Aslında bu bir rekabet değil ancak sinemanın kendini tekrar etmesi ve hikayeleri anlatma şeklinin para ne kadar bolsa anlatılabilecek olan hikayeyi pas geçip daha çok görselliğin ön planda tutulmasından dolayı sinema son yirmi yıl içinde büyük bir sıkıcılığa büründü. Hala 20 yıl önce yapılmış filmleri izleyip son zamanlarda insanın ensesini zevkten uyuşturabilecek yapımlara denk gelmek giderek güçleşti. Hala Bourne serisini, Jagten'i, Yüzüklerin efendisini - üçünü birden hafta sonu tek oturuşta izleyelim mi partileri - Casino'yu, Shining'i, Once upon a time in the west'i, Apocalypse now'ı izleyenlerdenseniz bir şeylerin sinema endüstrisinde ters gittiğini fark etmişsinizdir. Yeni film artık yok. Elbette pandemiye rağmen hala yüzlerce film yapılıyor ancak sinemayı benim gibi takıntılı insanların gördüğü gibi ayrıntıların festivali olarak görmüyorsanız, sizin için sinema, çerezinizi alıp oturup izledikten sonra unutabileceğiniz bir deneyimse eğer, bir sorun yaratmayabilir. Ancak bir tıkanma yaşandığı ortada.
Netflix, Disney, Amazon gibi devlerin sinemayı salonlardan çekip evin içine getirmesi ve bunun için milyarlarca dolar yatırım yapması sinemanın artık başka bir yöne doğru ilerlemesine neden oldu. Bu büyük firmalar mini serilere daha fazla yatırım yaptı ve bu kanallarda Üç renk serisi, Paris texas, Stalker, The thing gibi izlendikten bir kaç gün sonra bile üzerinizden kamyon geçmiş hissini verebilen yeni yapılmış bir yapım yok. Bu tür filmleri yapan adamların sinemaya olan bakış açısından kaynaklı olan bu durumun yanında sebeplerden birisi de elbette para. Bir film yapımcısına para kazandıracak mı? en önemli soru bu artık. Bir film yapıldıktan elli yıl sonra bile izlenebilir mi gibi bir soru söz konusu bile değil.
Ancak bu durumuna rağmen sinema hala dev bir endüstri ve milyarlarca izleyiciye hala sunabilecekleri var sadece hangi hikaye ne kadar çok izlenebilir sorusuyla filmler çekiliyor. Buna karşın özellikle seksenlerden itibaren yükselen bir furya artık dünyayı kasıp kavuruyor diyebilir. Animeler.
Hiç izlememiş ve sadece kulaktan dolma bilgilerle animeler hakkında fikir sahibi olanlar için basit bir bilgilendirme yapalım; 2018 verilerine göre anime endüstrisinin net değeri 259 milyar doları geçti. Bunun en büyük sebebi de doksanlardan itibaren başlayan sinemanın göstermekten kaçındığı görselliği ve anormal konu çeşitliliği. İyi bir animenin temeli sağlam bir hikayedir. Sinemanın artık pas geçtiği bir konu olan hikayenin gücü, animeler için en önemli şeylerden biri. Eğer iyi bir hikaye yoksa, o anime izlenmiyor. İkinci faktör, anlatılan hikayeye katılan görsellik. Animeler şiddetten besleniyor gözüyle bakılabilir ancak çoğu animenin şiddeti kullanma dozu 'gerektiğinde kullan' şeklinde olduğunda göze batmıyor. - Şiddet içeren animeler için lütfen bakınız Go Nagai animeleri. - Üçüncü faktörse anime türlerinin çeşitliliği. Animelerin bazı türleri tamamen yaş gruplarına hitaben yapılıyor buna en güzel örnek de Shonen animeler. 18 yaş grubunun deli gibi izlediği naruto, one piece, dragon ball gibi animeler sadece bu yaş grubuna hitap etmiyor, kendilerini aşarak her yaş grubuna hitap edebiliyor ve üzerine sinemadaki diğer tüm türden - korku, gerilim, drama, fantastik hatta hentailer - animelerde de bulunuyor.
Japonya gerçekten efsunlu bir memleket. Kültürünün ve insanlarının adetlerinin dünyanın çoğu yerinden farklılığı bir yana, binlerce yıllık bir hikaye zenginliğine sahip bir coğrafya. M.s 700'lerde yazılmış olan Nihon shoki ve kojiki adlı mitolojik kitaplardaki hikayeler, japon mitolojisinin ve sözsel yazısal hikaye zenginliğinin ilk örnekleri. Bu iki kitapta Japonya'nın nasıl yaratıldığı ve Japon tanrılarının başlarından geçenler anlatılıyor. Konu çok basit ancak anlatılanlar pek sıradan değiller. Kojiki için Japonların Aenid'i deniyor ve mitolojilerinin zenginliği Yunan mitolojisiyle yarışabilecek nitelikte. Böyle zengin bir kaynağın üzerine Edo dönemine dek - 1600'ler - Japon tarihinde gerçekleşen iç savaşlar, karışıklıklar ve iktidar mücadeleleri de eklenince ortaya yüzlerce kahraman, acaip yaratıklar ve ilginç karakterler çıkıyor. Japonya hikaye anlatma mirasını tamamen kendi kültüründen alıyor ve şu anda bile anlatılan hikayeler bu mitolojik, tarihsel olaylara dayanıyor.
