389 yıl boyunca bunu aradım. Üzerinde incecik bir duman tütüyor şimdi.
İlk kez anneannemin anlattığı hikayelerde duydum adını. Korkunç masallardı bunlar. Kanatlarını açtığı zaman yıldızlar eteğine dürülürdü. Üzerinden uçtuğu kupkuru toprak yemyeşil olurdu. Zümrüt renginin üstüne bir gökkuşağı kırıp dökmüşler gibiydi derdi anneannem. Ona da anneannesi anlatırmış. Tüm hayat ondan türedi derlermiş tufandan öncekiler. Zamanın ilerlemediği zamanlardan kalma büyüler bile tarifleyemezmiş güzelliğini.
Önce onun kanatlı insanların ülkesinden geldiğini zannetmişlerdi. Onlardan birine gidip sormuştum bunu çobanken. Kryeon dağının zirvesinde kurdukları bir şehir vardı. Dağın eteklerinde hayvanları otlatma görevi tüm çocukluğum boyunca benimdi. Gelip sessizce beni izlerlerdi. Demirden yaptıkları çubuklara güvercin otu sürerek onları çeliğe dönüştürürlerdi. Dağın içi demirle doluydu. Altında ise envai çeşit bitki bulunuyordu. İstedikleri madeni bitkilerle istedikleri şeye dönüştürebiliyorlardı. Kanatlarını kapattıklarında sırtlarında sadece incecik bir çizgi beliriyordu. Yemeğimi onlarla paylaştığım için benimle konuşuyorlardı. Bana bir gün kıpkırmızı bir içecek getirdiler. O içeceği içtikten sonra günlerce bedenim kıvrandı. Orada kalakalmıştım. Kardeşlerim ve babam beni aramaya gelmişlerdi, hatta dibime kadar geldikleri halde beni görememişlerdi. Onlara sesimi de çıkaramıyordum. Beni sanki iki ayrı zamanın sayfalarının arasında bırakmışlardı. Ne kadar zaman orada kaldım anımsamıyorum. Artık bedenim kıvranmıyordu. Belki de ilk kez bu kadar huzurluydum.
Bir sabah güneşin ışığı yüzüme vurduğunda uyanıverdim. Oraya getirdiğim hayvanlar gitmişti. Oradaki dağ bile yerinde değil gibiydi. Ağaçlar ıslık çalıyordu. Tüm renklerin içinde binlerce renk daha vardı görebiliyordum. Yerimden yavaşça doğrulduğumda koskoca ovanın ilerisinde insan siluetleri olduğunu farkettim. Oraya koşarak gitmek istedim ama ayaklarım taşlaşmış gibiydi çok ağır hareket edebiliyordum. Ancak yürüyebiliyordum ve onlara seslenmek istiyordum. Yavaş yavaş ilerledikçe yüzlercesinin orada olduğunu farkettim. Ovanın bittiği yerdeki uçurumun kenarında kımıldamadan duruyorlardı. Onlara yaklaştıkça hepsinin kanatları olduğunu seçebiliyordum. Bana ne olduğunu anlatırlar mıydı? Nerdeyse saçlarının ne renk olduğunu seçebileceğim bir mesafeye geldiğimde hepsi aynı anda kanatlarını açıp aniden göğe yükseldi. Sanki göç ediyorlardı. Artık neredeyse koşabiliyordum tökezlemeyi bırakmıştım. Sadece uçup gitmelerini seyredebildim.
Oraya vardığımda uçurumun kenarında sapsarı renkte parlayan adeta dizlerinin üstüne düşmüş bir insana benzeyen bir taş duruyordu. Kenarlarından inciler dökülen bir lapus lazuli. Yaklaştıkça maviye ve kırmızıya çalan renkleri de beliriyordu.
Aslında bunun bir yumurta olduğunu düşünmeye başladığım an taşın titrediğini hissettim. Üzerinde küçük çatlaklar belirmeye başlamıştı bile. Yumurta paramparça olduğunda üzerime sıçrayan kabukları yüzümü paramparça etmeye yetmişti bile ama acıtmamıştı. Gözlerimi kapamıştım bir an ve açtığımda karşımda duruyordu. Bir ejderha değildi. Bir kuş da değildi. Sırtından fırlamış şeffaf perdeleri vardı ve gökyüzünü örtüyordu. Mermerden yapılmış gibiydi. Köprücük kemikleri birer öpücük gibiydi. Çığlık çığlığa bağırıyordu ve nefes alıyordu. Siyah dışında tüm renkler üzerinden dökülüyordu. Ayak uçlarından dizlerine kadar mavi bir özün içine batmıştı. Yüzümden akan kanları elimle silerken kırılan kabuktan çıkıp üzerime doğru bir adım attı. Hırlıyordu ama çok mutluydu. Meleğe benzemiyordu teni şeffaf değildi bile. Işığa ihtiyacı yoktu. Boynundan kokusu fışkırıyordu. Sırtından çıkardığı uzantıları ipekten veya şaraptandı bilmiyorum. Ama yüzü bir kılıç kadar güzeldi ve beni kesiyordu. İki ametistin arasına yerleştirilmiş bir burnu vardı. Nefesi görülebilecek kadar yoğundu. Omuzlarına dökülen saçlarına bakınca bir dilek dileyebilirdim. Gündüz vakti bir meteor yağmuruydu yüzü. Anlayamadığım bir lisanda birşeyler fısıldadı bana. Gülümsedi. Omuzlarına konacak kadar küçülmüştüm sanki. Dişlerinin arasından süzülen bir ırmağın sesini duyuyordum. Anladım ki o Anka idi. Hayatın kaynağı. İçilebilir bir bedeni vardı ve ben O'nu yutkunmadan içmek istiyordum.
Bana sımsıkı sarıldı ve gitti. Tam 389 yıl önceydi bu.
Defalarca kılıçtan geçirilmeme, zehirlenmeme, kafamın kesilmesine rağmen ölmeyişimi O'na borçluydum. İki ırmağın birleştiği yerde O'nun evinin olduğunu öğrendiğimde de 58 yıl önceydi. Dünyanın tüm kardeş ırmaklarını yürüyerek gezdim ama O'nu bulamamıştım. Yaşadıklarımdan bir kaç tane kutsal kitap çıkarılabilirdi belki de. İnsanların benimle konuşmaları bile beni üzüyordu artık. Umutsuzluğum ateşin bulunmadığı zamanlara aitti. Hayatı yaşayıp aslında bir ömre sahip olamamak
kanatları koparılmış bir albatros olmak gibiydi. O bir efsaneydi. Aşık olduğum tek şeydi. O bildiğim tek şeydi. O hissettiğim tek şeydi. Tüm o yıllar boyunca bir kez bile rüya görmemiştim. Bir kez bile yemek yememiştim. Gülümsememiştim. Beni iyileştirecek bir deva yoktu. Şeklimi kaybetmiştim. Yüzlerce kavmin lisanı içinde tek bir kelime bile onun söylediklerine benzemiyordu. Sırf O'nun söylediği şeyleri bilmek için bile yeryüzündeki her allahın kuluyla konuşmaya razıydım. Tüm aşk acılarını dinlemeye, duaları sahiplenmeye, küfürleri yemeye razıydım. Sadece ne dediğini bilseydim.
Bir dolunay vakti, güneşin ebediyyen batmasından bir kaç yıl önce, yine bir nehrin kıyısında yanan bir ormanı seyrediyordum. İnsanlar artık ateşe hükmederek küllere tapıyorlardı. Tek giysileri küller olan bir kavme rastlamıştım. O ırmağın sonunda dünyanın bittiğini söylüyorlardı. Irmağın sonuna dek yürüyecektim yine. Ve yine dizlerimin üstüne çöküp ağlayacaktım.
Ama öyle olmadı. Irmağın sonunda, küller yağarken O'nu buldum. Dansediyordu. Alevlerin arasında çırılçıplak dansediyordu. Venüs O'nun karşısında bir cam parçası kadar anlamsız kalırdı. Athena O'nun bilgisine muhtaç bir dilenciydi sadece. Artemis O'nun kollarında taşıdıklarının yanında aciz ve yenik bir savaşçıydı. Beni gördüğü anda dansetmeyi bıraktı. Benden uzun değildi ama kanatlarını açtığında bir şehir kuruyordu bedenine. Kanatlarını açarak önüme doğru havalandı. Dudaklarımı kemiriyordum. Eliyle dudaklarımı durdurdu. Ağlamama izin vermedi. Titrememe de.
"Sevgim hep senin" dedi ve beni öptü. Öper öpmez de küle döndü. O yanan ormanın ortasında dünyanın yaratılmış en çaresiz insanı bendim artık. Yere yığılmış olan küllerini avuçlarıma yüzüme ve omuzlarıma sürmeye kalktım ama bedenimden sıyrılıp yine yere yığılıyorlardı. Küllerini camdan bir kaba koyup oradan uzaklaştım. Onları nehrin sonuna kendimle birlikte bırakacaktım.
Artık yorulmuştum. Nefes almak bile bir kirpiyi ısırmak gibiydi. Madem ölemiyordum, öyleyse ölüme ruhumu satabilirdim. Külleri ırmağa serpmek için cam kabın kapağını kaldırdığımda tüm küller kabı kırdı. Ağzımın içinde bir fırtınaya dönüşerek içime doluştular ve taş kesildim. Artık ölüyordum. Belki de dev bir ağaca dönüşecektim. Belki de bir ninniye.
Ama öyle olmadı. Dizlerimin üzerine düşmüş parlayan bir taşa dönüştüm. Yine bir uçurumun kenarında beni bulacak olanı bekleyecektim.
19 Aralık 2013 Perşembe
18 Aralık 2013 Çarşamba
Ateş ve atlar
Hiçbir şey düşünemiyorum şu an. Tüm hayatım boyu böyle bir anı sadece iki kez yaşadım.
İlk hissettiğim zaman 13 yaşındaydım. Voldreva kardinalinin evine davet edilmiştik ailemle birlikte. Babam Krastora'nın en büyük birliğinin başında bir voldemare idi, yani siz nasıl diyorsunuz albay. Bu ordular kürelerin bazılarına ziyaretlerde bulunuyorlardı ve oralardaki Ambrosia'yı toplayıp bizlere sunuyorlardı. Ambrosia olmadan yaşayamayız. Belki yaşayabilirdik ama o sınırların dışındaki sefillere dönerdik. Bizim için yaşamak demek, yok etmek demektir. Hükmetmek demektir. Bizden önce gelenler vicdan gibi şeylere sığınıyorlardı. O denli zavallıca bir toplumdular ki, sürekli kendilerini yok edip yenilerini yaratmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Uğultulu bir döngü. Onlar da yok etmek konusunda maharetliydiler elbette ama sadece kendilerini yok etmekte ustalaşmışlardı. Atalarımızı asla anmayız biz. Çünkü sefil yaratıklardı hepsi. Bulduğumuz kemiklerinden neler yaşadıklarını Ambrosia sayesinde öğrenebildiğimiz için nerdeyse her birinin anılarına sahibiz. Güneş artık doğmuyor ve batmıyor. Karanlığın üstüne kendi güneşimizi serdik. Atalarımıza ait olan güneşi bile defettik.
Çiftlikte toplanan onca soylunun arasında voldemare ve priamareler elbette üstün sayılmıyorlardı. Bir de yaratıcılar vardı orada. Yok olan tüm toplumları sırf zevk olsun diye tekrar yaratıp, o ilkellikleriyle kendi kendilerine ne yapacaklar acaba diye seyreden Morkhallar. Kelimelerin ve sayıların sırlarını bilirseniz eğer, istediğiniz şeyi yaratabilme gücüne sahip olursunuz. Onlar fısıltıların bile ötesini öğrenmiş gri tenliler. Kıskanmıyorum onları. Ama benziyorum onlara. Onlar üç kere büyük olanlar. Birincisi yaratmak. İkincisi yok etmek. Üçüncüsü ise sevgi. Zaaf olmayan sevgi. Bize öğrettiler, sevgiyi bile bir hayıflanma aracı haline getirmişler. O kadar tuhaf ki sevdiklerini bile öldürmekten çekinmemişler.
Herkes çiftliğe vardığında atların olduğu yere toplandık. Ben elbette en öndeydim. Çünkü o güne dek atları hiç görmemiştim. Babamın tüm hayatı ise atlarla konuşmakla geçmişti. Belki de benimle konuştuğundan hatta annemle konuştuğundan bile daha fazla konuşmuştur atlarla. İki hayvan tanıdım konuşabileceğiniz; birisi atlar diğeri kaplanlar. Kaplanlar ki içinizi bile okurlar. Ama babam atlarla konuşuyordu sadece. Gövdelerinden ve kemiklerinden kılıçların yaratıldığı simsiyah atlarla.
Atların tutulduğu çitlerin önüne bir sessizlik gibi hızlıca geldi kalabalık. Kısrakların olduğu kulübelerin kapısı açıldı. Bembeyaz atlar salındı önce güzel haberler gibi. Ardından sebepsiz bir rüzgar esti. Atların yelelerine ulaşmadı bile. Onlar çoktan yeryüzünü ayaklarıyla dövmeye başlamışlardı bile. Derken üzerinde simsiyah deri bir montu olan biri girdi içeri. Saçları kıvrımsızdı ama düz de değildi. Benden kısaydı. Arkasına asla bakmayan biriydi bu. Atlara doğru koşmaya başladı ve üzerinde taşıdığı mont ne kadar siyahsa onun tam zıttı olacak kadar beyaz bir atı yelelerinden yakalayıp üzerine bindi. O beyaz ata bindiği anda yüzünü görebildim. O güne dek yazılmış tüm kitaplar yandı o anda beynimde. Belki zihnim bir evren yaratacak genişlikte düşünebilirdi ama onun yüzünü değil. Gözleri o kadar büyüktü ki sanki ateşi onlar yaratmışlardı. Atın üzerine bindiği anda hiçbir şey düşünememeye başladım sadece seyredebiliyordum.
Zaman ağır şeydir. Sürekli özgül ağırlığı değişir ve üzerine biner. Zaman o anda sıfıra yakın bir ağırlıkla beni yerçekimsiz bir ana hapsetti. Birden omzuma dokunan babamın elini hissettiğim ana dek. "Görüyor musun kız ne kadar becerikli? Belki sen de bir gün böyle ata binebilirsin. " dedi gülümseyerek. Kafamı bile çevirmeden " benim gibi kılıç kullanan birinin ata ihtiyacı olmaz sanırım " dedim hafif kızgın bir sesle. Kızmamıştım halbuki. Sadece o anı bozduğu için babamdan kurtulmak istiyordum.
Atların olduğu alana daha sonra başka hünerli biniciler daldı ve hepsi maharetlerini gösterdiler. Seyre daldığım kızı gözlerimle bulamıyordum. Onca renkli kıyafetli papağan kılıklı insanın arasında simsiyah giyinmiş tek kişiydi ve ben onu göremiyordum. Telaşlanmıyorum hayır. Telaşlanacak bir durum yok.
O gün, bacağımı kaybettiğim günün bir gün öncesiydi. Beni ağzıyla duvara fırlatan Korintian'ın son kurbanıydım. Kılıcımı karnına saplayabilmiştim ancak. Babamın kafasını koparmasına da engel olmamıştı bu. Uyuyakalmıştım sadece. O kadar çok kan vardı ki tüm çiftlik kırmızı bir dolunayın altında ezilmiş gibiydi. Diğer tüm insanlar gibi ben de uyuyakalmıştım ama yaşıyordum. O aşağıladığımız insanların haklı intikamını tatmıştık. Kibrimizin son günüydü o gün. Ancak ölmeden ölürsen anlayabileceğin türden bir bilgiydi bu. Ambrosia ile edinememiştik.
Şimdi 35 yaşına gireli bir kaç gün olmuş biriydim ve karşımda O, siyah montuyla bu kez önümde duruyordu. Bir atın üzerinde değildi. Babam artık omzuma dokunamazdı. Bana sadece bakıyordu. Gözlerindeki ateş gerçekti. Beni daha önce görmemişti ve aklımdan geçenleri bilemezdi. Bu rahatlatmıyordu beni. Bilsin istiyordum. Bilsin ve hissetsin. O kadar derinden hissetsin ki hafızanın geri getiremeyeği bu değerli ab-ı hayatı benden içsin.
"Afedersiniz Pantheon'a nasıl gidebilirim? Bana anlatır mısınız?" diye soruyordu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Pantheon adında bir yer mi vardı? emin değildim. Üç milyar yıl önce bu hikayeyi birisi daha anlatmıştı bana. Ben o zamanlar sadece bir dinleyiciydim ama artık yaşayan biriydim. O an anımsar gibi oldum. O artık bir kız değildi ve ben lavlar akan gözlerine bakarak bir kaç dakika bir şeyler demeye çabaladım. Çiftliği anımsatamazdım. Bacağımın aslında takma olduğunu farketmemişti bile. Bana bakıyordu ama beni görmüyordu bile. Orada senle birlikteydik sen ata binmiştin bembeyaz bir ata üstelik üzerinde yine bu mont vardı diyemezdim. Oradan nasıl kurtulmuştu? Korintian beni şans eseri sağ bırakmıştı ama O, tüm uzuvlarıyla karşımdaydı.
"Biraz ilerde bir demirci ustası göreceksiniz. O buraların en yetkin insanlarından biridir. O'na sorabilirsiniz" diyebildim sadece. Gülümseyerek teşekkür etti. Arkasına dönüp bakmayacaktı elbette. Önümde yürüyordu ve ben sadece seyrettim. Seyrettikçe evren büyüdü genişledi. Sokağın başına geldiğinde ise dönüp baktı bana. Orada öylece durdu bir an. Dönüp baktı bana. Tekrar yürüyüp gitti mi anımsamıyorum bile. Sadece baktığını biliyorum. Bu da yeterliydi.
Zaman ağır şeydir. Kimse bilmese de sizi kendisine benzetir. Ve ben o ana benzedim.
