
2009 yapımı Yunan filmi Kynodontas yani Köpek Dişi, sinema tarihi boyunca dev bütçelerle veya anormal hayal gücü eşliğinde anlatılmaya çalışılan sistem eleştirisi filmlere ( Matrix, 13. kat, Dark city, Kurdun günü, V for Vendetta vb ) oranla bahçeli havuzlu bir evin içinde ve sadece 6 kişi ile tüm insanlığı anlatabilecek güçte bir yapım. Anlatım gücünü sembolizmden alıyor ve yarattığı ortamla izleyen çoğu insanı bozguna uğratıyor. Çünkü alışılmadık. Zaten konusu da alıştırıldıklarımız, bizlere öğretilenler ve kafamızın içine bizim iznimiz olmadan yerleştirilen her türlü duygu uyandıran kavram hakkında. Korku, nefret, içgüdü, tahakküm, mutluluk arayışı, yalnızlık, izolasyon, insani yönelimler aklınıza gelebilecek insan ile ilgili tüm kavramları tek bir filmin içinde benzersiz biçimde yedirerek anlatabilmiş bir film.
Kocaman bahçesi duvarlarla ve çitlerle çevrili bir evde, hayatları boyunca o evden çıkarılmadıkları anlaşılan iki kadın ve bir erkek genç, bir anne ve babanın yönetiminde yaşıyorlar. Deniz bir sandalye, zombi bir çiçek türü olarak öğretilmiş ve dışarı çıkmalarına dair, itaatkarlığa karşı olabilecek tüm kavramlar bozulmuş bir şekilde bu üç insanın zihnine yedirilmiş. Evin üzerinden düzenli olarak geçen uçağı yakalayabilecekleri bir oyuncak olarak görüyorlar ve anneleri bahçeye attığı bir oyuncak uçakla o uçak düşmüş oluyor. Çocuklar da o uçağı düşer düşmez bulmak için deliriyorlar. Filmde her tür kavramın insan zihninde nasıl kolayca bozulabileceğine dair tonlarca örnek mevcut. Bizlerin gülüp geçtiği ve bildiğimiz çok temel kavramlar bile, bu üç insan için birer yalandan ibaret dış dünyaya çıkmamaları ve itaat etmeleri için.
Tüm bu mekanizmanın açıklaması ise filmdeki babadan geliyor; ailemi korumak için. Güvenlik, korunması gereken bireyler. Bunun için tüm gerçekliğin yok edilmesi gerekiyorsa bile önemli değil. Bu sadece basit bir ayrıntıdır itaati isteyenler için. Yeter ki huzurlu ve mutlu olalım. İzolasyon da olur çünkü dış dünyada korkunç canavarlar ve bizi bekleyen tehlikeler var. Baba, istediğiniz türde otoriter figüre tekabül ediyor. Erkek egemen toplumdaki devletin insan olmuş hali olarak nitelendirmek ilk akla gelen örnek. Çünkü çocuklar arasında sadece erkeğin ihtiyaçları öncelikli sayılıyor. Erkek çocuğun cinsel ihtiyaçları için babanın çalıştığı fabrikada bir güvenlik görevlisi olan Christina, gözleri bağlı şekilde eve baba tarafından her hafta getiriliyor ve oğlanın bu ihtiyacını gideriyor. Dış dünyadan eve gelebilen tek canlı olan Christina, bu izolasyonun da tek zaafı.
Bu denli izole bir ortamda bu üç insan neler yapıyorlar? uğraşları neler? aileleri için örnek birer çocuk olmaları için babaları tarafından uydurulmuş türlü oyunları oynamak ve her oyunda birinci olmak için çabalamak. Birinci olanlar o gece yapılacak aktiviteyi belirliyor; örneğin yüzlerce defa izlenmiş olan aile içinde çekilmiş bir videoyu seyretmek veya yenilecek yemeği belirlemek. Bu oyunlar öyle ciddiye alınarak yapılıyor ki büyük kız kardeş bu nedenle erkek kardeşinin kolunu mutfakta bulduğu bıçakla kesebiliyor bile.
Sadece öğretilmiş olanlarla şekillendirilmiş insan zihinlerinin kılı bile titremeden neler yapabileceğine dair bir listeyi gözümüze örnekler vererek sokmuyor film ancak köküne dek hissettiriyor. Gayet sıradan bir kedi, bu üç insan için bir canavar olarak gösterilebiliyor ve oğlan o kediyi bahçe makasıyla delik deşik ediyor. Şiddetin normalleştirilmesinin en temel örneği, kabul edilebilir ve açıklaması olan şiddettir. Örneğin; şurada şu kadar insanı öldürdük AMA o insanlar bizim için tehlikeydi. Hatta o kedinin öldürülmesi bile baba için bir fırsata dönüşüyor ve evdekileri eğer itaat etmezlerse daha kötü şeylerle karşılaşabileceklerine dair bir örnek haline getiriliyor. Sırf bunun için baba, üstünü başını parçalayıp üzerine kırmızı boyalar sürüp o çocuk yiyen vahşi kediyi nasıl öldürdüğünü anlatıyor.

