11 Nisan 2022 Pazartesi

Gün batımı

 Gün batımını seyretmek insan olmanın en istisnasız özelliklerinden birisidir. Ben de oturdum güneşin bulutların arasında parçalanarak yitip gidişini seyrediyorum. Hala bir insan sayılır mıyım artık kestiremiyorum ancak güneşin batışını seyretmekten delice keyif alıyorsam, onlardan biri sayılabilirim diye düşünüyorum. Bu bana umut vermiyor. Gördüklerimden sonra umutlu olabilmem için var olmanın öte yanına geçmem gerekiyor. Madde, umudu körelten en kesin şey evrende. Eğer madde bir yerde baskınsa, o yerde umudun ışığı sönmek üzeredir. Çünkü yaratılabilecek şeyler nihai şekillerine ulaşmıştır. O şeylerin şekillerini değiştirebilmek için dönüşüme ihtiyaç vardır ve bu da maddenin kurallarının dışına çıkılacağı anlamına gelir. Yaşadığım süre boyunca - bu zaman diliminden birazdan bahsedeceğim - maddenin varlığın baş düşmanı ve en tutkulu sevgilisi olduğunu söyleyebilirim. Bu iki durum birbirine tezat gibi görünse de dikkatle bakıldığında birbirini tamamlayan şeyler olduğunu sizler de fark edeceksiniz. Güneş ne kadar güzel kanıyor. 

Ege Denizi bu gezegen üzerinde geçirdiğim süre boyunca gördüğüm en güzel şeylerden birisi ve bu akşam vaktinde güneşi bir sonraki güne götürebilmek için yutmakla meşgul. Üzerinde uçan martıların bile telaşı yoktur bu denizin. Aceleden nefret eder. İçindeki sonsuz sayıdaki adanın her birinde de bir sır gizlidir. Ege denizini seyrederek gün batımını içime çekiyorum. Akşamın olmasına biraz daha zaman var ve ben size bu süre boyunca kimseye anlatmadığım bir şey anlatacağım; ne yaparsam yapayım ölemeyişimi. 

On binlerce yıl boyunca yaşıyorsanız eğer, anılara sahip olmak çok farklı algılanır zihninizde. Anılar artık anımsanacak şeyler olmaktan çıkar, birer dövmeye dönüşürler. Aynaya baktığınızda veya sizi birisi seyrettiğinde görülebilir hale gelirler. Ben şimdi Kafkasya denen yerde doğdum. Doğduğumda neredeyse on yaşıma kadar üzerime giyebileceğim tek bir kıyafetim bile olmadı. Ne zaman bir mağaza vitrinini görsem, bu anı aklıma gelir. Onlarca sıradan insanın maaşı kadar paraya satılan bir ceket gördüğümde de gülesim geliyor. On yaşına kadar taşaklarım alttan üstten havalanacak kadar çıplak gezdim. Bunun tattığım en büyük keyiflerden birisi olduğunu itiraf etmeliyim. Biraz büyüyünce beraber yaşadığımız insanların diğer erkekleri gibi beni de avlanmam için görevlendirdiler. Soğuktan sıcaktan korunayım diye değil de kurtların yaban domuzlarının ayıların pençelerinden dişlerinden korunayım diye bana kıyafet verdiler. Derileri üst üste dikip hazırladıkları ağır zırhı giyince başlarda çelimsiz bacaklarım yürümekte zorlanmıştı ama sonra alıştım. 17 yaşıma kadar avlandım ve gövdemde açılmadık yara, sokulmadık hayvan pençesi kalmadı. Kıyafetlerin de insanı korumadığını o zaman anlamıştım. 

Yaralarım büyüktü ve ben çevremdeki insanların tanıdığı en gözüpek en sabırlı en hedefini vuran avcıydım. Benim ölmem yakalanacak avların yarısından fazlasının azalması anlamına geliyordu. Eğer bu kadar iyi avcı olmasaydım kimsenin umurunda olmazdım. Beni yaralandığım yerde bırakıp giderlerdi. Hemen köyün büyücüsüne götürdüler beni ve dumanlar içinde bıraktılar. iki gün büyücünün çadırında kaldım. Kadın bana neler etmedi ki o çadırda. Benimle sevişti, yaralarımı yaladı, her yerime garip şuruplar sürdü. Üçüncü günün sonunda dedi ki; Bu oğlanı alın iki denizin birleştiği yere götürün. Oradaki sularla yıkansın. O'nu ancak böyle kurtarırsınız. 

