Bu yazı film hakkında minimal spoiler içermektedir.
Nolan kardeşlerin yeni projesi İnterstellar, bundan önce yaptıkları inception ve kara şövalye üçlemesinin bıraktığı konuları devam ettiriyor. Konuyu tekleştirelim; İnsan algısı. Nolan'ın tüm filmlerinde kafayı taktığı konu hayatın, gerçeklerin, etrafta olup biten ne kadar olay durum varsa bunların algılanması üzerine oldu hep. Prestige'de görünenin yanıltıcılığı, kara şövalye üçlemesinde iyilik ve kötülük algısı, inception'da zaman ve gerçeklik algısı üzerine birer manifesto seyrettik. İnterstellar tüm bunların özeti niteliğinde bir film olmuş. İnsan algısı konusu oldukça geniş bir konu olduğu için sinemada bu konu üzerine yüzlerce film yapıldı bugüne dek ancak Nolan filmleri bu konuyu en incelikli işleyen filmler oldular her zaman. Wachowski kardeşlerin, Hitchcock'un, Kubrick'in de en fazla üstünde durdukları konu bu ancak Nolan konuyu bir bilim adamı gibi anlatan bir yönetmen. Filmlerinin içinde neler olup bittiğinden çok anlatmaya çalıştığı kavramları tanımlayan, o kavramları örneklendiren ve bunlar üzerine filmler inşa eden bir yönetmen. Haliyle filmleri konu akışını öncelikli saymadığı için filmlerinde anlatılanlar tek bir seferde izlenerek hazmedilecek filmler olmuyorlar. Öncelikle Nolan filmlerindeki kavramları iyi anlamak gerekiyor. Bu kavramlara aşinaysanız, bu filmleri izlemeniz daha keyif verici olabilir.
Prestige'i anımsayalım. İki zıt karakterin sihirbazlık üzerine kapışması olarak görünse de filmin tümünde bizlere hissettirilen "bu filmde bir şeyler oluyor ama ne" hissini anımsayın. Merak duygusu ile bezeli bir filmdi Prestige. Sonunda da insan algısının hayatı anlamak konusunda ne kadar aciz olduğunu anlatarak bitiyordu. İnception'ın sonunu anımsayın. Orada da aslında tüm film boyunca izlediklerimizin gerçek mi yoksa bir rüya mı yoksa rüya içinde bir rüya mı olduğunu belirsizleştiren bir son sahne seyrediyorduk. İnsan hayatının en büyük çaresizliği bu aslında; belirsizlik. Bir saniye sonrası belirsiz, ne hissedeceğimiz, hangi şartlarda olacağımız, neyi isteyeceğimiz tamamen belirsiz. Kendimize ait tüm bilgilerimiz bizi güvende hissettirse de, oluşabilecek ani şartlara karşı insan doğasının verebileceği reaksiyonlar sonsuz olasılıklar üzerine kurulu. Algı arttıkça insanın kendini sonsuz güç sahibi olarak görmesi de bundan aslında. Ancak zaman ve mekanın hapsettiği algımız, belirsizlikle emiliyor her an. Nolan'ın tüm filmlerinde kafa patlattığı da bu aslında; İnsan doğası bu belirsizliğe karşı ne yapabilir? Nereye gidebilir? Neyi anlamamız gerek?
İnterstellar dünyanın artık verimsizleştiği, açlık tehlikesinin baş gösterdiği günümüze yakın ancak belirsiz bir zamanda geçiyor. İnsanlık hayatta kalmayı ne şartta olursa olsun başarmış bir ırk. Seller depremler volkanlar savaşlar açlık buzul çağı bunların hepsini aşmış ve hala gezegenin hakimi olan bir ırk. Ancak oldukça kırılgan bir yaşam döngüsüne girdiğimiz bu zaman diliminde kaynakların giderek azaldığı bir gerçek. Filmde ne sebeple bu kaynakların azaldığı, kum fırtınalarının meydana geldiği ürünlerin artık yetişmediği açıklanmıyor çünkü filmin konusu bu değil. Filmin başında iki şey net bir biçimde vurgulanıyor; bilim, mistik kavramlardan daha üstündür.
- hayalet diye bir şey yoktur denen sahne -. İkincisi ise hayatta kalmak her şeyden daha önemlidir. Hayatta kalabilmek için insan nesli her şeyi geride bırakabilir.
