3 Şubat 2016 Çarşamba
En sevdiğim şarkılar
Kardeşim ölmek üzere. Daha dün satranç oynadık ve beni yendi. Yüzüne bakamadığımı orada farkettim. Ne zaman hain bir hamle yapsa yüzüme bakıp gülümser. Kafamı kaldıramadım. Bir astronot kıyafetinin içindeyken onunla ilk kez satranç oynadık. Bunu yok saydığını biliyordum ve ben de bunu yok saydım ama yüzüne bakamadım. O garip virüsü nerede kaptı kimse bilmiyor. Üç hafta önce ateşi çıktı ve elbette "benim bir şeyim yok yahu" diyerek doktora bile gitmedi. Kanlı ishal ve 40 derece ateşi çıkınca apar topar hastaneye götürdük ve orada öğrendik. Adı bile belli değil kaptığı şeyin. Zaten her zaman ilklerin adamı olmuştur. Genoa'daki en büyük hastane biranda karantina altına alındı. Hastaneye hasta girişi bile yapmadılar kardeşimi o karantina odasına alana dek. Bütün İtalya ayaklandı elbette. İnsanlardaki ölüm korkusu onlar için en büyük kabustur. Haksız sayılmazlar. Gianpaolo hastalanmadan bir kaç gün önce yanındaydım ve aklıma ölmek hala gelmiyor. Eğer O'ndan bana bir şey geçecekse de geçsin umrumda bile değil. O astronot kıyafetlerini giyerek onun yanına gitmeyi hala kendime yediremiyorum. O'na pislik bir şeymiş gibi davranmalarına asla izin vermiyorum. Tüm hasta bakıcılarını ben seçtim bu nedenle. Tüm bunlar gerçek dışı geliyor. Hasta bakıcılar, hastaneler, astronot kıyafetleri, kan kusması. Gözümün önünde kardeşim ölüyor.
Tüm hayatınız boyunca yanında olan bir insanın buralardan göçüp gidecek olmasının verdiği duyguyu şöyle anlatmaya çalışayım sizlere; bir sabah uyanıyorsunuz ve kolunuz dile gelip size " birazdan yok olacağım hazır mısın?" diye soruyor ve oracıkta yok oluyor. Eğer insan bir bütünse, onun en büyük parçaları da "onlar". Onlar dediklerime bakmayın onlar da aslında sensin. Seni sen yapan, inşa eden tüm anların toplamından fazlası ediyorlar. Kedilerini sordu dün ilk defa bana. Hala benim elimi yalamaya bayılıyorlar diye yanıtladım. Azı dişleri görünecek kadar güldü bir peygamber gibi. O güldüğünde hiçbir sorun yokmuş gibi hissediyorum. Bir an sürüyor ve sonra geçiyor.
İş yerindeki arkadaşlarından hiçbiri ziyaretine gelmemiş. Ödleri kopmuş durumu duyduklarında telefon bile açamamışlar sadece bir iki kişi hariç. Bunu kahkahalarla anlattı bana. İnsanların bu durum karşısındaki tepkilerden garip bir haz alıyor. Patronu bir mesaj atabilmiş sadece. "Geçmiş olsun" İşten çıkarıldığımı bile haber veremeyecek kadar tırsmış diyerek kıkırdıyordu. "Olsun sana yeni bir iş kurarız ağabeyin ne güne duruyor?" diyerek katıldım kendisine ama bunu duymazlıktan geldi. Yine bir patavatsızlık ettiğimi bana hissettirmeden duymazlıktan geldi elbette. "Annem hala bilmiyor değil mi?" diye sordu yine. "Elbette bilmiyor. Hastane adını asla açıklamayacak sadece burada tüm ülkenin korktuğu bir adamın yattığını yazdılar. Sağlık bakanlığına verdiğim rüşvet işe yaradı adını kimse bilmiyor senin söylediklerin hariç" Bu yanıt onu rahatlatmamıştı yine de. Bakanlık görevlileri iş yerindekileri çoktan muayene edip temiz raporu verip sıkı sıkıya gazetecilerle konuşmamaları için yüklü tembihlerde bulunsalar da içi rahat değildi. "Annem öğrenirse mahfolur" diyerek sayıkladı kendi kendine. Bir iki saniye dalıp gitti bir yerlere ve sonra mavi gözlerini bana çevirdi. "Hadi bir el satranç oynayalım"
Kardeşim hiç aşık olmadığını söylerdi ama ben biliyordum tek birini sevdi hayatı boyunca. O da gitti bir lokantacı ayıyla evlendi. Ayrılma nedenleri de son derece saçmaydı; Asla ciddi olamaması. Giovanna bugüne kadar gördüğüm en güzel kadın deyip dururdu. Güzelliğe aşık olunmaz büyük yanılgıdasın kardeş desem de dinletemedim hiç. Saçma sapan bir dergiye kapak olduktan sonra Giovanna'nın hayatı değişti. Teklifler, kariyer, herkesin ilgisi. Kimseyi kafasına takmayan rahat bir kadın olsa da zihni pek oturmuş değildi. Tehlikeyi farkeden kardeşim hemen evlenme teklif etti Venedik'te. Giovanna'nın en sevdiği tablonun önünde hem de. Tüm müze alkışlara boğulsa da kadın sadece gülümseyip "bunu daha sonra konuşalım istersen" diyebilmiş. Teklif ederken verdiği yüzüğü de almış elbette. Bu bir kabul mü? Sence kabul etti mi? diyerek beni aramıştı o gün. Hayır kardeşim seninle evlenmeyecek dediğim için bir hafta benimle konuşmamıştı. Gecenin bir vakti sarhoş olup "beni terketti" diyerek aradığı ana kadar konuşmadı benimle. Kalkıp yanına gittim. Hiç bu kadar dağıldığını görmemiştim. Aptal bir dergi editörü gittikleri plajda onunla iki dakika sohbet etti diye kadının ve elbette kardeşimin de hayatı değişivermişti. Aylarca kendine gelememişti.
