından gırtlağını görebiliyordum. Bir süre öyle kanlar içinde can çekişmesini izledim ve öldüğünden emin olduğumda kafasını kestirdim. O kafayı da sarayının kapısının önüne astırdım. Sabah olduğunda ben ve adamlarım çoktan şehrimize dönmüştük ve Iskorosten halkı büyük bir dehşete uyanmıştı. Şehir tamamen savunmasızdı artık ve diğer Drevlian şehirlerine hemen haberciler gönderdiler. 

Bir haberciyi de bana gönderdiler. Gelen haberci öyle korkuyordu ki mektubu verir vermez koşarak atına binip kaçmıştı. Elçiyi neden öldürmediğimizi adamlarım sorduğunda onlara cevap vermedim çünkü tüm Drevlianlar eninde sonunda ölecekti zaten. Gelen mektupta şöyle diyordu; 'Kralımız Igor'a yapılanları biz de sizin gibi affetmiyoruz. Bunun sorumlusu olan prensin ölümünden üzüntü duymuyoruz. Sizin her zaman emrinizdeyiz.'

Mektubu yırtıp attıktan sonra emrimdeki her askere hazırlık yapmalarını emrettim. Tüm Drevlian şehirlerini tek tek kuşatıp hepsini yok etmekten başka bir çözüm yolu göremiyordum. Şehirlerini ele geçirip yok ettikçe hepsi tek bir yerde toplanmak zorunda kalmıştı. Prensin tüm akrabaları hala Iskorosten'deydi. Orayı kuşattığımızda bu defa içeriye girebilmenin bir yolunu bulamamıştık. Tam bir yıl boyunca korkunç bir savaş sürdü aramızda. Ne onlar pes etti ne de biz. Ancak yiyecekleri tükenmek üzereydi, benim de sabrım. Sonunda beklenen oldu ve barış elçilerini gönderdiler. Elçileri güler yüzle karşılamıştım. Barış talepleri için de bana sandıklar dolusu altın vermeyi kabul ediyorlardı. Altın benim umurumda bile değildi. Onlardan tek bir talebim vardı; 'biliyorum ki evlerinizde güvercinler yetiştiriyorsunuz. Her evden üç güvercini bana gönderin. Bu sizlerin bana vereceğiniz vergidir.'

Talebimi sevinçle karşılamışlardı. Bunca savaşın eziyetin bitmesi karşılığında sadece güvercinler istiyordu. Bu kadın kafayı yemiş olmalıydı diye düşüneceklerini biliyordu. İsteği hemen yerine getirildi ve binlerce güvercin kafeslerin içinde karargahıma getirildi. Akşam olmak üzereydi ve barış yapıldığına göre sabaha ordum şehirlerinden ayrılacaktı onlara böyle söylenmişti. Ancak gece güvercinlerle bir konuşma yapmaya karar verdim. Her güvercinin ayağına sülfürden taşlar bağlattım. Güvercinlerin hepsini gecenin karanlığında saldığımızda tek tek evlerine geri döneceklerini biliyordum. Güvercinler kadar sadık çok az canlı vardır yeryüzünde. Onlar evlerine döndüğünde askerlerime alevli oklarla tüm şehri dövmelerini emrettim. Güvercinlerin ayağına bağlanmış olan sülfür parçaları alev aldığında sönmeyen bir yangın başlatacaktı. Şehirdeki her ev kısa süre içinde alev aldı. Yangını söndürebilmelerine imkan yoktu ve dışarı çıkmak zorundaydılar. Onları bizzat bekliyordum. Şehrin kapısından çıkan her insan evladının kafasını gövdesinden ayırmalarını emretmiştim. Bu onlar için son derece merhametli bir cezaydı. Bir yanda alevler içinde ölmek vardı diğer yanda da hızlı ve acısız bir ölüm. 

Sabah olduğunda küle dönmüş şehirden kurtulabilenleri hepsi artık askerlerimin köleleriydiler. Tek bir Drevlian bile cezasız bırakılmamıştı. Tüm şehirlerini yerle bir etmiştim ve o şehirlerde yaşayanlar ya ölmüştü ya da kölemiz olmuşlardı. Artık Igor'un bedenini huzur içinde gömdürebilirdim. Her şey bittiğinde, içimdeki intikam ateşi söndüğünde asıl acıyı o zaman çektim. Hayatımın en kıymetli parçası bir avuç vergi için paramparça edilmişti. Aslında sebeplerin hiçbir önemi yoktu. Ömrüm boyunca unutamayacağım bir acının içindeydim. İntikamım o acıyı kısa bir süre için hissetmememi sağlamıştı sadece. Oğlum büyüyene dek halkıma yol gösterecektim bundan sonra. Ama ben artık ben değildim. Tekrar bir şeyler hissedebilmeyi öyle çok istedim ki. Tek hissedebileceğim şey öfkeydi. O nedenle öfkemin sonsuza dek sürebilmesini sağladım. Eğer sonsuza dek sürecek bir öfke taşıyorsanız, asla huzur bulamazsınız. Yine de hiçliğe mahkum olmaktan iyidir. 

Ben Kievli Olga. Bana Azize bile diyorlar.  

1 Mayıs 2022 Pazar

Brabakh tepesinin sırrı

 Bugün 18 yaşıma girdim ve ağlamama izin verdiler. İzin verildikten sonra gözümden tek bir yaş dökülmedi. Diğerlerinin aksine neden ağlamam gerektiğini de anlayamadım. Öylece boşluğa bakakaldım ve amaçlarımızı düşündüm. Önceliklerimiz her zaman en güçlü olmaktır ve güçlü olabilmek için duygulardan tamamen arınmak gerekir. Bu yüzden köyün efendileri yeni doğanları annelerinden hemen ayırırlar ve tüm çocuklar annesini babasını bilmeden yaşarlar. Köyün dışında ormanda ağaçların tepesinde vahşi hayvanların ulaşamayacağı bir yere inşa edilmiş evlere bırakılır çocuklar ve orada onları beslemeleri için işgal edilmiş diğer köylerden getirtilen süt anneler tarafından emzirilirler. Bazı çocuklar emeklemeye başladığında ağaç evlerin kenarından aşağıya sarkarlar ve düşüp ölürler. Evlerin pencereleri kapalıdır ancak kapıları daima açıktır. Karanlıkta kalmaya alışmak istemeyen çocukların büyük çoğunluğu kapalı kaldıkları bu yerden çıkabilmek için kapıya yöneldiklerinde bazılarını sadece yüksekten düşmek gibi tehlikeler beklemez. Kartallar ve baykuşlar çocukları kapıp götürebilmek için devamlı ağaç evleri gözetlerler. Yere düşmüş olan ve hala hayatta kalabilmiş olan tek tük çocuğun hayatını da leoparlar alıverir. Doğurdukları çocukların peşinden anneleri gelemesinler diye böyle bir yere kapatılır bu çocuklar. Kendi yiyeceklerini bulabilecekleri yaşa geldiklerindeyse - 6 yaşına bastıklarında - onları başka bir yere naklederler. Çocuklardan hayatını kaybetmiş olanlar olursa cesetlerin kokusuna vahşi hayvanlar üşüşmesinler diye de her gün bakıcılar ağaç evleri düzenli olarak kontrol ederler. 

