"Lüzumlu gördüğünüz yerleri lütfen düzeltiniz."
Eve geldiğinde kapının üzerinde düzgün ve özenli harflerle yazılmış bu notu buldu. Dolma kalemle yazıldığı belliydi. Harflerin kenarlarından hafifçe mürekkep akmıştı. Sanki apartmana girdiği anda not kapıya asılmıştı ve bir kaç saniye farkla notu yazanın notu bıraktığı ana şahitlik edebileceği o manzarayı kaçırmıştı. Not çok tazeydi, mürekkep hala parlıyordu. Not bir iğneyle kapının hafifçe aralanmış tahtasının kıymıklaşmış bir yerine saplanmıştı. Notu çekip iğneden ayırdı ama iğne sanki bir çekiçle kapıya çakılmış gibi yerinden kıpırdamadı. Notun yazılı olduğu kağıt hasırdan bir örtü gibi yumuşaktı ama pürüzsüz değildi. Sanki elde üretilmiş bir kağıt gibiydi. Kağıdın kenarları kıvrılmıştı. Üşüyormuş gibi kendine doğru çekilmiş bu kağıt parçasını eline alıp üzerinde yazanın ne anlatmaya çalıştığını düşünüyordu şimdi. Yazılanlar oldukça açıktı ve bu son derece sevimsiz bir şakaya benziyordu. Kağıda bir kaç saniye daha bakarak buruşturup yere attı. Yazı karakteri dikkatini çekmişti. Adeta daktiloda gibi yazılmışcasına düzgün bir el yazısıyla yazılmıştı. Ayrıca notu yazanın ciddiyeti de takdire şayandı. Kesinlikle bıyıklı biri yazmıştır diye geçirdi o an içinden. Bıyıklarının uçlarını her gün makasla düzelten birinin yazısıydı bu.
Anahtarla kapıyı açtıktan sonra kendini hemen kanepeye bırakmak istiyordu.Yorgunluktan ensesi sızlıyordu. Koridorun başında salondan çıkarak koşan Silvio hemen kucağına geldi. 4 yaşında bir Labrador. Evi beraber paylaşıyorlar ve harika bir ev arkadaşı O'nun için. Ancak Silvio o gün pek huzurlu değil gibiydi. Garip sesler çıkararak yerde yuvarlanmaya başladı. Oyun istediğinden böyle davranmıyordu. Oyun istediği zamanlarda ısırmaktan paramparça ettiği lastik topunu ağzında taşıyıp O'na getirirdi ama bu kez bir şey köpeği rahatsız etmiş gibiydi. Mutfağa girdi. Kapının hemen yanındaki buzdolabının kapağını açacaken mutfak dolabının kapısına yapıştırılmış olan bir not buldu;
"kapıları lütfen açık bırakmayınız"
Bu şaka giderek daha da sevimsizleşiyordu. Notun üzerindeki mürekkep yine aynı renkteydi ve yeni yazıldığı yine belliydi. Evin içinde birilerinin olduğunu düşündü. Bir yandan da kardeşini aramayı düşündü. Tezgahın üzerinde dizili duran bıçak setinden rastgele bir bıçak aldı eline kendini daha güvende hissedebilmek için ama bu kez daha da korktuğunu farketti. Yavaş adımlarla salona doğru ilerledi ve koltuğun arkasında ayakta durup tüm salonu iyice süzdü. Garip görünen hiçbir şey yoktu. Sadece pencere açık kalmıştı ve sonbaharın geldiğini hissettiren sakin bir rüzgar perdelerle dansediyordu. Evde biri olduğuna emin olamıyordu. Tek bir ses bile yoktu. Silvio meraklı gözlerle O'nu seyrediyordu ve dibinden ayrılmıyordu. Bıçağı gidip aldığı yere geri koydu. Zihnini yoklamaya çalıştı. İlaçlarını bu sabah almıştı halbuki. Kardeşini de aramaktan vazgeçti. Yatak odasına gidip uyumak istiyordu sadece. Silvio'yu da gezintiye çıkarması gerekiyordu ama bunu umursamadı. Yatak odasına yavaş adımlarla ilerledi ve aralık kalmış kapıyı itip ışığı açtı. Yatağın üstünde de bir not vardı. Ayak parmaklarından ensesine dek buz kesmişti. Olduğu yerden kımıldayamıyordu. Gidip notu okuyacak cesareti yoktu. "BU EVDE NELER OLUYOR???" diyerek bağırabildi sadece. Gözlerinden hızla ilerleyen gözyaşlarını tutmaya çalıştı ama çoktan fışkırmışlardı bile. Tam o sıradan kapı çaldı ve sanki bir kabustan uyanmışcasına irkilip kapıya doğru koşmaya başladı. Kapıya giderken ayağını koltuğun köşesine çarpıp yere düştü. Ağlamasını artık durduramıyordu. Kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu ki anahtarla kapıdaki kişi kapıyı açıp içeri girdi.
" Miranda neyin var??? iyi misin??"
Kardeşi içeri girer girmez Miranda'nın yerde kriz geçirircesine ağladığını görmeye alışkındı ama bu kez durum daha da şiddetli görünüyordu. Miranda'ya sarılıp onu yerden kaldırmaya çalıştı. " Bebeğim lütfen yapma böyle kaldırayım seni gel koltuğa uzan biraz neler oluyor anlat bana"
Miranda'nın tek kardeşi vardı. Madelaine. Aralarında sadece iki yaş vardı ve Madelaine kardeşinin rahatsızlığı nedeniyle O'na bir kaç sokak ötede yaşıyordu. Her gün gelip kardeşini ziyaret ediyordu. Miranda biraz sakinleşmişti ve artık gözlerinden yaşlar akmıyordu. " Neler oldu tatlım hadi anlat bana" diye ısrar edecek oldu Madelaine. Miranda arkasını dönüp yastığa başını gömdü. Madelaine koltuktan kalkıp kapısı açık olan yatak odasına girip yatağın üzerindeki notu gördü;
" Yine mi Miranda? Doktor sana defalarca söyledi evdeki tüm kalemleri kağıtları kaldırmama rağmen nereden kalem bulup yazıyorsun bunları?? Sana inanamıyorum biraz olsun gayret etmeyi düşünüyor musun??"
"ELİMDE DEĞİL!" diyerek bağırdı Miranda. "O'nu çok özlüyorum. O geri gelecek biliyorum."
"Hayır bebeğim. Annemiz öldü. O artık geri gelmeyecek ve bunu kabul etsen iyi olur. O'nun yazdığı notları evin bin yerine de yazsan geri gelmeyecek. Lütfen artık bırak kendini. Kabullen artık"
Bir sene önce bir trafik kazasında bir daha geri gelmemek üzere giden annelerinin çocukluklarından beri onlara yaptığı bir şeydi bu. Çalıştığı için eve geç gelen anneleri evin her yerine notlar bırakırdı. Buzdolabının üzerine, kapıya, eşyaların üzerine. Gece geç geldiğinde kızları çoktan uyumuş olurdu ve onlarla ancak hafta sonları beraber kahvaltı edebiliyordu. Çocuklar anneleriyle yıllar boyunca o notlarla konuşabilmişti. Çocuklar da bir süre sonra annelerinin bıraktığı notlara karşılık notlar bırakmaya başlamıştı. Bu gizli bir anlaşma gibiydi aralarında. Babaları terkedip gittikten sonra iki kızıyla başbaşa kalıp onları yetiştirmek için günde 16 saat çalışan bir kadın emekli olduktan bir kaç sene sonra aralarından tamamen ayrılmıştı. Madelaine anneleri öldükten sonra nerdeyse boşanacaktı ama kocası O'na çok aşıktı ve O'nu bırakmadı. Ama Miranda tek başına kalmıştı. Doğduğu günden beri annesiyle yaşayan Miranda.
"Geri gelecek biliyorum. Sen de göreceksin"
26 Ağustos 2015 Çarşamba
24 Ağustos 2015 Pazartesi
Hayat devam etmiyor
Bazı ayrılıklar bir hayat boyu sürer veya şarkıda da dediği gibi; "I know What It's like to lose someone you love"
Veda etme anlarının her saniyesinde zihinde şu vardır; birazdan olmayacak. Yoksunluk duygusuna hazırlanmak için bir kaç dakikan vardır. Bu an, belki de gerçek değildir. Gerçekdışı olan o anın sende hissettirdiğidir. O an, o anı dolduran arka plan, o tren garı, garda koşuşturanlar, trenin sabırsız uğultusu, O sana bakarken söylemek istediğin ama söyleyemediğin tonla şey hepsi bir ayrıntıdır. Zaman bile - zalimliğiyle meşhurdur - parçalanıp kendini yeniden başlatmak ister gibidir. Birazdan her şey bitecektir. Celladın gülümsemesini gören idam mahkumu neyse, o anda da sen biraz o mahkumsundur. Bundan sonra ne olacak? Ne zaman ne zaman? Bir daha ne zaman? Bazıları ayrılık sahnelerinden kaçınmak adına bunu çok kısa tutarlar. Bu dirayeti gösterebilenler için de o anın etkisi farklı olmayacaktır. Ama o anın telaşından acizliğinden hatta bitkinliğinden uzak durabileceklerdir duygusuz görünse de. Keşke bir kez daha sarılsaydım diye kendi kendine söylenmeyecek olan yoktur ama.
Her ayrılığın bir nedeni vardır. Zorunludur da çoğu zaman. En net olanı da malum. Ölenle ölünür. Ölmek istemeyenlere hayatın güzelliğinden ve ne olursa olsun hayatın devam ettiğinden bahsedilebilir. O kişiye dair hissettiğin tüm duygular bir güneşin bir kara deliğe dönüşmesi gibi milyarlarca metreküpten bir kesmeşekere sıkıştırılıverir ve o anda da patlar. İnsan acılardan kaçar kaçmasına da, bazıları o acıları kucaklar çünkü o acılar da o gidene dairdir. Hayatta katlanılamayacak acılar elbette vardır ve kimse bunun için yadırganamaz. Hayat devam ediyor diyenlere birer tokat akşedilebilir de. Dilenirse hayata karşı savaş bile açılabilir gücün yetiyorsa. Ama değişmeyecek olanı değiştiremeyeceğini anımsarsın yine. Ölümün ayırdığı insanlardan ikisi de ölüdür aslında. Biri nefes almaktadır sadece.
Ayrılık sonrasında olanlardan bahsetmek olanaksızdır. Eşyaların dile geldiği, geçmişin bir mayına dönüştüğü, mekanların canavarlaştığı zamanlar yaşayacaksınızdır ve o anda hissettiklerinizi tek bir insan bile anlayamaz sizden başka. Damarlarınızı kesip atan bıçağı kimse görmeyecektir. İçerken öleceksin. Tek başına kalırken, duşun altında, boş bir yolda yürürken, bir abajura bakarken, çay içerken, susarken, araba kullanırken, evin kapısını anahtarınla açarken kendi kendine " ben bu eve neden giriyorum ki " diye sorarken, kar yağdığında, bir restoranda O'na benzeyen birine bakarken. Zihninin elleri kolları bağlı bunlara maruz kalırken de hiçbir şey yapamayacaksın.
Sonra arkadaşların gelecekler diyecekler ki sana; "böyle yaşanmaz" Nasıl yaşanır? Bunları düşünme. Yine söylenecek o "hayat devam ediyor" cümlesi. Hayat devam ediyor etmesine de hayat umursamaz bir orospu çocuğuysa buna ben de bir şey yapamam. Teşhisin de bellidir. Evet artık senin artık bir "teşhisin" vardır; takıldı kaldı oraya. Mitolojik kahramanların kaybettiklerini geri getirmek için ölüler ülkesine gidip styx nehrinde kayboldukları hikayeleri bilmezler. Bu hikayelerde kaybeden, tüm olaylar bittiğinde artık eskisi gibi değildir. Ölüler diyarından geçip gitmiştir. Ölmeden ölmüştür. Arınmıştır. Gördüğü en olmayacak şeyler karşısında bile insan üstü bir sakinlikle sağ kalmayı başarmıştır çünkü ölüler tekrar ölmezler.
Acemi ve hevesli şair Nazım Hikmet'in klişe sözleri akla hemen geliyor; bu zamanda en fazla bir yıl sürer ölüm acısı. İnsanların ağzına pelesenk cümleler bunlar. Duyunca bile tiksinilen ama doğruluğunu bildiğin. Herkes kendi zihnince acılarını yaşayadursun senin acılarına da karışıyor. Elbette senin iyiliğin için. Senin "iyi" olmanı istiyorlardır onlar. İyi hissedeceksin ki her şey yerli yerinde olacak yine. Eski şairlerinden sevdiklerine yazdıkları mektupları okuyup hüzünlenmek serbest ama. Başkalarının acılarını seyredip, gördükleri onları duygulandırınca bir şeyler hissedebildiklerine tekrar kani olacaklar ama duygusuz birer et yığını olmaktan da vazgeçemeyecekler çünkü hayat devam ediyor. Kaybettikçe eksilen eksildikçe yerine bir şeylerle türlü türlü çöplerle seslerle ve diğerleriyle doldurulan hayatlar devam edecekler.
Hayatta elbette çok güzel şeyler var. Karayiplerde bir tatil, uzaya çıkıp dünyayı seyretmek, çocuğunun doğduğunu görmek, tüm sevdiklerinin sana doğum günü partisi yapması, çalışıp emek verdiğin şeylerin karşılığını almak, en sevdiğin müziği yapanları canlı görmek, serin bir yaz gecesi uykusu, machu picchu'ya gitmek. Tüm bunların her birinin seni iyi hissettirmesinden bahsetmek midir mutluluk? Hayatta güzel şeyler var evet ama bazı şeyler de binlerce parçalık bir puzzle resminde eksik kalan ve sadece oraya uyacak olan tek bir parça gibiler. Oraya ne koyacaksın? Kendini kandırmadan söyle.
18 Temmuz 2015 Cumartesi
Kara bir ayna ve gösterdikleri
Bu yazı diziyle ilgili belli ölçüde spoiler içermektedir.
Hayatlarımızın önemli bir parçası teknoloji ve artık yadsınamaz boyutlarda kendimizi iyi hissetmemiz için bize hizmet ediyor..mu acaba? Black mirror adlı alacakaranlık kuşağı vari dizi tam olarak bunu konu eden bir yapım. Teknoloji ve insan denen canlının hastalıklı ilişkisi malumunuz. Hemen herkes medyadan şikayet ediyor reklamlardan teknolojinin insan ilişkilerini kötü yönde etkilediğinden. Aslında özet şu; ne kadar imkan verilirse o kadar boku çıkar eğer imkan verdiğin yoz bir canlıysa. Dünyada doğru görünen ne kadar şey varsa artık yanlış gösterilebilir. "Doğru" kavramı artık bir videodan, whatsapp yazışmasından, internet ortamında edilecek bir kelamdan, fotonuzdan, sevdiğiniz tükettiğiniz şeylerden, hayallerinizden isteklerinizden kısacası ifşa ettiğiniz tüm kavramlardan artık sizin nasıl biri olduğunuzu ortaya koyarak kendini var ediyor. Doğru denen şey, neyi ne kadar gösterdiğinizle veya kontrolünüz dışında sizin adınıza gösterenlerle şekilleniyor. Kısacası doğru denen şey yok ediliyor ellerimizle daha fazlası gösterilerek.
Keskin bir istek ortaya çıktı teknolojiyle beraber; her şey görünür olmalıdır. Üstelik bu tartışılmayacak kadar net bir istek herkes tarafından kabul gören eyleme dökülen ve sonuçları, hissettirecekleri ne olursa olsun her şey görünür olmalıdır. her şey. Ne kadar iğrenç olduğu, anlamsız olduğu, ne ifade ettiği, ne anlattığı önemsiz. Hayatınızla ilgili her şey görünür olmalıdır. Üstelik insanlar bunu kendi elleriyle görünür kılmalıdırlar. Böylece her birey birer medya organına, bir eğlence kanalına, bir belgesel yapıma evrilecek kadar bunun bir parçası halini alır. Twitter ilk ortaya çıktığında arap baharı esnasında olayların içinde olan insanların attıkları twitlerle bu devrimin gerçekleştirildiği, artık her insanın olayları gösterme gücünün doruk noktasına çıktığı vurgulanıyordu anımsadınız mı? İşte bu güç, herkesin elinde artık. Periscope ile yatak odanızdan canlı yayın yapabilir, en mahrem anılarınızı videoya çekip yayınlayabilir veya bu videonuzu biri ele geçirip hayatınızı mahfedebilir, gittiğiniz mekanları, yaptığınız seyahatleri gösterebilir ve bunlarla insanların ne kadar muhteşem biri olduğunuza ikna edebilirsiniz. Tüm bunları neden yapıyor insanlar? Sadece ilgi görmek için değil. Devamlı olarak kendini doğrulamak için. Olduğu şeyden olabileceği şeye evrileceğine dair inancı için.