Aldılar götürdüler beni taaa Konstantinopolis'in yamaçlarına. O zamanlar ne Konstantinopolis var elbette ne de dev surlar. Tam iki denizin birleştiği yere varmak üzereydik ki korkunç bir fırtına çıktı. Yanımda beni taşıyanları bir tarafa savurdu beni başka bir tarafa. Uyandığımda etrafımda kimse yoktu sadece bir taşın üzerine tünemiş beni seyreden yaşlı ama parlak gözleri olan biri vardı. Ağır ağır yüzüme baktı. Bakışları adım atıyordu sanki. Tek kelime etmedi. Beni kucaklayıp suyun içine soktu. O suyun içine girdiğimden beri bedenime ne mızrak işledi ne vahşi hayvanların dişleri ne de kurşun. Suyun içinde kaldığım süre boyunca hissettiğim hazzı hiçbir dilde anlatmak mümkün değil. Belki bunu müzikle anlatabilirim sizlere bir gün. 

Suyun içinde kendimden geçmiş haldeyken birden uyandım ve gördüm ki beni suya sokan o yaşlı adam çekip gitmişti. Hemen köyüme geri dönmek için yola koyuldum hatta yolda beni oraya taşıyanlara da rastlayabilirim diye umut ediyordum ki kimseye rastlayamadım. Yol boyunca gördüklerim de beni şaşırtmıştı aslında. İnsanlar farklıydı, ormanlar farklıydı, hayvanlar farklıydı hatta gökyüzü bile başka bir renkte gibiydi. Renklerin parlaklığı sönmüş gibiydi. İnsanlar atların üzerine biniyorlardı. Yolda topluca yolculuk eden, mal taşıyan insan sürüleri vardı ve başka insan sürüleri o mallara saldırıyorlardı. Buna o kadar şaşırmıştım ki bir tanesine karışıp malları çalmaya çalışanları tepeledim. Birilerinin emek harcayarak edindiği bir şeyi başka birisi hiçbir çaba harcamadan zorbalıkla almaya kalkıyordu. Böyle bir şeye daha önce hiç rastlamamıştım. 

Haftalar süren yolculuktan sonra köyüme varmıştım. Daha doğrusu köyümün olduğunu sandığım yere. Orada artık ne bir insan yaşıyordu ne de bir hayvan. Birileri gelip yakıp yok etmişti sanki köyümü. Tanıdık tek bir kişiyi bile bulamadım. Üzerime garip sıvılar süren büyücüyü bile bulamadım. Çadırının olduğu yerden otlar fışkırmıştı. İşte o zaman anladım. Aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum. O insanların hepsinin öldüğünü o zaman anlamıştım. 

Ölüm. Ölmek ilk defa o zaman yüzüme çarpılmıştı. Tanıdığım birilerini bir daha asla göremeyecektim. Zaman ve mekan buna izin vermeyecekti. Bulunduğum yer nedeniyle ölenlerle bir daha konuşamayacaktım. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu o zamandan beri anlamaya çalışıyorum ve aradan geçen binlerce yıldan sonra bile hala tek kelime anlayabilmiş değilim. Ölümün lisanı çok basit ve nettir ancak anlattıklarını hiçbir ölümlü anlayamaz. Merakımdan kendimi öldürmeye bile kalktım. Elbette bunu beceremedim. Ne zehirleniyordum ne de bedenim bir zarar görüyordu. En fazla kemiklerim kırılıyordu veya derim kan topluyordu ancak bir kaç dakika içinde neredeyse kopacak kadar kırılmış olan uzuvlarım tekrar eski yerlerine kaynayıveriyorlardı. Yaralarımın beni bir türlü öldürmediğine şahit olanlar da genellikle savaşlardaki hasımlarım oluyorlardı. Şaşkınlıktan kalakaldıkları o anda kafalarını uçuruveriyordum böylece sırrımı kimse bilmiyordu. 