6 yaşından sonra çocukları ormanın sahile yakın yerlerinden birine gönderirler. Burada hepsine yüzme öğretilir. Daha doğrusu çocuklar suya bırakılırlar ve hayatta kalmaları beklenir. On çocuktan dokuzu boğulsa da bu basit bir zaiyattır. Hayatta kalabilmiş olanların öğrenme becerileri en yüksektir ve onlar ne olursa olsun hiçbir şey bilmeseler bile hayatta kalabilmeyi başarabilecek olanlardır. Çocuklar bir sene içinde denizin derinlerine dalıp eski dünyadan kalan şeyleri çıkarabilmek için uğraşlarına başlayacaklardır. Denizin dibi eski binalarla, türlü anlamsız icatla ve daha da önemlisi batık şehirlerle dolu olduğu için oradan ne çıkarılırsa bunlar özenle saklanıp incelenecektir. Ben ilk defa denizin dibine daldığımda uzaklarda parıldayan dev heykeller görmüştüm ve o heykellerin etrafında yüzlerce insanın boyunca inşa edilmiş betondan yıkık binalar vardı. O binaların içine girebilenlerin çoğu çıkamıyordu çünkü dev elektrikli balıklar yuvalarını o binaların içine kurmuşlardı. Köyden gelen erişkinler de o binalara asla girmememiz gerektiğini bize tembih ediyorlardı. Yüzlerce defa dalsak da elle tutulup pek bir şeyler bulamıyorduk. Bütün hazineler o taş duvarların içinde saklıydı bunu biliyordum ve bir gün onların içine girebilmek için hayaller kuruyordum. 

15 yaşına geldiğimizde kız çocuklarıyla erkek çocuklarını ayırıp başka sahillere gönderiyorlardı. Bunun nedeni kasıklarımızdaki hareketlenmeydi. Kontrolsüz olarak üreyip çocuk sahibi olunmaması için erken yaşlarda bizi ayırmak buldukları son çare değildi. Daha önce doğum kontrolü için kadınların sayısını on erkeğe bir kadın olacak şekilde ayarlamaya kalkmışlardı ve sonuç tam bir felakete dönüşünce bundan vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Köyün efendilerden okuma yazma bilen tek bir kişi vardı ve bu kişi eski zamanlardan geriye kalabilmiş yazıları okuyabiliyordu. Köyün en değerli kişisi sayılıyordu okuma yapabildiği için ve ona Brabakh deniyordu. Çok eski lisanlardan birinde değerli kıymetli anlamına geliyormuş Brabakh. Ben ne anlama geldiğini hiç düşünmedim. Hem anlam dediğimiz şey nedir ki? Başka bir düşünce gelip o anlamlı gelen şeyi kolayca yerle bir edebilecekken üstelik? Tüm fikirler benim için anlık yanılsamalardı ve ben bunu böyle kabullenmiştim. Bu nedenle hayat bana kaygısız geliyordu. 

15 yaşımdan 18 yaşıma dek ormanı tanımam için keşfe çıkartıyorlardı bizi. Hangi hayvanlar ne yerler, nasıl davranırlar, hangi bölgelerden uzak durmalıyız, hangi otlar ve ağaçlar faydalıdır, ormanın sınırları nerede biter bunları öğreniyorduk. Bütün bunları öğrendikten sonra köye dönebilme hakkını elde edebilecektik ve en önemlisi bir şeyler hissedebilmemize izin verilecekti. Brabakh'ın dediğine göre eski zamanlarda insanlar çok fazla şey düşündüğünden ve hissettiğinden tüm insanlığın başına türlü felaketler gelmişti. Her şeyi son derece basit kılmamız gerekiyordu çünkü karmaşık şeyler insan zihnine göre değildi. İnsan zihninin kaldıramayacağı kadar büyük fikirler daima bir felakete yol açıyordu. O dev icatlar yapılmasaydı eski insanların hepsi denizlerin dibini boylamayacaktı. Devamlı olarak bizlere bacaklarımızın arasında duran organımızdan uzak durmamız gerektiğini söyleyip duruyorlardı. Üremek kesinlikle izne bağlıydı. Köyde yaşayan en güçlü erkeklerle en becerikli en zeki kadınlar çiftleşebilirdi ve bu senede sadece bir kere yapılabilirdi. Köy meydanına kurulan bir şölenin ortasında kadınlar ve erkekler herkesin gözü önünde çiftleşmek zorundaydılar. Başka bir yerde birilerinin bunu yaptığı görülürse eğer cezası hemen ölümdü. Bunu gören kişi eğer gücüne güveniyorsa hançerini çekip anında bunu yapanları öldürebilirdi. Kendisine güvenmeyenlerse - genellikle kimse tek başına birilerini öldürmeye kalkmıyordu - köydeki her erkeğe haber verip topluca bu korkunç eylemi yapanları yakalayıp yine köy meydanının ortasında herkesin göreceği şekilde öldürüyordu. Herkes sırayla suçlulara bir bıçak saplıyordu. Mümkün olduğunca çok sayıda bıçak saplayıp suçluların hayatta kalması amaçlanıyordu ki verilen cezanın caydırıcılığı büyük olsun. Köyde yaşamanın bir parçası insanları sıraya girerek bıçaklamaktı ve ben bunu diğer yetişkinlerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan duyuyordum. 