Ekran narsisizmi. Aslında tüm olay buraya kilitleniyor. Bireyin kendini ne denli muhteşem bir canlı olduğuna ikna etmesiyle başlıyor. Harika bir hayatı var, harika fikirleri var, muhteşem şeylerle ilgileniyor. Liste uzatılabilir elbette. Teknoloji artık bireyi sömürmüyor bile, birey denen şey tamamen yok edilmek üzere. Kendi olabilen, kendi kalabilen hiç kimse kalmayıncaya dek bu gösteri sürecek görünüyor. Hissedilecek olan ne varsa görünür kılınıyor, paketleniyor, şişiriliyor, sloganlaştırılıyor. Önemli günler sadece o gün anımsanıyor örneğin çünkü devamlı olarak bireyin kendini iyi biri olarak görme ve gösterme refleksi devreye giriyor. Artık linçler taşla sopayla çarmıhla yapılmıyor. Kelimelerle yapılıyor. Karşı taraftan gelebilecek en ufak olumsuz bir yanıt olmamalı. Herkes onaylamalı. Sevmeli. Çünkü birey onca çabayla uğraşla kendini cilalıyor. O muhteşem fikirlere sahipken kimse onu yadırgamamalı. Fotoğraflarını beğenmeli. Ona övgüler düzmeli. Çünkü aynı övgüyü düzenler de aynı paylaşımları yapıyor ve sistem işliyor. Bireylerin doymak bilmeyen beğenilme, katılımcı olma, ifşa etme arzuları tüm sistemi ayakta tutmaya devam ediyor. Üstelik sorsanız herkes bu durumdan şikayetçi. Herkes bir şeyleri devamlı surette yadırgıyor çünkü bu da onaylanmanın bir parçası.
Medyanın yıllardır süren "göster, seyirciyi olaya dahil et, yok et" sistemi bugüne dek eğlence dünyasının en bilindik en klişe ama en etkili sistemi hala. Medya bireyi eğlencenin bir parçası haline getiriyor. Düzenlediği yarışmalara " sen de katılabilirsin, sen de bu yıldızlardan birisi olabilirsin " hissini aşılayarak izleyen herkesin isteklerini kendine çekebiliyor. Böylece izleyiciler gördüklerini daha çok sahipleniyor ve orada olup biten anlamsız gösterinin farkına varamıyor. Seyrettiği şeye çekilen ve o yarışmaların bir parçası halini alan kişilerin unutulması yani yok edilmesi de çok uzun zaman almıyor. Sonra bir başkası geliyor ve aynı işlem devam ediyor. Dizinin en can alıcı bölümlerinden birisinde nerede ne zaman ve nasıl olduğu belirsiz bir kapalı mekanda tüm günlerini pedal çevirerek ve dev ekranlarda onlara izletilen şeylerle geçiren genç yaştaki insanları birer çöp gibi öğüten sindiren ve kim karşı çıkarsa çıksın o karşı çıkanı dahi sisteme entegre edip yine kazanan bir durum seyrediyorsunuz. Şarkı söyleme hayali olan bir insan evladını bir porno yıldızına, o hayale sahip olana aşık olan insanı bir vaizciye çevirecek kadar aksamaz bir sistem bu. Bu insanların gerçekte hissettikleri şeyleri bozarak, yontarak kendi işine yarayacak hale getiren bir yapı. Sistemin açık vermemesinin tek bir nedeni var; bireylerin ihtiyaçları. O ihtiyaçları da tamamen ekran üzerinden giderecekleri sanrısını yaratması. The network adlı filmde filmin kahramamanının tv ekranına çıkıp " biz can sıkıntısını öldürme işindeyiz. bizler gerçek değiliz siz gerçeksiniz. bu nasıl bir manyaklık" diyerek isyan etmesi bile şovun bir parçası aslında. Black mirror da aslında bir şov ve şovu yerden yere çarparak bizi bizle yüzleştiren bir aracı ama yine de bir gösteri. Bu da korkutucu bir ironi.
Pekiyi ya bir ülkenin başbakanını bir domuzla ekranların önünde sevişmekle tehdit eden teröristler? Bu tehdidi yine sistem üzerinden youtube'a yükleyerek milyonlarca insanın izlemesini sağlayan teröristlerin kim olduğunu bilmiyoruz bile ve bunun da bir önemi yok aslında. Ama o teröristerin yakalanmasını engelleyen de yine medya, yine izleyiciler ve sonunda olup biten her şeyin sorumlusu da nerdeyse teröristler haricinde kalan sistemin tamamı. O kadar ki teröristler tüm bu insanların yanında masum bile kalıyor neredeyse. İnsanların "insan hayatı daha önemli" yargısı net bir doğru olarak görünürken o hayatı kurtarmak için yapılanlar aslında umurlarında bile değil. Sokaklarda tek bir allahın kulu kalmayıncaya dek oturup ekran başında olabilecek en iğrenç görüntüyü bile ellerinde biralarla veya bir hastanede iş başındayken bile izleyecek kadar gösterinin müptelası insanlarla dolu bir dünyanın parçası olduğumuzu gösteriyor Black mirror.
Matrix'in o meşhur sahnesinde sorulan soruyu anımsayalım tekrar; gerçek nedir? Sıradan duyularımızla algıladığımız her şeyi gerçek olarak nitelendirebiliriz. Teknoloji algılarımıza daha fazla yardımcı olarak bizleri daha farkındalık sahibi yapabilir elbette. Gözlerimize yerleştirilen birer kaydediciyle yaşadığımız her saniyeyi kaydedip bunları izleme şansı verebilir örneğin. Gördüklerimizi yakınlaştırabilir, uzaktan duyamadığımız konuşmaları dudak okuyucusuyla bize anlatabilir, bir an içinde olup farkedemediğimiz tonlarca ayrıntıyı gözlerimizin önüne serebilir. Duyguları ifadeleri edilen kelamları tekrar tekrar bize yaşatabilir hatta artık daha derinlemesine hissedemediğimiz anıları bizlere tekrar yaşatabilir. Gerçek sadece hissettiklerimizden ibaret midir? Biz bir şeyi hissediyorsak o elbette öyledir. Bedenimize pompalanan maddelerin kimyasal reaksiyonların o anda bizim için bir anlamı yoktur. Bizi tahrik eden şeyin, ağlatan, öfkelendiren, susturan, güldüren şeylerin basit birer elektriksel iletim olduğunu o anda düşünmeyiz bile. Gerçek algılarımıza bırakıldığı ölçüde bizi kolayca kandırabilir. Gerçek, gündelik hayatımızın en büyük kandırmacası haline geldi artık. En masum insanı korkunç biri olarak görebiliriz, en sıradan insanı büyük bir fikir üreticisi olarak algılayabiliriz. En vahşi görünen görüntüleri açıklanabilir hale getirebiliriz. Her şeyi açıklayabiliriz artık. Çünkü algılarımızın kaypaklığına hizmet edebilecek tonla araç elimizde. Gerçek nedir? Gerçek aciz algılarımıza bırakılamayacak kadar narin bir canlı gibi bir kaç saniye içinde uçup gidebilecek bir şeydir.
Teknoloji bizi duyarsızlaştırmıyor. Biz teknolojiyi ve daha bir çok şeyi kullanarak giderek daha duyarsız canlılar haline gelmeyi kendimiz seçiyoruz.Güya her şeye duyarlı, her şeyin farkında olan ama aslında giderek hiçbir şey hissetmeyen kabuktan ibaret yaratıklar. İnsan daima kendini tanrısal bir canlı olarak görmeyi tercih ediyor. Daima kendisine verilen imkanları kullanarak üst insan olabileceğini, daha fazla bilgiyle daha bilge olabileceğini zannediyor. Ancak zihni bir bebeğin evreni algılayabileceğinden daha yavaş çalışıyor. Kendini, hissettiklerini dahi anlamaktan aciz bir canlı insan. Ne hissedeceğini ve o hissettikleriyle ne yapacağını bir türlü bilemezken eline büyük bir güç geçiyor ve o güçle ne yaparsa doğru olacağından da çok emin. Her adlı filmde bir yapay zekayla aşk yaşayan insanın hissettikleri gerçekti. Çünkü böyle algılıyordu. Böyle algılamasını sağlayan iletişime sahipti. Aşk kadar derin olduğunu düşündüğümüz bir duygunun sadece ses veya yazı dili üzerinden hissedilebileceği bir çağdayız artık. Hissettiklerimizi derinleştirebilecek bilgiye ve algıya sahip olmasak bile bunu sorgulamıyoruz. Ölüleri bile diriltebilecek gücümüz olsaydı eğer, onları da kendimize hizmet edebilecek kölelere çevirirdik. Köle olmaya gönüllü köleler gördünüz mü hiç? Eğer insana tüm ihtiyaçlarının da ötesinde onun zihnini hapsedecek bir şey bulabilirseniz eğer, o zaten size seve seve köle olacaktır. Tüm isteklerimiz, daha fazlası için. Daha da fazlası da olacak merak etmeyin.
Hayatlarımızın önemli bir parçası teknoloji ve artık yadsınamaz boyutlarda kendimizi iyi hissetmemiz için bize hizmet ediyor..mu acaba? Black mirror adlı alacakaranlık kuşağı vari dizi tam olarak bunu konu eden bir yapım. Teknoloji ve insan denen canlının hastalıklı ilişkisi malumunuz. Hemen herkes medyadan şikayet ediyor reklamlardan teknolojinin insan ilişkilerini kötü yönde etkilediğinden. Aslında özet şu; ne kadar imkan verilirse o kadar boku çıkar eğer imkan verdiğin yoz bir canlıysa. Dünyada doğru görünen ne kadar şey varsa artık yanlış gösterilebilir. "Doğru" kavramı artık bir videodan, whatsapp yazışmasından, internet ortamında edilecek bir kelamdan, fotonuzdan, sevdiğiniz tükettiğiniz şeylerden, hayallerinizden isteklerinizden kısacası ifşa ettiğiniz tüm kavramlardan artık sizin nasıl biri olduğunuzu ortaya koyarak kendini var ediyor. Doğru denen şey, neyi ne kadar gösterdiğinizle veya kontrolünüz dışında sizin adınıza gösterenlerle şekilleniyor. Kısacası doğru denen şey yok ediliyor ellerimizle daha fazlası gösterilerek.
Keskin bir istek ortaya çıktı teknolojiyle beraber; her şey görünür olmalıdır. Üstelik bu tartışılmayacak kadar net bir istek herkes tarafından kabul gören eyleme dökülen ve sonuçları, hissettirecekleri ne olursa olsun her şey görünür olmalıdır. her şey. Ne kadar iğrenç olduğu, anlamsız olduğu, ne ifade ettiği, ne anlattığı önemsiz. Hayatınızla ilgili her şey görünür olmalıdır. Üstelik insanlar bunu kendi elleriyle görünür kılmalıdırlar. Böylece her birey birer medya organına, bir eğlence kanalına, bir belgesel yapıma evrilecek kadar bunun bir parçası halini alır. Twitter ilk ortaya çıktığında arap baharı esnasında olayların içinde olan insanların attıkları twitlerle bu devrimin gerçekleştirildiği, artık her insanın olayları gösterme gücünün doruk noktasına çıktığı vurgulanıyordu anımsadınız mı? İşte bu güç, herkesin elinde artık. Periscope ile yatak odanızdan canlı yayın yapabilir, en mahrem anılarınızı videoya çekip yayınlayabilir veya bu videonuzu biri ele geçirip hayatınızı mahfedebilir, gittiğiniz mekanları, yaptığınız seyahatleri gösterebilir ve bunlarla insanların ne kadar muhteşem biri olduğunuza ikna edebilirsiniz. Tüm bunları neden yapıyor insanlar? Sadece ilgi görmek için değil. Devamlı olarak kendini doğrulamak için. Olduğu şeyden olabileceği şeye evrileceğine dair inancı için.
Ekran narsisizmi. Aslında tüm olay buraya kilitleniyor. Bireyin kendini ne denli muhteşem bir canlı olduğuna ikna etmesiyle başlıyor. Harika bir hayatı var, harika fikirleri var, muhteşem şeylerle ilgileniyor. Liste uzatılabilir elbette. Teknoloji artık bireyi sömürmüyor bile, birey denen şey tamamen yok edilmek üzere. Kendi olabilen, kendi kalabilen hiç kimse kalmayıncaya dek bu gösteri sürecek görünüyor. Hissedilecek olan ne varsa görünür kılınıyor, paketleniyor, şişiriliyor, sloganlaştırılıyor. Önemli günler sadece o gün anımsanıyor örneğin çünkü devamlı olarak bireyin kendini iyi biri olarak görme ve gösterme refleksi devreye giriyor. Artık linçler taşla sopayla çarmıhla yapılmıyor. Kelimelerle yapılıyor. Karşı taraftan gelebilecek en ufak olumsuz bir yanıt olmamalı. Herkes onaylamalı. Sevmeli. Çünkü birey onca çabayla uğraşla kendini cilalıyor. O muhteşem fikirlere sahipken kimse onu yadırgamamalı. Fotoğraflarını beğenmeli. Ona övgüler düzmeli. Çünkü aynı övgüyü düzenler de aynı paylaşımları yapıyor ve sistem işliyor. Bireylerin doymak bilmeyen beğenilme, katılımcı olma, ifşa etme arzuları tüm sistemi ayakta tutmaya devam ediyor. Üstelik sorsanız herkes bu durumdan şikayetçi. Herkes bir şeyleri devamlı surette yadırgıyor çünkü bu da onaylanmanın bir parçası.
Medyanın yıllardır süren "göster, seyirciyi olaya dahil et, yok et" sistemi bugüne dek eğlence dünyasının en bilindik en klişe ama en etkili sistemi hala. Medya bireyi eğlencenin bir parçası haline getiriyor. Düzenlediği yarışmalara " sen de katılabilirsin, sen de bu yıldızlardan birisi olabilirsin " hissini aşılayarak izleyen herkesin isteklerini kendine çekebiliyor. Böylece izleyiciler gördüklerini daha çok sahipleniyor ve orada olup biten anlamsız gösterinin farkına varamıyor. Seyrettiği şeye çekilen ve o yarışmaların bir parçası halini alan kişilerin unutulması yani yok edilmesi de çok uzun zaman almıyor. Sonra bir başkası geliyor ve aynı işlem devam ediyor. Dizinin en can alıcı bölümlerinden birisinde nerede ne zaman ve nasıl olduğu belirsiz bir kapalı mekanda tüm günlerini pedal çevirerek ve dev ekranlarda onlara izletilen şeylerle geçiren genç yaştaki insanları birer çöp gibi öğüten sindiren ve kim karşı çıkarsa çıksın o karşı çıkanı dahi sisteme entegre edip yine kazanan bir durum seyrediyorsunuz. Şarkı söyleme hayali olan bir insan evladını bir porno yıldızına, o hayale sahip olana aşık olan insanı bir vaizciye çevirecek kadar aksamaz bir sistem bu. Bu insanların gerçekte hissettikleri şeyleri bozarak, yontarak kendi işine yarayacak hale getiren bir yapı. Sistemin açık vermemesinin tek bir nedeni var; bireylerin ihtiyaçları. O ihtiyaçları da tamamen ekran üzerinden giderecekleri sanrısını yaratması. The network adlı filmde filmin kahramamanının tv ekranına çıkıp " biz can sıkıntısını öldürme işindeyiz. bizler gerçek değiliz siz gerçeksiniz. bu nasıl bir manyaklık" diyerek isyan etmesi bile şovun bir parçası aslında. Black mirror da aslında bir şov ve şovu yerden yere çarparak bizi bizle yüzleştiren bir aracı ama yine de bir gösteri. Bu da korkutucu bir ironi.
Pekiyi ya bir ülkenin başbakanını bir domuzla ekranların önünde sevişmekle tehdit eden teröristler? Bu tehdidi yine sistem üzerinden youtube'a yükleyerek milyonlarca insanın izlemesini sağlayan teröristlerin kim olduğunu bilmiyoruz bile ve bunun da bir önemi yok aslında. Ama o teröristerin yakalanmasını engelleyen de yine medya, yine izleyiciler ve sonunda olup biten her şeyin sorumlusu da nerdeyse teröristler haricinde kalan sistemin tamamı. O kadar ki teröristler tüm bu insanların yanında masum bile kalıyor neredeyse. İnsanların "insan hayatı daha önemli" yargısı net bir doğru olarak görünürken o hayatı kurtarmak için yapılanlar aslında umurlarında bile değil. Sokaklarda tek bir allahın kulu kalmayıncaya dek oturup ekran başında olabilecek en iğrenç görüntüyü bile ellerinde biralarla veya bir hastanede iş başındayken bile izleyecek kadar gösterinin müptelası insanlarla dolu bir dünyanın parçası olduğumuzu gösteriyor Black mirror.
