9 Mayıs 2020 Cumartesi
Ejderhalar nereden doğarlar?
Kıpkırmızıydı. Algılanabilecek en kırmızıdan bile daha kızıldı. Arcturus'un çekirdeğinden de yeni kırılmış ceylan kalbinden de yaşamın özünden de daha kırmızıydı. Parlamasına gerek bile yoktu çünkü ışığın en koyu kıvamıyla bilenmişti. Bir ejderha gözünün çevresi yoktur çünkü o her şeyi görür. Bilinen evrenin yaratıldığı ilk dakikalarda tüm zerreler dışlaşmayı tamamlayıp katrilyonlarca derecelik ısıları soğumaya başladığı o ilk anda yaratımın ilk evresindeki ilk maddeleşmiş zerre bir ejderhanın gözüydü. Bu göz, evrenin ilk dakikasını daha tamamlamadan diğer gözü aramaya başladı. Varolmanın ilk anından itibaren 'diğerini' aramaya koyuldu ve yanında olmadığını farkettiği anda parçalanmaya başladığını hissetti. İçten değil dışındaki auranın balçıklaşmış yüzeyi dışa doğru kıvrılıyordu. Evrenin ilk dakikası daha bitmemişken zaman daha varolmamışken zamanın acısından daha şiddetli bir acıyla tüm varlığının katlanıp kıvrılarak 'diğerini' varetmeye başladığını gördü. Bu onun kontrolünde değildi. Çekim kuvvetleri ve fizik kuralları henüz ortada yoktu. Damarlar sinirler kaslar ve kan yoktu. Sadece balçık vardı. İçi kapkara olan ama kırmızının en koyu kıvamında bir kırmızı yanıbaşında kıvrılarak bir diğer gözü varediyordu. Çığlık atamıyordu, kıpırdayamıyordu. Sadece sancı vardı. Evrenin ilk dakikası daha bitmemişken sadece bir çift göz vardı. Giderek genişleyen ve herşeyi gören, algılayamayan, hapsolmamış ancak kıpırdayamayan bir çift göz.
Patlamanın nedeni daha evvel yaratılmış olan evrenlerin birikip hiçbir yere ve boyuta sığmayan çöplerinden kurtulmaktı aslında. Madde, bu çöplerin en kolay dönüştürülebileceği şeydi. Maddenin dönüşebileceği en güzel şey de bir ejderhaydı. Evren ilk dakikasını tamamladığında büyük boşluğun ortasında ışık yıllarıyla ölçülemeyecek büyüklükte bir ejderha çığlık çığlığa kendini doğuruyordu. Evrene sığmayacağı aşikar olan bu varlığın canlılığı da henüz meçhuldü. Ölüm yoksa canlı olmaktan bahsedilemezdi elbette. Madde taşlaşmaya patlamaya ve çarpışmaya başladığında ejderha hepsini gördü ve evrenin ilk dakikasının ilk saniyesinde bir şey hissetti. Acı değildi korku değildi merak değildi. Hissedebileceği ilk şeyi hissettiğinde bunun varlığının sonu olacağını düşündü. Küçülemiyordu ve giderek genişlemesini durduramıyordu. Kanatları tamamlanmıştı. Kuyruğunu savurduğunda sayısız zerrenin üzerine bulaşıp küle dönüştüğünü gördükçe kanatlarını kaldırıp haykırmayı hayal etti. Bilinen evrenin kurulan ilk hayali bir ejderhanın kanatlarını açabilmeyi hayal etmesiydi. O anda kanatları açıldı ve küçülmeyi diledi. Küçülerek bu evrenin içinde bir parça olmayı kabul edecekti yoksa madde onu yutup yokedecekti. Maddde daha fazlaydı artık. Kuyruğunu kımıldatamayacak kadar çoktu. Kapkara madde. Akmayan ve sadece bulaştığı yerde kalan dipsiz madde. Artık madde vardı ve neredeyse zaman da hapishanesini örmek üzereydi. Küçülmeyi dilemekten vazgeçip hayal etti ve o anda etrafındaki herşeyin büyümeye başladığını gördü. Algı artık evrendeki yerini almıştı ve yalanlarını söylemeye hazırdı. Dipsiz karanlığa doğru çekilmeye başladı ve kanatlarını açıp uçmaya başladı. Etrafında galaksiler birbiriyle dansetmeye başlamışken herşey ateş ve balçıkken o haykırarak uçuyordu.