Ormanda yaptığımız keşiflerde bizi yeterli gördüklerinde tek başımıza ormanda dolaşmamıza izin vermişlerdi. 18 yaşına girme törenim de gerçekleşmişti. Kısa bir süre sonra köye dönebilecektim. Bir sabah hançerimi mızrağımı ve sırt çantamı yanıma alıp uzun bir yürüyüşe çıktım. Ormanın sınırlarının olduğu yere kadar gitmeye karar vermiştim. Tüm yaşadığımız yer bu ormandan ibaret olamazdı. Mutlaka daha ötesi olmalıydı. Her şeyin daha da ötesi olması gerektiğini bilmiyordum hissediyordum. Güneşin bile arkasında bir şeyler olmalıydı. Yıldızların da ardında bir şeyler saklanıyordu. Neler saklandığını görebilmenin tek yolu oraya gidebilmekti. Ben de ormanın ötesine geçmeye karar verdim. Brabakhların köyde yaşayan herkese ısrarla uzak durmaları gerektiğini söylediği bir şey vardı; Ormanın sınırlarının bittiği yerde bir tepe vardı. Bu tepenin üzerinde taştan ve camdan yapılmış duvarlarla kaplı yerler bulunuyordu. Bu yerler tıpkı suyun altında gördüklerime benziyorlardı. Orayı da çok uzaktan sadece tek bir kez görebilmiştim ormanı ilk defa gezerken. O günden beri aklımdan çıkmıyordu oraya gidebilmek. O tepeye kendimce Brabakh tepesi adını vermiştim. Artık bana ormana neden gittiğimi sormuyorlardı. Dilediğim gibi ormanda gezebilirdim. O tepeye gittiğimi kim bilebilirdi ki? Heyecanla yola koyuldum ve patikaları izleyerek bir kaç saat içinde sınıra vardım. Tepe uzaktan göründüğünde daha büyüktü ve kapıya benzer dev metalden duvarlar vardı. Yakınlaştıkça bu duvarların tepenin üstünde bulunan diğer yerlere açılan bir geçit olduğunu fark ettim ve iki metal blok arası aralıktı. O aralıktan kolayca sıyrılıp içeriye girdim. Metalden yapılma garip araçlar belli bir sırayla dizilmiş halde bahçede yanyana duruyorlardı. Bu araçların içinde insanların oturabilecekleri yerler bulunuyordu ve dört kapıları vardı. Kapılardan birini açmak için elimi uzattığımda kapının sımsıkı kapalı olduğunu gördüm. Arkamda duran dev beton yapıyı boydan boya seyre daldım. O kadar yüksekti ki yapının tepesini göremiyordum. Hemen boş bir aralık aradım yapının içine girebilmek için ve bulmak çok uzun sürmedi. 

İçerisi karanlıktı ve pencerelerin önünde ışığın girmesini engelleyen yumuşak parçalanacakmış gibi duran ancak iplerle birbirine bağlı bir perde vardı. Perdenin yanında bir ip vardı ve ipi aniden çekince içeriye gün ışığı doluverdi. Önümü görebildiğim için uzun bir koridorun başında olduğumu fark ettim. Yapının her yerine kağıtlar saçılmıştı ve insanların oturabilecekleri yerler devrilmişti. Kapalı dolaplarla dolu odalar vardı. Bu dolapların kapılarının içinde ne olduğunu görmem gerekiyordu. Hemen o kapıları açmaya çalıştım. Hepsi sımsıkı kapalıydı. Etrafta bulduğum üzerinde anlamadığım yazılar olan kırmızı tomruk gibi taşa benzeyen parlak bir cisim buldum ve kapılara vurmaya başladım. Sonunda birini açabilmiştim ve içinden üzerinde yazılar olan tonlarca kağıt çıktı. Bu kağıtları Brabakh'a götüremezdim çünkü bunları nereden bulduğumu soracaktı ve buraya geldiğim ortaya çıkabilirdi. Kağıtları dolapların içine bıraktım ve yapının içinde gezinmeye devam ettim. Yukarıya doğru uzanan merdivenlerin başına geldim ve tırmanmaya başladım. Merdivenler o kadar çoktu ki yapının tepesine çıkamayacağımı düşünmeye başladım. Ara katlardan birisine daldım. Burada onlarca camdan oda vardı ve her yerde önü camdan yapılma büyük bir tablet olan ve tabletin de önünde üzerinde bilmedim harflerin yazılı olduğu garip eşyalar vardı. Bunlar eski zamanlarda yaşayan insanların en önemli icatlarından birisi olmalıydı ve onlarcası gözümün önündeydi. Hemen tabletlerden birinin başına oturdum ve garip harflere dokundum. Birdenbire hiç ummadığım bir şey oldu ve tabletten garip sesler gelmeye başladı. Aniden bir ekran açıldı ve karşımda birini buldum. Korkudan oturduğum yerden zıplamıştım ve küçücük tabletin içine bir insanın nasıl sığabildiğini anlayabilmek için tablete dokundum. Ancak tablete dokunabiliyordum ancak önümde hareket eden konuşan adama dokunamıyordum. Bu çok büyük bir sihirdi. Adamın üzerinde çok saçmasapan bir kıyafet vardı. Söylediklerini anlayabiliyordum. Benimle aynı lisanı konuşan bu kişi eski insanlardan birisiydi en azından bunu anlayabilmiştim.

'23 mayıs 2045 günü itibariyle dünya üzerinde temiz olarak içebileceğimiz tek bir damla bile suyumuz kalmadığından deniz suyunu arıtabilmek için yapılan çalışmaları hızlandırmak zorundayız. Ben birleşik devletlerin en yetkili kişisi olarak tüm dünya devletleriyle ortak bir çalışma yapmamız gerektiğini ve damıtacağımız suyu tüm dünya halklarıyla paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple Çin ve Rusya devlet başkanlarıyla yaptığımız görüşmelerde bu yönde fikir belirtmemize karşın ısrarla arıtılacak suyun diğer devletlere arıtma tesislerinin olduğu büyük devletler tarafından satılacağını belirttiler. Bu hamle tüm dünya halklarına düşmanca bir tavır içermektedir ve bizler..'

Aniden büyük bir gürültü koptu ve konuşan kişi acı içinde yere yığıldı. Etraftaki herkes yere yığılan adamı korumaya çalışıyordu ancak adam kanlar içinde kalmıştı ve gözleri donuklaşmıştı. Ömrüm boyunca hissetmediğim kadar büyük bir korku hissettim ve ağlamaya başladım. O adam insanların hepsinin tükenmiş olan sudan faydalanması gerektiğini söylüyordu ve o adamı herkesin gözü önünde öldürmüşlerdi. Görüntü kaybolmuştu ve birden neşeli birileri tablette belirmişti. 