Ölümün nasıl bir şey olduğunu diğerlerinin yaşadıklarından tahmin etmeye kalkabilirdim. Kalbi durmuş ve sonradan geri gelmiş insanlar arayıp buldum. Onlara sordum; ne gördünüz? Hepsi aynı şeyi söylüyordu; parlak bir ışık. Büyük bir mutluluk. Sonsuz bir huzur. Bazıları kabus gibi şeyler gördüklerinden de bahsediyorlardı. Sanki bir rüyadan haberler veriyorlardı. Pekiyi ya kediler öldükleri zaman insanlar gibi parlak bir ışık mı görüyorlardı? Ya köpekler? Ya fareler? Her canlının ölümü kendine mi özgüydü? Kedilerin köpeklerin de bir cenneti var mıydı? 

Soru sordukça daha çok soru sormaya başlıyordum ve böylece asıl sorduğum o ilk sorudan olabildiğince uzaklaşıyordum; Ölüm nedir? Her şey bitmek üzerine tasarlanmışsa, başlangıçların anlamı neydi? Başlayıp bitecekse eğer bir ömür, bittikten sonra o canlının algılarına ne olacaktı? Karanlığa mı gömülecekti herkes? Tüm bu tantananın sonunda gelinecek yer bir hiçlikse eğer, bu kadar tantanının ne anlamı olabilirdi ki? Ölüm nedir sorusu öyle bir sorudur ki bu sorunun cevabıyla evrendeki tüm soruların da yanıtlarını alabilmek mümkündür. O nedenle bu sorunun yanıtı en büyük sırdır. 

Arkadaşlarım, sevgililerim, çocuklarım oldu benim hem de yüzlerce. Hepsiyle mutlu oldum ve üzüldüm. Onlarla bütün oldum ve onlardan koptum. Onlar birer birer gözümün önünde ölmeden önce onları tek tek terk ettim. Başka türlü ölümün yarattığı yıkımdan korunmam mümkün değildi. Sevdiğiniz bir insanın ölümüne şahit olduğunuzda tüm varlığınız yerle bir edilir. Etrafa saçılan parçalarınızı toparlarken kıyıda köşede size ait olan şeyleri mutlaka kaybetmeniz de bundandır. Öyle bir parçalanma yaşanır ki her seferinde kendinizi yeniden inşa etmek zorunda kalırsınız ve bu çok uzun bir zaman alır. Benim gibi defalarca, tekrar tekrar birilerini sevip kaybettiğinizde bir yerden sonra aynı şeylerin yaşandığını görerek kendinizi bundan sıyırmaya çalışırsınız. Birilerini sevmekten vazgeçemezsiniz. Asıl bu sonunuz olur. Birilerini illa ki seversiniz çünkü hissetmeyi terk ettiğiniz zaman ölümden sonra olmasından korktuğunuz o hiçliğin içine düşersiniz üstelik de yaşarken yaparsınız bunu. Sevdiğiniz biri karşınızda çürüyerek yok olup gidiyorsa, toza dönüşüyorsa, onlardan geriye tek bir şey bile kalmıyorsa sizin zihniniz dışındakiler hariç, bu korkunç silinmeye karşı ne yapılabileceğini aramaya başlarsınız o zaman zira ölüm nedir sorusunun asla bir cevabı olmayacağını fark etmiş olursunuz çoktan. 

Şu an 2022 yılındayız ve ben gün batımı seyrediyorum tüm kalbimle. Bu ihtişamı var eden etkenlerin hepsinin açıklamasını biliyorum. Güneş neden kızıla çalıyor, gökyüzü neden yarılmış gibi görünüyor hepsinin cevabını biliyorum. Tüm bunları biliyor oluşum karşımdaki manzaranın büyüleyiciliğine zerre kadar zarar veremiyor. Öyle büyülü bir manzara ki bu, hiçbir güç bunu baştan tekrar edemez. Bunun taklidi yapılamaz. Yapay bir güneş yapmaya kalksa insanlık, böyle bir gökyüzünü nasıl yaratabilir ki? Sonra yeniden aklıma geliyor. Bu güneş, bu ihtişamlı görünen ancak kendisi gibi olanlarla kıyaslandığında son derece sıradan bir yıldız olan bu güneş de bir zaman sonra yok olup gidecek. Ömrünü tamamlayacak. 5 milyar yaşında. Bu süre bir insanın ömrüyle kıyaslanamaz ancak evren için bu süre bile uzun değil. Sonra bir kara deliğe, bir nötron yıldızına dönüşecek. Sonra o dönüşeceği şeylerden başka şeylere evrilecek. Evrendeki tüm yıldızlar bir gün gelecek ve sönecek. Her şey. Tüm enerji yitip gittiğinde, kara delikler tarafından tüm evren emilerek hiçliğe gömülecek. Katrilyonlarca yıl sonra bir evren kalacak mı geriye? Yoksa bir devri daim mi başlatılmış da bizim haberimiz olmadan burada yok olan ve kara deliklerin içinde emilip giden tüm maddeler başka bir yerde başka bir evrende yeniden mi yeşerecek? Ters yüz mü edilecek bir çarşaf gibi gerilmiş duran bu evrenin yüzeyi? 