Bilim bugüne dek insanlığın sahip olduğu çoğu şeyin habercisi olmuştur ama bilimin hislerle bir işi yoktur. Sürekli vurgulanan bir klişeye gelelim; insan ruhu yani hisleri olmadan insan, insan olmaktan çıkar. Burada bir çıkmaz var. Bugüne kadar medeniyetimizin bize sunduğu imkanları hislerimiz mi yoksa bilim mi bizlere sağlamıştır? Filmin ikinci yarısında bu soru ön plana çıkıyor. Anne Hathaway'in oynadığı Brand karakterinin ağzından dökülen "Love is the one thing that trancends time and space" cümlesinden sonra filmin aslında seyri değişiyor. Filmdeki karakterlerin tek tek bir kavramı sembolize ettiklerini anlayabilirsiniz bu noktadan sonra. Ana karakter Cooper insan olmayı, Brand sevgiyi, Dr Mann hayatta kalmayı, Michael Caine'in oynadığı profesör Brand ise bilimi temsil ediyorlar. Cooper tüm film boyunca insani duygularla davranıyor. Merak ediyor. Keşfetme arzusuyla dolu. Fedakarlık yapmaya hazır ama anlamaktan çoğu zaman uzak. Profesör Brand ise ne kadar alternatifli ve hazırlıklı görünse de aslında son derece acımasız ve katı. Aynen bilim gibi. Bilimin standart sapmalarla işi yoktur. Duygularla işi yoktur. Bilim, sadece gözlemler, algılayabildiğini algılar ve ortaya koyabiliyorsa verileri ortaya koyar. İroniktir ki filmdeki robotlardan TARS'ın bile bir espri anlayışı vardır ama bilimin yoktur. Filmin sürprizi olarak karşımıza çıkan Dr Mann ise insanın hayatta kalma içgüdüsünün insana neler yaptırabileceğine ve insanı kendini meşrulaştırmak için nelere inandırabileceğine güzel bir örnek.
Filmin sonlarına doğru daha net biçimde anlıyoruz ki aslında insan doğasının tüm bu kavramlara ihtiyacı var ve her biri de gerekli. Birini yok saymak diğerinin felaketi halini alabilir. Neticede de bunların arasındaki dengeyle insanlık yeniden tanımlanıyor. Film böylece nihai kavrama bağlanıyor; sevgiye. Elbette ki sevgi hakkında söylenenler ve sevginin işlenmesi bu filmi itiraf edelim ucuz gösteriyor çünkü sevgiye bağlanan filmleri değil harika görselleri, bizi dumura uğratacak kurguları görmeyi daha çok beklediğimiz bir film bu. Hayaletler de belki olabilirler ama senin zannettiğin gibi değillerdir belki. Asla algılayamayacağın bir şekilde olabilecek hayaletler neden mümkün olmasın diyerek belki insanı şaşırtıyor film, ancak bunu yaparken ne sonsuzluğa ne tanrıya bir göndermede bulunuyor. Adeta bundan kaçınıyor ve tüm olayları sadece insanlığın doğası üzerinden işlemeyi seçiyor.
Filmdeki bilimsel kavramlara hatta wormhole'lar hakkında dönen mantıklı açıklamalara bakılırsa, filmin anlattığı ve kurguladığı çoğu durum saçma. Örneğin bir kara deliğin oluşturduğu kütle çekim en yakınında duran gezegenleri kolaylıkla yutabilecek güçte olabilir veya yakınında duran her türlü gök cisminin yörüngesini etkileyebilir. Zamanın göreceliliği, Einstein'ın kuramları ile ilgili kavramların seyirciye anlatılma çabası takdire şayan ancak sıradan bir izleyici için bir şey ifade etmeyebilir. Filmin çoğu zaman es geçtiği bir durum ve çoğu Nolan filminde de buna benzer durumlar vardır. İnception'ı izlerken filmin tüm kurgusunu eksiksiz takip edebilmek büyük bir beceri istiyordu. Bu filmde ise bu çabayı biraz daha arttırmanız gerekebilir.
Özetle film harika bir film olmasına rağmen, insan doğasına dair önemli ipuçlarını sunarken seyirciyi görsellikle filme çekiyor fakat bu görselliğin içine son derece zor kavramları yediremiyor. Tüm varoluşumuzun kaynağı sevgidir mi demek istiyor yoksa sevgi ne olursa olsun insanlığı kurtaracaktır'a mı bağlıyor bu belirsiz. Ancak çok zekice sahnelerle insana yalnızlığı ( uzay boşluğu ve 5. boyut sahneleri ) çaresizliği ( bir saatin 7 seneye tekabül etmesi ) gibi hisleri fazlasıyla yaşatıyor. Belki de sevginin bizi tekrar kendimize getireceğini, varoluşumuzun buna dönersek tamamlanacağını anlatmak istiyor.
Filmin diğer filmlere göndermelerine girmiyorum ancak Event Horizon'da anlatılan wormhole sahnesini birebir şekilde bu filmde görmek tam bir hayal kırıklığıydı.