Matrix'in o meşhur sahnesinde sorulan soruyu anımsayalım tekrar; gerçek nedir? Sıradan duyularımızla algıladığımız her şeyi gerçek olarak nitelendirebiliriz. Teknoloji algılarımıza daha fazla yardımcı olarak bizleri daha farkındalık sahibi yapabilir elbette. Gözlerimize yerleştirilen birer kaydediciyle yaşadığımız her saniyeyi kaydedip bunları izleme şansı verebilir örneğin. Gördüklerimizi yakınlaştırabilir, uzaktan duyamadığımız konuşmaları dudak okuyucusuyla bize anlatabilir, bir an içinde olup farkedemediğimiz tonlarca ayrıntıyı gözlerimizin önüne serebilir. Duyguları ifadeleri edilen kelamları tekrar tekrar bize yaşatabilir hatta artık daha derinlemesine hissedemediğimiz anıları bizlere tekrar yaşatabilir. Gerçek sadece hissettiklerimizden ibaret midir? Biz bir şeyi hissediyorsak o elbette öyledir. Bedenimize pompalanan maddelerin kimyasal reaksiyonların o anda bizim için bir anlamı yoktur. Bizi tahrik eden şeyin, ağlatan, öfkelendiren, susturan, güldüren şeylerin basit birer elektriksel iletim olduğunu o anda düşünmeyiz bile. Gerçek algılarımıza bırakıldığı ölçüde bizi kolayca kandırabilir. Gerçek, gündelik hayatımızın en büyük kandırmacası haline geldi artık. En masum insanı korkunç biri olarak görebiliriz, en sıradan insanı büyük bir fikir üreticisi olarak algılayabiliriz. En vahşi görünen görüntüleri açıklanabilir hale getirebiliriz. Her şeyi açıklayabiliriz artık. Çünkü algılarımızın kaypaklığına hizmet edebilecek tonla araç elimizde. Gerçek nedir? Gerçek aciz algılarımıza bırakılamayacak kadar narin bir canlı gibi bir kaç saniye içinde uçup gidebilecek bir şeydir.
Teknoloji bizi duyarsızlaştırmıyor. Biz teknolojiyi ve daha bir çok şeyi kullanarak giderek daha duyarsız canlılar haline gelmeyi kendimiz seçiyoruz.Güya her şeye duyarlı, her şeyin farkında olan ama aslında giderek hiçbir şey hissetmeyen kabuktan ibaret yaratıklar. İnsan daima kendini tanrısal bir canlı olarak görmeyi tercih ediyor. Daima kendisine verilen imkanları kullanarak üst insan olabileceğini, daha fazla bilgiyle daha bilge olabileceğini zannediyor. Ancak zihni bir bebeğin evreni algılayabileceğinden daha yavaş çalışıyor. Kendini, hissettiklerini dahi anlamaktan aciz bir canlı insan. Ne hissedeceğini ve o hissettikleriyle ne yapacağını bir türlü bilemezken eline büyük bir güç geçiyor ve o güçle ne yaparsa doğru olacağından da çok emin. Her adlı filmde bir yapay zekayla aşk yaşayan insanın hissettikleri gerçekti. Çünkü böyle algılıyordu. Böyle algılamasını sağlayan iletişime sahipti. Aşk kadar derin olduğunu düşündüğümüz bir duygunun sadece ses veya yazı dili üzerinden hissedilebileceği bir çağdayız artık. Hissettiklerimizi derinleştirebilecek bilgiye ve algıya sahip olmasak bile bunu sorgulamıyoruz. Ölüleri bile diriltebilecek gücümüz olsaydı eğer, onları da kendimize hizmet edebilecek kölelere çevirirdik. Köle olmaya gönüllü köleler gördünüz mü hiç? Eğer insana tüm ihtiyaçlarının da ötesinde onun zihnini hapsedecek bir şey bulabilirseniz eğer, o zaten size seve seve köle olacaktır. Tüm isteklerimiz, daha fazlası için. Daha da fazlası da olacak merak etmeyin.
24 Haziran 2015 Çarşamba
Şairin itirafı
Rosetta şimdi yanımdan ayrıldı. Gitmesi için neredeyse İsa'ya yalvarmak üzereydim. Sadece bir şair olduğum için benimle olmak istediğini bilmediğimi zannediyor küçük ahmak. Hiçbir şey yapmadan yaşamanın en tatlı yolunu buldum yıllar önce ve sırrımı benden almak o kadar da kolay değil. Elbette O da bir şair olacakmış. Sylvia Cromwell okuyormuş. Düzenli olarak şiir yazıyormuş benden yazdıklarını okumamı da istedi. Zorladı bunun için hatta. Şiir düzenli olarak yazılabilir mi diyerek kahkaha atacaktım neredeyse. İki kadeh daha şarap içirip gönderdim O'nu. Bana ne kadar aşık olduğunu benim için tüm yaşamını feda edebileceğini söylerken gözlerinden dökülen yaşlara kayıtsız kaldığım halde O'nu sarıp sarmaladım. Henüz 18 yaşında biri için hayatını ne kadar da kolay çarçur edebiliyorsun diyecektim neredeyse. Bu hafta bana yalvaran üçüncü insan. Hepsi de aynı şeyi istiyorlar; sevgi. Benim bir sevgi çeşmesi olduğumu zannediyorlar çünkü en acı ve en korkunç kelimelerle sevgiyi anlatabiliyorum.
Bugünlerde Paris sokakları ressamdan şairden bohemden ve yalnızlardan geçilmiyor. Hepsi söz birliği etmişcesine Cafe de Flore'de toplanıyorlar. Tüm gün şarap içip hayatın ne kadar boktan olduğundan bahsediyorlar. Bu elbette umurlarında bile değil. Hayatı umursamayan insanların kımıldamadan yaşamaktan başka bir istekleri yoktur. Onlar tembeldirler. Hiçbir çaba harcamadan her şeyin sahibi olmak isterler. Charles de Houville ile bir kaç akşam önce orada buluşacaktım. Beyaz takım elbisem, kırmızı fularım, özenle taranmış briyantinli saçlarım, kumarda kazandığım fildişi kakmalı pipom ve St Germain'deki bir tütüncüden çok ucuza aldığım afrika tütünüyle dolu tabakamla oradaydım. Charles en köşedeki masada bordo renkte bir şarap içiyordu ve masada duran çikolata kaplamalı fındıkları yemekle meşguldü. Rosetta orada sohbetin en anlamsız yerinde çıkageldi. Charles'ın aşk maceralarını dinlerken resmen kan kaybediyordum gelmesine sevindim bile diyebilirim. Kırmızı dudaklı küçük kız derhal kendini sakince tanıttı ve benimle tanışmaktan büyük keyif aldığını söylerken birden masaya oturdu. Charles için gün doğmuştu. Bana asılacak hali yoktu ve şimdi masada rahat rahat cilveleşebileceği biri vardı. Üç saat boyunca tek kelime etmedim ve ikisi konuştu. Sıkıntıdan neredeyse Rue de Cascades'deki randevu evine gidecektim. Şehrin frengi taşımayan fahişelere sahip tek yeri orası. Oraya gitmek yerine yapılabilecek tek şeyi yaptım; içtim. Kaç şişe şarap boşaldı masada anımsamıyorum. Yeterince sarhoş olduğumda kimseyi reddedememek gibi bir huy gelişti bende son zamanlarda. Kendimi ne zaman Rosetta ile evde yalnız bulduğumu anımsamıyorum bile. Ayıldığımda derhal O'nu evden çıkarmak istedim.
Şairlerle ilgili sizlere kimsenin anlatmadığı şeyler anlatmak aslında amacım. Bunu yaparak kendimden bahsedeceğimin de farkındayım da kim umursar? Bunu okuduğunuzda çoktan kemiklerim mobilyalarınıza karışmış olacak. Jan de Gourdain adında bir şair tanımıştım yıllar önce. Charles Baudelaire'i tanıdığını söyler dururdu. Onunla aynı fahişelerle sevişirmiş. Sanki O moloz yığını deliden kendisine geçecek bir şeyler olmasını umuyormuş gibi. Charles Baudeliare muhteşem bir şairdi ve ağzından köpükler saçarak acı içinde irin çukuruna benzer bir odada yapayalnız öldü. Kendisini seven insanların olması bir yana, nefret edenlerin nefretini sevgiye dönüştürebilselerdi bütün dünyaya barış gelebilirdi. Ondan nefret ediyorlardı çünkü aslında kimseye sevgi besleyemeyen bir hödüktü. Pekiyi o şiirleri nasıl yazabilmişti?
"Gel aşık kedi kalbimin üzerine çök
Gözlerin akik ve mermer
Ve o tırnaklarını da içeri çek"
Çünkü Charles Baudelaire iyi bir yalancıydı. Takdir edilecek kadar iyi yalan söylüyordu. Kedilerden nefret ederdi. Köpeklerden de. Frengi kaptıktan sonra insanlara olan nefreti daha da büyüdü elbette. Bir yalancıyı mükemmelleştiren şey, yalanlarına sadece kendisini ve böylece etrafındakileri inandırması değil, o yalandan başlayan zincirleme olayları da hesap edebilmesidir. Basit bir yalanı bile bir senaryo haline getirerek ayrıntılarla bunu süsleyebiliyordu. Aksini iddia edenleri de riyakarlıkla suçluyordu elbette. Çünkü o çok büyük acılar çekmişti. Çok aşık olduğu bir kadın varmış da o kadın bunu en yakın arkadaşıyla aldatmış da bu da kendini içkiye vermiş de bütün bunlar palavraydı. Kitabının adı kendi adıydı aslında; kötülük çiçekleri
Belki de Charles Baudelaire iyi bir adamdı ve ben bir yalancıyım. Bunu bilebilir misiniz?
insanlar kandırılmaya muhtaçlar. Kelimelerle kandırılmaya daha çok muhtaçlar çünkü en zahmetsiz yolu bu. Kelimeler hayallere açılıyorlar. Onların hayal kurmalarını sağlıyorlar. "Yeni kurumuş bir begonya yaprağı gibi solgun görünüyordu" dendiğinde gözlerinin önüne gelen görüntü sadece onların zihinlerince şekillendiriliyor. Onlara hayal kurabilecekleri manzaralar sunuyor şairler yazarlar. Ama şairler bu konuda daha vampirce davranıyorlar çünkü tüm işleri kalple ilgili. Yazarlar uzun uzun bir masayı anlatabilirler. Masanın bir ayağının kısa olmasından başlarlar o masanın yapıldığı ağacın başına gelenlere kadar sizi bir nehrin ucundan öteki ucuna yolculuğa çıkarabilirler. Size hissettirirler bunu. Ama şairler sizi o nehirde aşağıya atarlar. Heyecanlı olur bu değil mi? Bir şairin sadece yaşadıklarını anlatması gerekmiyor ama en kötü niyetli insanın bile anlatabileceği iyilik dolu şeyler vardır. İnsanların bu zaafından şairler yüzlerce yıldır istifade ediyorlar. Mesela Shakespeare bir saray komplocusuydu. Yazdığı oyunlarla kralları kraliçeleri etkiliyordu. Koskoca ingiltere'nin tüm politik ortamına göndermelerle dolu oyunlar yazıp onlarla dalga geçiyordu. İnsanları galeyana getirebiliyordu. Tek yaptığı bir masada oturup yazı yazmaktı. O kelimeleri nerden buluyordu diye düşünenlere cevaplarım var ama şimdi sırası değil. Tek bir insan, sadece kelimeleri kullanarak binlerce insanın ne hissedip hissetmeyeceğine karar verebiliyordu.
Karların üstünde çıplak ayaklarıyla
Kanatları koparılmış bir at duruyordu yanında
Dört gemi yanaşmıştı limana birinden çiçekler iniyordu
Vişne tadında yanaklarını göğe sürterek
Yaklaştı aşığının yanına
İnanın bana ne karlar üzerinde duran bir kadın var buralarda, ne de yanında bir at duruyor. O limanda ne halt ettikleri konusunda da en ufak bir fikrim yok. Şu an tam şu anda zihnimin içinden geçenler bunlar ama devrik cümleler ama benzetmeler alakasız kelimeler yanyana ve sen bunu okuyunca onları kendi zihnine göre görüyorsun. Belki de o kadın hayatımda gördüğüm en güzel kadındır ve belki de o adam benim. Bunları asla bilemeyeceksin. İşte bir şair olmak böyle bir şey. Sen bunları gerçek zannet diye yazılıyor bunlar. O kelimeler yanyana durdukça sen buna inanacaksın ve işin en güzel kısmı şu; gerçeği sadece ben bileceğim.
Ama tüm şairler yalancı değildir kabul ediyorum. Yetimhanede yediği dayaklardan usanıp oradan kaçıp sokaklarda oğlancılara kendini pazarlayarak hayatta kalan bir adam tanımıştım. Bir gemide verem olana dek devam ettirdiği hayatından geriye kalan sadece yine sokaklarda görüp aşık olduğu bir kıza yazdığı şiirlerdi. O şiirler asla basılmadı. O şiirleri benden başka okuyan olduğunu da sanmıyorum. Onunla rezil bir tavernada bir gece tesadüfen beraber içmiştik. Ölmeden bir kaç gün önceydi ve o şiirleri bana okutmuştu. Başımın sızladığını anımsıyorum. Ensemden ayak uçlarıma dek titremiştim. Bir kere bile gülümsememiş bir insan gibiydi. O insanın tanrı olabilmesini çok isterdim. Aşığına bir kutsal kitap yazmıştı. Tek kişilik bir dini vardı bu adamın. O dinin tanrısı da peygamberi de inananı da kendisiydi. O'nun gibi bir insan daha tanımadım ömrüm boyunca. Öldüğünde bir mezar bile kazmaya gerek duymadılar. Denizciler bedenini denize attılar. Ne zaman şiir yazmak için tek bir şey bile hissedemesem, o adamı aklıma getiriyorum. Evet ben hissetmesem bile ölülerin hissettiklerini ödünç alıyorum. Bu yeterli olabiliyor. Her insan bir tanrıdır ve bazı tanrılar yaratmaya bile üşenirler diyordu bir satırında. O'nun gibi bir hayatım olup böyle şeyler yazmaktansa böyle bir hayatım olup kimsenin bir gün anımsamayacağı bir adam olmayı tercih ederim. Ne keder ki O'nu da kimse anımsamayacak.
Rosetta yanağıma bir öpücük kondurup gittiğinde ve kapı kapandığında üç gün boyunca ağladığımı size söylemiş miydim? Kalbimi hissetmiyorum. Keşke böyle doğmasaydım. Başarısız bir şairim. Charles Baudelaire'den nefret ediyorum çünkü herkes O'nun şiirlerini anımsıyor okuyor ve hala O'na hayranlar. Ben öyle olmayacağım. Gümüşten bir tabutum büyük bir ailem kocaman bir yazlığım gölün kenarında balık tutabileceğim bir torunum olmayacak. Çünkü bunları istemedim hiç çünkü bunları hissetmedim hiç. Bir şişe absinth içip bayılmak her zaman çare olmuyor. İhanete sevgiye sessizliğe ihtiyacı olan bu dünyanın tam ihtiyacı olan şey şairler aslında öyle değil mi?
26 Mayıs 2015 Salı
İntihar
Üç gündür uyumuyorum. Yemek de yemek istemiyorum. Az önce elmalı turta getiren yaşlı komşum Virginia'nın o harika tatlıları mutfak tezgahının üzerinde çürümeye başladı bile şimdiden. Vince'in onları yalamasını bile umursamıyorum. Artık sadece oturmak ve dünyanın döndüğünü hissetmek istiyorum. İş yerindekilere hasta olduğumu söyledim. Benim gibi bir işkoliğin hasta olması onlara pek inandırıcı gelmese de artık sadece durmak istiyorum. Söylenecek ne kadar söz varsa hepsini söyledim. Ama bunları anlatmam gerek. Önce bir sigara yakmalıyım. Elbette ateş bulabilirsem.
Bilmeniz veya duyup yine bilmezlikten gelmeniz gereken şeyler var. Bu dünya hakkında hiçbir bok bilmiyorsunuz. Kimsenin ne hissettiği hakkında, ne hissettiğiniz konusunda, ne istediğiniz konusunda çoğunuz habersizsiniz. Yere bırakılmış bir avuç un gibi dağılmışsınız etrafa. Bembeyaz olduğunuz konusunda herkes hemfikir. İnsanlığın en iyi bildiği şey; yayılmak. Bir toprak ele geçirmek ve üremek. Bundan daha becerikli canlılar sadece bakteriler. Size sizi anlatarak ilgisizliğinizle ödüllenmeyi istemem canınızı sıkmayı planlıyorum sadece. İnsanlığın en küçük parçasıyız ve bundan gayet memnunuz. Çünkü varız. Varolmadının tadını bir kere tattıktan sonra kimse ondan kolay kolay vazgeçemiyor. Ne yaşadığınızın önemi var mı sizce? Bir kaç şey var zihnimde dolanan. Bilmeniz gerekmiyor aslında ama anlatayım.