Tüm yıldızlar bir gün sönecek. Bunu düşündükçe insan hayatının ne anlamı kalıyor ki geriye? Yine de bir anlam olmadan da hiçbir bokun tadının çıkmadığını fark etmeniz uzun sürmez. Tüm yıldızlar sönecekse eğer, bu maddenin bir gün tamamen evrenden arındırılacağı anlamına da geliyor olabilir. Bizler sadece maddeyi algılayabilen aciz yaratıklar olduğumuz için bu belki de bir son olarak gözümüze görünüyordur. Böyle düşünüldüğünde rüyalar da kabuslar da bir anlam bulurlar. Madde dışındaki şeylere bir gün dokunabildiğinizde, sonsuzluk gibi ne olduğu insan zihni için anlaşılamaz olan şeyler de daha anlaşılabilir hale gelebilirler. Şu anda bu yazıyı okurken ne yaptığınızı ele alalım mesela. Bir bardak kahve mi içiyorsunuz? Dışarıdan ensenize hafif bir rüzgar mı vuruyor? Belki de sol eliniz kaşınıyordur? Tüm bunları bedeninizin somutlaştırdığı maddeler aracılığıyla hissediyorsunuz. Madde ortadan kalktığında ne hissedebileceğimizi düşünemiyoruz. Kapısı penceresi olmayan bir odanın içinde yaşayıp gidiyoruz aslında ve belki de ölüm bir kapı olarak bizi oradan kurtarmayı diliyordur. 

Böyle düşünüldüğünde binlerce yıldır yaşayan biri olarak kendimi şanssız görmem mümkün. Yine de hala müzik dinleyebiliyorum, dans edebiliyorum ve aklımın asla ermeyeceğini bildiğim halde bir sürü şeyle ilgili fikir yürütebiliyorum. Eli kolu olmayan birine heykel yaptırmaya kalkmak. İşte yaşamak böyle bir şey bana göre. Kontrol edemeyeceğiniz şeylerle hayatınızı şekillendirmeniz isteniyor sizden ve sonunda da ölüp gidiyorsunuz hiçbir bok anlamadan. Pişmanlıklarınız, günahlarınız, sevdikleriniz, garezleriniz hepsi yok olup gidiyor ölümünüzle birlikte. Barry Lyndon'ın sonunda da söylediği gibi; İşte tüm bu insanlar yaşadılar, hissettiler ve hepsi eşit şimdi. Anımsanabilecek olmanın da bir yanılsama olduğunu tüm yıldızların bir gün söneceğini düşündüğünüzde anlayabilirsiniz. Sizi anımsayabilecek tek bir varlık bile bir gün kalmadığında, anımsanmanın da sonsuza dek sürmeyeceği aşikar. Yine de insan var olmazken bile anımsanarak var olabileceği sanrısına kapılmayı seviyor. Var olmak o kadar tatlı bir şey ki - maddenin sonsuz bir çekiciliği vardır - öldükten sonra bile anımsanarak var olabileceğini zannediyor insan. 

Size bunları anlatırken güneş çoktan yerin altına indi bile. Persephone, kusursuz eşi Hades'in yanağına bir öpücük kondurdu. Ben de yerimden doğruldum ve telefonumu çıkarıp kulaklıklarımı takıyorum şimdi. Bir şarkı dinleyeceğim ve tüm bu anlattıklarımı unutacağım. Hem de her kelimesini. 



Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...