'Yatırımlarınız için tercih edeceğiniz en güvenli adres Shitbank. Güvenle yatırım yapabilmeniz için Shitbank. İlk açacağınız hesaba yüzde iki daha fazla faiz. Eğer maaş hesabı açarsanız bu oran yüzde üç olacak!. Bu fırsatı kaçırmayın!'

Bir insan öldürüldükten sonra nasıl olur da birileri bu kadar güler yüzle konuşabilirdi? Korkunç insanlar yaşamıştı geçmişte diye içinden geçirdi. O zavallı adamın ölürken yüzündeki huzur dolu ifadeyi aklından çıkaramıyordu. Oturduğu yerden kalktı. Gözlerindeki yaşlar bir türlü dinmiyordu. İçine girdiği yapının içinden çıkıp bahçeye çıktı ve boylu boyunca yere uzandı. Gökyüzü boyanmış gibi parlak bir maviye bürünmüştü. Gökyüzünü görünce içindeki fırtına diner gibi oldu ta ki kafasının üzerinde birisinin O'na bir silah doğrulttuğunu görünceye dek. Bu gördüğü son şey oldu. 

-Yine ormandaki yabanilerden birisi buraya kadar gelmeye cesaret etmiş. Bunların soyu da tükenmiyor. 

-Yamyamlara acıyacak halimiz yok elbette. Adamları toplayıp oraya saldıracak kadar gücümüz yerine geldiğinde ellerindeki tüm kaynaklara el koyabileceğiz Blair merak etme. Üstünü ara bakalım bir şeyler çalmış mı?

-Şuna bak. Cebinden sadece kurutulmuş papatyalar ve biraz ekmek çıktı. Bunlar ekmek yapmayı da biliyorlar demek. 

-İnatla buraya neden geliyorlar? Üstelik yalnız? Hepsi de gencecik adamlar. Onlarla konuşmayı denemeliyiz belki de ne dersin?

-Yok yahu. Allahın yamyamlarıyla ne konuşacağız?

11 Nisan 2022 Pazartesi

Gün batımı

 Gün batımını seyretmek insan olmanın en istisnasız özelliklerinden birisidir. Ben de oturdum güneşin bulutların arasında parçalanarak yitip gidişini seyrediyorum. Hala bir insan sayılır mıyım artık kestiremiyorum ancak güneşin batışını seyretmekten delice keyif alıyorsam, onlardan biri sayılabilirim diye düşünüyorum. Bu bana umut vermiyor. Gördüklerimden sonra umutlu olabilmem için var olmanın öte yanına geçmem gerekiyor. Madde, umudu körelten en kesin şey evrende. Eğer madde bir yerde baskınsa, o yerde umudun ışığı sönmek üzeredir. Çünkü yaratılabilecek şeyler nihai şekillerine ulaşmıştır. O şeylerin şekillerini değiştirebilmek için dönüşüme ihtiyaç vardır ve bu da maddenin kurallarının dışına çıkılacağı anlamına gelir. Yaşadığım süre boyunca - bu zaman diliminden birazdan bahsedeceğim - maddenin varlığın baş düşmanı ve en tutkulu sevgilisi olduğunu söyleyebilirim. Bu iki durum birbirine tezat gibi görünse de dikkatle bakıldığında birbirini tamamlayan şeyler olduğunu sizler de fark edeceksiniz. Güneş ne kadar güzel kanıyor. 

Ege Denizi bu gezegen üzerinde geçirdiğim süre boyunca gördüğüm en güzel şeylerden birisi ve bu akşam vaktinde güneşi bir sonraki güne götürebilmek için yutmakla meşgul. Üzerinde uçan martıların bile telaşı yoktur bu denizin. Aceleden nefret eder. İçindeki sonsuz sayıdaki adanın her birinde de bir sır gizlidir. Ege denizini seyrederek gün batımını içime çekiyorum. Akşamın olmasına biraz daha zaman var ve ben size bu süre boyunca kimseye anlatmadığım bir şey anlatacağım; ne yaparsam yapayım ölemeyişimi. 

On binlerce yıl boyunca yaşıyorsanız eğer, anılara sahip olmak çok farklı algılanır zihninizde. Anılar artık anımsanacak şeyler olmaktan çıkar, birer dövmeye dönüşürler. Aynaya baktığınızda veya sizi birisi seyrettiğinde görülebilir hale gelirler. Ben şimdi Kafkasya denen yerde doğdum. Doğduğumda neredeyse on yaşıma kadar üzerime giyebileceğim tek bir kıyafetim bile olmadı. Ne zaman bir mağaza vitrinini görsem, bu anı aklıma gelir. Onlarca sıradan insanın maaşı kadar paraya satılan bir ceket gördüğümde de gülesim geliyor. On yaşına kadar taşaklarım alttan üstten havalanacak kadar çıplak gezdim. Bunun tattığım en büyük keyiflerden birisi olduğunu itiraf etmeliyim. Biraz büyüyünce beraber yaşadığımız insanların diğer erkekleri gibi beni de avlanmam için görevlendirdiler. Soğuktan sıcaktan korunayım diye değil de kurtların yaban domuzlarının ayıların pençelerinden dişlerinden korunayım diye bana kıyafet verdiler. Derileri üst üste dikip hazırladıkları ağır zırhı giyince başlarda çelimsiz bacaklarım yürümekte zorlanmıştı ama sonra alıştım. 17 yaşıma kadar avlandım ve gövdemde açılmadık yara, sokulmadık hayvan pençesi kalmadı. Kıyafetlerin de insanı korumadığını o zaman anlamıştım. 

Yaralarım büyüktü ve ben çevremdeki insanların tanıdığı en gözüpek en sabırlı en hedefini vuran avcıydım. Benim ölmem yakalanacak avların yarısından fazlasının azalması anlamına geliyordu. Eğer bu kadar iyi avcı olmasaydım kimsenin umurunda olmazdım. Beni yaralandığım yerde bırakıp giderlerdi. Hemen köyün büyücüsüne götürdüler beni ve dumanlar içinde bıraktılar. iki gün büyücünün çadırında kaldım. Kadın bana neler etmedi ki o çadırda. Benimle sevişti, yaralarımı yaladı, her yerime garip şuruplar sürdü. Üçüncü günün sonunda dedi ki; Bu oğlanı alın iki denizin birleştiği yere götürün. Oradaki sularla yıkansın. O'nu ancak böyle kurtarırsınız. 