8 yaşında bir trafik kazası geçirdim. İlk günden beri okula tek başıma yürüyerek giderdim o güne dek. Karşıdan karşıya geçerken bir pizza arabası bana çarptı. Uyluk kemiklerimin ikisi de kırıldı. O anda kafamda Vivaldi çalıyordu. Bahar gelmişti çünkü ve ağaçlara bakarak yürümeyi seviyordum. Sipariş edilen pizzaları bir kaç dakika geç götürürse bahşiş alamayacağını bilen pizza kuryesi de o gün kırmızı bir şapka takmıştı kafasına. Araba kullanırken bir anda sigara yakmak istemiş adam ve tam çakmağı çakacağı sırada yolda karşısına çıkmışım. Tam bir sene yatalak kaldım. Çoğu doktor bir daha yürüyemeyeceğim konusunda hemfikirmiş. Babam yürüyebilmem için her gün kiliseye gidip dua etmiş. İsa gibi o da bir marangozdu. Daha doğrusu masalar ve sandalyeler yapıyordu. Kardeşlerimin ben yatakta yatarken yanıma gelip bana ağaç dalları getirdiklerini anımsıyorum. Tam 4 mevsim geçti böyle ve ben umudumu kaybederken kasıklarımdan yeniden elektrik geçmeye başladı.
O olaydan sonra hayal kırıklığının ne demek olduğunu anladım. Hayal kırıklığı; ağaçları bir daha göremeyeceğini düşünerek yok olmayı istemek.
O andaki istekleriniz, yönelimleriniz veya amaçlarınız her neyse ve bunlara dair kesin bir cevap çıkıyorsa hayattan, bir şeylerin kırılıp parçalanması çok olası. Hayal kırıklığına erkenden uğramanınız en iyi yönü, bir daha kolay kolay hayal kurmak istememenizi sağlaması. Abim Anthony ile birlikte uzun yürüyüşlere çıktık kazadan sonra. Abim yanımdan hiç ayrılmıyordu. Blackwolf adında küçük bir kasabada yaşıyorduk o zamanlar. Kasabanın hemen dışında yeni inşa edilmiş bir fabrika vardı ve oraya tarlaların arasından geçerek gidilebiliyordu. Kasabanın nerdeyse tüm erkekleri orada çalışıyordu. Abimin büyük bir merakı vardı; kuşlar. Aklınıza gelebilecek tüm kuşlar. Güvercinler, serçeler, sakalar, hüthütler, bıldırcınlar, leylekler, saksağanlar. Bana tarlaların içinden gizli patikaları gösterir ağaçlardaki kuşları anlatırdı. Yakalayabildiği kuşları da eve getirir evin damına kurduğu kocaman kafesin içinde onları beslerdi. Eski püskü bir praktika fotoğraf makinası da vardı. Ara sıra fotoğraflarımı çeker şehre indiği zaman onları tab ettirirdi. Pek konuşmazdık ama. Ağzından çıkanları duymak için sabırsızlanırdım ama çıkmazdı o kelimeler. Ne düşündüğünü bilemezdim.
Bir gün ablamla abim odadaki yatağı kim toplayacak kavgası yapmışlar. Ben o gün okuldaydım. Ablam öfkeyle dama çıkıp abim evden gidince kuşların kafesini açmış. Tüm kuşları saldıktan sonra da pişman olup onları yakalamaya çalışmış. Becerememiş tabi. Akşamüstü abim eve gelince her zaman olduğu gibi dama çıktı ve saatlerce ordan inmedi. Annem defalarca yanına gitti her seferinde kımıldamadan kafesin önünde bir iskemlede onu otururken buldu. O günden sonra zaten pek konuşmayan abimin ağzından tek kelime çıktığını görmedim.
O olaydan sonra hayal kırıklığının ne demek olduğunu anladım. Hayal kırıklığı; kuşlar salıverildiği anda arkalarından bakıp seyretmek
Bu olaylardan hemen her gün binlerce insanın başına geliyor biliyorum. En gaddar, acımasız, zalim insanın bile başına geliyor. Yaşıyorsun ve....geçiyor. Bazıları için geçemiyor ama. Geçmemesini de bazen sen seçiyorsun. Ancak bazı şeyleri de ne kadar korkunç olurlarsa, onları zihninde yok edebilmen o kadar güçleşiyor doğru. Örneğin Annabelle. 19 yaşındaydım O'nu ilk gördüğümde. Bana aşık olduğunu biliyordum çünkü gülümsemesi incelikle her kelimesi düşünülerek yazılmış muhteşem bir roman gibiydi. Kimseye öyle gülümsediğini görmedim. Fakat bana dokunamıyordu. İkimizin de çizgi romanlara merakından dolayı O'na x-menlerdeki Rouge diyordum. Bir gece çok sarhoş olduk ve akla hayale gelmeyecek şekilde sevişmeye başladık. Aniden durup ağlamaya başladı ve olanları anlattı. 7 yaşında kilisedeki peder tarafından tecavüz uğramıştı. Bunu anlatırsa tüm ailesini öldüreceğini tehdit eden adam bunu Annabelle'e defalarca yapmıştı. O günden sonra hiçbir şey hissedemediğini söyledi. Hayatı boyunca ilk kez bu kadar çok ağladığını da. Tüm hayatı boyunca tek istediğinin insanları incitmek olduğunu ve bunu bir kere yapmaya başladığında, bir daha vazgeçemediğini söylerken artık ağlamıyordu.
O'nu o geceden sonra bir daha görmedim. Uzak arkadaşlarından biriyle bir kaç sene önce karşılaştık. Çoktan intihar etmişti. Gayet olağan bir şekilde "Evet. neden böyle yaptığını anlamadı kimse. Babası çok harika bir adamdı ve hep kiliseye giderdi" demeyi de ihmal etmemişti.
Anlattığım bu insanlar hayatım boyunca dibimden geçenlerden sadece bir kaçı. Benim yaşadıklarımın pek bir önemi yok. İnsanların dönüşümü kaçınılmaz. Kocaman gudubet kayalar bile rüzgarla sesle suyla paramparça olurlarken biz neden olmayalım? Acı çekmiyorum. Kimseye garez beslemiyorum. Dünyanın kötülüğüyle de derdim yok. En korkutucu hal bu sanırım. Sizlerden biri oldum. O kendi yargılarına batıp kafasızlaşan uzak tanıdıklar gibi oldum. Bundan daha katlanılmaz bir ruh hali daha bilmiyorum.
Acı, insanın içinde bir el bombası gibi yaşayan organik bir canlı aslında. Bazıları tek bir seferde patlayıp etraftaki her şeye zarar verirken bazıları azar azar, defalarca patlayabiliyor. Acının boyutuna göre patlayacağı zaman, patlamanın şiddeti, patlayacağı sayı belirleniyor. Bazıları tamamen yok ediyor bünyeyi. Bazıları yamuk yumuk olanları silip süpürüp yeniden ve daha güzelini inşa etme şansı tanıyor insana. Bütün bu başımıza gelenler neye göre belirleniyor peki? Kader mi? Raslantısal bir kaos mu? Hiç kimsenin bu konuda aslında bir fikri yok.
Yan komşum yeni kitabını getirmişti geçen hafta. Ara sıra sinir krizleri geçirip kocasıyla kavga etse de tatlı bir kadın. Dalgalar. Kitabın adı buydu ama sanırım o kitabı okumak nasip olmayacak bana. Elimdeki silah birazdan ateşlenecek ve 7.62'lik bir mermi kafatasımı delip o zavallı beynimin içinden geçip gidecek. Sizlere hiçbir şey öğütlemiyorum. Bir intihar mektubunda kadının birisi " çok acı var " deyip bırakmıştı. Ben biraz lafı fazla uzatıyorum. Annem bunu öğrendiğinde kahrolmamasını dilerdim ama olacak. Birilerinin seni sevmesini ve kaybetmek istememesine engel olamıyorsun. Virginia da dünyanın en sabırlı kocasına sahip olmasına rağmen O'na " seni üzüyorum sana zarar veriyorum bu beni kahrediyor benden nefret et " diye bağırıyordu geçen akşam. Ölümüm hiçbir şeyi değiştirmeyecek ve siz yaşayanlar bu olanlara yine anlam veremeyeceksiniz. O kadar güzel şey varken, umut varken, mücadele etmek varken bu pes etmek neden diyeceksiniz? Pes ettiğimi kim söyledi? Sadece bunu seçiyorum ve Kosinski'nin de dediği gibi " sonsuza karışmayı" seçiyorum.
Her şeyin birazdan biteceği şu anda bile farklı olmayı istiyorum. Yaşamayı ve her şeyin yeni baştan var olabilmesini. Her şeyi kontrol edebilmeyi. İsteklerimi, hayallerimi ve sevdiğim insanları görmeyi. Onların mutlu olmasını isteyerek yaptığım tüm eylemlerde bile onlara karışıyordum aslında. Bilmek anlamak demek değil. Şu an yaşamanın tadıyla dolu olan sizler, ne kadar acı çekmiş olursanız olun, ne kadar derdiniz olursa olsun benim bu yaptığıma anlam veremiyorsunuz biliyorum. Birdenbire var olmamayı seçmek bir insanın yapabileceği en ürkütücü şey ölümlüler için. Attığınız her adımda bilinçsizlik ve raslantılar var. Her şeyin tamamen farkında olamıyorsunuz ve savruluyoruz. Hissettiklerinizin dilediğince olmasını istemiyorum. Gözlerinizin göremediği şeylere bakmamayı tercih ettikçe kendinizi daha da anlamlı zannediyorsunuz.
Uyanmıyorsunuz hiç. Bu baygın halin içinde daha fazla kalmaktansa parçalarımın dağılmasını diliyorum.
Hoşçakalın
11 Mayıs 2015 Pazartesi
7 yıllık bekleyiş
Günler yaşlı bir köpeğin iniltisine benziyor. Huysuz ve yaşlı bir köpek. Kımıldayamıyor bile yerinden. Mats'ı uğurlayalı 7 yıl oldu. Dört çocuk ve 2 köpekle birlikte bu evin içinde birbirinin aynısı olan yüzlerce gün geçirdim. O'nun ellerini anımsıyorum. Elinin üzerindeki damarlar, toprağa bakınca görülen yerin altından henüz çıkarılmamış akikler gibiydi. Sessizce bakıldığında içinden geçip giden kanı bile görebilirdiniz. Yüzümü ellerinin arasına alır hiç söylenmemiş bir masal anlatırdı bana. Bilinmeyen bir lisanı vardı gözlerinin. Bana baktıkça kendimi büyütürdüm. Birdenbire çocuklaştırırdı beni sonra bir kadına çevirirdi. İnsan elinin ayasında sihirli değnekler var gözle görülmeyecek kadar küçükler. Eğer bir insan elini size değdi değecek kadar yaklaştırırsa, dokunmadan bir an öncesinde onu hissetmeye başlarsınız. O'nun ellerinde sonsuz sayıda yıldızlar ve gökler vardı. Yüzüme dokunduğunda ışıldıyordum. Gülümsemek için mutlu olmaya ihtiyacım yoktu.
Bir gün yaşadığımız köye zırhlı süvariler geldi. Burgundy dükünün adamlarıydılar ve bitkin haldeydiler. Köy köy dolaşıp Fransa kralı adına savaşacak adamlar arıyorlardı. Hiç kimse savaşmak istemiyordu çünkü onlarca yıldır süren bir taht kavgası devam ediyordu. Onlar didişirken insanlar ölüyordu ve ne kadar paralı asker varsa hepsi ölmüştü. Ellerinde doğru düzgün silah tutacak adam bile kalmamıştı. Kalanları da köylere gönderip para teklif ederek yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Parayı bile artık kimse kabul etmiyordu o nedenle zorla erkekleri toplayıp savaşa götürüyorlardı. Erkekleri kalmayan köylerdeki çocukları bile savaşa zorla götürmüşlerdi. Valois denen bir adam başlarındaydı. Bu adam Grandoir'da yaşayan erkek kardeşimi savaşa gitmek istemediği için döve döve öldürmüştü. Tiksinç yaratık. Eğer bir insanı sadece bakarak öldürmek mümkün olsaydı keşke. Sadece bakarak yüzünü paramparça edip kafatasında tek bir et parçası kalmayana kadar didiklemek mümkün olsaydı. Adi şerefsiz!
"Ey kardeşlerim!! Kralınız sizi çağırıyor. Bu kutsal toprakların altında yatanlar aşkına İsa ve onun kutsal bakire anası Meryem aşkına duyun sesimi! Meryem'in gözyaşlarına kulak verin!! Kralınız İsa'nın tek koruyucusu ve kollayıcısı! Şerefiniz ve onurunuz için bileğinizi bu topraklara ve yüce tanrıya adayın!!"
Köy meydanında toplanan kalabağın içinden bu adamlara itiraz edebilecek tek bir kişi bile yoktu. Bir kaç hafta önce St Angier'deki meydanda bu sözleri duyduktan sonra "açız" diye bağıran yaşlı bir adamın kafasını kılıcıyla kesip köyün meydanına asan adamlardı bunlar. Herkes olacakları az çok tahmin edebiliyordu. Bir kaç saat içinde köy meydanına köydeki tüm erkekleri topladılar. Gözlerimden kanlar boşansaydı keşke. Valois'yı gördüğüm anda anlamıştım benim tatlı Mats'imi ellerimden alacaklarını ama O bunlardan habersiz tarlada çalışıyordu. Mats dönmeden bu adi yaratıkların gitmeleri için dua ettim ama O olanlardan habersiz döndü ve tutup götürdüler O'nu. Sarılamadım bile. Gövdemde bir yarık açıldı sanki. Giderken bana baktığını gördüm ellerimle ağzımı örtebiliyordum sadece. Üstümde ne varsa paramparça etmek istedim o an. Gökyüzünü kağıt gibi yırtmak istedim. Köyde yalnızca bir bacağı olmayan François adında bir adam kalmıştı. Sakatları almıyorları yanlarına allahtan. Bir gece önce bunların olacağını bilseydim Meryem şahidimdir güzel yüzlümün bacağını kendi ellerimle koparırdım. Sesim yok olana dek bağırdım. Sadece bağırabildim.
Aradan yıllar geçti ve Mats'ten gelen tek haber bir beze yazılı bir mektuptu. Savaşta onunla beraber çarpışan ve iki kolunu birden kaybeden köyümüzün sütçüsü Clermont'a o bezi emanet etmişti. Bezin üzerine incecik bir iğneyle üstündeki kıyafetinden kopardığı ipliklerle bu mektubu işlemişti. Bezin üzerindeki kan izlerini de yıkamaya çalıştığı belliydi. Kenarlarında hala kurumuş kan lekeleri duruyordu.
" Sevgilim. Gözlerimin gördüğü tek varlık
Adından başkasını sayıklamıyorum. Her geçen gün daha da güçleniyorum. Beni sakın merak etme. Burada hepimize ekmek ve lahana çorbası veriyorlar. Yüzünü ellerimin arasında tutacağım gün gelecek ve ben o gün ömrümce sana kulluk edeceğim.
Irmağım, dağ kalpli sevgilim, beni tek bir gece bile merak etme. Kılıcım yanımda ve O'na senin adını verdim. Sesimi duy ve bil ki hayatımı kollarında bitireceğim"
O mektubu gecelerce öptüm. Bir bez parçasına sarılarak onu koklayarak uyuyakaldım. Açım. Sana çok açım ve elimde sadece zakkumlar var. On tane ömrüm olsa, onunu da sana veririm. Bir bez parçası tüm kalbimi sarıp beni ısıtıyor buna bile razıyım.
Tam 7 sene geçti böyle. Bir bez parçası kalbimin sahibi oldu. Öpülmekten üzerindeki kan lekeleri bile temizlenmiş bir bez parçası. Seni seviyorum diyerek uyuyakaldığım gecelerde köyü basan ve bana tecavüz eden haydutları saymazsak huzur içinde geçirdim onsuz gecelerimi sadece bu bez parçası sayesinde. Sırf bir tane daha bir tane daha mektup yollayabilsin diye değil köydeki tüm erkekler, dünyanın tamamının ölmesini diledim. Defalarca.
Dolunay olan gecelerde köye kurtlar indiğinde inekleri koruyacak kimse olmadaığından kadınlardan genç ve diri olanlar arasından bir kaç kişi sabaha kadar nöbet tutuyorduk ve o gece nöbet tutma sırası bendeydi. Elimizde oraklarla ahırın yanındaki barınaklarda gökyüzünü seyrediyorduk. Birden tarif edilemez güzellikle bir yıldız kaydı. O an içimdeki yıllar süren huzursuzluk sona erdi. O kadar huzurla dolmuştum ki oturduğum yerde uyuyakalmışım. Uykum o kadar tatlıydı ki rüyamda Mats'i görebiliyordum. Yıllardır ağlayarak uyumaktan rüya bile görmez olmuştum. Üzerinde kocaman parlak bir zırh vardı ve kılıcını tek eliyle gökyüzüne kaldırmış yüzüme bakıyordu. "artık seninim" deyip gözden kayboldu. Gürültüyle uyandım kurtlar ahıra girmeye çalışıyorlardı elimdeki orağı nasıl salladığımı bile bilmiyorum tüm kurtları tek başıma korkutmuştum. Yüzümde yıllardır içilmemiş bir şarabı ilk kez tatmış ergen bir çocuğun mutluluğu vardı şimdi. O yaşıyordu.