İlk hissettiğim zaman 13 yaşındaydım. Voldreva kardinalinin evine davet edilmiştik ailemle birlikte. Babam Krastora'nın en büyük birliğinin başında bir voldemare idi, yani siz nasıl diyorsunuz albay. Bu ordular kürelerin bazılarına ziyaretlerde bulunuyorlardı ve oralardaki Ambrosia'yı toplayıp bizlere sunuyorlardı. Ambrosia olmadan yaşayamayız. Belki yaşayabilirdik ama o sınırların dışındaki sefillere dönerdik. Bizim için yaşamak demek, yok etmek demektir. Hükmetmek demektir. Bizden önce gelenler vicdan gibi şeylere sığınıyorlardı. O denli zavallıca bir toplumdular ki, sürekli kendilerini yok edip yenilerini yaratmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Uğultulu bir döngü. Onlar da yok etmek konusunda maharetliydiler elbette ama sadece kendilerini yok etmekte ustalaşmışlardı. Atalarımızı asla anmayız biz. Çünkü sefil yaratıklardı hepsi. Bulduğumuz kemiklerinden neler yaşadıklarını Ambrosia sayesinde öğrenebildiğimiz için nerdeyse her birinin anılarına sahibiz. Güneş artık doğmuyor ve batmıyor. Karanlığın üstüne kendi güneşimizi serdik. Atalarımıza ait olan güneşi bile defettik.
Çiftlikte toplanan onca soylunun arasında voldemare ve priamareler elbette üstün sayılmıyorlardı. Bir de yaratıcılar vardı orada. Yok olan tüm toplumları sırf zevk olsun diye tekrar yaratıp, o ilkellikleriyle kendi kendilerine ne yapacaklar acaba diye seyreden Morkhallar. Kelimelerin ve sayıların sırlarını bilirseniz eğer, istediğiniz şeyi yaratabilme gücüne sahip olursunuz. Onlar fısıltıların bile ötesini öğrenmiş gri tenliler. Kıskanmıyorum onları. Ama benziyorum onlara. Onlar üç kere büyük olanlar. Birincisi yaratmak. İkincisi yok etmek. Üçüncüsü ise sevgi. Zaaf olmayan sevgi. Bize öğrettiler, sevgiyi bile bir hayıflanma aracı haline getirmişler. O kadar tuhaf ki sevdiklerini bile öldürmekten çekinmemişler.
Herkes çiftliğe vardığında atların olduğu yere toplandık. Ben elbette en öndeydim. Çünkü o güne dek atları hiç görmemiştim. Babamın tüm hayatı ise atlarla konuşmakla geçmişti. Belki de benimle konuştuğundan hatta annemle konuştuğundan bile daha fazla konuşmuştur atlarla. İki hayvan tanıdım konuşabileceğiniz; birisi atlar diğeri kaplanlar. Kaplanlar ki içinizi bile okurlar. Ama babam atlarla konuşuyordu sadece. Gövdelerinden ve kemiklerinden kılıçların yaratıldığı simsiyah atlarla.
Atların tutulduğu çitlerin önüne bir sessizlik gibi hızlıca geldi kalabalık. Kısrakların olduğu kulübelerin kapısı açıldı. Bembeyaz atlar salındı önce güzel haberler gibi. Ardından sebepsiz bir rüzgar esti. Atların yelelerine ulaşmadı bile. Onlar çoktan yeryüzünü ayaklarıyla dövmeye başlamışlardı bile. Derken üzerinde simsiyah deri bir montu olan biri girdi içeri. Saçları kıvrımsızdı ama düz de değildi. Benden kısaydı. Arkasına asla bakmayan biriydi bu. Atlara doğru koşmaya başladı ve üzerinde taşıdığı mont ne kadar siyahsa onun tam zıttı olacak kadar beyaz bir atı yelelerinden yakalayıp üzerine bindi. O beyaz ata bindiği anda yüzünü görebildim. O güne dek yazılmış tüm kitaplar yandı o anda beynimde. Belki zihnim bir evren yaratacak genişlikte düşünebilirdi ama onun yüzünü değil. Gözleri o kadar büyüktü ki sanki ateşi onlar yaratmışlardı. Atın üzerine bindiği anda hiçbir şey düşünememeye başladım sadece seyredebiliyordum.
Zaman ağır şeydir. Sürekli özgül ağırlığı değişir ve üzerine biner. Zaman o anda sıfıra yakın bir ağırlıkla beni yerçekimsiz bir ana hapsetti. Birden omzuma dokunan babamın elini hissettiğim ana dek. "Görüyor musun kız ne kadar becerikli? Belki sen de bir gün böyle ata binebilirsin. " dedi gülümseyerek. Kafamı bile çevirmeden " benim gibi kılıç kullanan birinin ata ihtiyacı olmaz sanırım " dedim hafif kızgın bir sesle. Kızmamıştım halbuki. Sadece o anı bozduğu için babamdan kurtulmak istiyordum.
Atların olduğu alana daha sonra başka hünerli biniciler daldı ve hepsi maharetlerini gösterdiler. Seyre daldığım kızı gözlerimle bulamıyordum. Onca renkli kıyafetli papağan kılıklı insanın arasında simsiyah giyinmiş tek kişiydi ve ben onu göremiyordum. Telaşlanmıyorum hayır. Telaşlanacak bir durum yok.
O gün, bacağımı kaybettiğim günün bir gün öncesiydi. Beni ağzıyla duvara fırlatan Korintian'ın son kurbanıydım. Kılıcımı karnına saplayabilmiştim ancak. Babamın kafasını koparmasına da engel olmamıştı bu. Uyuyakalmıştım sadece. O kadar çok kan vardı ki tüm çiftlik kırmızı bir dolunayın altında ezilmiş gibiydi. Diğer tüm insanlar gibi ben de uyuyakalmıştım ama yaşıyordum. O aşağıladığımız insanların haklı intikamını tatmıştık. Kibrimizin son günüydü o gün. Ancak ölmeden ölürsen anlayabileceğin türden bir bilgiydi bu. Ambrosia ile edinememiştik.
Şimdi 35 yaşına gireli bir kaç gün olmuş biriydim ve karşımda O, siyah montuyla bu kez önümde duruyordu. Bir atın üzerinde değildi. Babam artık omzuma dokunamazdı. Bana sadece bakıyordu. Gözlerindeki ateş gerçekti. Beni daha önce görmemişti ve aklımdan geçenleri bilemezdi. Bu rahatlatmıyordu beni. Bilsin istiyordum. Bilsin ve hissetsin. O kadar derinden hissetsin ki hafızanın geri getiremeyeği bu değerli ab-ı hayatı benden içsin.
"Afedersiniz Pantheon'a nasıl gidebilirim? Bana anlatır mısınız?" diye soruyordu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Pantheon adında bir yer mi vardı? emin değildim. Üç milyar yıl önce bu hikayeyi birisi daha anlatmıştı bana. Ben o zamanlar sadece bir dinleyiciydim ama artık yaşayan biriydim. O an anımsar gibi oldum. O artık bir kız değildi ve ben lavlar akan gözlerine bakarak bir kaç dakika bir şeyler demeye çabaladım. Çiftliği anımsatamazdım. Bacağımın aslında takma olduğunu farketmemişti bile. Bana bakıyordu ama beni görmüyordu bile. Orada senle birlikteydik sen ata binmiştin bembeyaz bir ata üstelik üzerinde yine bu mont vardı diyemezdim. Oradan nasıl kurtulmuştu? Korintian beni şans eseri sağ bırakmıştı ama O, tüm uzuvlarıyla karşımdaydı.
"Biraz ilerde bir demirci ustası göreceksiniz. O buraların en yetkin insanlarından biridir. O'na sorabilirsiniz" diyebildim sadece. Gülümseyerek teşekkür etti. Arkasına dönüp bakmayacaktı elbette. Önümde yürüyordu ve ben sadece seyrettim. Seyrettikçe evren büyüdü genişledi. Sokağın başına geldiğinde ise dönüp baktı bana. Orada öylece durdu bir an. Dönüp baktı bana. Tekrar yürüyüp gitti mi anımsamıyorum bile. Sadece baktığını biliyorum. Bu da yeterliydi.
Zaman ağır şeydir. Kimse bilmese de sizi kendisine benzetir. Ve ben o ana benzedim.
10 Aralık 2013 Salı
Musica Universalis - Kürelerin müziği
Musica Universalis, ilk kez Samoslu Pythagoras'ın daha Sokrates doğmadan önce öne sürdüğü evrenin uyumunu açıklamaya çalışan bir kavramdır. Bugün bu kavramı "kürelerin müziği" olarak adlandırabiliriz. Pythagoras, bizim bildiğimiz 3-4-5 üçgenini, yani hipotenüsü bulduğu söylenen matematikçiden çok daha fazlasıydı. Müzik, astronomi ve tıp konusunda da oldukça bilgiliydi. Hazretin söylediği şuydu; evrende varolan tüm gezegenler, yani küreler, insan kulağının duyamayacağı bir frenkansta sesler çıkarırlar. Yörüngelerinde hareket ederken veya bir başka küreyle yakınlaştıklarında, bu çıkardıkları uğultunun veya fısıltının frekansı değişir. O zaman gökyüzünde en belirgin biçimde görülen gezegenler yani merkür, venüs, ay, mars, jüpiter ve satürn ile güneşin birbiri arasındaki bağlantıyla bu müzik oluşur. Her bir gezegenin birbiri arasındaki ilişki, dünya ile birlikte bugün bildiğimiz müziğin 7 oktavını da oluştururlar. Bu müzik, asla uyumsuz değildir.
Kaostan beslenen evrenin kendi karmaşıklığının içinde bile var ettiği düzeni çözmeye çalışmak açısından önemli bir adım. Tolkien de Silmarillion'da orta dünyayı ve evrenini yaratan tanrıların, bunu müzikle yaptıklarını yazmıştır. Bir çok doğu ve kuzey mitolojisinde de evrenin müzikle yaratıldığı söylenegelir. Müzik, bizim sadece kulağımızla duyduğumuz melodilerin de ötesinde, büyüleyiciliğini var ettiği akıştan alır. Pythagoras, musica universalis ile harmoninin tüm evren üzerine yayılı olduğunu objelerin sessiz uğultusuyla açıklarken, Kepler, gezegenlerin yörüngelerini açıkladığı tüm eserlerinde musica universalis'ten faydalanmıştır. Özellikle Harmonices Mundi adlı eserinde, musica universalis'e göre gezegenlerin yörüngelerini açıklamıştır ve bu yörüngelerin dairesel değil eliptik olduğunu söylemiştir.
Gezegenlerin çıkardığı düşük frekanslı sesler. evet pek bilimsel durmuyor. Pyhtagoras'ın söyledikleri bunlarla sınırlı değil. Dünyada var olan tüm olayların, her bireyin doğduğu anın o anda gezegenlerin konumlarının ve o anda yarattıkları müziğin etkisiyle belirlendiğini de söylüyor. Yani, insan hayatını en başta etkileyen bu müzik. Evet bildiniz. Astrolojinin mantığı nedir diye sorulacak olursa eğer, verilebilecek cevap da bu olabilir. Ancak astroloji çok eski çağlarda bir kehanet aracı bile değildi. Sadece insanların hayatlarını yönlendirebilmek için kullandıkları bir araçtı. dolunayda ekinlerin ekilmemesi, gün doğumunda dua edilmesi gibi gibi..gök cisimlerinin hareketlerine göre değildi aslında yapılanların sıralaması. gök cisimlerinin birbiriyle arasındaki dansla ilgiliydi. bu dansın müziğiyle dünyanın şekillendirildiğine inanılıyordu.
Bu konuya ciddi kafa patlatmış bir başka kişi de elbette 2. Leonardo da Vinci diyebileceğim Athanasius Kircher. Kircher, uzun süre musica universalis'i açıklamaya çalıştı ve sadece gezegenlerin değil, her kavramın böyle bir müziğe sahip olduğunu söylüyordu eserlerinde. Yani, her insanın bir müziği vardır. Bu müzik, bir başka müzikle yani başka biriyle çok uyumlu da olabilir, son derece korkunç da.
Bir de Bach var tabi. Müziği matematiksel bir mükemmellikte bestelemiş olan Bach'ın yarattığı müziğin uyum kuralları da musica universalis ile oldukça uyumlu görünüyor. Bach, nerdeyse tüm eserlerinde insanı hipnotize eder. Belki de sebebi budur. Kulağımızın duyduğu her bir notanın birbiri ardına sıralanmasındaki garip hazzı düşünün. Dinlediğiniz en güzel müziği hayal edin. Kürelerin fısıltısı oradadır.
8 Aralık 2013 Pazar
Sisler denizinde yalnız bir adam
Sisler denizinin üstündeki gezgin, 1818 yılında Caspar David Friedrich'in zihninde gördüğü bir manzaranın önüne yerleştirdiği yalnız bir insan tasviri. Ulaşılabilecek en yüksek yere gelmiş, gayet şık giyimli, çizmeleri bile tozlanmadan mağrur ve çok acıklı bir şekilde duran bu adamın kafasından geçenleri sezmek şüphesiz ki düşünenler için nice hikmetlerle doludur. Bir dağın çıkılması en zor yerine, kayalarla dolu zirvesine ulaşmış birinin durup ufkun ötesini bile görebilmesini sağlayan bu yerde derin düşüncelere dalması kaçılamaz olanla yüzleşmesini anlatıp durur resmi görenlere.
Dağın aşağısını görmek imkansızdır. Geçmiş, yani olup bitenler oraya nasıl geldiğini anlatmamaktadır. Aşağısı artık sislerle örtülüdür. Oraya çıkana dek çekilen cefaların önemi yoktur belki ama adamın destek almak için kullandığı bastonu yanında durmaktadır. Adamın günle işi bitmiştir. Zamanla işi kalmamıştır. Rüzgar saçlarını ele geçirmiştir. Sanki hiç birşeyin önemi kalmamış gibidir. Etrafta tek bir canlı bile yoktur. Cansızlığın sembolüdür o kayalar. O keskin kayaların tepesinde duran adam, zafer kazanmamıştır. Aksine yenilmiş gibidir. Nereye gelinirse gelinsin, ne yapılırsa yapılsın, nasılsa yenileceksin der gibi öne atmıştır bir dizini.
Düştüğü duruma bakılırsa, izolasyonu kesindir adamın. Hayatı anlamak için kıvranan herkesin çektiği bir sancıyı çekmektedir. Görebildiği tek şeyse ufka yakın duran başka zirvelerdir ve önünü kaplayan dev bir sis. Kendi zirvesinin etrafını görememektedir. O bir gezgindir ve arayıştadır bu belli. Aradığı şeyi bulabilmek için çıkmıştır belki de oraya. Bunun karşılığında karşılaştığı tek şeyse belirsizliktir. Hayatının aşkını mı aramaktadır? başarıyı mı? ölümden sonrasını mı? belki de herşeye tepeden bakarak onları birlikte görerek anlayabileceğini zannetmektedir. Ama şu kesindir; yapayalnızdır bu adam. Resmi yapan ressam bile orada değildir.
Nihai olarak varılacak noktada, yine bulunacak olan şey belirsizliktir. Belki de orada sislerle örtülü olan manzaraya bakarak kendinden başka düşüneceği bir şey bulamamaktadır. Bu dünyayı sisler gizliyor hep. O sisleri aralamak istesek de göreceğimiz tek manzara ihtişamlı bir manzaradan başka bir şey olmayacak. Bu bir teselli bile değil. Varlığını en keskin biçinde hissedeceği yerde, herşeyin ve herkesin üstünde duran biri bile, dünyayı ayaklarının altına almış olsa bile, yapayalnız kaldığını farkedecektir. Bu adam, belki de hayatımızın net bir özeti. Belirsizlikle bezenmiş olan hayatın içine dalıp gitseniz de onun dışına çıksanız da göreceğiniz manzara bu. Puslu bir gökyüzü ve yorgunluk.
Belki de bu resmin devamında, adam atladı o kayalıkların üstünden. Sisin içine daldı ve sislerin altındakini görebildi bir kaç saniyeliğine de olsa. Hayat bu iyiliği yapabiliyor. Anlık da olsa size peçesini kaldırıp yüzünü gösterebiliyor. Sırf bunun için çekilecek cezaya değer mi peki? Bilmiyorum.
28 Kasım 2013 Perşembe
Uzak Kaderler İçin
Birgün, bir yagmurla garip garip
-Çolugu çocugu terk edecegim.-
Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladim
Alip basimi gidecegim.
Asir yirminci asirdir, amenna
Bir yanimda sevgilerim, bir yanimda sancim
Neon lambalari büsbütün karartir gecemizi
Uzaklar daha uzaklasir
Bir define çikarir gibi kayalardan, Ademden beri
Simsicak sevgilere muhtacim.
Bir gün alip basimi gidecegim
-Yildizlar isisin, yollar üsüsün, yollar...-
Belimi bir ilik sal sarsin, mavi
Hüzünlü bir serencamin ardindan, sarkisiz
Rüyalarim unutulmus bir handa pes desin
Görmüs geçirmis bir çift duygulu dudak karsisinda.
Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanin ayri ayri yasayabilsem kaderinde
Diyari gurbette kanli bir ask
Bahtsiz bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakin ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir aksam
Içip içip aglasam...
Nasil kisa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin sulari çaglar simdi
Yildizlar dökülür sonsuza içimizden.
Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yagmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çolugu çocugu terk edecegim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak
Bir sonbahar, bir sabah ve bir yagmur olacak
Toprak ve insan kokulariyla,
Ugultulu bir sarhosluk içinde, yillar için
Basimi alip gidecegim.
Turgut Uyar belki de bilmek isteyip de bilemediği onlarca hayat için yazdı bunları. Tek bir hayatın içine kalmışız. Yıllar geçerken ne yapılırsa yapılsın geri döndürülemeyen dümdüz bir çizgi gibi elimizden gidiveren o tek ve biricik hayatımız, karşımızda dev bir canavar varmış da elimizde sadece tek bir kurşunu olan tabanca tutuyormuşuz gibi duran bizler. Uzaktan görüp de imrendiğimiz demeyelim de, ucundan tutup gözlerimizi daldırıp çıkaracağımız bir avuç suyun içinde yüzen bir balık gibi hayatlarımız. Hep bir şeyler eksik. En zengininden en fakirine, en güçlüsünden en zayıfına, en çok şey bileninden en cahiline dek, herkesin hayatında ortak olan şu; bir şey/ler eksik.