Japonların yüzlerce yıl boyunca iç savaşlar yaşaması nedeniyle şiddet kavramı son derece içselleştirilmiş. Şiddet, aynı zamanda Japonlar için en önemli kavram olan onurlarının da bir parçası. Onurunu kaybetmiş bir Japon'un harakiri yaparak -Herkesin görebileceği bir yerde karnını deşerek intihar etmek- bunun en net örneği. Japonlar için ölmek bir sorun değil, onurlarını korumak ölümden bin kat daha değerli. Hal böyle olunca da günümüzde de anlattıkları hikayeler son derece keskin oluyor. -Onur meselesi için lütfen bakınız 47 Ronin -
Bir hikayeyi harika yapan nedir? İçerdiği karakterlerin geçirdiği evrim mi? Barındırdığı sürprizler mi? Tasvirleri mi? Tüm bunlar birer etkendir ve Japonya coğrafyası iyi bir hikaye için en kusursuz malzemelere her zaman sahip olmuş. İkinci dünya savaşından sonra başlayan seferberliğin ardından Japonların da toplumsal olarak evrimleşmesi başlıyor ancak ne kadar değişirlerse değişsinler -Yeşil saçlı liseli japon öğrenci fotosu insert - temelde yer alan kültürlerini asla bırakmıyorlar. O kültürün bu insanlara en büyük mirası da ne olursa olsun vazgeçmemeleri ve çoğu hikayelerinin de temeli bu onur, mücadele ve hayatın yaratacağı sürprizlere karşı alınacak tavra dayanıyor.
1960'lardan sonra Japonya'da manga kültürü başladıktan sonra Japonya'nın hikaye anlatıcıları için altın bir dönem başlıyor. Akira Kurosawa'nin Rashomon'unu 'bu film siyah beyaz ve çok ağır' diyerek izlememek elbette bir tercih ancak şu anda milyar dolar yatırım yapılsa bile anlatılamayacak güzellikte bir hikayeye sahip. Sadece hikayenin güzelliği değil, o hikayenin anlatılış biçimi bu filmi bir efsane yapıyor. Belki de Japon hikaye anlatımının dönüm noktası Rashomon olabilir ve Rashomon sonrasında o hikaye anlatıcıları, anlatacakları için sadece sinemayı değil, mangayı ve animeyi de kullanmaya başlıyorlar. Bir hikayeyi güzel kılacak olan tüm etkenleri seferber ederek hem de.
Yaşı yetenler anımsayacaklardır, trt bir zamanlar Voltran ve Laserion adlı animeleri gösterirdi. Mecha türünden bu iki anime benim izlediğim ilk animelerdi. Her bölüm aynı şey yaşanıyordu. Korkunç güçlü yeni bir düşman önce Voltran'ı yeniyordu sonra Voltran toparlanıyor ve düşmanını son bir savaşta tepeliyordu. O dönemin He-man'i de aynı konuya sahipti. Sonra bir Fransız yapımı olan ve adı 'çizgi film' olan Clementine'i izleyince yaşım küçük de olsa çizgi film kavramına karşı düşüncem tamamen değişti. Clementine son derece sert ancak kusursuz bir yapımdı ve belli ki bir şeylerden etkilenerek yapılmıştı. Aradan uzun bir zaman geçti ve ülkemizde animenin a'sı bile pek bilinmiyorken herkesin kafasını çevirdiği bir anime ortaya çıktı. Akira. Erken yaşta Akira izlemiş olmak büyük bir şanstır çünkü anlattığı hikayenin acaipliği bir yana, varoluş, yok oluş, evren nedir, biz neredeyiz gibi soruları insan kafasına sokuyor. Bu soruları kendine sormaya başlayan bir insanın iflah olduğu görülmemiştir. Akira son derece klişe başlayan ki yapıldığı döneme göre görselliği de kusursura yakındır, sonrasında ivme kazanıp insanı tepeye kadar çıkarıp bırakan bir anime. Akira'dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ne izleyenler için ne de anime endüstrisi için.