Beş dakika geçmişti ki zamanın varlığını farketti. Işık ve ses içinde yerini bulmuştu. Gövdesinin içinde çıkmaya çalışır gibi sürekli devinip duran bir yumru hissetti. Kalbinin sol köşesinden bir ses duydu; Kendini bul. Evren tamamlanana dek uçtu. Yorulmaksızın ve bitmeyen düşler görerek uçtu. Betelgeuse'un üzerine kondu. Bu dev bir yıldızdı. Daha önce gördüklerden daha büyüktü. Altında akan ateşten bir parça alıp tadına baktı. Külün ve ışığın tadına daha evvel bakmıştı. Boğazından akan yıldız parçaları tüm bedenine yayılırken korkunç bir acı hissetti. Acısını haykırdığı anda gövdesi yerinden çıkacak gibi oluyordu. Ağzından lavlar püskürüyordu. Burada kendini bulamayacağını anlamıştı. Kanatlarını açtı ve dev yıldızın üstünden geçti. Ta ki suyun havanın ve seslerin çok olduğu o küçük masmavi yeri keşfedene dek. Orada binlerce yıl kaldı ve etrafında hareket eden herşeyi gözlemledi. Acıkmıyordu susamıyordu ama açlık içindeydi. Okyanusların üzerine konup orada batmadan uyumak onu rahatlatan tek şeydi. Bir gün uyandığında masmavi kımıltısız suyun üzerinde yansımasını gördü. Suya pençelerini geçirip yansımasına dokunmak istedi ancak suya gömüldü. Kendisini ilk defa gören bir varlığın ilk anladığı şey bunun bir yansıma olduğu değil bunun başka biri olduğu düşüncesiydi. Suyun içinden çıkıp tekrar suya baktı. Bunun kendisi olduğunu anladığında derin bir üzüntü hissetti. O yalnızdı. Etrafında sadece suyun ve cılız bir yıldızın serzenişleri gibi inen ışığından başka bir şey yoktu burada. O anda kendisini düşledi ama bu defa düşü yarına kesiliverdi. Kendine suyun yansımasından baktığı andan itibaren kendini düşleyemeyeceğini anladı. O da kendisi gibi bir başkasını düşledi. O anda bir haykırış duydu üzerinde. Masmavi kanatlarıyla opaz rengi gözleriyle bir başka ejderhanın üzerinde uçtuğunu gördü. Kanatlarını açıp onunla uçmaya başladı. Uçarken tekrar hayal etti ve binlercesinin yanında uçtuğunu gördü düşünde. Artık gökyüzünde binlerce ejderhanın haykırışları duyuluyordu.
İlk gelen dünyada kaldı. Uçsuz bucaksız evrende gidebileceği her yeri görmüştü. Gördükleri arasında en güzel yerin burası olduğuna emindi. Burada kaldıkça zamanın ağırlaşan etkisini derinden hissedeceğini biliyordu. Buna rağmen kalmak istedi ve geride kalan tüm zamanını etrafında gördüğü tüm güzel canlıları ağaçları hayvanları ve envai çeşit varlığı toplayarak geçirdi. İnsanlar henüz varolmamışken dev bir bahçe yarattı kendine. İnsanlar daha sonra burayı bulduklarında buraya Hesperides bahçeleri diyeceklerdi. Bahçelerden geçen ırmakların yollarını özenle birleştirdi. Yıldızların ışıklarının düştükleri yerlere birer ağaç dikti. Her ağacın tohumuna asla kurumasınlar diye kendi kanından bir damla akıttı. Ağaçlar büyüyüp altın meyveler verdiler. Bu meyvelerden yiyenler bir daha ölüm nedir bilmeyeceklerdi.
'Ve onlar dünyaya böylece geldiler. Suyun özünden toprağı düşlediler. Ağaçları ve kayaları düşlediler. Yalnız değildiler. Tek bildikleri şey düşlemekti. Binlerce yıl burada kalıp büyüdüler ve mars onlara dar gelmeye başladı. Artık buraya sığamadıklarını düşündükleri anda çoğu yeni yerler aramaya koyuldu. Kimisi bir pulsarı sonsuza dek seyretmeye koyuldu. Kimisi ise elektriği zehri ve civayı yuttu. Onlar ölüm nedir asla bilmediler. Zaman onlara asla boyun eğdiremedi.'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...