O eksikliği tamamlayabiliyor muyuz çekip giderek? Kurmuşsun düzenini, evin araban, lisede okuyan bir evladın var. Öğlen okuldan eve gelip uyuma hayalini kuran bir çocuk. Yemekte karnıyarık yiyorsun akşamları. Karının üstünde ne kıyafet var bilmiyorsun bile akşam eve geldiğinde. Neden? çünkü yorgunsun. Çekip gidersen ne olur onlara? En berbat hayatları bile terkedemiyoruz. Çünkü bir kere yaşanan ve yapılan, bir daha yapılamıyor. Bak sen şimdi bu ekrana bakıyorsun, kaldır at bu ekranı duvara çarp, geri dönüşü yok bunun. Bir yağmur bir kez yağmıyor ama. Okuduklarını tekrar da okuyabiliyorsun. Sözlerin ondan büyük önemi var. Çünkü bir kez içine işledikleri zaman, çıkmıyorlar içinden. Bir hayatı da bir kez yaşıyorsun. Daha da beteri, sadece tek bir hayatın var bir ömürde. O tek tabancanın tek kurşununu kafamıza mı sıksak daha iyi sanki?
Bir kez seviliyorsun gerçekten. Bunu hiç tatmamış adamın adının bile bir önemi yok. Tarihe altın harflerle adını yazdıran ulu hakanların hükümdarların kaçı gerçekten sevilmiş acaba? Ağzından çıkan tek bir lafla insanların hayatlarını bitirecek güce sahip bir insan sevilmiş midir hiç? Bir kez mi seviyorsun gerçekten? Sevilmek nasıldır, nerden gelip nereye gider bunu belliyor insan da, sevdiğini anlaması kolay mı sanki? Görmüş geçirmiş dudaklar bile bilemez o anda.
Kural şu; o sıcak yuvadan çıkıp kordonunun kesildiği saniyeden, o son nefesi verdiğin ana dek, eksik olan şeylerin şekli, miktarı veya adı hep değişecek. Aynı kalacak olan, eksikliğinin kesinliği. Anlamsız kelimesi birden beliriyor burada işte. Bunu deşsen, üstüne gittikçe senden kaçan bir kedi gibi korkak gözlerle sana bakıyor.
Bir gün alıp başını gideceksin gitmesine de, nereye gideceksin? Zamanın dışına mı çıkabileceksin? Evrenin yan perdesini aralayıp bittiği yere mi ereceksin? Gitmek, umut ettirir insana bak yeni bir şey başlıyor dedirtir de, nereye gideceksin? Bu hayata 12 yaşında bir çocuğun eline kalaşnikof verip 10 yaşındaki çocukları öldürtenler de dahil, tekele gidip kısa winston bulamayıp onun yerine üzülerek muratti alanlar da. Doğduktan üç gün sonra ölen bebekler de dahil, 90 yaşına geldiği halde malını mülkünü hala arttırmaya çabalayanlar da. Başka şehirde yaşayan sevdiğini özleyenler de. Nefes aldığı halde aslında bir ölü olanlar da, bir şarkı dinleyip mutlu olabilen de. Ağrıyor. Düşünmezsen geçen bir ağrı ama ağrıyor. Bir sahil kasabasına gidip içip içip ağlasan da ağrıyor, sabaha karşı sevdiğin haber vermeden evinin kapısını çaldığında da.
Gitsen de, kalsan da geçmeyecek.
24 Kasım 2013 Pazar
Zafer sizin Sacco ve Vanzetti
15 nisan 1920 günü bir ayakkabı fabrikasında çalışanların maaşlarını taşıyan Frederick Parmenter ve Alessandro Berardelli Boston'daki South Braintree semtinde başlarına geleceklerden habersizdirler. Herşey çok hızlı biçimde olur ve yanlarına yaklaşan iki kişi tarafından sokak ortasında vurularak öldürülürler. Hırsızlar çantaları kaptıkları gibi içinde 3 kişinin daha olduğu Buick marka bir arabaya binerek kaçarlar. Bu olay, artık işsizliğin, parasızlığın Amerika'da göçmen olarak yaşayanların fazla olduğu bu gibi yerlerde oldukça alışıldık bir durumdur aslında.
Görgü tanıkları cinayeti işleyenlerin "italyan görünümlü" olduğunu söyleyince polis derhal bir cadı avı başlatır. Olaya karışanlar çoktan tüymüşlerdir bile. Yine de birileri katil olmalıdır. Artık Amerika'nın eski sahipleri olan kızılderililer tamamen kovulmuştur. Artık yerliler puriten Amerikalılardır. Yıllar boyunca Avrupa'dan yeni kıtaya süren göçler sonucu kalabalık bir göçmen grubunun oluşturduğu çalışan sınıf artık kızılderililerin yerini almıştır. üç kuruş para için saatlerce çalışan bu insanların o büyük amerika hayallerinin yerini dev bir hayal kırıklığı almıştır. Göçmenler öfkelidir. Çünkü yaşayabilecekleri bir hayat sürememektedirler. Ancak burjuva da aynı şekilde öfkelidir. Dışardan gelip onların haklarını gaspeden bu yabancılara karşı anlamsız bir nefret duymaktadırlar. Göçmenler sadece zaten orada olan ve Amerika'nın gerçek sahiplerinin haklarını gasp etmeye gelmişlerdir onlara göre. Sanki kendileri bunu yapmamış gibi.
Bu olağan cinayetten 12 yıl önce 1908 yılında ise Amerika topraklarına iki sıradan İtalyan göçmen ayak basar. Babası şarapçılık yapan ve büyük hayalleri olan ayakkabı tamircisi Nicola Sacco ve seyyar arabasında balık satıp geçimini sağlamaya çalışan Bartolomeo Vanzetti. Bu iki sıradan adamı biraraya getiren şey düşünceleridir. O dönem haksızlığa karşı şirketlerin ve hükümetin karşısında birleşmeye başlayan göçmenler Anarşizm'e gönül vermişlerdir. Hükümetlerin sadece birer baş belası olduğunu ve insan hayatlarını kolayca harcadıklarını, belli bir zümre için var olduklarını anlamaları zor olmamıştır. Balık tezgahında Proudhon okuyan bir italyan düşünün. İşte o Vanzetti'dir. Eskiden insanlar haklarını aramanın en iyi yolunun düşünmek olduğuna emindiler. Bu iki italyanın yolu kesiştiğinde onları birleştiren de buydu. Anarşist bir gruba katıldılar. Mitingler, toplantılar, eylem planları. Fakirlikten ölmek üzereydiler ama bir uğraş içinde olmanın hazzını yaşıyorlardı.
Cinayet işlendikten sonra polis bazı yerlere baskınlar düzenledi ve bunlardan birinde Sacco ve Vanzetti üstlerinde anarşist bildirilerle ve birer tabancayla yakalandılar. Polis için bu ikisinden daha enfes şüpheliler olamazdı. Üstelik görgü tanıklarından birisi ikisini teşhis etmişti bile. Üstlerinde taşıdıkları silahlardan balistik incelemesi bile yapılmadan tutuklandılar ve mahkemeye çıkarıldılar. Yargıç onlara cinayetle ilgili sorulardan çok ideolojik sorular sormayı tercih edecekti. "demek bu ülkeyi yok etmek istiyorsunuz." "birinci dünya savaşından neden kaçtınız?"
"neden ülkeniz için savaşmadınız?"
Çok açıktır ki 1920 Amerika'sında ideolojik deliliğe bulaşmamış insan nerdeyse yoktur. Ku Klux Klan'ın milyonlarca üyesi vardır. Komunist rejim Sovyetlerde yeni kurulmasına rağmen kısa sürede insanlarda korku yaratmıştır. Komunizm = dinsizliktir. Bu bilgi aşırı püriten fikirlere sahip Amerikalılar için yeterince korku vericidir. Ülkede sol ve anarşist gruplara karşı en ufak bir tolerans dahi gösterilmemektedir. Sacco ve Vanzetti'nin mahkemesi de tam böyle bir ortamda gerçekleşmiştir. Yargılananların hangi düşünceye sahip olduğu o nedenle çok önemlidir. Çünkü yargılayanlar için onlar gibi olmayanlar yok edilmelidir.
Çok uzun sürmeyen bir mahkeme sonucu Sacco ve Vanzetti ölüme mahkum edilirler. Mahkumiyet için geçerli nedenler bir kaç kişinin "italyan görünümlü" katilleri Sacco ve Vanzetti'ye benzetmesidir. Oldukça ilkel bir balistik inceleme sonucu cinayet silahlarının da üstlerinden çıkan silahlar olduğuna kanaat edilmiştir. Aslında onlar cinayetten değil, çoğunluk gibi olmadıkları için mahkum edilmişlerdir. Üstelik mahkumlar doğru dürüst ingilizce bile konuşamadıkları için çevirmen bile getirilmemiştir. Alınan ifadeleri
Dava çok kısa sürede Boston sınırlarını aşacak bir olaya dönüşür. Alenen adaletsizce yargılanan bu iki insanı savunan avukat Fred Moore sayesinde, dava daha da uzayacaktır. Moore olayı sosyolojik bir dava haline getiren kişidir aynı zamanda. Çünkü usta bir sosyologtur ve toplumun içindeki derin çatırtıların farkındadır. Sacco ve Vanzetti, o sırada Amerikan toplumunun içine düştüğü derin çatlakların mahkumlarıdır. Olay uluslararası bir boyut kazanır dönemin ünlü yazarları ve düşünürleri sayesinde. Bernard Shaw, Marie Curie, Albert Einstein yazdıklarıyla ve konuşmalarıyla davanın yeniden görülmesi için kamuoyu oluştururlar. Ölüme mahkum edilen iki sıradan italyan, artık özgür düşünmenin sembolleri halini almışlardır. Mahkumiyetleri süresince yaşadıkları izolasyon nedeniyle akıl sağlıklarını yitirme noktasına bile gelmeleri hafifletici neden olarak görülmez. Davanın yeniden görülmesi için gösteriler düzenlenir. Boston'da 250.000 kişinin katıldığı gösterilere polis çok sert müdahale eder. Amerikanın Paris büyükelçiliği önünde bile 150.000 insan toplanmıştır. Bu gösterileri modern zamanın ilk tepki gösterileridirler. Belki de aktivizmin ateşini fitilleyen gösterilerdir bile diyebiliriz bunlara. Çünkü o güne dek bu denli kitlesel bir tepki, bir olay için gösterilmemiştir.
Vanzetti bekardır. Ama Sacco aşık bir adamdır ve bir oğlu vardır; Dante. tam 7 yıl süren ölümü bekleyişi sırasında Sacco oğluna mektuplar yazar. Sacco'nun kaybedeceği şeyler vardı yaşamak istiyordu. Ama Vanzetti olup bitenin daha farkındaydı. Onlar haksız yere idam edildiğinde biliyordu ki adaletsizliğin bu kadar bariz bir lekesi tarihe yazılacaktı. İnsanlar unutmayacaktı onları. Zira öyle de oldu. 1925 yılında portekizli bir göçmen olan Celestino Madeiros, sokak ortasında işlenen o cinayeti kendisinin ve arkadaşlarının yaptığını, Morelli çetesinin cinayetin sorumlusu olduğunu itiraf etse bile sonuç değişmez. Düşünün ki ayrıntılı biçimde herşeyi itiraf eden biri var ve bu cinayet davasının seyrini değiştirmiyor. Bu itiraftan 2 yıl sonra 25 ağustos 1927 günü sabah 8 de elektrikli sandalyeye oturtulurlar.
Sacco'nun son sözü hoşçakal anne olur. Vanzetti ise Sacco'nun oğlu Dante'ye yazdığı mektupta şunları yazar;
"If it had not been for this thing, I might have lived out my life talking at street corners to scorning men. I might have died, unmarked, unknown, a failure. Now we are not a failure. This is our career and our triumph. Never in our full life can we hope to do such work for tolerance, justice, for man's understanding of man, as now we do by accident. Our words - our lives - our pains - nothing! The taking of our lives - lives of a good shoemaker and a poor fish peddler - all! That last moment belong to us - that agony is our triumph."
Öldürüldükleri o son an, nefes alıp verdikleri o son saniye, onların zaferidir. Yaşarken çektikleri acılar, dünya daha güzel olsun diye verilen uğraşlar, adaletsizlikler, hatta hepimizin hayatları birer hiçtir aslında. Değiştirmiyordur dünyayı. Ama onların ölümleri hala anımsanıyor. Hala biliniyor ve şarkılarda bile söyleniyor.
Ölümleri onları birer kahraman yapmıştır. Sıradan denilen iki adam. Belki de bu dünyada zaferle sonuçlanmış bir hayata sahip olmuş çok azından bir kaçı.
Görgü tanıkları cinayeti işleyenlerin "italyan görünümlü" olduğunu söyleyince polis derhal bir cadı avı başlatır. Olaya karışanlar çoktan tüymüşlerdir bile. Yine de birileri katil olmalıdır. Artık Amerika'nın eski sahipleri olan kızılderililer tamamen kovulmuştur. Artık yerliler puriten Amerikalılardır. Yıllar boyunca Avrupa'dan yeni kıtaya süren göçler sonucu kalabalık bir göçmen grubunun oluşturduğu çalışan sınıf artık kızılderililerin yerini almıştır. üç kuruş para için saatlerce çalışan bu insanların o büyük amerika hayallerinin yerini dev bir hayal kırıklığı almıştır. Göçmenler öfkelidir. Çünkü yaşayabilecekleri bir hayat sürememektedirler. Ancak burjuva da aynı şekilde öfkelidir. Dışardan gelip onların haklarını gaspeden bu yabancılara karşı anlamsız bir nefret duymaktadırlar. Göçmenler sadece zaten orada olan ve Amerika'nın gerçek sahiplerinin haklarını gasp etmeye gelmişlerdir onlara göre. Sanki kendileri bunu yapmamış gibi.
Bu olağan cinayetten 12 yıl önce 1908 yılında ise Amerika topraklarına iki sıradan İtalyan göçmen ayak basar. Babası şarapçılık yapan ve büyük hayalleri olan ayakkabı tamircisi Nicola Sacco ve seyyar arabasında balık satıp geçimini sağlamaya çalışan Bartolomeo Vanzetti. Bu iki sıradan adamı biraraya getiren şey düşünceleridir. O dönem haksızlığa karşı şirketlerin ve hükümetin karşısında birleşmeye başlayan göçmenler Anarşizm'e gönül vermişlerdir. Hükümetlerin sadece birer baş belası olduğunu ve insan hayatlarını kolayca harcadıklarını, belli bir zümre için var olduklarını anlamaları zor olmamıştır. Balık tezgahında Proudhon okuyan bir italyan düşünün. İşte o Vanzetti'dir. Eskiden insanlar haklarını aramanın en iyi yolunun düşünmek olduğuna emindiler. Bu iki italyanın yolu kesiştiğinde onları birleştiren de buydu. Anarşist bir gruba katıldılar. Mitingler, toplantılar, eylem planları. Fakirlikten ölmek üzereydiler ama bir uğraş içinde olmanın hazzını yaşıyorlardı.
Cinayet işlendikten sonra polis bazı yerlere baskınlar düzenledi ve bunlardan birinde Sacco ve Vanzetti üstlerinde anarşist bildirilerle ve birer tabancayla yakalandılar. Polis için bu ikisinden daha enfes şüpheliler olamazdı. Üstelik görgü tanıklarından birisi ikisini teşhis etmişti bile. Üstlerinde taşıdıkları silahlardan balistik incelemesi bile yapılmadan tutuklandılar ve mahkemeye çıkarıldılar. Yargıç onlara cinayetle ilgili sorulardan çok ideolojik sorular sormayı tercih edecekti. "demek bu ülkeyi yok etmek istiyorsunuz." "birinci dünya savaşından neden kaçtınız?"
"neden ülkeniz için savaşmadınız?"
Çok açıktır ki 1920 Amerika'sında ideolojik deliliğe bulaşmamış insan nerdeyse yoktur. Ku Klux Klan'ın milyonlarca üyesi vardır. Komunist rejim Sovyetlerde yeni kurulmasına rağmen kısa sürede insanlarda korku yaratmıştır. Komunizm = dinsizliktir. Bu bilgi aşırı püriten fikirlere sahip Amerikalılar için yeterince korku vericidir. Ülkede sol ve anarşist gruplara karşı en ufak bir tolerans dahi gösterilmemektedir. Sacco ve Vanzetti'nin mahkemesi de tam böyle bir ortamda gerçekleşmiştir. Yargılananların hangi düşünceye sahip olduğu o nedenle çok önemlidir. Çünkü yargılayanlar için onlar gibi olmayanlar yok edilmelidir.
Çok uzun sürmeyen bir mahkeme sonucu Sacco ve Vanzetti ölüme mahkum edilirler. Mahkumiyet için geçerli nedenler bir kaç kişinin "italyan görünümlü" katilleri Sacco ve Vanzetti'ye benzetmesidir. Oldukça ilkel bir balistik inceleme sonucu cinayet silahlarının da üstlerinden çıkan silahlar olduğuna kanaat edilmiştir. Aslında onlar cinayetten değil, çoğunluk gibi olmadıkları için mahkum edilmişlerdir. Üstelik mahkumlar doğru dürüst ingilizce bile konuşamadıkları için çevirmen bile getirilmemiştir. Alınan ifadeleri
Dava çok kısa sürede Boston sınırlarını aşacak bir olaya dönüşür. Alenen adaletsizce yargılanan bu iki insanı savunan avukat Fred Moore sayesinde, dava daha da uzayacaktır. Moore olayı sosyolojik bir dava haline getiren kişidir aynı zamanda. Çünkü usta bir sosyologtur ve toplumun içindeki derin çatırtıların farkındadır. Sacco ve Vanzetti, o sırada Amerikan toplumunun içine düştüğü derin çatlakların mahkumlarıdır. Olay uluslararası bir boyut kazanır dönemin ünlü yazarları ve düşünürleri sayesinde. Bernard Shaw, Marie Curie, Albert Einstein yazdıklarıyla ve konuşmalarıyla davanın yeniden görülmesi için kamuoyu oluştururlar. Ölüme mahkum edilen iki sıradan italyan, artık özgür düşünmenin sembolleri halini almışlardır. Mahkumiyetleri süresince yaşadıkları izolasyon nedeniyle akıl sağlıklarını yitirme noktasına bile gelmeleri hafifletici neden olarak görülmez. Davanın yeniden görülmesi için gösteriler düzenlenir. Boston'da 250.000 kişinin katıldığı gösterilere polis çok sert müdahale eder. Amerikanın Paris büyükelçiliği önünde bile 150.000 insan toplanmıştır. Bu gösterileri modern zamanın ilk tepki gösterileridirler. Belki de aktivizmin ateşini fitilleyen gösterilerdir bile diyebiliriz bunlara. Çünkü o güne dek bu denli kitlesel bir tepki, bir olay için gösterilmemiştir.