Aldılar götürdüler beni taaa Konstantinopolis'in yamaçlarına. O zamanlar ne Konstantinopolis var elbette ne de dev surlar. Tam iki denizin birleştiği yere varmak üzereydik ki korkunç bir fırtına çıktı. Yanımda beni taşıyanları bir tarafa savurdu beni başka bir tarafa. Uyandığımda etrafımda kimse yoktu sadece bir taşın üzerine tünemiş beni seyreden yaşlı ama parlak gözleri olan biri vardı. Ağır ağır yüzüme baktı. Bakışları adım atıyordu sanki. Tek kelime etmedi. Beni kucaklayıp suyun içine soktu. O suyun içine girdiğimden beri bedenime ne mızrak işledi ne vahşi hayvanların dişleri ne de kurşun. Suyun içinde kaldığım süre boyunca hissettiğim hazzı hiçbir dilde anlatmak mümkün değil. Belki bunu müzikle anlatabilirim sizlere bir gün. 

Suyun içinde kendimden geçmiş haldeyken birden uyandım ve gördüm ki beni suya sokan o yaşlı adam çekip gitmişti. Hemen köyüme geri dönmek için yola koyuldum hatta yolda beni oraya taşıyanlara da rastlayabilirim diye umut ediyordum ki kimseye rastlayamadım. Yol boyunca gördüklerim de beni şaşırtmıştı aslında. İnsanlar farklıydı, ormanlar farklıydı, hayvanlar farklıydı hatta gökyüzü bile başka bir renkte gibiydi. Renklerin parlaklığı sönmüş gibiydi. İnsanlar atların üzerine biniyorlardı. Yolda topluca yolculuk eden, mal taşıyan insan sürüleri vardı ve başka insan sürüleri o mallara saldırıyorlardı. Buna o kadar şaşırmıştım ki bir tanesine karışıp malları çalmaya çalışanları tepeledim. Birilerinin emek harcayarak edindiği bir şeyi başka birisi hiçbir çaba harcamadan zorbalıkla almaya kalkıyordu. Böyle bir şeye daha önce hiç rastlamamıştım. 

Haftalar süren yolculuktan sonra köyüme varmıştım. Daha doğrusu köyümün olduğunu sandığım yere. Orada artık ne bir insan yaşıyordu ne de bir hayvan. Birileri gelip yakıp yok etmişti sanki köyümü. Tanıdık tek bir kişiyi bile bulamadım. Üzerime garip sıvılar süren büyücüyü bile bulamadım. Çadırının olduğu yerden otlar fışkırmıştı. İşte o zaman anladım. Aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum. O insanların hepsinin öldüğünü o zaman anlamıştım. 

Ölüm. Ölmek ilk defa o zaman yüzüme çarpılmıştı. Tanıdığım birilerini bir daha asla göremeyecektim. Zaman ve mekan buna izin vermeyecekti. Bulunduğum yer nedeniyle ölenlerle bir daha konuşamayacaktım. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu o zamandan beri anlamaya çalışıyorum ve aradan geçen binlerce yıldan sonra bile hala tek kelime anlayabilmiş değilim. Ölümün lisanı çok basit ve nettir ancak anlattıklarını hiçbir ölümlü anlayamaz. Merakımdan kendimi öldürmeye bile kalktım. Elbette bunu beceremedim. Ne zehirleniyordum ne de bedenim bir zarar görüyordu. En fazla kemiklerim kırılıyordu veya derim kan topluyordu ancak bir kaç dakika içinde neredeyse kopacak kadar kırılmış olan uzuvlarım tekrar eski yerlerine kaynayıveriyorlardı. Yaralarımın beni bir türlü öldürmediğine şahit olanlar da genellikle savaşlardaki hasımlarım oluyorlardı. Şaşkınlıktan kalakaldıkları o anda kafalarını uçuruveriyordum böylece sırrımı kimse bilmiyordu. 

Ölümün nasıl bir şey olduğunu diğerlerinin yaşadıklarından tahmin etmeye kalkabilirdim. Kalbi durmuş ve sonradan geri gelmiş insanlar arayıp buldum. Onlara sordum; ne gördünüz? Hepsi aynı şeyi söylüyordu; parlak bir ışık. Büyük bir mutluluk. Sonsuz bir huzur. Bazıları kabus gibi şeyler gördüklerinden de bahsediyorlardı. Sanki bir rüyadan haberler veriyorlardı. Pekiyi ya kediler öldükleri zaman insanlar gibi parlak bir ışık mı görüyorlardı? Ya köpekler? Ya fareler? Her canlının ölümü kendine mi özgüydü? Kedilerin köpeklerin de bir cenneti var mıydı? 

Soru sordukça daha çok soru sormaya başlıyordum ve böylece asıl sorduğum o ilk sorudan olabildiğince uzaklaşıyordum; Ölüm nedir? Her şey bitmek üzerine tasarlanmışsa, başlangıçların anlamı neydi? Başlayıp bitecekse eğer bir ömür, bittikten sonra o canlının algılarına ne olacaktı? Karanlığa mı gömülecekti herkes? Tüm bu tantananın sonunda gelinecek yer bir hiçlikse eğer, bu kadar tantanının ne anlamı olabilirdi ki? Ölüm nedir sorusu öyle bir sorudur ki bu sorunun cevabıyla evrendeki tüm soruların da yanıtlarını alabilmek mümkündür. O nedenle bu sorunun yanıtı en büyük sırdır. 