Şimdi ise yollardayım. Çünkü bir hafta önce köye Valois'nın adamları geldiler. Valois ölmüştü. İngilizler Valois'yı yakalayıp kollarından ve bacaklarından taşlarla bağlayıp nehre atmışlardı. Ölmüştü iğrenç yaratık! işte rüyam gerçek oldu diye düşünürken Agincourt'ta korkunç bir savaşın olduğunu anlattı adamlar. Bizimkiler çamurun içinde kaybolup gitmişler. Binlercesi oklarla ateşle ve çamurla yok olup gitmişti. O an içime bir korku düştü. Çocukları ve köpekleri bırakıp gidecek kadar büyük bir korku. Ne kadar biriktirdiğim para varsa yarısını büyük oğlum Pierre'e verdim. Diğer yarısını ve biraz ekmek alıp yola koyuldum. Orada ne bulacağımı bilmiyorum. Geçtiğim ne kadar köy varsa ya yakılmıştı ya vebadan insanlar birer irin damlasına dönmüştü. Tanrı bizi çok seviyordu yine. Ah tanrım! Niye her cehennemi bize yakıştırıyorsun! Üzerimdeki kıyafetler paçavraya dönene dek yola devam ettim ve bir sabah nehrin kenarında atlıları gördüm. Evet yaklaşmıştım artık. Hepsi bitik halde onlarca adam giydikleri zırhın içinde birer kirpi gibi büzüşmüşlerdi. Onlara gidip Agincourt'u sordum.
" Oraya gitme. Orada sadece cesetler ve balçık var" dediler. Korkum büsbütün artmıştı. Onlara yalvardım ve para teklif ettim. Üç parça altın karşılığında bir tanesi beni atına bindirip oraya götüreceğine söz verdi. Carre adında basit bir köylüydü O da. İki gece yol aldık. Adam merhametli biriydi benden faydalanmaya bile çalışmadı. Bu kadar yolu neden geldiğimi anlatmama bile izin verdi. Bana çok acımıştı. Sadece 21 yaşında olduğunu söylediğinde çok şaşırmıştım çünkü kırk yaşında bir adama benziyordu. "Öldürdüğün her adam seni bir yaş daha yaşlandırır küçük kadın" diyerek gülümseyecek kadar da hoş gönüllüydü. Keşke Mats'imi tanısaydı. Keşke güneş o gün açsaydı ve yağmur yağmasaydı.
Agincourt'a vardığımızda kocaman arazi insanlardan geriye kalan beden parçalarını yiyip bitirmekle meşgul olan yılandan çiyandan kargadan ve türlü kemirgenden görülmüyordu bile. Eğer bir cehennem varsa, gözlerimin önündeydi. Toprağın rengi bile dökülen kanlardan grileşmişti. Her yerde O'nu aradım. O'nun ölüsünü. Dağılıp parçalanmış ordudan kalanların nereye gittiklerini bile bilmiyordum. Burada bulamazsam bir ömür boyu arardım O'nu. Ama nerdeyse tek bir cesedin bile yüzünü tanımak imkansızdı. Çaresizce çamurun içinde saatlerce O'nu aradım. Carre kılıcıyla etraftaki leş yiyicileri uzaklaştırıyordu. Güneşten yüzüm acıyordu ve artık çaresizdim. Bakabileceğim hiçbir yer kalmamıştı ve bir an kendimden geçecek gibi olup sendeledim. Bir adım daha attım ama o an gözlerim karardı. Yere yığılırken kendimi tamamen unutmuştum. Karanlığın ortasındaydım şimdi.
Ve O'nu gördüm. Tatlı Mats'imi. Tıpkı rüyamda gördüğüm gibi zırhını giyinmişti ve bana gülümsüyordu. "Ölmen gerek Dulcinea. Güzel yüzüne tekrar dokunabilmem için ölmen gerek."
Bir daha O'ndan hiç ayrılmadım. Tek bir an bile.
9 Mayıs 2015 Cumartesi
Kötülük
"Damiens'e iki saatten fazla çizme işkencesi yapılmış, çektiği korkunç acılarla şiddetli haykırışlar koparmış ve zaman zaman bayılma noktasına gelmiş ancak konuşmayı reddetmişti. Sonunda, uzuvları parça parça olduğunda, hekim daha fazla dayanamayacağını söyledi. Darağacında, sonu gelmeden önce, Damiens en büyük işkencelere maruz kaldı. Cellatların anlattıklarına göre, kollarının yakılması esnasında mavi alev Damiens'ın derisine değdiği zaman korkunç bir haykırış kopardı ve iplerinden kurtulmaya çalıştı. Ama ilk andaki acısı geçtikten sonra, başını kaldırdı ve duygularını yalnızca sıkılı dişleriyle göstererek yanan eline baktı. Bu dehşet verici işkenceler peş peşe uygulandı. Göğsü ve uzuvları kerpetenle didik didik edildi, yaralarına kızgın yağ ve kurşun döküldü. Sonunda cellatların koşturduğu dört at uzuvlarını gövdesinden ayırdı. Yine de öyle dayanıklıydı ki onu parça parça etmeleri saatlerce sürdü. Sonunda çaresiz hala yaşayan gövdesi bıçakla dörde ayrıldı. Casanova, bu korkunç sahneyi dört saat boyunca seyretme cesareti bulduklarını söyler ve şöyle der; defalarca yüzümü çevirmek, gövdesinin yarısı koparılırken iç paralayan çığlıklarını duymamak için kulaklarımı tıkamak zorunda kaldım ama Lambertini ve şişko teyzenin kılı bile kıpırdamadı
1757 yılında Fransa kralı XV. Louis'ye suikast girişiminde bulunan Robert François Damiens'e yapılanlar kısaca böyle. Buna benzer ve daha da beter anlatımlara rastlamak mümkün. Roma'da gladyatörlere, Katoliklerin protestanlara, yahudilere, engizisyon döneminde kadınlara çocuklara, çinlilerin japonlara japonların çinlilere yaptıkların yanında bu anlatım masum bir ninni olarak bile nitelendirilebilir. Tüm bunlar neden yapılıyor? Savaş, nefret, adalet bir çok cevap duyabilirsiniz bu soruya ama hiçbir cevap burada anlatılanların dehşetinin karşılığı değil. İnsanlık binlerce yıldır bunu yapıyor ve yapmaya da devam edecek.
Hayatın, dünyanın, evrenin yarısı kötülük. Karanlıkla özdeşleştirilse de aslında balçık. Şeytanla tanımlansa da aslında gayet insana ait bir durum kötülük. Tanımlamaların bireyi rahatlatan yönünden ilerleyerek kötülük tam olarak çözümlenebilir bir şey değil ancak anlaşılabilir bir şey. Çünkü kötülüğün teşhis edilemez halleri bulunuyor.
Ceza ve adalet insanlık toplumlaşmaya başladığı günden bu yana var. Farkındalık arttıkça gelişen insanlığın en büyük sorunlarından birisi hep bu oldu; adaleti sağlamak. Bu nedenle insanlar çok belirgin bir doğru olanlar şunlardır yanlış olanlar bunlardır gibi ayrımlara yöneldi. On emir, yedi ölümcül günah gibi mini manifestolar bilinen beşeri dinlerden çok önce de mevcuttu. Tüm toplumların mitolojilerinde insan üzerinden anlatılan bir iyi kötü kavgası mevcutken, varolan anlatıların nerdeyse hepsinde tek bir tanrının bile suçlanabilirliğini göremezsiniz. Tanrılar iyilikten kötülükten adaletten ayrı tutulmuşlardır. Kutsallığın dokunulmazlığından insanlığın zihni de bu anlatılardan, yaratılan mitlerden dolayı kötülüğü göremez, anlayamaz, tanımlayamaz hale geldi. Kabil kardeşini öldürdüğünde buna açıkça ilk günah diyenler, kendileri gibi olmayan milyonlarcasını gözünü kırpmadan yakıp yıktı kılıçtan geçirdi. Böylece kötülük, en eski çağlarda olduğu gibi sadece kutsal atfedilmeyenlere özgü bir cezalandırma biçiminin aracı oldu. Hala da öyle.
Pekiyi nedir tam olarak kötülük?
Bilerek isteyerek etrafındaki tüm canlıların canını yakmak denilebilir belki. Kötülüğün acıyla mutlak bir ilişkisi var. Şu klasik hikayeyi tekrar etmekte fayda var; acı kötülüğe dönüşüyor. Seri katiller, caniler, diktatörler tüm bu berbat olarak tarihte adları olan insanların çoğunun acıya dair hikayeleri mevcut. Çocukken cinsel tacize uğramış, dövülmüş her türlü işkenceye maruz kalmış seri katillerin hikayelerini duymuşsunuzdur. 1999 yılında tüm suçlarını kabul eden Luis Garavito Kolombiya'da 300'den fazla oğlan çocuğuna tecavüz ve işkence etmiş ve öldürmüştü. Garavito çocukken cinsel tacize uğramış bir kurbandı. Tarihin bilinen en fazla insan öldüren seri katillerinden biri olan bu adamın cezası ise "iyi halden" 22 yıla indirildi ve hazır olun 3 sene içinde hapishaneden çıkacak.
Garavito'nun hikayesi ise bize bir şablon sunmuyor. Çocuk kötülüğe maruz kalır ve büyüyünce kötü biri olur. Şiddet mutlaka bulaşıcı bir hastalık. Kötülük çok kolay aktarılıyor ve yayılıyor. Garavito bilinen en tipik örnek. Korkunç İvan başka bir örnek. Örnekler çoğaltılabilir. İnsan ruhunun acıya cevabı mutlaka oluyor. Ancak tüm kötülükleri basit bir Freudyen çocuklukta çekilen acılarla temellendirmek yetersiz. Acı çeken insan, acısını kendine de yöneltebiliyor, başkalarına da yöneltebiliyor, daha da şiddetli biçimde tüm gördüklerine de yöneltebiliyor. Örneğin kayıtlı 71 kurbanı olan Pedro Rodrigues Filho, babasını işinden eden patronunu 14 yaşındayken öldürüyor. İlk cinayetini bu yaşta işleyen Filho'nun farklı bir hikayesi var. Filho için ailesi her şeyden önemli. Annesine sürekli şiddet uygulayan babası bir gün annesini usturayla doğrayınca, babasıyla aynı hapishaneye düşüyorlar ve kendi öz babasını hapishanede öldürdükten sonra kalbini çıkarıp yiyor. Filho aynı dönemde yaşayan başka bir seri katilin de peşine düşüyor. Kötülüğe karşı kötülükle yanıt veren bu kötünün onlarca insanı öldürmesi, elbette bir iyilik timsali olduğunu anlamına gelmiyor.
Küçük bir çocukken geçirdiği kaza sonucu kafasının ön tarafını korkunç şekilde çarparak tüm hayatı değişen Alexander Pichushkin, bu kaza sonrasında etrafındaki tüm çocuklar tarafından aşağılanarak büyüyor. Pichushkin'in o günden sonra davranışları son derece agresifleşiyor ama anneannesini çok seviyor. Akıl almaz bir zekaya da sahip ve çok iyi bir satranç oyuncusu aynı zamanda. Anneannesini kaybettikten sonra Pichushkin zihnindeki şiddet dürtüsünü açığa çıkarıyor ve kayıtlı 49 kişiyi öldürüyor ve bu sayının çok daha fazla olduğu düşünülüyor. Kendisi yakalandığında 64 kişiyi öldürmeyi hedeflediğini çünkü bir satranç tahtasında 64 kare olduğunu söyleyecek kadar planlı bir katil. Buradaki soru şu; Pichushkin eğer o kazayı geçirmeseydi, frontal lobu zarar görmeseydi, bu cinayetleri işler miydi? Beyin, nasıl bir sır saklıyor ki son derece sıradan bir çocuğu, tek bir darbeyle korkunç bir katile çevirebilecek öfkeyi zihninde üretebiliyor? Tek bir darbe ve bir şeyler salgılanmıyor. Elektrik yolları farklı iletiliyor veya kısa yollar kesiliyor. Tüm bunların sorumlusu zihin mi?
İnsan davranışlarını incelerken, insanların davranışlarını ihtiyaçlarını sadece salgılanan kimyasal maddelerin yarattığı reaksiyonlara göre değerlendirmek önemli bir şeyi gözden kaçırmamıza neden oluyor. Serotonin salgılanıyor ve mutlu oluyoruz. Demir eksikliğimiz var ve depresyona giriyoruz öyle mi? Belki öyle fakat insan iradesi sınırsızlaşabiliyor. Algı kimyasalları etkisizleştirebiliyor. Kimyasalları salgılatan da algı. Bize acı çektiren de mutlu eden de kör eden de algı. Güçlü olma isteği insanın doğasının özünde duruyor hala. İyi bir hayat yaşamak için güçlü olmak mı yoksa on binlerce yıldır tapındığı tanrıya özendiği için mi? İnanmak kadar rahatlatıcı çok az şey var hayatta. Korku gibi inanmak da artık körlüğün bir numaralı semptomu. Beynimiz tüm bunları bir an için sadece algılıyor hissediyor ve o an gelen komuta göre bir davranış geliştiriyor. Onlarca yıldır psikiyatri ilimi insan davranışlarını semptomlamaya, anlamaya ve buna göre "tedaviler" geliştirmeye çalışadursun, kötülük ve acı insan zihninden azalmak bir yana giderek daha da şiddetlenerek artıyor.
Funny Games adlı berbat Haneke filminin sonlarına doğru katiller şöyle diyordu; çocukken tacize uğramadık, dayak yemedik, bize batan tek bir şey bile olmadı ve biz böyleyiz. Belki de bu kadar basittir. Kötülük belki de bazıları için yemek yemek gibi bir ihtiyaçtır. İnsanlık tarafından hala bu kadar lanetlenmesine, bunca ahlak kuralına, kanuna, hukuğa, sosyolojik çabalara rağmen kötülük hiç olmadığı kadar yaygın ve aleni. Bu kurallardan da kendine yeni kötülükler üretmeyi becerecek kadar usta bir hayvan üstelik. En başından beri değişmemesi gereken kural unutuldu bile; öldürmeyeceksin. Çünkü daha geçerli ve kutsal kurallarımız var. Tüm bu kurallar ne için varlar? Elbette ki iyiliği tahsis etmek için. Tüm kadınların örtünmesi gerektiğini söyleyen de, onlar gibi olmayanları öldürenler de bunu kendilerince iyilik adına yapıyorlar. Aptallık algıyı yok ederken en korkunç zalimlikleri bile bir amaç uğruna yapılabilir kılıyor.
22 Nisan 2015 Çarşamba
İnfaz saati
- Yine mi ders verir gibi konuşacaksın? Böyle zamanlarda ağzından çıkanlar aç bir adamın karın gurultularına benziyor. Bu çağın hastalığı bezginlik. Hastalık da değil aslında herkesin nasıl parmakları varsa onun gibi bir şey.
+ İnsanlara ders verir gibi konuşmak beni iyi hissettiriyor tamam mı? Onlar bilmiyorlar ve ben biliyormuşum sadece ben gibi hissettiriyor.
- Evet işte "gibi hissettiriyor". Ah ne zaman büyüyeceksin? Belgeler onaylandı mı?
Stanley iç çekti ve belgeleri elinde tuttuğunu tamamen unutuverdi.
+ Elbette. Ah evet. Buradalar. Karın kaç aylık hamile Claine?
- 2 aylık. Yarın kontrole gideceğiz. Elbette müdürden izin alabilirsem.
Belinde duran anahtarların şakırtısı koridoru çınlatırken Claine'ın gözleri devrildi birden. Onunla evlenmek istememişti hiç ve şimdi 3. çocukları doğmak üzereydi. İnsan boşlukları istemediği şeylerle doldurmakta oldukça becerikli bir canlı. Boşluklar olmasın da ne olursa olsun.
+ Bana baksana Claine, senin yeni okuduğun bir kitap vardı, neydi o?
- Deliliğin gömlekleri'ni mi diyorsun?
+ Evet evet hani delilerin kısa hikayelerini anlatan. Neydi herkesin evinin önüne birer tane menekşe koyan biri varmış nasıldı o hikaye?
Claine neredeyse gülümseyecekti ama vazgeçti.
- Evet anlatayım yeniden istersen. Hem vakit de geçmiş olur. Courdigan adında bir deli Lorraine diye bir köyde yaşıyormuş. Köyde insanlar kendi halinde yaşarlarmış. Bu köyde kışlar çok sert geçtiğinden çok az insan oradan çıkabilirmiş ve tek geçim kaynakları ormanda avlayabildikleri ren geyikleriymiş. Geyik etinin özel bir sosla yahnisini yaptıkları için komşu köylerden de et almaya veya yemek yemeye gelenler çok olurmuş. Her köyde olduğu gibi bu köyde de neden delirdiği tamamen unutulmuş Courdigan adında bir adam yaşıyormuş. Saçlarını yolmaktan kendini kel bırakmış biri. Bir gün bu adam gündüz vakti elinde menekşelerle belirmiş. Kar kış kıyamet. Çalı çırpıdan başka bitkinin olmadığı yerde menekşe gören bilen de pek azmış. Bu adam bazı evlerin kapısının önüne menekşeler bırakmaya başlamış. Köyün ahalisi önce önemsememiş ama adam nerdeyse her gün aynı evlere aynı saatte - öğleden sonra güneş inmeye başladığında - menekşe bırakıyormuş.