Vanzetti bekardır. Ama Sacco aşık bir adamdır ve bir oğlu vardır; Dante. tam 7 yıl süren ölümü bekleyişi sırasında Sacco oğluna mektuplar yazar. Sacco'nun kaybedeceği şeyler vardı yaşamak istiyordu. Ama Vanzetti olup bitenin daha farkındaydı. Onlar haksız yere idam edildiğinde biliyordu ki adaletsizliğin bu kadar bariz bir lekesi tarihe yazılacaktı. İnsanlar unutmayacaktı onları. Zira öyle de oldu. 1925 yılında portekizli bir göçmen olan Celestino Madeiros, sokak ortasında işlenen o cinayeti kendisinin ve arkadaşlarının yaptığını, Morelli çetesinin cinayetin sorumlusu olduğunu itiraf etse bile sonuç değişmez. Düşünün ki ayrıntılı biçimde herşeyi itiraf eden biri var ve bu cinayet davasının seyrini değiştirmiyor. Bu itiraftan 2 yıl sonra 25 ağustos 1927 günü sabah 8 de elektrikli sandalyeye oturtulurlar.
Sacco'nun son sözü hoşçakal anne olur. Vanzetti ise Sacco'nun oğlu Dante'ye yazdığı mektupta şunları yazar;
"If it had not been for this thing, I might have lived out my life talking at street corners to scorning men. I might have died, unmarked, unknown, a failure. Now we are not a failure. This is our career and our triumph. Never in our full life can we hope to do such work for tolerance, justice, for man's understanding of man, as now we do by accident. Our words - our lives - our pains - nothing! The taking of our lives - lives of a good shoemaker and a poor fish peddler - all! That last moment belong to us - that agony is our triumph."
Öldürüldükleri o son an, nefes alıp verdikleri o son saniye, onların zaferidir. Yaşarken çektikleri acılar, dünya daha güzel olsun diye verilen uğraşlar, adaletsizlikler, hatta hepimizin hayatları birer hiçtir aslında. Değiştirmiyordur dünyayı. Ama onların ölümleri hala anımsanıyor. Hala biliniyor ve şarkılarda bile söyleniyor.
Ölümleri onları birer kahraman yapmıştır. Sıradan denilen iki adam. Belki de bu dünyada zaferle sonuçlanmış bir hayata sahip olmuş çok azından bir kaçı.
20 Kasım 2013 Çarşamba
Ayırt edebiliyor musunuz onları?
Güvenli olmak, orta üst sınıftaki insanları tanımlarken düşünülecek ilk parametre halini aldı artık. Kendi huzurlu ve umutlu dünyalarında kendi gerçekliklerinde yaşayıp gitmelerini de bu güvenliğe borçlular. Bilgili olanlar, en iyi eğitimi almış, herşeyin nerdeyse en iyisiyle kendilerini ödüllendirenler sadece sermayeyle değil, kendi yarattıkları dünyanın güvenli olmasıyla da bunu sağlıyorlar. Dışarıdan bakıldıklarında şımarık, şiddetle ilgili her türlü durumdan tiksinti duyan ( ki her insan evladı bunu duysa çok güzel olur ) ancak etrafta olup biten tonla şiddet dolu şeyleri bile sırf bu kaçışları nedeniyle görmezden gelecek kadar kendi güvenli duvarlarına sımsıkı bağlı çok entelektüel insanlar sürüsü her zaman gücü de elinde tutmuştur. İktidarları onlar seçmezler ama her zaman. Çünkü umurlarında bile değildir bu. Kim başa gelmiş, kim çoğunluğu yönetiyor önemli değildir. Onlar zaten sahip oldukları üstün meziyetlerle her türlü durumdan alınları ak, pir-ü pak çıkacaklardır.
Peki kim bu insanlar? Nerede yaşıyorlar? Ne istiyorlar ve neden böyleler?
Kendi yaşadığımız ülke için konuşacak olursak her yerde karşımıza çıkabilir bu insanlar. Aldıkları ufacık bir hizmette bile, para ödedikleri için o hizmetin karşılığından çok daha fazlasını talep edenler olarak onları ayırt edebilirsiniz bir telekom kuyruğunda veya bir tekelde bir içki için pazarlık ederken. Telekom kuyruğunda kocaman takım elbiseli adamların ödemedikleri 17 liralık bir fatura için tüm mekanı teröre boğduğuna şahit olabilirsiniz. Onlar hep haklıdırlar. Çünkü seçkindirler. Hürmet edilmişlerdir. Kabul edilmişlerdir.
Onlar için izledikleri diziler, takip ettikleri bloglar, instagram hesapları bile delicesine önemlidir. Benimsedikleri ve beğendikleri en küçücük şey bile, onları ifade etmektedir ve onları yansıttığı için elbette ki mükemmeldirler. bu basit bir " onlar sermayeye sahip ve sırf bu nedenle haksızlar" eleştirisi de değil. Kıskançlık geliştirilebilecek bir durum da söz konusu değil. Söz konusu olan, kendi varlığını artık tamamen biçime dayandırmış, görmeyi bilmeyi anlamayı rafa kaldırmış bir şeyler hissetmekten zaten söz edilemeyecek seviyede alıklaştırılmış güvenli olduğuna emin olan bir kitledir. Elitizmin bile haklı yanları varken, kendini büyük görmek bile bir erdemden uzaklaşmaktan fazlası olmayabilecekken bu insanlar bir bütün olarak çöp yığınıdırlar.
Çünkü korkmaktadırlar. O çöp yiyenlerden, bir köyde küçücük bir çocukken evlendirilip ömrü çürütülenlerden, eşşek sikiyor denilerek hayvanlaştırılabilenlerden olabilirlerdi. Ama değiller. Ne sebeple değiller? sadece doğdukları aileler de kendileri gibi oldukları için. Bu iğrenç bir bayrak yarışı. Hayatta yaşadıkları en büyük travma terkettikleri sevgilileri. üçüncü sayfa haberleri onlar için sadece yüz ekşitebilecekleri bahaneler sürüsü. "ay nasıl bu insanlar böyle olabiliyor ya" diyen birilerini görürseniz etrafınızda, işte onlardan biri diyebilirsiniz. Onlar anlam veremezler. Çünkü narinlikleri ve sahte sevecenlikleriyle kocaman sikilesi yürekleriyle tüm dünyayı kucaklamaya hazırdırlar.
Ne istiyorlar onu da söyleyeyim; hiç bişey. Sadece bir moloz gibi yaşamak. Biriktirerek, çöp evlerde yaşayan obsesifler gibi kendi sınırlarının ötesini asla görememiş taş tanrı zardoz'un o seçilmişleri gibi bütün gün yatıp zıbararak derin dertlerinin içinde düşüncelere dalarak yitip gitmek. Onlara daha o gün bir patlamada paramparça olmuş bir insanın bedenini gösterirseniz çığlıklar atarak bunun ne kadar insanlık dışı olduğunu söyleyeceklerdir size. Elbette ki bunun için bişiyler yapılmalıdır. İnsanlık nereye gidiyor?? Bizler nasıl bu kadar zalim olduk ha dostum?
Ha bir de bunların çok sevilenleri vardır, gözle görülecek yerlerde olduklarından. Onları ayırt edebiliyor musunuz? Lütfen edin. Lütfen.
17 Kasım 2013 Pazar
Bir kayıp dahi; Bobby Fischer
Yıl 1972. Nixon sovyetlere sevgi dalları uzatıyor. Soğuk savaş hafiften kar yağışını terketmiş gibi. Yine de hava buzlu. O zamanlar dünyada mıknatısın iki dalı gibi sovyetler ve amerika. En ufak bir spor dalı bile aralarında delice rekabetlere sahne oluyor. Satranç da bundan nasibini almak üzere. Dünya satranç şampiyonu sovyetlerin açık ara elinde ve sahibi Boris Spassky. Karşılarına ilk kez dişli bir Amerikalı rakip çıkıyor. Sovyetlerin o dönem karşısına birdirbir oynarken bile Amerikalı biri çıksa bu ulusal bir olaya dönüşüyor ve durum karşılıklı. Rakip Bobby Fischer denen delinin teki. Öyle ki ünvan maçı için konan ödülü beğenmeyip maçın yapılacağı İzlanda'ya binbir nazla geliyor Fischer. Tonla saçma sapan istekte bulunuyor hatta gelmeyeceğim bile diyor. Daha maç yapılmadan dünya çapında bir olaya dönüşüyor.
Peki kim bu Bobby Fischer?
1943 yılında ailesi Hitler'in pençesinden kaçmış bir yahudi çiftin oğlu. Babasını 2 yaşından beri görmemiş, 6 yaşında satranç oynamayı öğrenmiş ve 15 yaşında satrançta olabilecek en büyük ünvan olan Grandmaster seviyesine yükselmiş 180 iq'ya sahip bir deli. Annesi Bobby'yi küçük bir çocukken bu çocuk kafayı kırdı deyip psikoloğa bile götürüyor çünkü çocuğun evde tek yaptığı şey satranç oynamak. Satrançla ilgili okuyabileceği kaynak yok, oynayabileceği biri bile yok. Uzun süre kendi kendisiyle maç yapıyor hatta satranç kaynağı edinmek için rusça bile öğreniyor.
13 yaşında bir çocuk Amerika'yı sallamaya başlıyor. O zamana dek satranç ülkede neredeyse duyulmamış bir oyun. Çok az insanın satranca ilgisi var ve Fischer 8 sene üst üste ülkenin en iyisi oluyor. 1972 yılında ünvan maçına dek rakiplerini nerdeyse ezerek galip geliyor.
sporun içine politika karışır mı karışmaz mı tartışmaları bir ara oldukça alevliydi ülkemizde de. Ancak Spassky ve Fischer'ın ünvan maçı, bu konuyu tartışmasız biçimde sonlandırmıştır bence. Sporun veya rekabetin içine politika ve milliyetçilik karıştırılmadan o rekabetin tadının olmayacağını da söyleyebilirler size.
Ünvan maçı öncesi Fischer o kadar nazlanır ki maçı yapması için Henry Kissenger bile telefon edip maça gitmesini söyler. Koskoca Henry Kissenger, kameraların maçın yapıldığı mekanda olmasını bahane edip tekrar maça çıkmayacağını söylediğinde Fischer'ı tekrar arar. Artık bu bir ünvan maçı değil, iki süper gücün savaşıdır. Adamlar sıcak savaşamadıkları için acısını böyle şeylerle çıkarıyorlardı muhtemelen.
Maçı Fischer 24 oyunun sonunda 12 buçuk - 8 buçuk kazanır ve artık dünya satranç şampiyonu ve bir halk kahramanıdır. Madalyalar takılır. Basının gözdesi olmuştur. Bob Hope'le ve hollywood yıldızlarıyla bile tanışmıştır. Ancak Fischer tüm bu olanları çok saçma bulmaktadır. Çünkü tek isteği satranç oynamaktır.
Maç esnasında sovyetler, Fischer'ın akıl almaz performansı nedeniyle oyunda hile olduğunu bile ileri sürerler. Oyuncuların oturdukları sandalyeler xray cihazına sokulur, masa incelenir. Spassky maç boyunca uykusuzluk iştahsızlık içinde kıvranmaktadır. Sovyetlerin iddiaları oldukça saçma görünse de incelenmiştir. Bu ikili bu maçtan tam 20 sene sonra bir kez daha karşılaşacaklardır hem de Fischer'ın hayatını geri dönüşsüz biçimde değiştirecektir bu olay.
1975 yılına gelindiğinde ise sovyetler yeni bir şampiyon çıkarmışlardır; Anatoliy Karpov. Fischer ile ünvan maçı yapılması için herşey hazırdır ve ödül tam 5 milyon dolardır. Ancak Fischer aynı politik saçmalıkları yaşamayı reddeder ve maça çıkmaz. Amerikan hükümeti şaşkındır. Öyle bir medya baskısına maruz kalır ki, Fischer sırra kadem basar. Tamamen ortadan kaybolur. Böylece Karpov yeni dünya şampiyonu ilan edilir. Ancak gölge bir şampiyon olmaktan da kurtulamaz çünkü Fischer'ın maça çıkması halinde kazanması büyük ihtimaldir.
1975 ile 1981 yılları arasında Fischer'dan nerdeyse kimse haber alamaz. Hatta sokaklarda yaşamaya başladığı ve Los Angeles'ta gördüğü bile söylenir. Basının gözbebeği, ulusal kahraman olan bir insan, bir kaç sene sonra artık yoktur. 1981 yılına gelindiğinde ise bir soyguna adı karışır Fischer'ın ancak kendisinin olayla ilgisi olmamasına rağmen polise mukavemet etmekten tutuklanır. Polis tarafından işkenceye uğradığını ve bunun planlı olarak yapıldığını söyleyecektir. Bu olay Fischer'ın ülkesiyle bağlarını geri dönüşsüz biçimde koparacaktır.
Zaten sevgiden yoksun biçimde büyümüş olan Fischer'ın paranoyak olduğu söylenir. Sinirli biri olduğu ve herkese kötü davrandığı söylense de aslında bunlar da birer propagandadır. Kendisiyle röportaj yapan hemen herkes, Fischer'ın esprili, kendi halinde harika bir insan olduğunu söyler. Artık beş parasız kalmıştır ve 1992 yılına dek adı sanı anılmamıştır. Ta ki Boris Spassky ile iç savaşın eşiğindeki Yugoslavya'da bir gösteri maçı ayarlanana dek. Dev ünvan maçından tam 20 sene sonra dünya satranç birliğinin reddettiği bu maça Amerikan hükümetinin de iç savaş nedeniyle gitmesine asla izin vermediği Fischer gider ve maçı oynar. Amerikan hükümeti de kendisini vatandaşlıktan çıkarır. Artık vatansız biridir ve maçı kazanıp 5 milyon doları almış olsa bile, ölümüne dek o ülkeden öbürüne savrulacaktır. Filipinlere, Brezilya'ya Macaristan'a Almanya'ya gidip yaşamaya başlasa da asla huzurlu değildir artık. Dünyadaki tüm satranç sevenlerin ilgisi bu kadar izolasyona rağmen hep üstündedir çünkü çoğuna göre Fischer gelmiş geçmiş en mükemmel oyuncudur.
Fischer'ın bulunduğu durumdan mıdır yoksa cidden söylendiği gibi delirdiğinden mi bilinmez, aşırı uç hatta faşist fikirleri de savunur bir çok radyo programında. 11 eylül olayları gerçekleştiği sırada radyodan "Amerika yeryüzünden silinmeli. Harika olmuş" demesi fazlasıyla tepki toplar. Bir yahudi olmasına rağmen aşırı bir antisemitisttir aynı zamanda. Ancak her fırsatta yahudilerden değil, İsrail devletinden nefret ettiğini söylese de konuşmaya başladığı zaman kendisini pek durduramamaktadır. Bu politik konuşmaları elbette kendisine ödetilecektir. 2004 yılında Japonya'da havaalanında artık geçersiz sayılan amerikan pasaportuyla havaalanında tutuklanır. Uzun süre sığınmak için kendisine ülke arar ve sonunda o dev maçı yaptığı İzlanda kendisini kabul eder. İzlanda vatandaşı olur ve orada da ölecektir.
Tonla insanın hayatını okumuşsunuzdur ve ne isterse yapan insanlara şahit olmuşsunuzdur. Ancak Bobby Fischer, tüm hayatı boyunca tam bir anarşist gibi yaşamıştır. Kendisine dayatılan herşeyi reddetmiş, sunulan tüm nimetleri elinin tersiyle itmiş, insanları, söylenenleri umursamamış ve canı nasıl dilerse öyle yaşamıştır. Bir çokları yaşlandı, böyle bir hayat yaşadı ama artık bir hiç dese de o Bobby Fischer'dır. Hatta ünlü Garry Kasparov'un bile pek hoşlanmadığı kıskandığı bir adamdır. Aşırı zekasının dehşetinden hayatını özgürce yaşayabilmiş çok az insandan biri.
Pekala another dead hero diyebilir miyiz kendisine? sanki diyebiliriz.
20 Ekim 2013 Pazar
Şimdi ve öncesi
21. yüzyıl kendine has özellikleriyle yaşadığımız zaman dilimi. Sürekli aynı şeyleri gördüğümüz için dikkatimizi zerre kadar çekmeyen bazı özelliklere sahip. Diğer zamanlardan şiddetli biçimde ayrıldığı bazı özellikleri var. Bugün, geçmişe göre dünyanın, insan hayatının bazı özellikleri kayboldu. Değişenlerden çok yok olanlar ve şekli geri dönüşsüz bozulanlar çoğunlukta.
Örneğin sonbahar adında bir mevsim artık yok
Artık bilgi, belli bir zümrenin elinde değil. Kontrol edilemiyor.
Devletler görünen tek adam iktidarlarına tapıyorlardı. Artık görünmeyenlere tapıyorlar
Din hiç olmadığı kadar aşırı uçlar doğuruyor. Çünkü can çekişiyor. Can çekişen bir canlının hayatta kalma iç güdüsüyle her yere saldırdığı gibi etrafına saldırıyor.
Aile kurumu yerle bir olmak üzere
Aşk tamamen tarihe karıştı. Birliktelikler artık görünmez kurallara bağlı olarak işletiliyor ve kimse acı çekmek istemiyor. Acı çekmenin yüceltilmesi de tarihe gömüldü.
İnsanların acaiplikleri artık psikolojik rahatsızlıklar olarak görülüyor ve bu insanlardan herkes korkuyor. Eskiden bu insanlar güçlüyse eğer kral bile olabilirlerdi.
Tüketmekten başka alternatifimiz yok
Her şey çok kolay görünüyor ancak bir şeyi gerçekleştirmek yüz seneye önce oldukça zor.
Ülkelerin sınırları artık daha kalın duvarlarla örülü. Mülteci olmak diye bir kavram artık daha belirgin. 500 sene evvel istediğiniz ülkenin insanı olup dünyayı gezebilirdiniz.
