3 Ocak 2011 Pazartesi

Blessed are the peacemakers




Gerçekten de çok acaip bir dünyada yaşıyoruz. Tek bir hayatımız var, ancak bugüne dek bu dünyadan gelip geçmiş milyarlarca hayat vardı. Bu hayatların çoğu bizlere çok gereksiz gelse de edebiyatla, tarihle, müzikle ve resimle bu gelip geçmiş, küle dönmüş hayatların az buçuk nasıl olduğuna dair emareler var elimizde. Bu hayatlardan birisi de belki de hiç yaşanmamış, belki de yüzlercesinin yaşayıp bitirdiği bir hayat. Bu hayatın sahibinin adı da John Marston. Kendisi Rockstar adlı oyun firmasının yarattığı bir karakter olsa da, bir oyun karakteriyle bir gamepad arasındaki bağlantıdan çok fazlasını vaadediyor. Yıl 1911. Artık atların yerini arabalar, Kızılderililerin yerini ''modernleşmiş'' Amerikalı vatandaşlar, silahların yerini para almış durumda. Bir zamanlar zenginlerden çalıp yoksullara dağıtan bir çetede at süren bir adamken, bir kadına aşık olup çetedekiler tarafından yüz üstü bırakılan John Marston, yeni yeni yeşermeye başlayan federaller tarafından eski çete arkadaşlarını yakalamakla görevlendiriliyor. Eğer görevini başaramazsa bir daha karısını ve oğlunu asla görememekle tehdit edilerek vahşi batının son günlerine salınıveriyor.



Hikaye böyle başlıyor başlamasına da, devamı explosions in the sky albümü gibi. Ve hikaye o kadar gerçekçi, o kadar yalın ve olduğu gibi ki, oyun oynamaktan çok bir hikayenin parçası olduğunuzu hissetmeniz çok zaman almıyor. Çünkü oyun diye oynadığınız platformdaki hemen her şey, oradaki dünya, etraftaki insanlar, karakterler son derece gerçekçi. Ben size tüm hikayeyi anlatmayayım sadece şu ilk fotoğraftaki john Marston'ın bakışını göstereyim yeter. Oyunu oynayıp bitirdiğinizde zaten anlayacaksınız bu bile yeter aslında.

Nefreti söyleye söyleye eyleme dönüştürebilmek

Nefret etmek insan doğasının en basit güdülenmelerinden birisi. Kimsenin şüphe etmeyeceği bir şekilde herkes bir şeylerden nefret ediyor, tiksiniyor ve çoğu zaman da bunu ifade ediyor. Ancak modern zamanların?? önlenemez gelişiminde nefreti dile getirmenin de bir biçimi oluştu. Nefret söylemi olarak anılan, aslında basit bir his bildiriminden bir propagandaya, bulaşıcı bir rahatsızlık gibi kendi hissetttiğin olumsuz hisleri söylediklerine de hissettirme çabasıyla empatiyi paramparça etmeye dek uzanan bu eylemin tipik bir özgürlüğümüze engel olunuyorr safsatasıyla da savunulması oldukça doğal. Çünkü herkes her istediğini yapabilmek için önünüze her türlü şeyi sürebilir. Özgürce istediğini ifade etmek tartışmasız biçimde olması gereken bir durum olduğundan nefret söylemini savunan insanların beyinleri sınırsızlığın sınırlarını algılayamamakta çoğu zaman. Pekiyi bu sınırları ne şekilde belirleyebiliriz? Madde madde belirleyecek halimiz yok heralde. Sadece içindeki insaniyetle belirleyebilirsin aslında ama biraz yardımcı olalım.

Empati aynen adalet gibi artık insanlığın tecavüz ede ede öldüremediği narin bir kavram. Herkes anlaşılmak istiyor ama kimse anlamak istemiyor. Bu yüzden empati her saniye bekaretini kaybedip duran bir çocuk gibi önümüzde duruyor. Herkes toplumun ite ite, gerektiğinde sürte sürte her bireyi bir yerlere yerleştirmesi sonucu bir şeylere, bir yerlere ait. Dinler, milliyetler, mezhepler geçildi, artık topluluklar, meslekler, dernekler hatta tutulan futbol takımlarına dek inildi bu ait olma hususunda. Herkesin bir safı var ve bulunulan saftaysanız, o ait olduğunuz topluluğun ortak histerisine maruz kalmanız da kaçınılmaz. Örneğin bir ırka mensup birisi, yan komşunuz olan başka bir ırka mensup birisine her türlü küfrü çıkıp ederse, - ne sebeple olursa olsun - bu kaçınılmaz olarak nefret söylemidir. Çünkü nefret, dünyanın en bulaşıcı hastalığıdır.

Deniyor ki eylem yapılmadığı sürece söylemin neye ne zararı var? Dünyada propaganda diye bir şeyden haberdar mısınız arkadaşım siz? Her söylenen cümlenin insanlarda yarattığı bir etki var. Sana bugün birisi gelir de yüzüne ''sen orospu çocuğunun önde gidenisin'' dese, sen hiç birşey hissetmeden öylece durabilecek misin? Her yöneltilen hakaretin, nefretle edilen her kelimenin yarattığı bir etki var. Söyleyen de bu etkiye maruz kalıyor muhattabı da. Bu etkinin etkisinin olmadığını var sayarak yaşanabilir mi gerçekten? Devletlerin, gazetelerin, şirketlerin tüm dünyanın bir numaralı yaptırma silahı nedir insanlara? Propaganda. Bu afişle olur, haberle, fotoğrafla. Ama ağızdan çıkan cümle en masumu neticede sizler için değil mi? İnsan bünyesinde bir his uyandıran her şey bir etki yaratır. O etkileri bazen insanın kendisi bile kontrol edemez ancak oluşabilecek etkileri anlayabilir. Nefret sorgusuzca kendini ortaya koymak ister. Çünkü insanlara o eylemleri yaptıran tek bir şey var; hisleri. Bugün toplu bir katliam yapan bir insanı buna sürükleyen tek bir güdü var; nefret. Bu duyguyu uyandıracak en ufak şey bile önlenmedikçe bu eylemlerin önü kesilmeyecek. Silahı tutan çocuğun beynine sözler dolmadıkça o çocuk o tetiği çekmez. O beynin içinde o sözler üreyip bir sarmaşık gibi tüm zihnini ele geçirmedikçe o tetik başka insanların yüzüne doğrultulmayacak. Bunu anlayabiliyor musunuz?

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...