Bu böyle haftalarca sürmüş ve ahali eden o evlere menekşe bırakıldığını anlayamamış bir türlü. Courdigan köyün hemen dışında duran eski yanmış bir evde kalıyormuş. Çıplak ayaklarıyla karda yürürken çıkardığı seslerden onu herkes tanıyormuş. Bir gün tam kapısına menekşe bırakacağı evlerden birinin kapısı aniden açılmış ve evden çıkan kadın durup "neden bunu yapıyorsun?" diye sorduğunda "çünkü herkes bir gün ölecek ahahaha" diye cevap vermiş.
O günden sonra kapısına menekşe bırakılan evlerin lanetli olduğuna dair bir söylenti yayılmaya başlamış. Hatta köyün bir kaç zengininden birisi olan Claudel adında bir adam kiliseye gidip rahipten o evlerdeki insanların pazar ayinine alınmamasını bile istemiş. Lorraine'de yaşayanlar bir kaç hafta içinde evine menekşe bırakılanlar ve bırakılmayanlar olarak ikiye ayrılmış. İnsanlar kendi aralarında kapısına menekşe bırakılan evlerde yaşayanlar hakkında türlü türlü akla hayale gelmedik şeyler anlatmaya başlamışlar. Ya evet Frankel'lerin evine de kurt kılığında şeytanlar giriyormuş. Joseph gözleriyle görmüş. Raimond'ların evinin bacasından da geceleri cadıları fırlarken görmüşler.
Aradan aylar geçmiş Courdigan artık evlere menekşe bırakmaz olmuş ve ortadan kaybolmuş. Ama köy çoktan kavgalar içinde kalmış. Sonunda da evlerden birisini bir gece köy ahalisinden bazıları toplanıp yakmışlar. Bir aileyi tamamen yok etmenin huzuruyla da ertesi sabah uyanmışlar. O günden sonra evine menekşe bırakılanlar köyden ayrılmaya başlamış ve kışın ortasında çoğu gidecek yer bulamayacağı için köyün yöneticilerine savaş ilan etmişler. Geceler boyu köyde kan gövdeyi götürmüş.
+ Bu hikaye gerçek mi?
- Gerçek olmasına gerek yok. Böyle bir şey asla gerçekleşmeyecek diyebilir misin?
+ Peki Courdigan'a ne olmuş?
- Köy artık içinde yaşanamaz bir hal aldıktan aylar sonra köyden neredeyse köpekler bile kaçmışken tekrar ortaya çıkmış ve yanan evlerin her birine birer menekşe bırakmaya başlamış. Yine aynı saatte ve her gün.
+ insanlar gerçekten anlaşılmazlar. Tüm bunlar gerçekten sadece menekşeler yüzünden mi olmuş?
- Evet bebek suratlı Stan. İnsanlar anlaşılmaz değiller aslında son derece basitler. Tüm bunlar sadece menekşeler yüzünden olmuş.
+ Bir deli kuyuya menekşe bırakmış kimse çıkaramamış desene
- Deliyi bilmiyorum menekşeleri de öyle ama kuyuyu inşa edenlere söylemek lazım bunu biraz da.
Uzun koridor boyunca konuştuklarından metal kapıya vardıklarını farketmediler. Kapının önündeki görevlilerle başlarını eğerek selamlaştıktan sonra kapı açıldı. İçerideki tutuklunun yanına vardılar. Stanley belindeki kelepçelerden birisini çıkarıp tutukluya taktı.
+ Lee Harvey Oswald. 7'si çocuk 19 kişiyi öldürmekle suçlanıyorsun. Hakkındaki hüküm idam. İnfaz saati 05.00. Rahip istiyor musun?
Adam tek kelime etmeden ayağa kalktı ve ellerini uzattı.
24 Şubat 2015 Salı
Üç arkadaş
Pencereden dışarıyı seyretmekten başka bir şey yapmadım bugün. Elbette ki depresyonda değilim. Sadece hüzünlenmeyi seviyorum. İlgimi çeken tek şey de ağaçların üstünden bana bakan, laciverte kaçan havasıyla bir karga. Gagasının içinde sürekli yersiz bir küfür yüzdürüyormuş gibi etrafa bakıyor. Ona baktığımı anlaması zaman almadı ama umrunda bile değilim. Yine de gözgöze geldik. "Çok güzelsin katran kafa! " diye bağırıyorum içimden. Karga bana baktıktan sonra aşağıya doğru süzülüyor ve geçtiği her yeri laciverte boyuyor. Onu takip eden sadece gözlerim değil tüm bedenim. Tüm duyularımla onu izliyorum. Daha önce hiç bir kargaya dokunmadım ve bunu çok istiyorum.
Size kendimi tanıtmadım. Adım Megan. Geçen yıl bu apartman dairesine taşındık. Ben, sevgilim Jacob ve ev arkadaşımız Clint ile birlikte. Jacob ve ben uzun zamandır çalışmıyoruz çünkü bir işte çalışamayacak kadar zekiyiz. Vefakar arkadaşımız Clint ile doğduğumuz günden beri tanışıyoruz. O, hayatımda gördüğüm en iyi insan. Bizi olduğumuz gibi kabullenen belki de tek insan. O nedenle Jacob ve benim çalışmamamızı pek kafasına takmıyor. Yaptığı da fedakarlık değil aslında çünkü bizim varlığımız ona yetiyor. Huzur dolu bir ev burası. Tek birinin bile bağırıp çağırdığını duyamazsınız. Tabii Jacob ve ben seviştiğimiz zamanlar hariç. Bazen onunla zamanı durdurup sonsuza dek sevişebileceğimi hissediyorum. Bana yaptıkları aklıma gelince kendimi tamamen yitiriyorum. Ama Jacob hayatımdaki en güzel şey değil elbette. Hayatımdaki en güzel şey benim. Böyle olmak. Olanaksız biliyorum sizler için. Çünkü umursayacak çok şeyiniz var. Adı bile var hatta buna ne diyordunuz....ah! evet. NİHİLİZM. Bu kelimeyi ilk duyduğumda ensem uyuşmuştu saçmalığından. Kelimelerin anlamlarını bilmeden de onların ne anlattıklarını hissedebilirsiniz aslında.
Hayatımdaki en önemli şey isteklerim. İsteklerim için her şeyi yapabilirim. Toplumsal kurallar, isimler, ahlak, siyaset, felsefe, şiir bunların teki bile ilgimi çekmiyor çünkü tüm bunların üzerindeyim. Hissettiklerim benim için her şey demek. Hissettiklerimi neden başkalarına anlatayım? Neden başkalarının hissettiklerini merak edeyim ki? Zaten o an hissedilip geçiyorlar. Benimle aynı şeyleri hissetmeleri de umrumda değil. Özdeşlik kurmaya gerek duymuyorum çünkü ben benim. Benden daha gerçek bir başkası da yok bu evrende.
Clint yine mutfak dolabında nereye koyduğunu bilemediği tavaları aramakla meşgul. O kadar çok gürültü yaptı ki yarattığı ses dalgalarından dolayı buzdolabının üzerindeki magnetlerden birisi yere düştü. Paris yazıyor magnetin üzerinde ama A harfi elbette Eiffel kulesi biçiminde. Clint magnetin yere düştüğünü görünce bir an telaşlandı ve dolabın başına gelip yere eğilip magnete bakıyor şimdi. Kırıldı zannetti galiba. Gözlerinin üzerine bir araba parketti sanki. Ama iyi haber. Magnet sağlam. Ah benim tatlı arkadaşım nasıl da gülümsüyor. Magneti yerden alıp bakıyor. Neredeyse öpecek. Gözlerinden bir havai fişek havalandı sanki. Yeniden gülümseyecek gibi oldu ama vazgeçti. Tamam koca bebek kırılmadı o çok değerli magnetin. Anladık anısı var. Beni gördü şimdi de. Hey Clint. Güzel adam. Neyse boşver ben kanepeye gidip biraz uzanacağım. Yorgun hissetmenin en iyi tarafı nedir biliyor musunuz? sonsuza dek yorgun hissedecekmişsin gibi gelir ve bir demir külçenin içinde rahatça nefes alıyormuşsundur gibidir. Gözlerim kapanıyor.
Bundan bir kaç ay önce Clint, üniversiteye gitmeden önce ailesinin evinde duran, yıllarca çalıp tuşlarını aşındırdığı piyanosunu eve getirdi. Piyanolar gerçekten ilgi çekici aletler. Onları ilk gördüğümde çöp öğütücüsü zannetmiştim. Kuyruklu piyanonun kapağı açılıyor ve önüne gelen her şeyi yutuyor gibi gelmişti. Taşınmalarının bile bir seramonileri var. Alet o kadar büyüktü ki kapıdan sokamadılar ve pencereleri söküp apartman dairesinin salona bakan tarafından vinçle içeriye taşıdılar. Clint'i o günkü kadar ergen görmemiştim daha önce. İşçiler çok ürkütücüydü ama. Evimizi yıkıyorlarmış gibi hissettim bir an ve bakamadım olan bitene. Jacob ile ben yatak odasında oturduk. Çıkan sesler çok huzursuz ediciydi. Evimizi yıkmadıklarına hala emin olamıyordum. Ayrıca yerler pislenmişti bu da fazlasıyla sinirimi bozdu. O gün 5 defa duş aldığımı anımsıyorum. Duşa alırken mırıldandığım şarkılarla içerideki sesleri duymak zorlaşıyordu. Akşam üzeri işçiler gidip ev de temizlendikten sonra Clint salonda piyanonun başına geçip çalmaya başladı. Adam gerçekten çok yetenekliymiş bunu bizden bile saklamayı başardı. Chopin'den Nocturne opus no 9 hem de. Çok tatlı gözlerini aralıyor piyano çalarken. Gözlüklerini piyanonun üstünde unuttu çalıp bitirdikten sonra ki gözlüklerini asla bir yerde unutmaz. İyice dalgınlaştı bu adam. Koltuğa oturdu şimdi de. Bir sigara yakacak oldu, ama uzun zamandır içmediği için dudaklarının arasında tutamadığı sigarayı yere düşürdü. Piyanoyu seyrediyor. Elinde hayatında ilk kez silah tutan 16 yaşında acemi bir asker gibi o sigarayı tutuyor. Ah nazik adam. Kendine karşı bile hep bir nezaket içinde. Sanki bin yıldır yaşayan bir victorian dönemi saray hizmetkarı gibi. Bana gülümsüyor.
Yanına gitmeye karar veriyorum ve yavaş adımlarla oturduğu koltuğun başına gelip koltuğa çıkıyorum. Patilerimi dizlerine koyuyorum ve kucağına oturuyorum. Gözlerimin arasındaki küçük düzlüğü parmaklarıyla ovuyor yavaşça. Yüzüme bakarken ağlamaya başlıyor. İnsanlar çok kolay ağlıyorlar. Kucağında durmaya devam edeceğim bir süre. İyi hissetmemek için hiçbir neden yok bana kalırsa hayatta. Kötü hissettiğinde de yapacak bir şey bulamazsan, uyursun. Uyandığında da anımsamazsın. Uyuduğunda istediğin canlının içinde o canlının hayatını yaşayabilirsin. İstediğin yere gidip istediğini yapabilirsin ama insanlar bunu henüz bilmiyorlar. Jacob ile bazen aynı rüyayı görüyoruz. Onu yalamayı çok seviyorum. Clint'in de parmak uçlarını yalıyorum bazen. Bana sarılıyor. Tüm gövdemi sıkacak gibi oluyor ama duruyor sonra. Nefessiz kalıyorum bir an ama bu bana huzur veriyor. İnsanlar neden ağlıyorlar o an biraz anlıyorum.
Sanırım acıktım
Size kendimi tanıtmadım. Adım Megan. Geçen yıl bu apartman dairesine taşındık. Ben, sevgilim Jacob ve ev arkadaşımız Clint ile birlikte. Jacob ve ben uzun zamandır çalışmıyoruz çünkü bir işte çalışamayacak kadar zekiyiz. Vefakar arkadaşımız Clint ile doğduğumuz günden beri tanışıyoruz. O, hayatımda gördüğüm en iyi insan. Bizi olduğumuz gibi kabullenen belki de tek insan. O nedenle Jacob ve benim çalışmamamızı pek kafasına takmıyor. Yaptığı da fedakarlık değil aslında çünkü bizim varlığımız ona yetiyor. Huzur dolu bir ev burası. Tek birinin bile bağırıp çağırdığını duyamazsınız. Tabii Jacob ve ben seviştiğimiz zamanlar hariç. Bazen onunla zamanı durdurup sonsuza dek sevişebileceğimi hissediyorum. Bana yaptıkları aklıma gelince kendimi tamamen yitiriyorum. Ama Jacob hayatımdaki en güzel şey değil elbette. Hayatımdaki en güzel şey benim. Böyle olmak. Olanaksız biliyorum sizler için. Çünkü umursayacak çok şeyiniz var. Adı bile var hatta buna ne diyordunuz....ah! evet. NİHİLİZM. Bu kelimeyi ilk duyduğumda ensem uyuşmuştu saçmalığından. Kelimelerin anlamlarını bilmeden de onların ne anlattıklarını hissedebilirsiniz aslında.
Hayatımdaki en önemli şey isteklerim. İsteklerim için her şeyi yapabilirim. Toplumsal kurallar, isimler, ahlak, siyaset, felsefe, şiir bunların teki bile ilgimi çekmiyor çünkü tüm bunların üzerindeyim. Hissettiklerim benim için her şey demek. Hissettiklerimi neden başkalarına anlatayım? Neden başkalarının hissettiklerini merak edeyim ki? Zaten o an hissedilip geçiyorlar. Benimle aynı şeyleri hissetmeleri de umrumda değil. Özdeşlik kurmaya gerek duymuyorum çünkü ben benim. Benden daha gerçek bir başkası da yok bu evrende.
Clint yine mutfak dolabında nereye koyduğunu bilemediği tavaları aramakla meşgul. O kadar çok gürültü yaptı ki yarattığı ses dalgalarından dolayı buzdolabının üzerindeki magnetlerden birisi yere düştü. Paris yazıyor magnetin üzerinde ama A harfi elbette Eiffel kulesi biçiminde. Clint magnetin yere düştüğünü görünce bir an telaşlandı ve dolabın başına gelip yere eğilip magnete bakıyor şimdi. Kırıldı zannetti galiba. Gözlerinin üzerine bir araba parketti sanki. Ama iyi haber. Magnet sağlam. Ah benim tatlı arkadaşım nasıl da gülümsüyor. Magneti yerden alıp bakıyor. Neredeyse öpecek. Gözlerinden bir havai fişek havalandı sanki. Yeniden gülümseyecek gibi oldu ama vazgeçti. Tamam koca bebek kırılmadı o çok değerli magnetin. Anladık anısı var. Beni gördü şimdi de. Hey Clint. Güzel adam. Neyse boşver ben kanepeye gidip biraz uzanacağım. Yorgun hissetmenin en iyi tarafı nedir biliyor musunuz? sonsuza dek yorgun hissedecekmişsin gibi gelir ve bir demir külçenin içinde rahatça nefes alıyormuşsundur gibidir. Gözlerim kapanıyor.
Bundan bir kaç ay önce Clint, üniversiteye gitmeden önce ailesinin evinde duran, yıllarca çalıp tuşlarını aşındırdığı piyanosunu eve getirdi. Piyanolar gerçekten ilgi çekici aletler. Onları ilk gördüğümde çöp öğütücüsü zannetmiştim. Kuyruklu piyanonun kapağı açılıyor ve önüne gelen her şeyi yutuyor gibi gelmişti. Taşınmalarının bile bir seramonileri var. Alet o kadar büyüktü ki kapıdan sokamadılar ve pencereleri söküp apartman dairesinin salona bakan tarafından vinçle içeriye taşıdılar. Clint'i o günkü kadar ergen görmemiştim daha önce. İşçiler çok ürkütücüydü ama. Evimizi yıkıyorlarmış gibi hissettim bir an ve bakamadım olan bitene. Jacob ile ben yatak odasında oturduk. Çıkan sesler çok huzursuz ediciydi. Evimizi yıkmadıklarına hala emin olamıyordum. Ayrıca yerler pislenmişti bu da fazlasıyla sinirimi bozdu. O gün 5 defa duş aldığımı anımsıyorum. Duşa alırken mırıldandığım şarkılarla içerideki sesleri duymak zorlaşıyordu. Akşam üzeri işçiler gidip ev de temizlendikten sonra Clint salonda piyanonun başına geçip çalmaya başladı. Adam gerçekten çok yetenekliymiş bunu bizden bile saklamayı başardı. Chopin'den Nocturne opus no 9 hem de. Çok tatlı gözlerini aralıyor piyano çalarken. Gözlüklerini piyanonun üstünde unuttu çalıp bitirdikten sonra ki gözlüklerini asla bir yerde unutmaz. İyice dalgınlaştı bu adam. Koltuğa oturdu şimdi de. Bir sigara yakacak oldu, ama uzun zamandır içmediği için dudaklarının arasında tutamadığı sigarayı yere düşürdü. Piyanoyu seyrediyor. Elinde hayatında ilk kez silah tutan 16 yaşında acemi bir asker gibi o sigarayı tutuyor. Ah nazik adam. Kendine karşı bile hep bir nezaket içinde. Sanki bin yıldır yaşayan bir victorian dönemi saray hizmetkarı gibi. Bana gülümsüyor.