Toplumu yüceltmenin modası geçiyor. Bireyin özgürlüğü tam manasıyla sağlanabilmiş değilse bile daha fazla.
Kurumları korumaya yönelik icat edilen yasaların foyası ortaya çıktı.
Devletler halklarından gizli saklı işleri artık eskisi kadar kolay çeviremiyorlar.
her şey görülebilir düzeyde yayınlanıyor. herkesin hayatı kesintisiz devam eden bir gösteriden ibaret
En büyük hastalıklardan birisi hissizlik. aşırı dozda hissiyatın sonunda sinir uçlarının körelmesi gibi, insanlar artık hiçbişiy hissetmeden hayatlarını devam ettiriyorlar. Kimisi farkına varıyor kimisi ise bunun bir lanet olduğunu farkediyor.
Aynı kalan şeyler ise görünmeyen bir düzeyde devam ediyor. Çünkü insan hep insan olarak kalıyor. Örneğin kölelik resmen kaldırıldı diye bilinmesine rağmen dünyada şu anda köle hayatı yaşayan 100 milyonun üzerinde insan var. Savaşlar on dakika bile ara vermeden devam ediyorlar. Medeniyetle kendini taçlandıran ülkelerin çoğu iyi birer sinema izleyicisi. Artık veba ve kolera yok, aids var. İnsanlığın başına bela olan her zaman bir kaç hastalık var ve hala insanlık bunlara çare üretemiyor. Fukuyama beyinsizi zamanın sonu geldi dese de insanlık kendini yoketmeden bir mucize eseri var olmaya devam ediyor. En büyük savaşı hala doğa ile ve bu kez insanlığın silahları ve bombaları var.
Peki bundan sonra ne olacak? İnsanlığın başındaki en büyük bela empatinin tamamen yok edilmesi. Kitlesel manyaklıklar hala devam ediyor. Artık Scarlet Letter yok zina yapan bir kadının yakasına iliştirilip toplum önünde rezil etmek için. Ancak daha güçlü damgalar var. Medya ve İnternet var. Ne yaparsanız yapın görülüyor biliniyor gözleniyor. Kim veya ne olduğunuz üzerine derin yargıları var insanların. Artık Auta da Fe yok belki engizisyonun cadıları yakıp halkı sevince boğduğu o şenlikler düzenlenmiyor. Yine de insanın kendini aklamasının yolları hala mevcut.
Sevgi mi? o maalesef bir türlü gitmiyor bu dünyadan ve en büyük acıları hala o çektiriyor.
28 Eylül 2013 Cumartesi
Köpek dişi düştüğünde

2009 yapımı Yunan filmi Kynodontas yani Köpek Dişi, sinema tarihi boyunca dev bütçelerle veya anormal hayal gücü eşliğinde anlatılmaya çalışılan sistem eleştirisi filmlere ( Matrix, 13. kat, Dark city, Kurdun günü, V for Vendetta vb ) oranla bahçeli havuzlu bir evin içinde ve sadece 6 kişi ile tüm insanlığı anlatabilecek güçte bir yapım. Anlatım gücünü sembolizmden alıyor ve yarattığı ortamla izleyen çoğu insanı bozguna uğratıyor. Çünkü alışılmadık. Zaten konusu da alıştırıldıklarımız, bizlere öğretilenler ve kafamızın içine bizim iznimiz olmadan yerleştirilen her türlü duygu uyandıran kavram hakkında. Korku, nefret, içgüdü, tahakküm, mutluluk arayışı, yalnızlık, izolasyon, insani yönelimler aklınıza gelebilecek insan ile ilgili tüm kavramları tek bir filmin içinde benzersiz biçimde yedirerek anlatabilmiş bir film.
Kocaman bahçesi duvarlarla ve çitlerle çevrili bir evde, hayatları boyunca o evden çıkarılmadıkları anlaşılan iki kadın ve bir erkek genç, bir anne ve babanın yönetiminde yaşıyorlar. Deniz bir sandalye, zombi bir çiçek türü olarak öğretilmiş ve dışarı çıkmalarına dair, itaatkarlığa karşı olabilecek tüm kavramlar bozulmuş bir şekilde bu üç insanın zihnine yedirilmiş. Evin üzerinden düzenli olarak geçen uçağı yakalayabilecekleri bir oyuncak olarak görüyorlar ve anneleri bahçeye attığı bir oyuncak uçakla o uçak düşmüş oluyor. Çocuklar da o uçağı düşer düşmez bulmak için deliriyorlar. Filmde her tür kavramın insan zihninde nasıl kolayca bozulabileceğine dair tonlarca örnek mevcut. Bizlerin gülüp geçtiği ve bildiğimiz çok temel kavramlar bile, bu üç insan için birer yalandan ibaret dış dünyaya çıkmamaları ve itaat etmeleri için.
Tüm bu mekanizmanın açıklaması ise filmdeki babadan geliyor; ailemi korumak için. Güvenlik, korunması gereken bireyler. Bunun için tüm gerçekliğin yok edilmesi gerekiyorsa bile önemli değil. Bu sadece basit bir ayrıntıdır itaati isteyenler için. Yeter ki huzurlu ve mutlu olalım. İzolasyon da olur çünkü dış dünyada korkunç canavarlar ve bizi bekleyen tehlikeler var. Baba, istediğiniz türde otoriter figüre tekabül ediyor. Erkek egemen toplumdaki devletin insan olmuş hali olarak nitelendirmek ilk akla gelen örnek. Çünkü çocuklar arasında sadece erkeğin ihtiyaçları öncelikli sayılıyor. Erkek çocuğun cinsel ihtiyaçları için babanın çalıştığı fabrikada bir güvenlik görevlisi olan Christina, gözleri bağlı şekilde eve baba tarafından her hafta getiriliyor ve oğlanın bu ihtiyacını gideriyor. Dış dünyadan eve gelebilen tek canlı olan Christina, bu izolasyonun da tek zaafı.
Bu denli izole bir ortamda bu üç insan neler yapıyorlar? uğraşları neler? aileleri için örnek birer çocuk olmaları için babaları tarafından uydurulmuş türlü oyunları oynamak ve her oyunda birinci olmak için çabalamak. Birinci olanlar o gece yapılacak aktiviteyi belirliyor; örneğin yüzlerce defa izlenmiş olan aile içinde çekilmiş bir videoyu seyretmek veya yenilecek yemeği belirlemek. Bu oyunlar öyle ciddiye alınarak yapılıyor ki büyük kız kardeş bu nedenle erkek kardeşinin kolunu mutfakta bulduğu bıçakla kesebiliyor bile.
Sadece öğretilmiş olanlarla şekillendirilmiş insan zihinlerinin kılı bile titremeden neler yapabileceğine dair bir listeyi gözümüze örnekler vererek sokmuyor film ancak köküne dek hissettiriyor. Gayet sıradan bir kedi, bu üç insan için bir canavar olarak gösterilebiliyor ve oğlan o kediyi bahçe makasıyla delik deşik ediyor. Şiddetin normalleştirilmesinin en temel örneği, kabul edilebilir ve açıklaması olan şiddettir. Örneğin; şurada şu kadar insanı öldürdük AMA o insanlar bizim için tehlikeydi. Hatta o kedinin öldürülmesi bile baba için bir fırsata dönüşüyor ve evdekileri eğer itaat etmezlerse daha kötü şeylerle karşılaşabileceklerine dair bir örnek haline getiriliyor. Sırf bunun için baba, üstünü başını parçalayıp üzerine kırmızı boyalar sürüp o çocuk yiyen vahşi kediyi nasıl öldürdüğünü anlatıyor.

Bu yaratılmış gerçeklik hepimize elbette tanıdık geliyor. Toplumun en nadide çiçeği olan aile kavramının yüceleştirilmesi boşuna değil. Tüm otoriter kültürlerde en temel noktadan başlanarak eğitim ve aile, öncelikle kontrol altında tutulur. En temel kavramları bile basitçe açıklayabilmekten aciz hale getirebilecek bir şekle sokar. Tüm bu yalıtılmış gerçekliğin içinde geçen hayatlarımız boyunca kendi izolasyonumuzu da kendimiz yaratırız. Bize sunulan oyunları zevkle oynar, o oyunlarda başarılı olabilmek için elimizden geleni yapmaktan çekinmeyiz. Şiddet ise bu düzen içinde gerekli olabilir elbette ve yaratılmış olan duvarların kalınlığına göre görülmeyebilir bile.
Filmde anlatılan o üç insan, nerdeyse şu anda nefes alıp veren milyarlarca insana tekabül ediyor. Sadece devlet değil, tek bir birey bile, yani aile içinde baba, iş yerinde patron, akademide hoca artık ne olursa bir varlık zihninizi sizden alıp bir köpek beyniyle eş değer seviyede sizi eğitebiliyor. Eğitim bir itaatkarlaşma sanatıdır çoğu zaman. Tornasından geçirildiğimiz her tür varlığın ardından bize kalan ise sadece o gerçekliğin bize öğrettiklerini uygulamak oluyor. İnandığınız ideolojiler, aslında oyuncak bir uçak. Büyük bir gayretle o ideolojileri bulup kucaklamak için harcadığınız o çabalar tepenizde gerçekten uçan bir uçağın gölgesi altında her zaman.
İlkokuldan itibaren hepimize öğretilen kavramlara bir bakın. Dünyanın dümdüz olduğuna inanan ve bunun aksini iddia edeni yakan bir insanlık bizden sadece 500 sene uzaklıkta. Gücü elinde tutanın inandığı dine inanmadığı için öldürülenlerin sayısı milyonlarca. Kendi gerçekliğini hangi sebeple olursa olsun bireylerin zihnine tamamen yedirebilmiş bir otorite eğer dilerse, o bireyleri de anüslerinden birbirine bağlayıp halay bile çektirebilecek güçte. Hem de her zaman. Bunun zerre kadar farkına varmayıp doğruları yaptığına inanarak yaşayan insanlık, doğrunun veya yanlışın artık tamamen tedavülden kaldırıldığının farkında bile değil.
En güncel örneği verelim; Suriye. Kimisi için esad bir katil, kimisi için esad şeriatçılara karşı savaşan bir kahraman. Bu ikisi dışında bir seçeneği dile getirenler ise bir şekilde hain veya beyinsiz. Sadece bu örnek üzerinden her birey kendi gerçekliğini de yaratıyor. Yaratılan gerçekliğe uymayan kavramlar adeta insanın içinde beliriveren ve mantıklı olması gerekmeyen sadece o inanılanı destekleyen fikirleri fısıldıyor insanların zihnine. Onaylanma ihtiyacından öte kitlesel bir manyaklık böylece dikiliyor zihinlere.
Filme adını veren köpek dişi ise, çocukların babaya sordukları o en can alıcı sorudan geliyor; biz ne zaman dışarı çıkabileceğiz? Babanın cevabı ise; ancak köpek dişleriniz düştüğünde. Sağ veya sol farketmez. Filmin sonunda o köpek dişi bir şekilde düşüyor. Ancak düşebilmesi için yine acıdan ve fedakarlıktan geçen bir yol görünüyor ufukta. Fakat cehalet öyle derinlere kazınmış ki, o köpek dişi düşse bile kavuşamıyor insan özgürlüğüne. Bilginin değil farkında olmanın, anlamanın dehşetli biçimde hayatımızdaki en önemli şey olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Filmi sinematografik olarak Haneke filmleriyle değerlendirmek elbette mümkün ancak film, Haneke adlı orta sınıfın allahı olan ve sadece kendi sınıfıyla uğraşıp duran bir meczubun yaptığı gibi tek bir kanaldan derdini anlatmıyor. Filmin yarattığı figürleri her türlü örneklem üzerinden değerlendirmek mümkün. Çok genel bir film o nedenle. Ayh Haneke tadı aldım denmesi çok olağan çünkü insan zihninde aynen filmde olduğu gibi öğretilmiş olanların ötesinde bir değerlendirme alanı bulunmuyor bazen.
Bu filmi devlet dairelerindeki tüm hizmet ekranlarına yansıtmak lazım. İyi seyirler.
1 Ağustos 2013 Perşembe
Catherine De Medici
Bu yazıyı okumaya başlamadan evvel bismillah çekin. Çünkü karşınızdaki insan sıradan bir insan değil. Catherine De Medici. Koskoca Floransa şahı Lorenzo Medici'nin tek kızı. Hayatın sillesini okkalı biçimde yemiş bir şahıs. Bu dediklerime bakmayın yine de, kendisi de az yapmamış. 1519 yılının güzel bir bahar gününde doğan Catherine çok kısa sürede hem annesini hem babasını kaybediyor. Daha sonra papa olacak olan amcası tarafından 14 yaşındayken yine 14 yaşında olan geleceğin Fransa kralı olacak II. Henry ile evlendiriliyor. Dünyanın en sevgisiz evliliklerinden birisi bu olabilir. Tam 10 çocukları olmasına rağmen Henry'nin Catherine'den pek hoşlanmadığı bir gerçek çünkü evliliklerinin ilk on yılında Henry o metres senin bu alem benim gezmekten gocunmuyor. Üstelik evlilikleri boyunca tam 20 sene boyunca Henry'ninkesintisiz ve ülke yönetimine bile karışan bir metresi oluyor; Diane de Poitiers. Catherine ise kocasına fazlasıyla aşık. Kadının tüm gençliği kocasının kendisine geri dönmesini bekleyerek geçiyor. Ta ki ilk erkek çocukları Francis 1543'te doğana dek bekliyor. Zaten Henry bey o günden sonra durmuyor 1555'e dek on çocukları oluyor.
Catherine bir İtalyan olduğu için Fransa sarayında da pek sevilmiyor. Fransızlar bir İtalyanın kraliçeleri olmasını istemiyorlar. Kendisi zaten oldukça kısa boylu olduğu için saray eşrafınca alay konusu oluyor. Bu durumu ise tarihte ilk topuklu ayakkabılardan bir çift giyerek örtüyor Cathy. Kraliçe falan ama kendisinin topuklu ayakkabılara olan katkıları yadsınamaz kesinlikle.
Oğlan çocuğu doğurmasına doğuruyor Cathy ama ilk oğlan çocuğu çok uzun yaşamıyor. Bir de evlat acısı yaşıyor. Zaten on çocuğundan yedi tanesi hayatta kalıyor ama elbette tarihi olaylar sırasında daha çok evlat acısı yaşayacak. üç kral doğuruyor Catherine. Bir de Margaret var elbette. Hani şu meşhur kraliçe Margaret. Kayınpederi I. Francis 1547'de hakkın rahmetine kavuşunca kocası II. Henry kral oluyor. Catherine annelik görevleri dışında ne kocasına ne de metresi Diane'e laf ediyor. Gık çıkarmadan 20 sene. Ama acısını fena çıkaracak daha sonra.
Kocası 1559 bir kaza sonucu aniden ölüyor Catherine'in. Oldukça tanıdık bir durum Game of Thrones okuyanlar izleyenler için. İşte o günden sonra Catherine'in hayatı geri dönüşsüz olarak değişiyor. Büyük oğlu Francis oldukça zayıf bir karaktere sahip olduğu için koca ülkenin yönetimi ablamıza kalıyor.
Hayatının en zor günü olacak 24 ağustos 1572'ye dek ülkeyi paramparça etmeye hazır protestan katolik savaşının ortasında buluyor kendisini. İki büyük aile sarayda gücü ele geçirmeye çalışıyor. Birincisi tüm protestanları keselim diyen Guise ailesi. Ki ülkenin yüzde doksanı katolik iken Guise ailesinin bir dediği sarayda iki edilmiyor. Her zaman kralın danışmanları bu aileden çıkıyor. Diğer aile ise protestan olan Huguenot ailesi. Deli parası olan bir aile onlar da. Üstüne de güneyde çok büyük bir askeri güç olan katolik ispanya ile, kuzeyde ispanyanın protestanları kesmeye çok kararlı olduğu Flamanlar var. Hem içerde hem dışarda berbat bir tarihi zamanda korkunç bir güç savaşının içine düşüyor Catherine. Ömrü boyunca tam 5 iç savaş görüyor. Biri bitiyor diğeri başlıyor. Üstelik oğullarını da korumak istiyor. Kral olsalar bile bu güçlü ailelerin yapabilecekleri kralı bile öldürmeye kadar gidebilecek kırılganlıkta.
Catherine ilk iş olarak sarayda çok güçlü olan Guise ailesini defediyor. Katoliklerin kadınlara bakış açısı şöyle o zamanlar; kadınlar işimizi görsün yeter. Guise ailesinin saraydan şutlanması oldukça aşağılayıcı ama o dönemin Fransa'sında bir kadın tarafından şutlanmaları apayrı bir utanç aile için. Ancak Catherin'in acıları bitmiyor büyük oğlu Francis sadece 17 ay tahtta kalıyor ve ölüyor. Yerine de 10 yaşındaki oğlu Charles geçiyor.
Bir yanda Guise ailesi bir yanda Huguenot ailesi iki arada bir derede krallığın hakimiyetini kaybetmemek için elinden gelen ne kadar hamle varsa yapıyor Catherine. Guise ailesi çok daha güçlü olduğu için ülkedeki hakimiyetlerini kırmak için 1565 yılında kızı Margaret'i katolik İspanya'nın krallarından biriyle evlendirmeye kalkması üzerine Huguenot'lar delirip kralı kaçırmaya kalkıyorlar. Bu olayı Catherine asla unutmuyor. Anlayacağınız hiç kimseye yaranamıyor o zamanlarda ve oynanan satranç oyununu daha berbat bir hamleyle devam ettiriyor. İspanya kralı kızı reddedince bu kez Catherine kızını Huguenot'ların krallarından biriyle evlendiriyor. İşte bu olay tüm dengeleri bozuyor. Huguenotlar güçleniyorlar ve ailenin lideri Coligny kralı etkilemeye başlıyor. Eyvah oğlan elden gidiyor demeye kalmadan nerdeyse protestan Flamanlarla Fransa savaşa girme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Bu kadar karmaşanın olduğu zamanlarda 1572 yılının yazında tüm Huguenot ailesi Paris'e düğün için davet ediliyor. İşte tam bu noktada Huguenot ailesinin başı olan ve kralı baya etkilemiş Coligny ağır biçimde yaralanıyor. Emri kimin verdiği meçhul ancak Catherine'in tüm Huguenot ailesini ortadan kaldırmak istediği büyük bir ihtimal. Hazır hepsi gelmişken deyip ailenin liderini öldürmeye kalkmak. İşte bu noktada işler çığrından çıkıyor ve Paris'te katolik çeteler Huguenot katliamı başlatıyorlar. Sadece Paris'te binlerce insan sokak ortasında kesiliyor. Olay tüm Fransa'ya yayılıyor ve on binlerce protestan kılıçtan geçiriliyor. Bu olay 23-24 ağustos 1572 tarihinde gerçekleşiyor ve St Bartholomew katliamı deniyor.