Bu yaratılmış gerçeklik hepimize elbette tanıdık geliyor. Toplumun en nadide çiçeği olan aile kavramının yüceleştirilmesi boşuna değil. Tüm otoriter kültürlerde en temel noktadan başlanarak eğitim ve aile, öncelikle kontrol altında tutulur. En temel kavramları bile basitçe açıklayabilmekten aciz hale getirebilecek bir şekle sokar. Tüm bu yalıtılmış gerçekliğin içinde geçen hayatlarımız boyunca kendi izolasyonumuzu da kendimiz yaratırız. Bize sunulan oyunları zevkle oynar, o oyunlarda başarılı olabilmek için elimizden geleni yapmaktan çekinmeyiz. Şiddet ise bu düzen içinde gerekli olabilir elbette ve yaratılmış olan duvarların kalınlığına göre görülmeyebilir bile.
Filmde anlatılan o üç insan, nerdeyse şu anda nefes alıp veren milyarlarca insana tekabül ediyor. Sadece devlet değil, tek bir birey bile, yani aile içinde baba, iş yerinde patron, akademide hoca artık ne olursa bir varlık zihninizi sizden alıp bir köpek beyniyle eş değer seviyede sizi eğitebiliyor. Eğitim bir itaatkarlaşma sanatıdır çoğu zaman. Tornasından geçirildiğimiz her tür varlığın ardından bize kalan ise sadece o gerçekliğin bize öğrettiklerini uygulamak oluyor. İnandığınız ideolojiler, aslında oyuncak bir uçak. Büyük bir gayretle o ideolojileri bulup kucaklamak için harcadığınız o çabalar tepenizde gerçekten uçan bir uçağın gölgesi altında her zaman.
İlkokuldan itibaren hepimize öğretilen kavramlara bir bakın. Dünyanın dümdüz olduğuna inanan ve bunun aksini iddia edeni yakan bir insanlık bizden sadece 500 sene uzaklıkta. Gücü elinde tutanın inandığı dine inanmadığı için öldürülenlerin sayısı milyonlarca. Kendi gerçekliğini hangi sebeple olursa olsun bireylerin zihnine tamamen yedirebilmiş bir otorite eğer dilerse, o bireyleri de anüslerinden birbirine bağlayıp halay bile çektirebilecek güçte. Hem de her zaman. Bunun zerre kadar farkına varmayıp doğruları yaptığına inanarak yaşayan insanlık, doğrunun veya yanlışın artık tamamen tedavülden kaldırıldığının farkında bile değil.
En güncel örneği verelim; Suriye. Kimisi için esad bir katil, kimisi için esad şeriatçılara karşı savaşan bir kahraman. Bu ikisi dışında bir seçeneği dile getirenler ise bir şekilde hain veya beyinsiz. Sadece bu örnek üzerinden her birey kendi gerçekliğini de yaratıyor. Yaratılan gerçekliğe uymayan kavramlar adeta insanın içinde beliriveren ve mantıklı olması gerekmeyen sadece o inanılanı destekleyen fikirleri fısıldıyor insanların zihnine. Onaylanma ihtiyacından öte kitlesel bir manyaklık böylece dikiliyor zihinlere.
Filme adını veren köpek dişi ise, çocukların babaya sordukları o en can alıcı sorudan geliyor; biz ne zaman dışarı çıkabileceğiz? Babanın cevabı ise; ancak köpek dişleriniz düştüğünde. Sağ veya sol farketmez. Filmin sonunda o köpek dişi bir şekilde düşüyor. Ancak düşebilmesi için yine acıdan ve fedakarlıktan geçen bir yol görünüyor ufukta. Fakat cehalet öyle derinlere kazınmış ki, o köpek dişi düşse bile kavuşamıyor insan özgürlüğüne. Bilginin değil farkında olmanın, anlamanın dehşetli biçimde hayatımızdaki en önemli şey olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Filmi sinematografik olarak Haneke filmleriyle değerlendirmek elbette mümkün ancak film, Haneke adlı orta sınıfın allahı olan ve sadece kendi sınıfıyla uğraşıp duran bir meczubun yaptığı gibi tek bir kanaldan derdini anlatmıyor. Filmin yarattığı figürleri her türlü örneklem üzerinden değerlendirmek mümkün. Çok genel bir film o nedenle. Ayh Haneke tadı aldım denmesi çok olağan çünkü insan zihninde aynen filmde olduğu gibi öğretilmiş olanların ötesinde bir değerlendirme alanı bulunmuyor bazen.
Bu filmi devlet dairelerindeki tüm hizmet ekranlarına yansıtmak lazım. İyi seyirler.