Yanına gitmeye karar veriyorum ve yavaş adımlarla oturduğu koltuğun başına gelip koltuğa çıkıyorum. Patilerimi dizlerine koyuyorum ve kucağına oturuyorum. Gözlerimin arasındaki küçük düzlüğü parmaklarıyla ovuyor yavaşça. Yüzüme bakarken ağlamaya başlıyor. İnsanlar çok kolay ağlıyorlar. Kucağında durmaya devam edeceğim bir süre. İyi hissetmemek için hiçbir neden yok bana kalırsa hayatta. Kötü hissettiğinde de yapacak bir şey bulamazsan, uyursun. Uyandığında da anımsamazsın. Uyuduğunda istediğin canlının içinde o canlının hayatını yaşayabilirsin. İstediğin yere gidip istediğini yapabilirsin ama insanlar bunu henüz bilmiyorlar. Jacob ile bazen aynı rüyayı görüyoruz. Onu yalamayı çok seviyorum. Clint'in de parmak uçlarını yalıyorum bazen. Bana sarılıyor. Tüm gövdemi sıkacak gibi oluyor ama duruyor sonra. Nefessiz kalıyorum bir an ama bu bana huzur veriyor. İnsanlar neden ağlıyorlar o an biraz anlıyorum.
Sanırım acıktım
20 Şubat 2015 Cuma
Hayatta başarılar
Çok sıkıldın. Okunacak kitaplar bitti. Sevdiğin dizilerin tüm sezonları bitti. Hala kar yağmıyor. Bunlar üzüntülerin. Arkadaşların arıyor ama açmıyorsun. Geriniyorsun ve gerinirken birbirinden ayrılan parmaklarının tavana uzanışını seyrediyorsun. Ne mutlusun ne de mutsuz. Okuyup bitirdiğin kitaplardan bile bahsetmek istemiyorsun. Bıraksalar bütün gün uyuyacaksın. Bilincinin yitip gitmesinin verdiği hazzı uyku dışında sana verebilecek ne varsa onları sevdin zaten hayatın boyunca. Bilinç insanı öldürüyordu değil mi? Böyle söylüyordun. Muhteşem yazarların alıntı sözlerinin ilk gözle buluştuğu anda yaşanılan çarpıntıya benzer bir keskinlikte bakıyor gözlerin bana. Bana. Yüzüme değil gözlerime değil alnımda beliren çizgiye değil. Bana. Bütünüyle bana.
Özgürlükten bahsettiğim anda aklıma tek bir şey geliyor. Amok koşucuları. Elbette insanlık olarak onları bir hastalıkla adlandırmalıydık. Çünkü tehlike arzeden bize garip gelen bizden olmayan her şeye yaptığımız gibi onları da madde madde anlatmalıyız. Listelemeliyiz. Özelliklerini tek tek anlatarak mermer duvarlar gibi tanımlamalıyız. Mermer pürüzsüz duvarlar. Tek bir çizik bile olmamalı. Semptomlarını iyice sindirmeliyiz. Ama onlar bilinçten uzaklaşmış uçan ejderhalara benziyorlar. Tek istedikleri kötülüğe uğramamak. Ama kötülüğe uğrayacaklarından o kadar eminler ki kusursuz birer ejderhaya dönüşüyorlar. Birine zarar verirken neresine zarar vereceğinizi düşünmezsiniz. Çünkü içgüdüsel olarak nerenin zayıf olduğunu bilirsiniz. Elmacık kemikleri örneğin. Eğer elmacık kemiklerinin altına sert bir şekilde vurursanız ve orayı kırabilirseniz, göz altı bölgesini tamamen aşağıya indirmiş olursunuz. Göz küreleri yavaşça aşağıya iner. Kişi net biçimde göremediği için tamamen savunmasız kalır. Ödemden dolayı insanın yüzünün ortasında bir yanardağ patlamışcasına bir acı hissedilir. Bu acıya hiç kimse kayıtsız kalamaz. Amok koşucuları bile. Sen onlardan birisin aslında. Bütün bu miskinliğin ve serzenişlerinin nedeni de bu. Kötülük görmekten o kadar korkuyorsun ki kendinden çıkamıyorsun. En güzel hapishane elbette kendimiziz. Hapishane müdürüne rüşvet yedirmiş bir mafya babasının hapishane hayatı nasıl geçiyorsa, bizim de hayatımız az çok öyle geçiyor aslında. Özgür değiliz ama kendi içimizdeki krallığın zalim hükümdarıyız. Koskoca krallığın başındaysan kim umursar zaten özgürlüğü? Biliyorsun bunu. Biliyorsun ki seni düşmüş meleğin cehennemi sevdiğinden daha çok sevdiğimi. Telefonun yine çalıyor ama sessizde. Sadece ışığı yanıp sönüyor. Göz ucuyla önce telefona sonra bana bakıyorsun telefona bakıp bakmadığımı. Ekrandaki ismi okuyamıyorum. Çünkü okumak istemiyorum.
Çok ilginçtir ki bezginler fazlasıyla ilgi çekicidirler. Onların bir şeyleri keşfettiğini zanneder diğerleri. Sanki kutupların altında altından bir tapınak bulmuşlar da bunu bir sır gibi saklıyorlarmışcasına sessizliklerinin altında yatanı öğrenmek isterler. Ben size söyleyeyim o sessizliğin altında ne yattığını; hiçbir şey. Tek bir ses bile çıkmıyor orada. Çünkü eylemsizliğin acı veren hazzını yaşıyorlar orada. Kendilerini suçlamıyorlar elbette. Sadece korkuyorlar ve sığınıyorlar. Anne karnına dönmeyi istemek gibi. Toprağın altında yatan tespih böcekleri gibi. Bir yaprağın rengini almış bir bukalemun gibi. Acı çekebiliyor olmak artık büyük bir maneviyat. Gramı milyon dolar eden teknolojik bir madde gibi. Maneviyat. Heceleyin bu kelimeyi. Acıdan iyi damıtılıyor. Miskin bir amok koşucususun sen. Diğerlerinin aksine durmadan ciğerlerin patlarcasına koşmak yerine bu koşuşunu tüm hayatına yaymışsın. Yine koşuyorsun ama durarak. Kımıldamadan bunu yapabilmeyi becerebiliyorsun. Miskinlikte öyle ustalaşmışsın ki durarak bile koşabiliyorsun. Elbette büyük acıların var. Yaşadığın her acının bir değeri var. "Ben seni üzerim bebeğim anlıyor musun" cümlesinin insan olmuş hali gibisin. Kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum. Telefonun yine çalıyor. Bu kez görmüyorsun.
Akşamları ne yaptığını soruyorum sana. Bu bir konuşma çabası değil sadece bilmek istiyorum. Senin anlattıklarından seni damıtabilmeyi seviyorum. "hiç" diyorsun omuzlarını büzerek. Spotify'da dinlediğin şarkılar aklıma geliyor. Tüm gece bir arka plan yaratmak için mi yoksa gerçekten onları dinlediğin için mi çaldığını soruyorum sana. "İkisi de" diyorsun. Kısa cevaplar harika sessizlikler yaratıyorlar. İnsan nefes alıp verdiğini duymayı bir başkasının yanındayken daha çok seviyor. Bezginliğin bana da bulaşıyor. İçimden tek bir ses bile çıkmıyor sana bakarken. Yüzün, yeni yaratılmak üzere olan bir evren gibi. Göz kapaklarını kaldırdığın anda büyük patlıyorlar. Ben küçük bir tanrıyım sana baktığım zamanlarda. Sanki seni o an nefesimden üflemişim gibi. Yarattığıma aşığım. Kalk yerinden. Ayağa kalk. Sızlanır gibi şarkı söyleyen kısık sesli şarkılar dinlemeyi kes artık. İlgini sadece instagramda gördüğün şirin yavru hayvanlar dışında da bir şeyler çeksin artık. Evet çok tatlı ayı yavrusu evet. Umutsuzluğunun bir sıradanlık, aleladelik belirtisi olduğunu sana ima ederek canını sıkmak istiyorum elbette ama bunu yapmayacağım. Çünkü hala bana bakıyorsun. Evet ayı yavruları bence de çok tatlılar.
Elimden tutmayı sevmediğin için koluma girip benimle dolaşman gibi, gövdemin içine girip kalbime dokunmadan nasıl beni eritebildiğini, bunu nasıl başarabildiğini bilmek istiyorum. İnsan kalbi kullanılmadıkça kırılganlaşır. Kadim bir bilgi gibi bunu fısıldıyor bana koluma dokunan ellerin. Kadim kelimesinin üstünden dumanlar çıkıyor. Sokaklar bile ışıldıyor. Kırmızı ile siyah arasında bir renk var gökyüzünde. Işıklardan ve seslerden gökyüzünün rengi bir kağıt gibi katlanmış. O kağıdı katlayıp cebimizde gezdiriyoruz. Ellerin üşümüş. Kolumu bırakıp elimi alıp ceketimin cebine sokuyorsun kendi elinle birlikte. Aynı tohumu paylaşan iki ağaç gibiyiz işte şimdi. Tam o an toprak ve hava olmaksızın açabilen bir çiçek gibiyiz. Gerek yok hiçbir şeye. Belki biraz sesine.
Sana bir şey söyleyeceğim diyorsun aniden. Elini cebimden çıkarıyorsun. Yoldan geçen hiç kimse yok sadece bir rüzgar. Bana yine bakıyorsun ama beni görmüyorsun bu kez.
"Böyle olmayacak. Bunu sen de biliyorsun. Bu son olsun. Bir daha görüşmeyelim"
"peki" diyorum en küçük harflerle. Gülümseyecek oluyorum ama beceremiyorum. Saçlarım yerinden sökülüyor o an. Ayaklarımın altından iğneler saplanıyor. Toprağa çakılıyorum yerimden kımıldayamıyorum. Harflerim giderek daha da küçülüyor.
Son bir cümle çıkıyor sonra ağzından;
"Kendine iyi bak..hayatta başarılar"
Birdenbire ayılıyorum. Zihnimdeki uğultu aniden duruyor. Kısılmış gözlerim normale dönüyor. O an anlıyorum. Seni. Sen gibi görünen seni değil, bütünüyle seni. Tüm parçalar aniden zihnimde birleşiyor. Buda gibi aydınlanıyorum. Ne kadar güzel olduğunun bir önemi kalmıyor. Yüzün hızlandırılmış çekimde çürüyen bitkiler gibi çürümeye başlıyor. Etlerin dökülüyor.
Başarılar. Birdenbire ayaklarımın altındaki çiviler yok oluyor. Saçlarım yeniden açıyor. Başarılar. İyi dilekler gibi görünen ama hiçbir şey ifade etmeyen cümlelere bayılıyorum. Beni o andan kurtardığı için minnettarım bu cümlelere. Başarısız veda cümleleri, nezaketen söylenen saçmalıklar. Ama bunun yeri apayrı. Hayatta başarılar. Birdenbire gülümsüyorum. Karşı kaldırımdan bile gülümsediğimi farkediyorsun. ŞU HAYATTA BAŞARMAKTAN BAHSETMEK HA diyerek bağırıp kahkahalar atmaya başlıyorum. Hayatı bir başarı öyküsüne indirgeyen güzel dilekler. Adi dilekler. Şerefsiz temenniler. Hissetmek anlamak değil başarmak. Dünyayı bir örtüyle kaplar gibi emip koklamak. Kafese kapatılan bir kuşun tüm hayatı o kafesin kapısında gizlidir. Başarmak da hayatın giziymiş gibi bunu dilemek ne acı. Hayatta başarılar. Bu bir yarıştı galiba. O an anlıyorum senin neden amok koşucusu olduğunu. Neden korktuğunu. Tüm bu olup bitenleri bir yarış gibi görüyorsun. Yaşadıklarını da bir ödül. Her zaman kazanmak zorunda olan birisin sen. Hislerinde bile bir kayıp olmamalı senin için. Her şey senin için olmalı. Karşındaki de bir rakip, bir hasım adeta. Başarılar. Hissizliğin böylesi ancak bir arafta mümkündür. Kaybetmek denilen şey, senin için bu kadar basit değilmiş aslında. Maneviyatsız hergele seni diyorum içimden.
Dönüp yürümeye başlıyorum arkamdan baktığını bilerek. Az önce ellerimizin girdiği cebe ellerimi sokuyorum. İncinmemişim bile. İçimde bir sızıntı bile yok. Ne güzel ayrılık bu böyle diyorum kendi kendime. Bir sigara yakıyorum yürürken. Önümden bir kedi geçiyor salınarak.
Özgürlükten bahsettiğim anda aklıma tek bir şey geliyor. Amok koşucuları. Elbette insanlık olarak onları bir hastalıkla adlandırmalıydık. Çünkü tehlike arzeden bize garip gelen bizden olmayan her şeye yaptığımız gibi onları da madde madde anlatmalıyız. Listelemeliyiz. Özelliklerini tek tek anlatarak mermer duvarlar gibi tanımlamalıyız. Mermer pürüzsüz duvarlar. Tek bir çizik bile olmamalı. Semptomlarını iyice sindirmeliyiz. Ama onlar bilinçten uzaklaşmış uçan ejderhalara benziyorlar. Tek istedikleri kötülüğe uğramamak. Ama kötülüğe uğrayacaklarından o kadar eminler ki kusursuz birer ejderhaya dönüşüyorlar. Birine zarar verirken neresine zarar vereceğinizi düşünmezsiniz. Çünkü içgüdüsel olarak nerenin zayıf olduğunu bilirsiniz. Elmacık kemikleri örneğin. Eğer elmacık kemiklerinin altına sert bir şekilde vurursanız ve orayı kırabilirseniz, göz altı bölgesini tamamen aşağıya indirmiş olursunuz. Göz küreleri yavaşça aşağıya iner. Kişi net biçimde göremediği için tamamen savunmasız kalır. Ödemden dolayı insanın yüzünün ortasında bir yanardağ patlamışcasına bir acı hissedilir. Bu acıya hiç kimse kayıtsız kalamaz. Amok koşucuları bile. Sen onlardan birisin aslında. Bütün bu miskinliğin ve serzenişlerinin nedeni de bu. Kötülük görmekten o kadar korkuyorsun ki kendinden çıkamıyorsun. En güzel hapishane elbette kendimiziz. Hapishane müdürüne rüşvet yedirmiş bir mafya babasının hapishane hayatı nasıl geçiyorsa, bizim de hayatımız az çok öyle geçiyor aslında. Özgür değiliz ama kendi içimizdeki krallığın zalim hükümdarıyız. Koskoca krallığın başındaysan kim umursar zaten özgürlüğü? Biliyorsun bunu. Biliyorsun ki seni düşmüş meleğin cehennemi sevdiğinden daha çok sevdiğimi. Telefonun yine çalıyor ama sessizde. Sadece ışığı yanıp sönüyor. Göz ucuyla önce telefona sonra bana bakıyorsun telefona bakıp bakmadığımı. Ekrandaki ismi okuyamıyorum. Çünkü okumak istemiyorum.
Çok ilginçtir ki bezginler fazlasıyla ilgi çekicidirler. Onların bir şeyleri keşfettiğini zanneder diğerleri. Sanki kutupların altında altından bir tapınak bulmuşlar da bunu bir sır gibi saklıyorlarmışcasına sessizliklerinin altında yatanı öğrenmek isterler. Ben size söyleyeyim o sessizliğin altında ne yattığını; hiçbir şey. Tek bir ses bile çıkmıyor orada. Çünkü eylemsizliğin acı veren hazzını yaşıyorlar orada. Kendilerini suçlamıyorlar elbette. Sadece korkuyorlar ve sığınıyorlar. Anne karnına dönmeyi istemek gibi. Toprağın altında yatan tespih böcekleri gibi. Bir yaprağın rengini almış bir bukalemun gibi. Acı çekebiliyor olmak artık büyük bir maneviyat. Gramı milyon dolar eden teknolojik bir madde gibi. Maneviyat. Heceleyin bu kelimeyi. Acıdan iyi damıtılıyor. Miskin bir amok koşucususun sen. Diğerlerinin aksine durmadan ciğerlerin patlarcasına koşmak yerine bu koşuşunu tüm hayatına yaymışsın. Yine koşuyorsun ama durarak. Kımıldamadan bunu yapabilmeyi becerebiliyorsun. Miskinlikte öyle ustalaşmışsın ki durarak bile koşabiliyorsun. Elbette büyük acıların var. Yaşadığın her acının bir değeri var. "Ben seni üzerim bebeğim anlıyor musun" cümlesinin insan olmuş hali gibisin. Kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum. Telefonun yine çalıyor. Bu kez görmüyorsun.