On binlerce insanın ölümünden sorumlu olduğu büyük bir ihtimal olan Catherine o günden sonra siyasetten şundan bundan elini eteğini az da olsa çekse de yine de ülkedeki karışıklık asla tam manasıyla dinmiyor. Din savaşları ülkeyi Catherine ölene dek kasıp kavuruyor. !589 yılında da Catherine eceliyle ölüyor. O çok sevdiği kocasının yanına gömüyorlar.
St Bartholomew katliamı apayrı bir yazı konusu elbette. Ancak şu bir gerçek ki Catherine, hayatı boyunca onca berbat duruma rağmen, onca acıya, kaybettiklerine rağmen asla pes etmemiş. Saygı duruşu. Ha St Barthomomew katliamında yaptıkları hariç. Gözü dönmüş kadının orada.
29 Temmuz 2013 Pazartesi
Bir insanlık ütopyası; sevmek
Kieslowski'nin Üç Renk üçlemesinin en allak bullak edici parçası olan Mavi, insan doğasındaki en temel isteği ele alıyor; özgürlük. Bu filmi en iyi biçimde açıklayan şey, filmin nerdeyse tamamında duyduğunuz, orjinal sözleri yunanca olan ve Zbigniew Preisner'in bestelediği Song for the unification of europe'un sözlerinde gizli.
Meleklerin, tüm insanların dilini bile konuşuyor olsam da
Eğer sevgiye sahip değilsem
Ben sadece kendini tekrar eden yankılanan bir çanın sesiyim
Tüm kerametleri çözmüş
Tüm bilgilere ve sırlara vakıf olsam bile
ve dağları yerinden oynatacak bir inancım olsa bile
sevgiye sahip değilsem eğer
ben bir hiçim
ben bir hiçim
ben bir hiçim
sevgi sabırlıdır, sevgi naziktir
sevgi kıskanmaz
sevgi böbürlenmez
sevgi gurur değildir
her zaman korur
her zaman güvenir
her zaman ümit eder
her zaman sebat eder
sevgi asla başarısız olmaz
Fakat kehanetlerin olduğu yerde
onlar sona erecekler
lisanların olduğu yerde
onlar durgunlaşacaklar
bilginin olduğu yerde
o yok olup gidecek
ve şimdi şu üçü kaldı
inanç, umut ve sevgi
bu üçü arasında en büyüğü
sevgidir
Görüldüğü üzere burada yapılan sevginin tanımı bizlere oldukça yabancı. Hatta kimileriniz şimdiden "hangi enayi bunu yapar?" diye sormaya başlamıştır bile. Öyle korkunç zamanlar yaşıyoruz ki sevmek bile bir süs bitkisinden farksız. Sempatik bir oyuncaktan fazlası olarak algılanmayan, dile getirilmesi nerdeyse komik bile bulunan, anlatılması, söylenmesi bir acziyetmiş gibi hissedilen, güçsüzlük gibi görülen o yüce tanrıyı kendi ellerimizle boğazlayan bizlere elbette burada yapılan tanım komik gelecektir. Çünkü insanların çoğunun yaşadıklarına göre, sevgi acı verir mutlaka. Bir yere gelinir, orada sevginin ızdırap dolu bir hapishaneden farkı yoktur. Kim biri uğruna veya bir şey uğruna acı çekmek ister ki artık? Gerçi bunu bile yüceleştirecek olan, kendine acılarından paylar çıkarıp kendini varlığını parlatacak olanlarımız elbet olacaktır. Öyleyse söyleyin; bu sözlerdeki tanıma göre sevgi buysa eğer, biz bugüne dek gerçekten hiç sevdik mi?
Şarkının adının avrupanın birleşmesiyle ilgili olması da apayrı bir ironi aslında. Tüm insanlığı birleştirebilecek olan yegane şeyin reçetesi sunuluyor şarkıda ve daha avrupanın birleşmesi bugün bile ekonomik sosyal tonla nedenden ötürü gerçekleşemiyor. İnsanlığın tek ve hür olması ütopyasına karşı neden bu birleşmenin hala bir ütopya olarak kaldığının da en çıplak açıklaması aslında. Tüm insanlığın özgürlüğü de bu birleşme gerçekleşmeden imkansız.
Bireysel olarak bildiğiniz yaşadığınız sevgiye geri dönelim. Sevdiğimiz insanlara neler yapıyoruz şöyle bir düşünelim. Sevdiklerimiz, bize en fazla katlanan insanlar oluyor genellikle. Bir insanı olduğu gibi tanımanın ne derece tahammül edilemez olduğu açık. Badlik amiri adlı şarkının bir yerinde "sevgiyle yapılan hiçbir şey insana zarar vermez" denir. Hayır abicim. Verir. Veriyor. Sevginin o nazik teslimiyetine güvenen bizler, kendimize davrandığımız gibi davranmıyoruz karşımızdakilere. Bize yapılmasını istemediklerimizi önemsemeyip, yok sayıp, anlamsızlaştırıp yapıvermemiz oldukça kolay. İlgi bekleyip görememek, kıskanmak, sahiplenme duygusu adı altında karşımızdakini yönetmeye kalkmak, hatta O'nu kendi istediğimiz o kafamızın içinde olmasını dilediğimiz şekle sokmak için elimizden geleni ardımıza koymuyor muyuz? Bir yerinden tutup bir insanı başlıyoruz sevmeye, sonra o insanın altındaki düğüm olmuş ipler ortaya çıkınca o ipleri olduğu gibi bırakamıyoruz asla. Ya o ipi kesiyoruz, veya daha da düğüm haline getiriyoruz.
Bu yüzdendir hep öğütler verişimiz, kendimizi korumamız. Hep aradığımız o şey, aslında kendimizde bile olmadığı halde cüret edip beklediğimiz. Yokluğunda da varlığında da eksikliğinde de hep acılar çektiğimiz sevgiyi ellerimizle paramparça edip sonra başka acılara suç atmamız. Ben aslında çok iyi biriyimdir. Bu hiç kimsenin umrunda değil. Senin kim olduğunun, ne yaptığının hiç önemi yok. Ne hissettirdiğinin var. O anda ne yapıyorsan, ne diyorsan karşındakine onu hissettiriyorsun. İstersen evrendeki tüm bilgilere sahip ol, eğer hissettiremiyorsan, hissedemiyorsan bir hiçsin.
Çok korkunç şeyler oldu. İnanın çok korkunç. Bu hayat dediğimiz kedi yavrusunu bile bir ejderhaya çevirmeyi becerdik. Çektiğimiz onca acının hep bir açıklaması vardı. Her zaman açıklamayı en iyi şekilde becerir zaten insan. Zekamız ve inandıklarımız saolsun. Kendimizi aklamayı becermek zorundayız da hayatta kalmak için o da bir gerçek. Peki ya çektiğimiz acıları neden başkalarına çektiriyoruz öyleyse? Annesinden veya babasından sevgi görmemiştir, sonra büyür bir çocuk, birisi onu çok sever, o da karşısındakini, ama ne yapar? bir türlü o eksik şeyi bulamaz. O içine atıp kendiyle yüzleşemediği acılarının yankısını duymamazlıktan gelerek yaşar. Sonra, sevemez elbette. Sevse bile hastalıklı, biçimsiz ucube bir yaratık gibidir o sevgi. Zaten çeşit çeşit sevgi var hayatımızda. Sevgiye bile hastalıklı payesine biçebileceğimiz kadar sevginin çeşitlerini türettik.
İstediği ne varsa kendisine sunulmuş biri mesela, ne dilerse önünde, ne isterse yapabiliyor ve zannediyor ki özgür. Evi arabası mükemmel bir işi, güzeller güzeli bir eşi, akıllı mı akıllı çocukları falan var. Zannediyor ki aidiyet sevgidir. Bütün bunları sevgiyle yaratmıştır dünyasında. Çalışarak veya delirerek kim bilir. Mutludur da sorsanız. Anlar ve bilir de sizden bizden daha çok.
Bir başkası insanların iyi ve mutlu olması için çabaladığını zanneder. Bir siyasi mücadelesi vardır veya isyan etmektedir otoriteye. Sonra güya insanlar için güzel şeyler yapıyorum adı altında böler parçalar o insanları. Suçlar. Bizdensiniz veya değilsiniz bile der. Nefret ettikçe sevgi adı altında yaptıklarının zulümden farkını anlayamaz hale gelir. Körlüğünü etrafında kendisi gibi düşünenler bile görür de ona söyleyemez korkudan.
Üç renk mavi'de hikayenin kahramanı Julie bir kaza sonucu kocasını ve 5 yaşındaki çocuğunu ölüme uğurluyor. Her şeyini kaybediyor. Sahip olduğu ne varsa satıyor. Arkadaşlarını dostlarını sevdiği tek bir allahın kulunu bile aramadan çekip gidiyor. Özgürleştiğini zannediyor. Geçmişten kurtulduğunu. O eşyaları o mavi odayı kocasının bestelerini görmezse duymazsa hissetmez zannediyor. Ama geçmiş asla peşini bırakmıyor. İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın, tüm hayatını bir saniyede kaybettiği anda kurtulamaz o acıdan. O yüksek tavanlı evden, o yavru kediden, leylaklardan, o havludan, oyunlardan, duvarlardan, kazablankalardan o uyunan yastıktan, sabahın beşinden, sadece sana seslendiği adından, aynalardan, duvarlara yazılmış yazılardan, mektuplardan, tonlarca yanlış anlamadan ve yalandan, demlenen çaydan, getirilen bir bardak sudan bile kaçamıyor insan. Tüm bilincin en dip köşelerine kadar işlemiş bir kül gibi üzerini örten o grilikten benzersiz bir haz bile almaya başlıyor hatta insan. insan ya. Lanet olası insan.
Nihai bir yer var ömrümüzde. Mutluluğun gelip geçici olamayacağı bir yer. O yerde sabitlenip kalıyoruz. Büyüyemiyoruz belki de. Kırıla kırıla parçalarımızı araya araya yolun neresine geldiğimizi bile farketmeden oraya vardığımızı bile hissetmeden orada kalakalıyoruz. Bir yer var, orada ne kıskançlık, ne yalan, ne de tutku var. Ne şehvet ne de sessizlik. Orada sadece kendimizle olan hesabımız var. Kimileri için tanrının meleklerine defterler tutturduğu bir hesap. Kimilerine göre ise sadece adaletin tecellisi. Yok mu hiç peki aramızda gerçekten sevgiyi bilen ve yaşayan? Elbet var. Ama anlatmazlar. Kim etrafındaki herkesin arayıp da bulamadığı sahip olmak için inim inim inlediği şeye vardığını söylemeye cesaret edebilir ki?
26 Temmuz 2013 Cuma
Acaba
Dönelim
Döndürsün bizi
Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi
Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan
Ve akılda kalan bir yokuştan
Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından
Ve çocukluktan
Dönelim
Dönelim mi biz
Gençlikten, oralardan
Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Dönelim mi acıya
Acıya, büyük acıya
Ve soralım mı acaba
Ey büyük yalnızlık insansan eğer
Bir kaya
Dalgalar yalarken onu
O bakarken kaskatı kalabalıklara
Ah, kalbin bulut bulut akan sesi.
Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey
Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı
Kedilerden örülmüş bir semte
Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi
Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri
Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan
Her şeyin, ama herşeyin çok dıştan farkedildiği
Eh belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği
Belki de genç bir şairden ödünç alınan.
Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor Ruhi Bey
Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki
Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda
Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi
Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına
Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına
Azıcık vakit kalmış
Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar
Gövdenin yazgıya başkaldırması mı
Ruhi Beyin
Başkaldırması mı yoksa
Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi
Ama belli ki sonundayız her şeyin
En sonunda.
25 Temmuz 2013 Perşembe
Saul'ün intiharı veya kahramanların sıradanlığı
Salgınların, dinsel katliamların ve açlığın içinde doğup yaşamış ve ölmüş Bruegel'in hayatı boyunca gördüklerini burada elbette özetleyemeyiz. Tablolarına kahramanlarını birer ayrıntı olarak yerleştiren, neredeyse her tablosunda insanlığın ne derece zalim ve anlamsızca şiddet dolu olduğunu gösteren "baba" Bruegel'in Saul'ün intiharı tablosu karşınızda.
Koca bir ordunun etrafını çevirip kıstırdığı Yahudilerin ilk kralı Saul, hemen yanında yaveri ile yaralanmış ve önünde duran kılıcının üzerine düşerek intihar ediyor. Saul'ün savaştığı ordu kutsal kitaplara göre Filistin ordusu. 5000 yıldır süren husumetin nedenlerini de aslında açıklayan tarihi ve dini bilgiler bir yana, Saul aslında Tanrısı tarafından cezalandırılıyor.
Tanrı Saul'e etrafındaki tüm kavimleri kadın çocuk demeden öldürmesini emrediyor, Saul ise bunu dinlemiyor. Dinlemediği için de kibirli olmakla damgalanıyor ve sonunda da o öldürmediği kavimlerden birinin ordusu gelip O'nu delik deşik ediyor oklarıyla. İncil'de ve Tevrat'ta ayrıntılı biçimde Saul'ün hikayesi anlatılır ve her ne sebeple olursa olsun, tanrıya itaat edilmesi gerektiğine örnektir. Bruegel'in tablosunda ölmek üzere olan Saul'ün halinde hiç ihtişam yoktur. Yanındaki yaveri korkudan kaçmak üzeredir. Kutsal kitaplardaki hikayeye göre Saul'ün intiharı da çelişkilidir.
Tablodaki ordunun da kutsal kitaplarda yazanlara rağmen tabloya göre aslında kimin ordusu olduğu belli değildir. Bruegel, kutsal kitaptaki bir olayı resmediyormuş gibi değildir. Bir kralın bile düşebileceği en aciz halin resmini yapmıştır burada. Kibriyle her şeye gücünün yeteceğini düşünen insanın sıradanlığını ve ne denli küçük olduğunu göstermiştir. Yanında kralı korumakla görevli olanların bile dehşetle korkup kaçabileceğini anlatmıştır. Saul'ün intiharı da tevrata ve incile göre çelişkilidir. Tevrata göre Filistin ordusunun okçularının oklarıyla ağır yaralanır kral. Bir köşeye çekilir ve düşmanlarının eline geçmektense ölmek istemektedir. O sırada yanında olan yaverine kendisini öldürmesini söyler. Kimi yorumlara göre yaver kralı öldürür, tacını da yanına alır hikayeyi anlatabilmek için. Kimine göre öldüremez ve Saul kendisi önündeki kılıcının üstüne düşerek intihar eder. Kimisine göre ise tacı olmadığı için gelen ordu tarafından sıradan biri zannedilir ve kılıçtan geçirilir. Ancak şu kesindir, Saul yenilmiştir ve bir kral olsa bile en aciz durumlara düşmüştür.
Bruegel'in diğer tüm tablolarında olduğu gibi ana kahramanlar asla tablonun merkezinde değillerdir. Sadece birer ayrıntıdırlar. Tıpkı kendi hayatlarımız gibi. Hatta Bruegel'in tablolarındaki insanlar tahtadan gibidir. Birer kukla gibi. Kırılgan ve biçimsiz. Bir savaş manzarasının bile ötesinde sakinlik ve huzur vardır aslında. Göğün sadece bir kısmı kırmızıya çalıyor bu tabloda da. Aslında göremediğimiz uzak yerlerde ve göklerde bir huzur var der gibi.
14 Temmuz 2013 Pazar
Martyr. Kelime anlamı olarak "şahit olan" demek. Zihnin ulaşamayacağı en derin noktaya veya kendine ulaşabilen bir şahitlik. Kahramanın sonsuz yolculuğunun nihai varış noktasına ulaşmış olan. Aslında şehit olarak çevirdiğimiz bu kelimenin içindeki kutsallık, artık anlamının çok dışına çıkarılmış. Her mücadele için ölen kişiye artık rahatça şehit denebiliyor. Görülemeyeni görebilenlere, anlayamadıklarımızı anlayabilenlere atfedilmiş bu kelime, artık bir kutsallık ateşleyicisi. Martyrs 2009 yapımı bir filmin de adı.
Şimdi peşinen söyleyeyim; "aaabi çok feci film yea işkence dehşet şiddet gırla" diyen, gore film sevicisi, saw, rec tarzı filmlerin beğenicisi, herkesin midesinin kaldırmayacağı filmleri izlemekle övünen ergenlerin baya rağbet ettikleri bir film bu. Çoğu insan da filmi izleyip "ay allah belanızı vermesin bu nası film :(( bu nasıl SAPIK bir aklın ürünüdür :((" diyecekler /dediler. Üzülmeyiniz, çünkü bu filmin derdi sizinle veya sizin kapı aralığı kadar algınıza yönelik değil. Filmi beğenmezsiniz kesinlikle doğal, ama bir filmi çok kanlı diye eleştiren insan, hayatın ne olduğu hakkında zerre fikre de sahip değil. Zaten böyle bir filmin senaryosunu yazıp çeken bir insan varsa hayatta, bunu düşünüp yazan adamdan binlerce yıl önce bunun daha beterini düşünmüş ve uygulamış birilerinin de olduğunu bilin.
Filmin senaryosundan bahsetmeyeceğim ama filmin ana konusu acı. Fiziksel acı, zihinsel acı, her türlü acı. Acının insan doğasına etkisi nedir, acı insanı nasıl şekillendirir, aklın ve zihnin alamayacağı bir acının karşısında insan neye dönüşür? Sandığınızın aksine bir şiddet pornosu değil bu film. Bunun için cannibal holocaust veya guinea pig serisini izleyebilirsiniz ki beş para etmez filmlerdir.