Akira'dan sonra üzerine Neon Genesis Evangelion ortaya çıktı. - Netflix'te bulunuyor :)- Akira'nın üzerine Neon Genesis Evangelion izlendiğinde, (Evangelion özünde bir mecha animedir aynen Voltran gibi ve Voltran gibi eğlenilecek bir anime olduğu zannıyla izlendiğinde yaşattığı şok daha da büyük oluyor) anime denen türün ne olduğu daha net biçimde ortaya çıkıyor.
Düşünün çocuksunuz ve bir sabah oturup robotların savaşını izleyip kahvaltınızı edeceksiniz ancak izlediğiniz şeyin sonunda varoluşunuzu sorguluyorsunuz? Yaşınız kaç olursa olsun ayrım yapmaksızın Evangelion'un izleyicisine yaptığı aynen bu. Akira'nın aksine bunu asla çaktırmadan yapması, son derece sinsi bir plan kurup izleyicinin kafasına girmesi ayrıca takdir edilesi. Bu iki yapımı izledikten sonra bir genç yetişkin olarak daha fazlasını izlemek istiyordum. Çok daha fazlası olmalıydı ve aradığımda tonlarca yapımın olduğunu gördüm. Animenin bir diğer ucu da Manga'ydı. Çoğu animenin kaynağı olan mangalara girdiğinizde işin ucunun ne kadar kaçtığını görebilirsiniz. Şöyle bir örnek verebiliriz; Bugün dünyanın en çok okunan çizgi romanı One Piece adlı manga ve tam 470 milyon adet satmış durumda ve neredeyse 25 yıldır devam ediyor.
Çizgi film nedir? Roadrunner bir çizgi filmdir. Tom ve Jerry bir çizgi filmdir. Çizgilerden oluşmuş, arka planında hep aynı müziklerin eşlik ettiği ve kahramanlarının hep aynı şeyleri yaptığı eğlenceli şeylerdir. Çizgi filmlerin genellikle anlatmaya uğraştığı bir hikaye yoktur. Karakterlerinin sevimliği, başlarına gelen komik olaylarla çocuklar için en güzel öğleden sonrası etkinliğidir. Çizgi filmlerin içerdiği şeyler bellidir. Coyote, Acme'den dev bir vinç alıp Roadrunner'ı yakalayacaktır ancak sonunda Coyote vincin kurbanı olur ve uçurumdan aşağı düşer. Bu hep böyle olur ancak bu durum öyle çeşitlendirilerek anlatılır ki her defasında coyote o uçurumdan düştüğünde yine izleyeni eğlendirir. Çizgi film eğlendirir. Düşündürmez. Sadece tek bir amacı vardır; İzleyeni mutlu etmek, eğlendirmek. Oysa, bir anime izleyenin beynine girmeye çalışan bir kurt gibidir. Çizgi filmlerle animeler arasında sadece tek bir, TEK bir benzer şey var; ikisinin de çizgilerden oluşması. Bu kadar. Elbette bir anime de bir çizgi film olabilir bunun da türleri mevcut ancak anime denen şeyin içeriği ve anlatmaya çalıştığı şey, artık sinemanın bile cesaret edemediği bir yerde bulunuyor.
Örneğin Ghost in the shell gibi bir yapımın çizgi film olma olasılığı bulunmuyor çünkü herhangi bir çizgi filmde devlet tarafından öldürüldükten sonra bir robot bedeni verilerek gizli operasyonlara gönderilen karakterler yer almıyor. Bir çizgi filmlerde Elfen Lied'daki gibi süper güçleri olduğu için korkulan küçük bir kız çocuğu tutulduğu tesisten kaçarken zihin yoluyla onlarca insanın organlarını çıkararak paramparça etmiyor. Bir çizgi filmde Paprika'daki gibi tüm şehrin rüyaya dalarak insan zihninin en derin yerlerinden çıkan imgeler gerçekmişcesine şehrin ortasında bir festival düzenlemiyor. Bir çizgi film insanı Devilman Crybaby gibi hüngür hüngür ağlatmıyor. Bir çizgi film Attack on Titan'daki gibi insanı defalarca dumura uğratamıyor. Bir çizgi film Berserk'teki gibi insan ruhunun hayatla olan kıyasıya mücadelesinde ne olursa olsun pes etmemesi gerektiğini öğretemiyor.
Görsel olan her şey, bir önyargının oluşması için bahanedir. Görsellik bu nedenle aldatıcıdır. Algılanabilecek olan şeyler sonsuzdur.
Son söz; Dün Berserk'in yaratıcısı olan Kentaro Miura'nın 6 Mayıs 2021'de öldüğünü öğrendiğimden beri kendimde değilim. Asla görmediğiniz konuşmadığınız birini kardeşiniz kadar sevmediyseniz eğer şanslısınız. Fanboy olmak başka bir şey ancak birini kardeşiniz kadar sevmek çok başka bir şey. Yattığın gece huzurlu olsun Kentaro.