Arkadaşlarım, sevgililerim, çocuklarım oldu benim hem de yüzlerce. Hepsiyle mutlu oldum ve üzüldüm. Onlarla bütün oldum ve onlardan koptum. Onlar birer birer gözümün önünde ölmeden önce onları tek tek terk ettim. Başka türlü ölümün yarattığı yıkımdan korunmam mümkün değildi. Sevdiğiniz bir insanın ölümüne şahit olduğunuzda tüm varlığınız yerle bir edilir. Etrafa saçılan parçalarınızı toparlarken kıyıda köşede size ait olan şeyleri mutlaka kaybetmeniz de bundandır. Öyle bir parçalanma yaşanır ki her seferinde kendinizi yeniden inşa etmek zorunda kalırsınız ve bu çok uzun bir zaman alır. Benim gibi defalarca, tekrar tekrar birilerini sevip kaybettiğinizde bir yerden sonra aynı şeylerin yaşandığını görerek kendinizi bundan sıyırmaya çalışırsınız. Birilerini sevmekten vazgeçemezsiniz. Asıl bu sonunuz olur. Birilerini illa ki seversiniz çünkü hissetmeyi terk ettiğiniz zaman ölümden sonra olmasından korktuğunuz o hiçliğin içine düşersiniz üstelik de yaşarken yaparsınız bunu. Sevdiğiniz biri karşınızda çürüyerek yok olup gidiyorsa, toza dönüşüyorsa, onlardan geriye tek bir şey bile kalmıyorsa sizin zihniniz dışındakiler hariç, bu korkunç silinmeye karşı ne yapılabileceğini aramaya başlarsınız o zaman zira ölüm nedir sorusunun asla bir cevabı olmayacağını fark etmiş olursunuz çoktan. 

Şu an 2022 yılındayız ve ben gün batımı seyrediyorum tüm kalbimle. Bu ihtişamı var eden etkenlerin hepsinin açıklamasını biliyorum. Güneş neden kızıla çalıyor, gökyüzü neden yarılmış gibi görünüyor hepsinin cevabını biliyorum. Tüm bunları biliyor oluşum karşımdaki manzaranın büyüleyiciliğine zerre kadar zarar veremiyor. Öyle büyülü bir manzara ki bu, hiçbir güç bunu baştan tekrar edemez. Bunun taklidi yapılamaz. Yapay bir güneş yapmaya kalksa insanlık, böyle bir gökyüzünü nasıl yaratabilir ki? Sonra yeniden aklıma geliyor. Bu güneş, bu ihtişamlı görünen ancak kendisi gibi olanlarla kıyaslandığında son derece sıradan bir yıldız olan bu güneş de bir zaman sonra yok olup gidecek. Ömrünü tamamlayacak. 5 milyar yaşında. Bu süre bir insanın ömrüyle kıyaslanamaz ancak evren için bu süre bile uzun değil. Sonra bir kara deliğe, bir nötron yıldızına dönüşecek. Sonra o dönüşeceği şeylerden başka şeylere evrilecek. Evrendeki tüm yıldızlar bir gün gelecek ve sönecek. Her şey. Tüm enerji yitip gittiğinde, kara delikler tarafından tüm evren emilerek hiçliğe gömülecek. Katrilyonlarca yıl sonra bir evren kalacak mı geriye? Yoksa bir devri daim mi başlatılmış da bizim haberimiz olmadan burada yok olan ve kara deliklerin içinde emilip giden tüm maddeler başka bir yerde başka bir evrende yeniden mi yeşerecek? Ters yüz mü edilecek bir çarşaf gibi gerilmiş duran bu evrenin yüzeyi? 

Tüm yıldızlar bir gün sönecek. Bunu düşündükçe insan hayatının ne anlamı kalıyor ki geriye? Yine de bir anlam olmadan da hiçbir bokun tadının çıkmadığını fark etmeniz uzun sürmez. Tüm yıldızlar sönecekse eğer, bu maddenin bir gün tamamen evrenden arındırılacağı anlamına da geliyor olabilir. Bizler sadece maddeyi algılayabilen aciz yaratıklar olduğumuz için bu belki de bir son olarak gözümüze görünüyordur. Böyle düşünüldüğünde rüyalar da kabuslar da bir anlam bulurlar. Madde dışındaki şeylere bir gün dokunabildiğinizde, sonsuzluk gibi ne olduğu insan zihni için anlaşılamaz olan şeyler de daha anlaşılabilir hale gelebilirler. Şu anda bu yazıyı okurken ne yaptığınızı ele alalım mesela. Bir bardak kahve mi içiyorsunuz? Dışarıdan ensenize hafif bir rüzgar mı vuruyor? Belki de sol eliniz kaşınıyordur? Tüm bunları bedeninizin somutlaştırdığı maddeler aracılığıyla hissediyorsunuz. Madde ortadan kalktığında ne hissedebileceğimizi düşünemiyoruz. Kapısı penceresi olmayan bir odanın içinde yaşayıp gidiyoruz aslında ve belki de ölüm bir kapı olarak bizi oradan kurtarmayı diliyordur. 

Böyle düşünüldüğünde binlerce yıldır yaşayan biri olarak kendimi şanssız görmem mümkün. Yine de hala müzik dinleyebiliyorum, dans edebiliyorum ve aklımın asla ermeyeceğini bildiğim halde bir sürü şeyle ilgili fikir yürütebiliyorum. Eli kolu olmayan birine heykel yaptırmaya kalkmak. İşte yaşamak böyle bir şey bana göre. Kontrol edemeyeceğiniz şeylerle hayatınızı şekillendirmeniz isteniyor sizden ve sonunda da ölüp gidiyorsunuz hiçbir bok anlamadan. Pişmanlıklarınız, günahlarınız, sevdikleriniz, garezleriniz hepsi yok olup gidiyor ölümünüzle birlikte. Barry Lyndon'ın sonunda da söylediği gibi; İşte tüm bu insanlar yaşadılar, hissettiler ve hepsi eşit şimdi. Anımsanabilecek olmanın da bir yanılsama olduğunu tüm yıldızların bir gün söneceğini düşündüğünüzde anlayabilirsiniz. Sizi anımsayabilecek tek bir varlık bile bir gün kalmadığında, anımsanmanın da sonsuza dek sürmeyeceği aşikar. Yine de insan var olmazken bile anımsanarak var olabileceği sanrısına kapılmayı seviyor. Var olmak o kadar tatlı bir şey ki - maddenin sonsuz bir çekiciliği vardır - öldükten sonra bile anımsanarak var olabileceğini zannediyor insan. 

Size bunları anlatırken güneş çoktan yerin altına indi bile. Persephone, kusursuz eşi Hades'in yanağına bir öpücük kondurdu. Ben de yerimden doğruldum ve telefonumu çıkarıp kulaklıklarımı takıyorum şimdi. Bir şarkı dinleyeceğim ve tüm bu anlattıklarımı unutacağım. Hem de her kelimesini. 