Hayatımızda en çok korktuğumuz ve asla kaçamadığımız bir gerçek acı çekmek. Her türlü fiziksel acının yaratacağı travma kesindir. Çocukken öğretmeninizden yediğiniz tokattan, haberlerde şahit olduğunuza, aşk acısından, vicdan azabına, varoluşsal sıkıntılara? dek çok geniş bir yelpazesi var acı çekmenin. Bir çeşit şekillendiriciden çok, bir kaçış sendromu da yaratıyor bazen. Kötülükle acı çekmenin içiçe geçmesi de buna güzel bir katkı sağlıyor. Kötülük sorunu salt hareketten niyete giden bir eylem olarak gayet çıplak ve saf bir sorun. Acı ise kötülükten dolayı yaratıldığı gibi, kötülüğün kendisi bile acıdan korkuyor. Belki de bu nedenle kötülüğü yok etmek için kötü olduğu düşünülenlere sürekli acı verilerek bir ders verme psikozundan çıkamıyor insanlık. Cadı avları, engizisyon, kölelik, din savaşları ve daha tonla şeyin içindeki kötülükle savaşma ve onu acı çektirerek yok etme motivasyonunun kaynağını da bu oluşturuyor.
Ancak insanlık, tarih boyu aslolan iki soruyla derin ilişki içindeler. Birincisi tanrı var mıdır varsa kimdir? ikincisi biz nerdeyiz? Tasavvufta ve diğer dini tradisyonlarda ermiş olarak adlandırılan insanların yaşadıklarına bakıldığında, her zaman bu kişilerin derin acılar çektiklerine şahit olursunuz. Örneğin aylarca oruç tutan yogilerden, çölde günlerce gezmekten artık bedensizleşen mecnuna, şems gittiği için çektiği hasretten varlığı unutan mevlana'ya, gözleri oyulmasına rağmen bağırmayan hallac-ı mansura dek, ermiş hikayelerinin içinde her zaman arınmak için acı vardır.
Algının insanın zihnini kör ettiği, her zaman perdelerin olduğu söylenir durur tasavvufta veya başka geleneklerde. Bu perdelerin kaldırılabilmesi için türlü yöntemler vardır. Cizvit rahiplerinin bile her gece kendilerini kırbaçlamaları da bundandır biraz. Bir insanın kendine bilerek isteyerek acı çektirmeye çalışması acıdan fellik fellik kaçan günümüz insanının anlayabileceği bir şey değildir. Ancak maneviyata ulaşabilmek için canlarını verebilecek insanlardır bunlar.
Martyrs aslında bu maneviyat ve salt gerçeğe ulaşmanın acıdan geçtiğini anlatan bir hikaye sunuyor. Filmi bir korku filmi karegorisine sokan şeyse, filmin ilk 40 dakikasında olup bitenler. Eğer bir filmde kan ve katliam varsa, o filmi olduğu gibi korku kategorisine sokmaları da doğal elbette. Hatta filmin türkçe çevriminin işkence odası olması da filmi mideye zor gelecek bir şeyler izleme ve şaşırma isteğiyle izleyenlere ikinci yarısında sağlam bir tokat patlatıyor.
İnsan zihninin acı karşısındaki kesin hafızası filmin başında olan olayla sonrasında gerçekleşen aile katliamının asıl nedeni. O hafıza, öyle bir şekilde insan zihnini ele geçirir ki, sizin hayatınız boyunca yapacağınız en alakasız davranışa bile sirayet eder. Tüm varlığınız bir yerden sonra o acının bir parçası halini alır. Filmin kahramanı da böyle bir hafızanın bıçağından geçmiş.
İnsan zihninin acıya karşı tepkileri korkuyla özdeş. Eğer acı varsa korku acının hemen yanındadır. O korkuyla başedilemediği yerlerde sınır aşılıyor. Gidilecek en yanlış yol ise artık var olmayan düşmanlarla mücadele etmek. Bir kapı gıcırtısından bile insanın duyduğu derin korkunun nedeni bilemeyeceği bir acıyla karşılaşma olasılığı. Eğer böyle bir acıyla hayatında bir kez bile karşılaşmışsa o kişi, o acının öznesini zihninde yaratabiliyor ve aynı özne artık orada olmasa bile defalarca o acıyı kendi kendine yaşatabiliyor. Şizofreninin en derininde yatan şeylerle bile açıklanamayacak bir kendini bilmezlik yaratabiliyor. Bu durumdan da kurtulmak oldukça zor. Psikiyatri biliminin en baş edemediği şeylerden birisi de travma. Çoğu kurban, eğer becerebilirse yaşadıklarını yok saymayı tercih ediyor ama bir şekilde o korku kendini başka bir yerden ortaya çıkarmayı başarıyor.
Ancak çok güçlü bir aklın ve iradenin kaldıramayacağı acı olmayabilir. Her türlü acıya dayanabilecek bir aklın dönüşeceği şey, o ermişlerin aradıkları şey olabilir. Sıradan hayatlarımızda çektiğimiz sıkıntıların belki de yüzbinlerce katını çeken insanlar var hayatta. İnsanlar haklı olarak acıdan kaçtıkları için empatinin de paramparça edilmesi şaşırtıcı değil. Ancak bazı insanlar bu acının üstüne gidiyorlar helak olma pahasına.
Martyrs insan nedir sorusunda olabilecek en korkutucu yönden cevap arıyor.
Şimdi peşinen söyleyeyim; "aaabi çok feci film yea işkence dehşet şiddet gırla" diyen, gore film sevicisi, saw, rec tarzı filmlerin beğenicisi, herkesin midesinin kaldırmayacağı filmleri izlemekle övünen ergenlerin baya rağbet ettikleri bir film bu. Çoğu insan da filmi izleyip "ay allah belanızı vermesin bu nası film :(( bu nasıl SAPIK bir aklın ürünüdür :((" diyecekler /dediler. Üzülmeyiniz, çünkü bu filmin derdi sizinle veya sizin kapı aralığı kadar algınıza yönelik değil. Filmi beğenmezsiniz kesinlikle doğal, ama bir filmi çok kanlı diye eleştiren insan, hayatın ne olduğu hakkında zerre fikre de sahip değil. Zaten böyle bir filmin senaryosunu yazıp çeken bir insan varsa hayatta, bunu düşünüp yazan adamdan binlerce yıl önce bunun daha beterini düşünmüş ve uygulamış birilerinin de olduğunu bilin.
Filmin senaryosundan bahsetmeyeceğim ama filmin ana konusu acı. Fiziksel acı, zihinsel acı, her türlü acı. Acının insan doğasına etkisi nedir, acı insanı nasıl şekillendirir, aklın ve zihnin alamayacağı bir acının karşısında insan neye dönüşür? Sandığınızın aksine bir şiddet pornosu değil bu film. Bunun için cannibal holocaust veya guinea pig serisini izleyebilirsiniz ki beş para etmez filmlerdir.
Hayatımızda en çok korktuğumuz ve asla kaçamadığımız bir gerçek acı çekmek. Her türlü fiziksel acının yaratacağı travma kesindir. Çocukken öğretmeninizden yediğiniz tokattan, haberlerde şahit olduğunuza, aşk acısından, vicdan azabına, varoluşsal sıkıntılara? dek çok geniş bir yelpazesi var acı çekmenin. Bir çeşit şekillendiriciden çok, bir kaçış sendromu da yaratıyor bazen. Kötülükle acı çekmenin içiçe geçmesi de buna güzel bir katkı sağlıyor. Kötülük sorunu salt hareketten niyete giden bir eylem olarak gayet çıplak ve saf bir sorun. Acı ise kötülükten dolayı yaratıldığı gibi, kötülüğün kendisi bile acıdan korkuyor. Belki de bu nedenle kötülüğü yok etmek için kötü olduğu düşünülenlere sürekli acı verilerek bir ders verme psikozundan çıkamıyor insanlık. Cadı avları, engizisyon, kölelik, din savaşları ve daha tonla şeyin içindeki kötülükle savaşma ve onu acı çektirerek yok etme motivasyonunun kaynağını da bu oluşturuyor.
Ancak insanlık, tarih boyu aslolan iki soruyla derin ilişki içindeler. Birincisi tanrı var mıdır varsa kimdir? ikincisi biz nerdeyiz? Tasavvufta ve diğer dini tradisyonlarda ermiş olarak adlandırılan insanların yaşadıklarına bakıldığında, her zaman bu kişilerin derin acılar çektiklerine şahit olursunuz. Örneğin aylarca oruç tutan yogilerden, çölde günlerce gezmekten artık bedensizleşen mecnuna, şems gittiği için çektiği hasretten varlığı unutan mevlana'ya, gözleri oyulmasına rağmen bağırmayan hallac-ı mansura dek, ermiş hikayelerinin içinde her zaman arınmak için acı vardır.
Algının insanın zihnini kör ettiği, her zaman perdelerin olduğu söylenir durur tasavvufta veya başka geleneklerde. Bu perdelerin kaldırılabilmesi için türlü yöntemler vardır. Cizvit rahiplerinin bile her gece kendilerini kırbaçlamaları da bundandır biraz. Bir insanın kendine bilerek isteyerek acı çektirmeye çalışması acıdan fellik fellik kaçan günümüz insanının anlayabileceği bir şey değildir. Ancak maneviyata ulaşabilmek için canlarını verebilecek insanlardır bunlar.
Martyrs aslında bu maneviyat ve salt gerçeğe ulaşmanın acıdan geçtiğini anlatan bir hikaye sunuyor. Filmi bir korku filmi karegorisine sokan şeyse, filmin ilk 40 dakikasında olup bitenler. Eğer bir filmde kan ve katliam varsa, o filmi olduğu gibi korku kategorisine sokmaları da doğal elbette. Hatta filmin türkçe çevriminin işkence odası olması da filmi mideye zor gelecek bir şeyler izleme ve şaşırma isteğiyle izleyenlere ikinci yarısında sağlam bir tokat patlatıyor.
İnsan zihninin acı karşısındaki kesin hafızası filmin başında olan olayla sonrasında gerçekleşen aile katliamının asıl nedeni. O hafıza, öyle bir şekilde insan zihnini ele geçirir ki, sizin hayatınız boyunca yapacağınız en alakasız davranışa bile sirayet eder. Tüm varlığınız bir yerden sonra o acının bir parçası halini alır. Filmin kahramanı da böyle bir hafızanın bıçağından geçmiş.
İnsan zihninin acıya karşı tepkileri korkuyla özdeş. Eğer acı varsa korku acının hemen yanındadır. O korkuyla başedilemediği yerlerde sınır aşılıyor. Gidilecek en yanlış yol ise artık var olmayan düşmanlarla mücadele etmek. Bir kapı gıcırtısından bile insanın duyduğu derin korkunun nedeni bilemeyeceği bir acıyla karşılaşma olasılığı. Eğer böyle bir acıyla hayatında bir kez bile karşılaşmışsa o kişi, o acının öznesini zihninde yaratabiliyor ve aynı özne artık orada olmasa bile defalarca o acıyı kendi kendine yaşatabiliyor. Şizofreninin en derininde yatan şeylerle bile açıklanamayacak bir kendini bilmezlik yaratabiliyor. Bu durumdan da kurtulmak oldukça zor. Psikiyatri biliminin en baş edemediği şeylerden birisi de travma. Çoğu kurban, eğer becerebilirse yaşadıklarını yok saymayı tercih ediyor ama bir şekilde o korku kendini başka bir yerden ortaya çıkarmayı başarıyor.
Ancak çok güçlü bir aklın ve iradenin kaldıramayacağı acı olmayabilir. Her türlü acıya dayanabilecek bir aklın dönüşeceği şey, o ermişlerin aradıkları şey olabilir. Sıradan hayatlarımızda çektiğimiz sıkıntıların belki de yüzbinlerce katını çeken insanlar var hayatta. İnsanlar haklı olarak acıdan kaçtıkları için empatinin de paramparça edilmesi şaşırtıcı değil. Ancak bazı insanlar bu acının üstüne gidiyorlar helak olma pahasına.
Martyrs insan nedir sorusunda olabilecek en korkutucu yönden cevap arıyor.
10 Temmuz 2013 Çarşamba
Adını Funda oteli koy
Adını funda oteli koy
Aklından gelip geçen bir yazın
Ve akşam güneşlerinde orda burda
Bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda
İnce ince gezinen turuncu adamların.
Adını funda oteli koy
Sevdamızın da adını
Ayakları dibinde gün batımının.
Ve ağzında binlerce güneşin tadı
Dilinin ucunda yalnızca kendi adın.
Çünkü sevdikçe beni sen kendini tanıdın.
Aklından gelip geçen bir yazın
Ve akşam güneşlerinde orda burda
Bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda
İnce ince gezinen turuncu adamların.
Adını funda oteli koy
Sevdamızın da adını
Ayakları dibinde gün batımının.
Ve ağzında binlerce güneşin tadı
Dilinin ucunda yalnızca kendi adın.
Çünkü sevdikçe beni sen kendini tanıdın.
8 Temmuz 2013 Pazartesi
Başıboş şeylerden bahsetmeye dair.
"hiç gerek yok üzülmeye. Değmez O'nun için" diye buyurdu arkadaşı. Ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikri yoktu halbuki. Sonra neşelenmesi için anlamsız bir kaç şey daha söyledi. Kelimeler duyulmaz bazen. Hissedilmez.
Ghost Dog'u izledin mi diye sordu adam kadına. Samuraylar hakkında bilgim var ama izlemedim duydum dedi kadın. Başıboş şeylerden bahsetmeye dair bir başka örnek daha.
"o seni sevmiyordu ki zaten" dedi annesi kızına. Nerden biliyorsun sorusu hiç bu kadar anlamsız olmamıştı. Çay içelim çay. Ondan sonra daha iyi düşünürsün. Bir bitkiyle düşüncenin kusursuz uyumu.
"açım bir kalem alır mısınız?" diye sordu kucağında bir bebekle bir kadın bir cafenin dışından içindekilere. "bunlar zaten para toplayıp senden benden zengin oluyorlar" buyurdu ordan bir garson. Cafenin dışındaydı. Onlar içerdeydi. Onlar en iyisini bilirdi.
O esnada bir evde birbirini kovalayan kediler vardı. Erkek kedi yüksek bi yere çıkıp heykel gibi durdu ve aşağıdan dişi kediye baktı. Dişi kedi "aşağı in korkak herif diye bakıp suratını yalamaya başladı. Erkek kedi yattı oraya uyuyakaldı.
"ay şoke oldum inanır mısın??" dedi kadın yanındaki arkadaşına mağazanın ortasında. Kulakları dikenli telle çeviren bir müzik eşliğinde. Ayakkabılar sanat eserleridir. Ama bazı alıcıları pek sanat sever değillerdir.
"genelliyorsunuz sevgili dostum olmuyor böyle" dedi yaşlı adam piposundan bir fırt çekerek. Karşısındaki adamın fuları ters dönüverdi o anda. O fular adamın kafasına doğru yükselip bir bandana gibi alnını sardı ve kendiliğinden sıkılaştı. Kimse şaşırmadı bu olanlara.
"olduğu gibi bir insanı kabul edemiyorsun işte." dedi on yaşında bir oğlan çocuğu yanındaki arkadaşına. hayatının sonuna kadar yapacağı tek doğru tespit olacaktı bu.
"işyerinden aradılar kovulmuşum hayatım" dedi adam karısına. Kadın o sırada elindeki bardağı bıraktı adama sarıldı. "önemli değil sevgilim. sen daha iyisini bulursun" dedi adamın yüzünü iki elinin arasında tutup. Şüphesiz ki bu olayın geçtiği evren daha iyi bir evrendi.
"annem sabah yatağımın başına çiçeklerle şu notu bırakmış" diye gösterdi kadın arkadaşına. Arkadaşının annesi o sırada mezarında rahat bir uyku çekerken. Arkadaşı gülümseyip; "anneler herşeyi nasıl biliyor ya" çıkabildi ağzından.
artık yaşlanmış, hayatlarının sonuna yaklaştıklarını ikisinin de bildiği ikizler bir parkta oturup etrafı seyrediyorlardı. O sırada yanlarına oturan elele tutuşmuş liseden çıkmış bir çocukla kız gördüler. üzüldüler. varlık yokluğa en çok o anda yakınsadı.
Ghost Dog'u izledin mi diye sordu adam kadına. Samuraylar hakkında bilgim var ama izlemedim duydum dedi kadın. Başıboş şeylerden bahsetmeye dair bir başka örnek daha.
"o seni sevmiyordu ki zaten" dedi annesi kızına. Nerden biliyorsun sorusu hiç bu kadar anlamsız olmamıştı. Çay içelim çay. Ondan sonra daha iyi düşünürsün. Bir bitkiyle düşüncenin kusursuz uyumu.
"açım bir kalem alır mısınız?" diye sordu kucağında bir bebekle bir kadın bir cafenin dışından içindekilere. "bunlar zaten para toplayıp senden benden zengin oluyorlar" buyurdu ordan bir garson. Cafenin dışındaydı. Onlar içerdeydi. Onlar en iyisini bilirdi.
O esnada bir evde birbirini kovalayan kediler vardı. Erkek kedi yüksek bi yere çıkıp heykel gibi durdu ve aşağıdan dişi kediye baktı. Dişi kedi "aşağı in korkak herif diye bakıp suratını yalamaya başladı. Erkek kedi yattı oraya uyuyakaldı.
"ay şoke oldum inanır mısın??" dedi kadın yanındaki arkadaşına mağazanın ortasında. Kulakları dikenli telle çeviren bir müzik eşliğinde. Ayakkabılar sanat eserleridir. Ama bazı alıcıları pek sanat sever değillerdir.
"genelliyorsunuz sevgili dostum olmuyor böyle" dedi yaşlı adam piposundan bir fırt çekerek. Karşısındaki adamın fuları ters dönüverdi o anda. O fular adamın kafasına doğru yükselip bir bandana gibi alnını sardı ve kendiliğinden sıkılaştı. Kimse şaşırmadı bu olanlara.
"olduğu gibi bir insanı kabul edemiyorsun işte." dedi on yaşında bir oğlan çocuğu yanındaki arkadaşına. hayatının sonuna kadar yapacağı tek doğru tespit olacaktı bu.
"işyerinden aradılar kovulmuşum hayatım" dedi adam karısına. Kadın o sırada elindeki bardağı bıraktı adama sarıldı. "önemli değil sevgilim. sen daha iyisini bulursun" dedi adamın yüzünü iki elinin arasında tutup. Şüphesiz ki bu olayın geçtiği evren daha iyi bir evrendi.