Elimde tanrısal bir güç olsaydı o günü değiştirmek isterdim. Kadere falan inandığım yok sadece o gün orada o herifin olmaması için her şeyi yapabilirim. Belki bu da değiştirmeyecekti olanları. Yine o kadın kardeşimi bir şekilde terk edecekti. Ama olsun. Şu an yanında olurdu en azından. Belki de tüm olaylar bir domino taşı zinciri gibi değişirdi ve o hasta falan olmazdı. Evrenin işleyişini anlamak istememiştim hiç. Bir anın etkisiyle tüm anların değişebileceğine inanmadım hiç ama şimdi buna inanmak istiyorum. Yanan bir köprünün ortasında köprüyü tutan zincirler tam kopmak üzereyken buna inanmak istiyorum.
Çevremdekilere onun gerçek hastalığından bahsetmedim iş yerindekilerin akıbeti bana da uğramasın diyerek. Zatürre oldu dedim. Arkadaşlarımın "merak etme iyi olacak o güçlüdür" demeleri pek bir etki yapmıyor. Yapsın isterdim ama yapamıyor. En zor olan şey zihnin bunlarla doluyken işe gitmek. Paradan ilelebet tiksiniyorum artık. Tüm akışın hiçbir şey olmamış gibi devam edecek olmasından tiksinti duyuyorum. Hissettiğim yokluğun ve karmaşanın dünyaya hiçbir etkisi olmuyor ve olmayacak. Acı çekmenin en katlanılmaz tarafı da bu. Sadece kendinle acı çekiyorsun. Hiçbir karşılığı yok bunun. Üzerinde milyarlarca dolar yazan bir çekin karşılıksız çıkması gibi bir şey. Sigara yakıyorsun geçmiyor, sarhoş oluyorsun geçmiyor, sevişiyorsun geçmiyor, ağlıyorsun daha da artıyor. Atom bombası atsan bile orada öylece yükselecek olan bir anıt gibi. Zihnini söküp atsan bilincini kaybedeceksin ve bilincine her zamandan daha çok ihtiyacın var. Haberlerde kafası kesilen insanlar görüp dünya ne boktan bir yere gidiyor böyle diyerek kendini eylemeye benzemiyor. Bir okul baskınında 45 çocuk öldürüldü haberine duyulan dehşete de benzemiyor. Hiçbir acı bir diğerine benzemiyor. Sonsuz kötülüğe ve kokuşmuşluğa rağmen ne olursa olsun insanın içindeki o hayatta kalma isteğinin gücü hiçbir şeyde bulunmuyor.
Kafanın içinde dönen tüm bu karmaşanın dışarıya yansıması pek hoş olmuyor. İnsanlar zihnindekileri bilemedikleri için o sinirli hallerini, yüzünün asıklığını kendilerine bağlıyorlar. Sen değilsin sebep sen değilsin sen de değilsin diyerek tek tek açıklayacak gücün de yok elbette. Düşünebildiğin tek bir şey var o an. Tüm dertler, saçma kaygılar ve beklentiler rafa kalkıyor. İnsanın dertsizlikten kendi kendine sırf zihni meşgul olsun diye dertler ürettiğini de o an idrak ediyorsun. Basit bir formülü var bunun. Önemsediğin şeyler aslında pek o kadar da önemli değil. Ne işin ne arabanın vergisi ne arkadaşlarının sana karşı tavırları. Kavga etmek sadece bir kendini iyi hissetme aracı gibi geliyor. Hayal kuramıyorsun rüya göremiyorsun. Rüyaların bir fısıltıya dönüşüyor. Evde kendi kendine açılan bir dolap kapağı bile gizemli gelmiyor ürkütmüyor seni. Saçlarını kazıtmak istiyorsun.
Dünya değişmiyor. Binlerce yıldır aynı acıları yaşayıp duruyoruz. Bilerek isteyerek yaşıyoruz. Hayat bizi burada tutmaya yetiyor. Birazdan bir telefon gelecek ve ben yine irkileceğim. O telefon gelmeden her gün gidip görmek istiyorum O'nu. Son gidişimde benden bir ipod istedi. En sevdiğim şarkılar olsun içinde sen bilirsin neleri sevdiğimi dedi. Hiç bu kadar çok ağladığımı anımsamıyorum o şarkıları o ipod'a yüklerken. Bunu 13 yaşındayken ben öğretmiştim, bu şarkıyı da bana yollamıştı ben nefret ederdim. Bunları mı dinliyorsun artık nerde kaldı senin o müzik zevkin diyerek çemkirmiştim. Aslında o karantinayı kaldırabilseydim kaldırırdım. Dünya yansın umrumda değil. O poşetler olmadan bir kere daha sarılabilmek için. Kıyafetimin içinde gövdesinin sıcaklığı işleyebilsin diye. Gözleri çıplak ama onlara sarılabilirim. O gidecek ve ben kalacağım. O şarkılar da burada kalacaklar. Birazdan kırılmak üzere olan ve öylece duran bir put gibi kalacağım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...