4 Nisan 2022 Pazartesi

Bisiklet

 Tam bir haftadır evden çıkmıyorum çünkü evimi terk etmemi gerektirecek hiçbir işim olmuyor. Masamın etrafına yığdığım dosyalarıma gömülüyorum ve kafamı kaldırdığımda akşam olmuş oluyor. Evde benimle yaşayan tek canlı olan kedim Cushy de masamın karşısındaki koltuğa kösülüyor, orada ben çalıştığım süre boyunca ara sıra uyanıp beni seyrederek tüm günü tembellik ederek geçiriyor. Cushy'e özenmiyorum zira O'nun gibi hareket etmeden böyle tembellik etsem kemiklerim bir süre sonra birbirine yapışır diye korkuyorum. Ancak O bir kedi ve ne kadar tembellik ederse etsin kendisine en ufak bir zararı bile dokunmuyor. 

Üç yıl önce evime bir televizyon almıştım. Geniş ekranlı, milyarlarca rengi gösterebilen, son derece dijital ve son derece üstün bir teknolojinin ürünü olan bir televizyon. Salonumun tam ortasındaki duvara monte ettirmiştim televizyonumu ve hayatımda ilk defa bir şeyler seyredebileceğime kendimi inandırmıştım. Televizyonuma elbette tüm lüks paketlerini açtırarak kablo tv de bağlatmıştım. Keyfime diyecek yoktu! Biramı çerezimi alıp televizyon karşısında tembellik edebilecektim. Yemeğimi güzelce yedikten sonra televizyonu açtım. Önce karşıma birbiriyle kavga etmeye çalışan insanların tartışmaları çıktı. Sonra birbiriyle atışıp duran şarkıcıların olduğu bir programa denk geldim. Kendilerini herkese beğendirmek için kavga etmek zorunda olduklarına son derece ikna olmuşlardı ve ellerinden geldiğince kavga etmeye çalışıyorlardı. Hemen başka bir kanala geçtim. Biliyordum ki elimde yüzlerce kanal vardı ve biri olmazsa mutlaka bir başkasını izleyebilirdim. Haberler çıktı karşıma. İstediği hediyeyi almadığı için annesini bıçaklayan 14 yaşındaki bir çocuğun varlığını haberler sayesinde öğrendim. Üstelik kadının bıçaklandığı evin içine kadar girmişler ve yerdeki kan izlerini de marifetmiş gibi gösteriyorlardı haberlerde. Hemen başka bir kanala geçtim. Bu defa da bir savaş filmine denk geldim. Kanal değiştirmekten yorulmuştum ve yarım saat içinde televizyon izlemenin berbat bir fikir olduğuna kesin olarak ikna olmuştum. Televizyonu kapattım ve yatağıma kıvrılıp hayal kurmaya çalıştım. Hayal kurmanın ne kadar zor olduğunu tekrar gördüm ve uyumak için elimden geleni yaparak uykuya daldım. 

Ertesi gün olduğunda kendimi eğlendirebilmek için başka şeyler satın alabileceğime karar verdim. Pes etmemeliydim. İnsan mutlaka kendisini eğlendirebilecek şeyler bulabilirdi. Önce kondisyon bisikleti aldım. İlk gün yarım saat boyunca keyifle bisikletimi çevirdim. İkinci gün de üçüncü gün de sabah uyanır uyanmaz bisikletimin başına geçiyordum ve keyifle çeviriyordum. Pencereyi de açıp odamı havalandırıyordum ki nefes nefese kaldığımda hava alabileyim. Bir hafta sonunda bisikleti çevirmekten öyle bıkmıştım ki yüzünü bile görmek istemiyordum çünkü hiçbir yere gitmeyen bir deney faresi gibi boşu boşuna enerji tüketmekten başka bir işe yaramayan bu cihazın tepesinde hareket ediyormuş gibi yapıp hiçbir yere kıpırdamamış olmak canımı son derece sıkıyordu. 

Ben bir muhasebeciyim. İşim hesap yapmak ve yaptığım hesapları defalarca kontrol etmek. Bazen yaptığım hesapları yanlış yapmam için bana para teklif edenler olsa da bunu pek umursamıyorum. Artık öyle hızlı hesap yapabiliyorum ki yüzlerce iş yerinin hesaplarını kontrol edebiliyorum ve işlerim hiç bitmeyecekmiş gibi görünse de öğlene kadar işlerimin o günlük kısmını bitirmiş oluyorum. Yapacak başka bir işim olmadığı için akşama kadar çalışıyorum. Keşke çalışmasam. Keşke başkalarının işleri için çalışmasam. Keşke kimseye hiçbir faydam olmadan öylece dursam. Bunun için yeni şeyler bulmam gerekecek. 

Ailem başka bir ülkede yaşadığı için benimle sadece görüntülü telefon aracılığıyla görüşebiliyorlar. Annem hastalık hastası biri olduğu için nadiren kendisiyle görüşüyorum çünkü ne zaman konuşsak mutlaka bana bir hastalık buluyor ve lanet gibi o hastalığa yakalanıyorum. Rengin çok solgun görünüyor yoksa şekerin mi var? Kilo almışsın yoksa kolesterolün mü var? Liste uzayıp gidiyor. Hasta olmasam bile kendimi hastaymışım gibi hissetmeme neden oluyor. Babamsa annemin aksine son derece rahat birisi. Çocukken balığa çıkardık beraber ve dönüşte annem beni deli gibi yıkardı. 'Her yerine su sıçramış. O gölün içinde ne kadar mikrop var biliyor musun sen?' diyerek beni yıkardı her seferinde. Bir süre sonra balığa çıkmak istemedim annemin beni yıkama seanslarından kaçmak için. 