"annem sabah yatağımın başına çiçeklerle şu notu bırakmış" diye gösterdi kadın arkadaşına. Arkadaşının annesi o sırada mezarında rahat bir uyku çekerken. Arkadaşı gülümseyip; "anneler herşeyi nasıl biliyor ya" çıkabildi ağzından.
artık yaşlanmış, hayatlarının sonuna yaklaştıklarını ikisinin de bildiği ikizler bir parkta oturup etrafı seyrediyorlardı. O sırada yanlarına oturan elele tutuşmuş liseden çıkmış bir çocukla kız gördüler. üzüldüler. varlık yokluğa en çok o anda yakınsadı.
5 Temmuz 2013 Cuma
İnsan
"Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden atlar..Bu da haklı; Var olmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca düşünceler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkış sahtekarların..."
Cemil Meriç.
Cemil Meriç.
4 Temmuz 2013 Perşembe
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Delilik aynı şeyi, aynı şekilde tekrar tekrar yapmak demektir.
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Böyle diyordu Farcry 3'ün baş kötüsü Vaas. Kötülüğü tanımlamak yerine deliliği tanımlıyordu. Toplum, alışkanlıklar veya kanunlar artık ne derseniz deyin, bireyin sarıp sarmalandığı binlerce kuralı bir anda yok sayıp, sadece o an akla geleni yapanlara deli deniyor genellikle. Ancak delilik, psikiyatri ilminin de ötesinde yerlere uzanıyor çoğu zaman. Shining'deki Jack Nicholson ile açıklanabilir birşey midir delilik? Gazetelerde sadece on dakika etkisinde kalınan "işsiz kalan adam karısını ve 3 çocuğunu öldürüp intihar etti" şeklindeki haberlerle açıklanabilir mi?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Cinnet ve delilik sanıyorum farklı şeyler. Cinnet, deliliğin en alevli yerinden besleniyor olsa da, toplum normlarına uymayan her birey, direk olarak deli olarak yaftalanabilir. Örneğin takım elbisesinin altına palyaço ayakkabıları giymiş işine giden bir adam gördünüz. Hissettiğiniz ilk şey "deli mi lan bu?" olabilir. Bu mudur delilik? Aykırılığın delilikle alakası var mıdır?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Tam 3 yıl boyunca oturduğu kanepeden hiç kalkmayan ve oraya yapışmış bir halde yaşayan bir insan varmış. Hatta niptuck denen dizide de bir bölümde bu olay konu edilmişti. İçinden tek bir eylem dahi yapma isteği kalmamış bu insanı doktorlar ordusu bir ameliyatla o yapıştığı koltuktan ayırmaya çalışıyordu. Zihninde artık tek bir eyleme dahi yer kalmamış bu insanın yaptığıyla delilik açıklanabilir mi?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Shine adlı filme de konu olan piyano virtüözü David Helfgott'un yaşadıklarıyla durum açıklanabilir mi? Genç bir çocukken Rachmaninoff gibi çok zor bir konçertoyu sahnede çalabilmesinden midir veya babasının sevgisizliğinin altında ezilmesinden midir bilinmez David sürekli kendini sayıklayan, gülümseyen ve etrafındaki olayları idrak etmekte zorlanan biri olarak buluverir. Yaşadığı acıyı betimleyemez. Kendini ifade edemeyişinde midir yoksa deliliği? Veya daha ilginci, David deli midir?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Paris'te bir müzede, bir caravaggio portresi önünde portrenin güzelliğinden başı dönüp yere düşüp bayılan, algıların da ötesinde bir kendini bilmezlik halini tadan insanlarla açıklanabilir mi delilik? veya bir bach füg'ünü dinlerken hesap edilmiş seslerin içinde kalmış kendini kaybetmiş dinleyicinin tattığı hazla? İnsan beyninin bir bardak kadar olup önüne koca bir deniz çıkınca aklın kalakaldığı zavallı durumla açıklanabilir mi delilik?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
İnsan zihninin açıklayamadığı her durumda ve davranışta, karşısındakini bir biçime oturtamaması mıdır delilik? Veya ilk görüşte aşık olduğunuz insanın karşısında dilinizin tutulup dizlerinizin bacaklarınızın içinde kırılması mıdır? Çocuğunuzu kucağınıza verdiklerinde hissettiğiniz akıl mantık almayan dünyaya sahip olma duygusu mudur? Lotodan en büyük ikramiye çıktığında hissettiğiniz artık herşeyi yapabileceğinize dair o tadımlık özgürlük duygusu mudur? ölüm müdür yoksa? veya yaşarken ölmek midir?
SİZE DELİLİĞİN TANIMINI YAPMIŞ MIYDIM???
Delilik aynı şeyi, aynı şekilde tekrar tekrar yapmak demektir.
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Böyle diyordu Farcry 3'ün baş kötüsü Vaas. Kötülüğü tanımlamak yerine deliliği tanımlıyordu. Toplum, alışkanlıklar veya kanunlar artık ne derseniz deyin, bireyin sarıp sarmalandığı binlerce kuralı bir anda yok sayıp, sadece o an akla geleni yapanlara deli deniyor genellikle. Ancak delilik, psikiyatri ilminin de ötesinde yerlere uzanıyor çoğu zaman. Shining'deki Jack Nicholson ile açıklanabilir birşey midir delilik? Gazetelerde sadece on dakika etkisinde kalınan "işsiz kalan adam karısını ve 3 çocuğunu öldürüp intihar etti" şeklindeki haberlerle açıklanabilir mi?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Cinnet ve delilik sanıyorum farklı şeyler. Cinnet, deliliğin en alevli yerinden besleniyor olsa da, toplum normlarına uymayan her birey, direk olarak deli olarak yaftalanabilir. Örneğin takım elbisesinin altına palyaço ayakkabıları giymiş işine giden bir adam gördünüz. Hissettiğiniz ilk şey "deli mi lan bu?" olabilir. Bu mudur delilik? Aykırılığın delilikle alakası var mıdır?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Tam 3 yıl boyunca oturduğu kanepeden hiç kalkmayan ve oraya yapışmış bir halde yaşayan bir insan varmış. Hatta niptuck denen dizide de bir bölümde bu olay konu edilmişti. İçinden tek bir eylem dahi yapma isteği kalmamış bu insanı doktorlar ordusu bir ameliyatla o yapıştığı koltuktan ayırmaya çalışıyordu. Zihninde artık tek bir eyleme dahi yer kalmamış bu insanın yaptığıyla delilik açıklanabilir mi?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Shine adlı filme de konu olan piyano virtüözü David Helfgott'un yaşadıklarıyla durum açıklanabilir mi? Genç bir çocukken Rachmaninoff gibi çok zor bir konçertoyu sahnede çalabilmesinden midir veya babasının sevgisizliğinin altında ezilmesinden midir bilinmez David sürekli kendini sayıklayan, gülümseyen ve etrafındaki olayları idrak etmekte zorlanan biri olarak buluverir. Yaşadığı acıyı betimleyemez. Kendini ifade edemeyişinde midir yoksa deliliği? Veya daha ilginci, David deli midir?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
Paris'te bir müzede, bir caravaggio portresi önünde portrenin güzelliğinden başı dönüp yere düşüp bayılan, algıların da ötesinde bir kendini bilmezlik halini tadan insanlarla açıklanabilir mi delilik? veya bir bach füg'ünü dinlerken hesap edilmiş seslerin içinde kalmış kendini kaybetmiş dinleyicinin tattığı hazla? İnsan beyninin bir bardak kadar olup önüne koca bir deniz çıkınca aklın kalakaldığı zavallı durumla açıklanabilir mi delilik?
Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?
İnsan zihninin açıklayamadığı her durumda ve davranışta, karşısındakini bir biçime oturtamaması mıdır delilik? Veya ilk görüşte aşık olduğunuz insanın karşısında dilinizin tutulup dizlerinizin bacaklarınızın içinde kırılması mıdır? Çocuğunuzu kucağınıza verdiklerinde hissettiğiniz akıl mantık almayan dünyaya sahip olma duygusu mudur? Lotodan en büyük ikramiye çıktığında hissettiğiniz artık herşeyi yapabileceğinize dair o tadımlık özgürlük duygusu mudur? ölüm müdür yoksa? veya yaşarken ölmek midir?
SİZE DELİLİĞİN TANIMINI YAPMIŞ MIYDIM???
2 Temmuz 2013 Salı
Aşk ve konuşmayan cinleri
Aşkın ömrü kaç yıldır bilinmez ama ölümü kesintisiz bir süreçtir. Bu süreç sancısız da geçebilir. Dev bir buhrana da dönüşebilir. Geçirilen zamanların, anıların, alışkanlıkların ve daha sayılamayacak kadar çok biçimsiz ortak paydanın parçalandığı bu zaman diliminin insanların varlıklarına dair esaslı bir şekillendirme yarattığı ise kesindir. Biterken bu denli acı veren, hatta insanları değiştirebilen bir kaç şeyden biri olan bu kavram neden insanlarca bu denli ihtiyaç duyulan birşeydir?
İnsan denen canlının doyumsuz ihtiyaçlarının arasında beğenilme, sevilme, cinsellik başrolü oynar. Tüm bu ihtiyaçların ortak paydasını oluşturan şeyi evet bildiniz. Tam bir hepsi birarada paketinden kim neyi isterse onu edinir ve ihtiyacını giderir. Elbette bu durum aşkın insanın maneviyatını parlaklaştıran bir kavram olmasını yadsıyamaz. Aşık olan kişi, geçici bir süre için bile olsa kendini erdemli biri olarak düşünecektir. Yaratılan kimyasal patlamanın en önemli etkisi, sonsuz bir uçuculuk duygusudur. Seks mükemmeldir çünkü kabul edilmiş ve kabul görmüş iki kişi arasında yaşanmaktadır. İnsan beyninin onaylanma ihtiyacı her zaman devrededir. Aşkın yarattığı onaylanma duygusu toplumun en kenarına sürülmüş en dışlanmış bireyinde bile gerçek üstü bir kendine güven yaratır. Korkaklar korkusuzlaşırlar. Hayatta başarılamayacak hiçbirşey yoktur artık. Kurbanlar kendilerini gerçek birer kahraman gibi hissetmektedirler. Tüm bu kusursuzlaştırmanın en yadsınan kısmı, bireyler arasındaki ihtiyaç ayrımındadır. Kimisi sevilmeyi en önemli olgu sayar. "Ben çok seviliyorum" diyerek mutluluğunu ilan eder. Kimisi ise hayatı boyunca edinemediği rahatlığı ve kendini iplerinden koparabilmeyi gerçekleştirebileceği bir alana kavuşmuştur.
Ancak gözden kaçırılan bir nokta vardır; iki insanın bu ruhani bütünleşme eylemi, aslında bireylerin olağan halleri ortaya çıktıkça bir ayrıksılık yaratacaktır. Tutku ve bağlılık her ne kadar başta bu bütünleşmeyi sağlamlaştırsa da aslında mumdan yapılmadır. Güneşe, yani hayatın aydınlığına çıkıldıkça o mum yavaş yavaş erimeye başlar. En başta söz konusu olan beğenilme, sevilme gibi ihtiyaçların yerini anlaşılma, iletişim ve incelik alacaktır. İletişimin olamayacağı yerleri bireyler tutkuyla yamamaya çalışabilirler elbette ki bu boşuna bir çabadır. Çünkü tutku hiçbirşeyi birleştirmez. Aksine ayırır.
Sadece ihtiyaçlar üzerinden yürütülen ve zannedildiği kadar manevi olamayan bu duruma da aşk diyorlar ki gerçekte ihtiyaçların itelediği bir eylem olarak değil, metafizik bir kendiliğindenlikle aynı anda hareket eden yıldızlar gibi gerçekleşen bir aşkın varlığı milyarda birdir. Böyle bir durumda ihtiyaçlar yoktur. Beğenilmenin veya seviliyorum demenin bir anlamı dahi yoktur. Sen O'sundur. O da senin bir parçan değil gerçek bir yansımandır. Hayatın şekillendirdiği karakterin, alışkanlıkların sadece birer silüettir. Bedenler bile silikleşir. Tozlanmış hayalet bir evin aniden temizlenmesi gibi insanın varlığı özüne en yakın halindedir. Hesaplamalar ve iletişim sadece birer komediye dönüşür.
Çoğu insan diğer insanlar arasında bulamadığı bu metafizik aşk duygusunu başka şeylerde bulmaya meyillidir. Ki bir çoğu da kıyısından bile geçemez. Aracı edilen şey sessiz bir tanrı da olabilir, müzik de, şiir de. Herkesin kendi zihninde tanrılaştırdığı kavramların çoğunun içindeki arayışta bu yatmaktadır. Aşkın gerçek halini ancak bu aracılar, yani cinleri anlatabilir zannedilir ancak bedenleşmiş bir hali olmadığı için insan asla gerçek bir maneviyata tam manasıyla kavuşamaz. Kendini şekillendiren diğer kavramlar üzerinden özellikle inançlar aracılığıyla benimsendiğini görür ve bu da bir rahatlama yaratır.
İnsanın aşkı arayışı asla bitmez. Çünkü gerçekten yapıldığı hammaddesi budur ancak eksik yaratılmıştır. Varlığındaki bu eksikliği daha da eksiltmek elbette ki oldukça kolaydır. Çünkü kötülük de o hammaddenin de bir parçasıdır. Kendini gerçekleştiremeyen birey, bir süre sonra aradığı şeyi de unutacaktır ve benimsendiğini düşündüğü şey her neyse - inanç, ideoloji vs - artık o şeyin bir aygıtı olmaktan da kurtulamayacaktır.
İşte gerçek aşk acısı, o farkındalığın yok edildiği andır.
İnsan denen canlının doyumsuz ihtiyaçlarının arasında beğenilme, sevilme, cinsellik başrolü oynar. Tüm bu ihtiyaçların ortak paydasını oluşturan şeyi evet bildiniz. Tam bir hepsi birarada paketinden kim neyi isterse onu edinir ve ihtiyacını giderir. Elbette bu durum aşkın insanın maneviyatını parlaklaştıran bir kavram olmasını yadsıyamaz. Aşık olan kişi, geçici bir süre için bile olsa kendini erdemli biri olarak düşünecektir. Yaratılan kimyasal patlamanın en önemli etkisi, sonsuz bir uçuculuk duygusudur. Seks mükemmeldir çünkü kabul edilmiş ve kabul görmüş iki kişi arasında yaşanmaktadır. İnsan beyninin onaylanma ihtiyacı her zaman devrededir. Aşkın yarattığı onaylanma duygusu toplumun en kenarına sürülmüş en dışlanmış bireyinde bile gerçek üstü bir kendine güven yaratır. Korkaklar korkusuzlaşırlar. Hayatta başarılamayacak hiçbirşey yoktur artık. Kurbanlar kendilerini gerçek birer kahraman gibi hissetmektedirler. Tüm bu kusursuzlaştırmanın en yadsınan kısmı, bireyler arasındaki ihtiyaç ayrımındadır. Kimisi sevilmeyi en önemli olgu sayar. "Ben çok seviliyorum" diyerek mutluluğunu ilan eder. Kimisi ise hayatı boyunca edinemediği rahatlığı ve kendini iplerinden koparabilmeyi gerçekleştirebileceği bir alana kavuşmuştur.
Ancak gözden kaçırılan bir nokta vardır; iki insanın bu ruhani bütünleşme eylemi, aslında bireylerin olağan halleri ortaya çıktıkça bir ayrıksılık yaratacaktır. Tutku ve bağlılık her ne kadar başta bu bütünleşmeyi sağlamlaştırsa da aslında mumdan yapılmadır. Güneşe, yani hayatın aydınlığına çıkıldıkça o mum yavaş yavaş erimeye başlar. En başta söz konusu olan beğenilme, sevilme gibi ihtiyaçların yerini anlaşılma, iletişim ve incelik alacaktır. İletişimin olamayacağı yerleri bireyler tutkuyla yamamaya çalışabilirler elbette ki bu boşuna bir çabadır. Çünkü tutku hiçbirşeyi birleştirmez. Aksine ayırır.
Sadece ihtiyaçlar üzerinden yürütülen ve zannedildiği kadar manevi olamayan bu duruma da aşk diyorlar ki gerçekte ihtiyaçların itelediği bir eylem olarak değil, metafizik bir kendiliğindenlikle aynı anda hareket eden yıldızlar gibi gerçekleşen bir aşkın varlığı milyarda birdir. Böyle bir durumda ihtiyaçlar yoktur. Beğenilmenin veya seviliyorum demenin bir anlamı dahi yoktur. Sen O'sundur. O da senin bir parçan değil gerçek bir yansımandır. Hayatın şekillendirdiği karakterin, alışkanlıkların sadece birer silüettir. Bedenler bile silikleşir. Tozlanmış hayalet bir evin aniden temizlenmesi gibi insanın varlığı özüne en yakın halindedir. Hesaplamalar ve iletişim sadece birer komediye dönüşür.
Çoğu insan diğer insanlar arasında bulamadığı bu metafizik aşk duygusunu başka şeylerde bulmaya meyillidir. Ki bir çoğu da kıyısından bile geçemez. Aracı edilen şey sessiz bir tanrı da olabilir, müzik de, şiir de. Herkesin kendi zihninde tanrılaştırdığı kavramların çoğunun içindeki arayışta bu yatmaktadır. Aşkın gerçek halini ancak bu aracılar, yani cinleri anlatabilir zannedilir ancak bedenleşmiş bir hali olmadığı için insan asla gerçek bir maneviyata tam manasıyla kavuşamaz. Kendini şekillendiren diğer kavramlar üzerinden özellikle inançlar aracılığıyla benimsendiğini görür ve bu da bir rahatlama yaratır.
İnsanın aşkı arayışı asla bitmez. Çünkü gerçekten yapıldığı hammaddesi budur ancak eksik yaratılmıştır. Varlığındaki bu eksikliği daha da eksiltmek elbette ki oldukça kolaydır. Çünkü kötülük de o hammaddenin de bir parçasıdır. Kendini gerçekleştiremeyen birey, bir süre sonra aradığı şeyi de unutacaktır ve benimsendiğini düşündüğü şey her neyse - inanç, ideoloji vs - artık o şeyin bir aygıtı olmaktan da kurtulamayacaktır.
İşte gerçek aşk acısı, o farkındalığın yok edildiği andır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...