Son bir yıldır kimseyle görüşmüyorum. Bir aydır da iş verenlerimle telefonda bile görüşmüyorum. Bana sadece mail atıyorlar. Paramı da bankaya havale ediyorlar. Tek bir allahın kuluyla yüz yüze gelmeden işlerimi yapabilmek büyük bir keyif aslında. Bazen çok temiz kıyafetler giydiğinizde onları kirletmek istersiniz ya, o hisse benzer şekilde insanlarla görüşmek istiyorum. Görüştükten bir saat sonra mideme kramplar giriyor. 'Burada benim ne işim var?' diye kendime sorular sormaktan helak oluyorum. İnsanların yalnız kalmamak için birileriyle görüşmeleri gerektiğini anlayabiliyorum. Yalnızlık çoğu insan için ölüm gibi kaçılması gereken bir uçurum sanki. İçine bir kere düşerlerse tüm hayatları mahfolacakmış gibi hissediyorlar. Oysa ki yalnızlığın verdiği huzurdan hiç birisinin haberi yok. Başlarına açılan tüm dertler etraflarındaki insanlardan kaynaklanıyor bunun da farkında olmalarına rağmen birileriyle iletişim kurmaktan vazgeçemiyorlar. İnsanlardan kaçıyor da değilim. Zaten birileriyle görüştüğünde eğer o kişilere karşı ilgili davranmazsanız sizden uzak duruyorlar. Hatta bazıları size bir ucubeymişsin gibi bile davranabiliyorlar. İlgi göstermediğiniz sürece sizi çekici bulmaları son derece güç oluyor neyse ki. İlgi göstermeyerek insanlardan kurtulabilmek mümkün olmasaydı ne yapardım bilemiyorum. 

Hayatım aşağı yukarı büyük bir düzen içinde ilerliyorken bazı şeylerin değiştiğini fark etmeye başladım. Örneğin üst katımdaki çocuklu çiftin her gün ağlayan bebekleri on gündür tek bir ses bile çıkarmıyordu. Neden sessiz olduğunu merak etmemiştim hatta bebeğin sessizleşmesi işime bile gelmişti. Ancak hayatımın olağan ritmini değiştirmesi hoşuma gitmemişti. Her sabah o bebeğin bağırışlarıyla uyanmaya alışmıştım. Arada sırada penceremden dışarı bakıyordum ve sokağın başındaki çöplüğe dadanan köpek sürüsünün çöpü karıştırmasını keyifle izliyordum. Bir haftadır köpekler de çöpün yanına uğramıyorlardı. Neredeyse dışarı çıkıp çöpçülere durumu soracak oldum ancak böyle pis bir işi yapanlardan mikrop kapabileceğim aklıma gelince kendimi durdurdum. 

Garipliklerin ardı arkası kesilmedi. Üç gün önce televizyonu açmak aklıma geldi. Tekrar televizyon izlemeye karar verecek kadar yapacak bir işim yoktu. Açınca hiçbir kanalın yayın yapmadığını gördüm. Her kanalda ' Yayınımıza teknik bir aksaklık nedeniyle ara veriyoruz.' yazıyordu. Kablo televizyondan kaynaklanabileceğini düşünüp onları aradığımda da kimse telefonlara yanıt vermemişti. Televizyonu boşu boşuna almıştım. İade edebilmek mümkün olabilir miydi? Açıp garanti belgesini okuduğumda bir ay içinde iade yapabileceğim yazıyordu. Hemen iade işlemlerini başlatmak istedim ancak 3 sene once televizyonu aldigimi faturaya bakinca anlayabildim. Yine de sansimi denemek istedim ve gelip almaları için kargo firmasını aradım. Ancak kargo da cevap vermiyordu. Herkes tatile çıkmış gibiydi. 

Sonunda olup biteni birilerine sormam gerektiğini düşündüm ve elbette annemi aradım. 23 yıldır belki de ilk kez olmayan bir şey oldu ve annem O'nu aramama rağmen telefonunu açmadı. İşte o anda içimde bir ürperti belirdi. Annemin başına bir iş mi gelmişti yoksa? İş yerimdekilerle görüşebilirdim onlar yakinimdaydi. Hemen iş yerimi aradım. Bu defa aradığım hiçbir iş yeri numarasına ulaşılamıyordu. O anda karar verdim ve giyinip dışarı çıkmam gerektiğini düşündüm. Madem iş yeri telefonlarıma cevap vermiyordu belki de beni kovmuşlardı diye içimden geçirdim. 

Dışarı çıktığımda sokaklarda tek bir insanla bile karşılaşmadım. Şehrin uzak mahallelerinin üzerini kaplayan bir duman vardı. Oturduğum evin bulunduğu mahalle şehrin yüksek bir yerinde yer aldığından şehri aşağıdan görebiliyordum. Arabam olmadığı için şehre kadar yürümek zorundaydım. Otobüsler nasıl kullanılır, metro nerdedir bilmiyordum bile zira yıllar sonra belki de ilk defa dışarı çıkıyordum. Öyle şeylere hiç ihtiyacım olmamıştı. Sokaklarda yürüdükçe bazı gariplikler fark etmeye başladım. Kaldırımlarda yatan insanlar vardı. Bir kaç tanesini yattıkları yerden kaldırmaya çalıştım ancak uykulaır o kadar derindi ki onları bir türlü uyandıramadım. Yerlerde yatanların sayısı şehre doğru ilerledikçe daha da artıyordu. Tam bir saat boyunca yürüdüm ve sonunda iş yerine ulaşabildim. Kapıda bulunan güvenlik ortalıkta yoktu ve rahatça üst kata çıkabildim. Ofise girdiğimde tüm dolapların devrildiğini, masaların delik deşik olduğunu pencerelerin kırıldığını gördüm. Sanki içerde savaş çıkmış gibiydi. Bilgisayarlar kapatılmamıştı bile ve bazı ekranlarda açık duran haberler gözüme çarptı. Tam on gün öncenin tarihine ait bir haberde şöyle yazıyordu; 'Korkunç yaratıkları tüm şehir merkezlerinde görüldü. Sokağa çıkma yasağı tüm dünyada ilan edildi.' 

Bunu okuduğum anda alnımdan terler akmaya başladı. Tüm bu insanlar ölmüş müydü yoksa? Neler olduğunu kestiremiyordum bir türlü. Evime hemen geri dönmeliydim. Ayaklarım tutulmuş gibiydi ve ne yapacağımı bilmez halde koşmaya başladım. Keşke hiçbir şeyi merak etmeseydim ve buraya kadar gelmeseydim diye düşünebiliyordum sadece. Keşke bu kadar meraklı olmasaydım. 

Ofisten çıktım ve kaybolmuş olan iş arkadaşlarımın kapının önünde bıraktıkları ve kilitlerini açmalarına rağmen binmedikleri bisikletlerden birisine bindim. Pedalları çevirmeye başladığım anda içimi bir mutluluk kaplamıştı. Sokaklarda bisiklete biniyordum ve tek bir insana bile rastlamıyordum. Bundan daha güzel bir şey olamazdı. 

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...