Akşamları ne yaptığını soruyorum sana. Bu bir konuşma çabası değil sadece bilmek istiyorum. Senin anlattıklarından seni damıtabilmeyi seviyorum. "hiç" diyorsun omuzlarını büzerek. Spotify'da dinlediğin şarkılar aklıma geliyor. Tüm gece bir arka plan yaratmak için mi yoksa gerçekten onları dinlediğin için mi çaldığını soruyorum sana. "İkisi de" diyorsun. Kısa cevaplar harika sessizlikler yaratıyorlar. İnsan nefes alıp verdiğini duymayı bir başkasının yanındayken daha çok seviyor. Bezginliğin bana da bulaşıyor. İçimden tek bir ses bile çıkmıyor sana bakarken. Yüzün, yeni yaratılmak üzere olan bir evren gibi. Göz kapaklarını kaldırdığın anda büyük patlıyorlar. Ben küçük bir tanrıyım sana baktığım zamanlarda. Sanki seni o an nefesimden üflemişim gibi. Yarattığıma aşığım. Kalk yerinden. Ayağa kalk. Sızlanır gibi şarkı söyleyen kısık sesli şarkılar dinlemeyi kes artık. İlgini sadece instagramda gördüğün şirin yavru hayvanlar dışında da bir şeyler çeksin artık. Evet çok tatlı ayı yavrusu evet. Umutsuzluğunun bir sıradanlık, aleladelik belirtisi olduğunu sana ima ederek canını sıkmak istiyorum elbette ama bunu yapmayacağım. Çünkü hala bana bakıyorsun. Evet ayı yavruları bence de çok tatlılar.
Elimden tutmayı sevmediğin için koluma girip benimle dolaşman gibi, gövdemin içine girip kalbime dokunmadan nasıl beni eritebildiğini, bunu nasıl başarabildiğini bilmek istiyorum. İnsan kalbi kullanılmadıkça kırılganlaşır. Kadim bir bilgi gibi bunu fısıldıyor bana koluma dokunan ellerin. Kadim kelimesinin üstünden dumanlar çıkıyor. Sokaklar bile ışıldıyor. Kırmızı ile siyah arasında bir renk var gökyüzünde. Işıklardan ve seslerden gökyüzünün rengi bir kağıt gibi katlanmış. O kağıdı katlayıp cebimizde gezdiriyoruz. Ellerin üşümüş. Kolumu bırakıp elimi alıp ceketimin cebine sokuyorsun kendi elinle birlikte. Aynı tohumu paylaşan iki ağaç gibiyiz işte şimdi. Tam o an toprak ve hava olmaksızın açabilen bir çiçek gibiyiz. Gerek yok hiçbir şeye. Belki biraz sesine.
Sana bir şey söyleyeceğim diyorsun aniden. Elini cebimden çıkarıyorsun. Yoldan geçen hiç kimse yok sadece bir rüzgar. Bana yine bakıyorsun ama beni görmüyorsun bu kez.
"Böyle olmayacak. Bunu sen de biliyorsun. Bu son olsun. Bir daha görüşmeyelim"
"peki" diyorum en küçük harflerle. Gülümseyecek oluyorum ama beceremiyorum. Saçlarım yerinden sökülüyor o an. Ayaklarımın altından iğneler saplanıyor. Toprağa çakılıyorum yerimden kımıldayamıyorum. Harflerim giderek daha da küçülüyor.
Son bir cümle çıkıyor sonra ağzından;
"Kendine iyi bak..hayatta başarılar"
Birdenbire ayılıyorum. Zihnimdeki uğultu aniden duruyor. Kısılmış gözlerim normale dönüyor. O an anlıyorum. Seni. Sen gibi görünen seni değil, bütünüyle seni. Tüm parçalar aniden zihnimde birleşiyor. Buda gibi aydınlanıyorum. Ne kadar güzel olduğunun bir önemi kalmıyor. Yüzün hızlandırılmış çekimde çürüyen bitkiler gibi çürümeye başlıyor. Etlerin dökülüyor.
Başarılar. Birdenbire ayaklarımın altındaki çiviler yok oluyor. Saçlarım yeniden açıyor. Başarılar. İyi dilekler gibi görünen ama hiçbir şey ifade etmeyen cümlelere bayılıyorum. Beni o andan kurtardığı için minnettarım bu cümlelere. Başarısız veda cümleleri, nezaketen söylenen saçmalıklar. Ama bunun yeri apayrı. Hayatta başarılar. Birdenbire gülümsüyorum. Karşı kaldırımdan bile gülümsediğimi farkediyorsun. ŞU HAYATTA BAŞARMAKTAN BAHSETMEK HA diyerek bağırıp kahkahalar atmaya başlıyorum. Hayatı bir başarı öyküsüne indirgeyen güzel dilekler. Adi dilekler. Şerefsiz temenniler. Hissetmek anlamak değil başarmak. Dünyayı bir örtüyle kaplar gibi emip koklamak. Kafese kapatılan bir kuşun tüm hayatı o kafesin kapısında gizlidir. Başarmak da hayatın giziymiş gibi bunu dilemek ne acı. Hayatta başarılar. Bu bir yarıştı galiba. O an anlıyorum senin neden amok koşucusu olduğunu. Neden korktuğunu. Tüm bu olup bitenleri bir yarış gibi görüyorsun. Yaşadıklarını da bir ödül. Her zaman kazanmak zorunda olan birisin sen. Hislerinde bile bir kayıp olmamalı senin için. Her şey senin için olmalı. Karşındaki de bir rakip, bir hasım adeta. Başarılar. Hissizliğin böylesi ancak bir arafta mümkündür. Kaybetmek denilen şey, senin için bu kadar basit değilmiş aslında. Maneviyatsız hergele seni diyorum içimden.
Dönüp yürümeye başlıyorum arkamdan baktığını bilerek. Az önce ellerimizin girdiği cebe ellerimi sokuyorum. İncinmemişim bile. İçimde bir sızıntı bile yok. Ne güzel ayrılık bu böyle diyorum kendi kendime. Bir sigara yakıyorum yürürken. Önümden bir kedi geçiyor salınarak.
6 Şubat 2015 Cuma
Tek
Binlerce yıl önce 35 sene boyunca her yıl 40 gün kendini halvete yatırmış bir derviş, 35. yılın sonunda yattığı yerden, çilehaneden çıktığında ağzından tek bir kelime dökülmüştü; O benim.
Bu, o dervişin bu hayatta söylediği son kelam oldu.
Dervişi yüksek bir dağın tepesine gömdüler. Hiç ziyaretçisi olmayacaktı. Mezar taşı kubbeli bir mermer oyuğa benziyordu. Dağın adı bile belirsizdi. Rüzgardan başka bir ses de duyulmuyordu.
********
1567 yılında Paris'in arkada sokaklarında telaşlı bir şekilde yürüyen Nicholas Sevigniere yahudi mahallesine o saatte kimsenin adımını atamayacağı bir yere doğru ilerliyordu. Koltuğunun altında kocaman bir kitap bir yandan alnından akan terleri siliyordu, bir yandan da arkasını kollayıp peşine takılan biri olup olmadığını gözetliyordu. Üzerinde üçgen bir tokmağın olduğu taş kapılardan birine vardı ve kapıyı yumrukladı. Kısa bir sessizlikten sonra kapı açıldı. İri bir el adamı içeri çekti; kitabı getirdin değil mi?
Sevigniere kitabı sessizce uzattı ve yere çöktü. Terlerini siliyordu.
"istediğinizi getirdim artık beni özgür bırakın!"
"Henüz değil küçük hizmetkarım" dedi kalın sesiyle adam. "Eğer buraya geldiğini birisi gördüyse, ruhunu paramparça ederim" diye de ekledi gözleri sevinçle dolarak. Kitabı almıştı. Eksik parça tamamlanmıştı. Dee'nin arayıp bulamadığı, koca bir imparatorluğun peşinde koştuğu kitap artık O'nundu.
"Laurent!! Hahamı çağır..gelsin.." diye bağırdı yanındaki uşağına. Sevigniere'e döndü ve "Sen…artık gidebilirsin." dedi ve adam kapıya elini dokundurduğu anda tüm bedeni küle dönüştü.
"Görmüşler……akılsız herif..Laurent! Atımı al. acele et hahamı eski köprünün karşısındaki eve getir..orada buluşuruz."
Adam kitabı aldı. Nefesi olmamışcasına koşmaya başladı. Şafak sökmek üzereydi. Vucüdunda takat kalmayıncaya dek koştu ve sonunda köprüyü görüyordu. Sendeleyerek evin kapısına ulaştı. Kapı açıktı. Karanlığın içinde titreyen sesiyle birini yere çökmüş halde buldu. Bu hahamdı. Laurent ise yerde kanlar içinde yatıyordu. Kafasının yanından bir bıçak sokulmuştu ve çenesinin altından çıkmıştı. "Gel buraya aptal herif!! kalk ayağa..bunu uşağıma kim yaptıysa aynısını da sana yaparım..kalk ve benimle gel!"
Hahamı evin bodrumuna indirdi. Bodrumun kalın kilidini açana dek haham biraz daha sakinleşmişti. Her yerde şişeler imbikler mumlar akla hayale gelmeyecek canlıların kemikleri haritalar kitaplar yayılmış haldeydi. Nihayet Bodrumun ortasında duran şöminenin önüne geldiler. Adam yerdeki mumlara tek tek üfledi ve mumlar yanmıştı. Haham adamdan kilometrelerce uzakta durmak istiyordu ama kaçamıyordu. Oda aydınlanınca yerde çizili duran sekizgen şeklindeki tılsım ortaya çıktı. Tek kelime etmeden hahamı sekizgenin ortasına doğru yakasından çekip fırlattı.
"Diz çök…ve kitabı al.."
Haham titreyerek adama yalvardı; "Bunu sakın yapma…Lanetlenmek bile bunun yanında sadece güzel bir rüya gibi kalır bunu bana yapma"
"Eğer vücudundaki tüm etleri tek tek ve yavaş yavaş koparmamı istemiyorsan orada diz çök..ve kitabın son sözlerini okumaya başla."
Haham çaresizce kitabı okumaya başladı. Haham hayatı boyunca tek bir kadına bile dokunmamıştı ve her hafta oruç tutmuştu. Yeryüzünde o günlerde yaşayan en saf bedene sahip olan kişi olabilirdi. Haham, kitabı okudukça oda aydınlanmaya ve sallanmaya başladı. Sonunda tanrının adını zikrettiği anda haham paramparça oldu. Adamın tüm gövdesine boydan boya hahamın vücudunun parçaları sıçramıştı ama işte yaramıştı. Odanın ortasında kocaman bir pencere açılmıştı. Tatlı bir koku her yere yayıldı. Adam dizlerinin üstüne çöktü ve yüzündeki hayranlık ifadesi hissettiği şeyin bir kırıntısını dahi ifade edemezdi. O güne dek hissettiği tüm duyguları unutmuştu ve sadece aşkla ve sevgiyle doluydu artık.
"Sonunda…artık Ben O'yum…O'na dönüşmeye geldim…SONUNDA!!"
Pencerenin ötesinde akla hayale gelmeyecek renkler, sesler ve tatlar yayılıyordu. Hayatı boyunca yediği en güzel yemeğin tadı o an duyumsadığı şeyin yanında bir lağım faresinin eti gibi kalırdı. Adam kollarını açtı ve pencereye doğru ilerlemeye başladı.
********
"Tek bir canlı bile kalmadığında ancak o zaman tek ve bütün olabilecektir Tanrı. O yüzden hepimiz ölmeliyiz"
"Tüm parçalar birleştiğinde ne olacak peki Lordum?"
"Neden tüm hayatımız boyunca Tanrı sanki hiç yanımızda değilmiş gibi hissettik biliyor musun Astolepios..Ama hep bir yerde de ondan izler bulduğumuzu, O'nu neden nazik bir hisle belli belirsizce hissettiğimizi hiç düşündün mü?
"O'nun yokluğunu daha derinden hissettim hep Lordum..Çünkü hayat boyunca kan gözyaşı ve hayal kırıklığı gördüm..Beni bulduğunuzda tüm ailem kılıçtan geçirilmişti ve oturmuş ağlayarak ölmeyi diliyordum sadece. Yokluğunu daha derinden hissediyorum biliyorsunuz bunu"
"Diyorsun ki madem O var, neden tüm bu kötülüklere izin veriyor..Öyle değil mi? Sana bir hikaye anlatacağım Astolepios. Tüm varlığın sırrı bu aslında ve çok basit. Biz O'yuz, O da biz. Biz O'nun sonsuz parçalarından biriyiz. Her bir insan ölüp O'na dönüştüğünde, aramızdan bir kişi tekrar bütüne hükmederek O'na dönüşecek..Her birimizin ruhunu yöneterek. Sonra yeniden parçalayacak kendini. Sonsuz parçaya.. ve bunu sonsuz kere yapacak. En sevdiklerini elbette yanına hemen alacak. Ama sona kalanları…kendine benzetene dek acı çektirerek burada tutacak. Biz o acının bize yapılmış bir zulüm olduğunu zannediyoruz. "
"Bu yine de çok zalimce efendi Pythagoras..Öyle değil mi?"
"Hayır oğlum…Zalim olan biziz. O'na ne söylersen biz O'yuz. O da biz.."
Bu, o dervişin bu hayatta söylediği son kelam oldu.
Dervişi yüksek bir dağın tepesine gömdüler. Hiç ziyaretçisi olmayacaktı. Mezar taşı kubbeli bir mermer oyuğa benziyordu. Dağın adı bile belirsizdi. Rüzgardan başka bir ses de duyulmuyordu.
********
1567 yılında Paris'in arkada sokaklarında telaşlı bir şekilde yürüyen Nicholas Sevigniere yahudi mahallesine o saatte kimsenin adımını atamayacağı bir yere doğru ilerliyordu. Koltuğunun altında kocaman bir kitap bir yandan alnından akan terleri siliyordu, bir yandan da arkasını kollayıp peşine takılan biri olup olmadığını gözetliyordu. Üzerinde üçgen bir tokmağın olduğu taş kapılardan birine vardı ve kapıyı yumrukladı. Kısa bir sessizlikten sonra kapı açıldı. İri bir el adamı içeri çekti; kitabı getirdin değil mi?
Sevigniere kitabı sessizce uzattı ve yere çöktü. Terlerini siliyordu.
"istediğinizi getirdim artık beni özgür bırakın!"
"Henüz değil küçük hizmetkarım" dedi kalın sesiyle adam. "Eğer buraya geldiğini birisi gördüyse, ruhunu paramparça ederim" diye de ekledi gözleri sevinçle dolarak. Kitabı almıştı. Eksik parça tamamlanmıştı. Dee'nin arayıp bulamadığı, koca bir imparatorluğun peşinde koştuğu kitap artık O'nundu.
"Laurent!! Hahamı çağır..gelsin.." diye bağırdı yanındaki uşağına. Sevigniere'e döndü ve "Sen…artık gidebilirsin." dedi ve adam kapıya elini dokundurduğu anda tüm bedeni küle dönüştü.
"Görmüşler……akılsız herif..Laurent! Atımı al. acele et hahamı eski köprünün karşısındaki eve getir..orada buluşuruz."
Adam kitabı aldı. Nefesi olmamışcasına koşmaya başladı. Şafak sökmek üzereydi. Vucüdunda takat kalmayıncaya dek koştu ve sonunda köprüyü görüyordu. Sendeleyerek evin kapısına ulaştı. Kapı açıktı. Karanlığın içinde titreyen sesiyle birini yere çökmüş halde buldu. Bu hahamdı. Laurent ise yerde kanlar içinde yatıyordu. Kafasının yanından bir bıçak sokulmuştu ve çenesinin altından çıkmıştı. "Gel buraya aptal herif!! kalk ayağa..bunu uşağıma kim yaptıysa aynısını da sana yaparım..kalk ve benimle gel!"
Hahamı evin bodrumuna indirdi. Bodrumun kalın kilidini açana dek haham biraz daha sakinleşmişti. Her yerde şişeler imbikler mumlar akla hayale gelmeyecek canlıların kemikleri haritalar kitaplar yayılmış haldeydi. Nihayet Bodrumun ortasında duran şöminenin önüne geldiler. Adam yerdeki mumlara tek tek üfledi ve mumlar yanmıştı. Haham adamdan kilometrelerce uzakta durmak istiyordu ama kaçamıyordu. Oda aydınlanınca yerde çizili duran sekizgen şeklindeki tılsım ortaya çıktı. Tek kelime etmeden hahamı sekizgenin ortasına doğru yakasından çekip fırlattı.
"Diz çök…ve kitabı al.."
Haham titreyerek adama yalvardı; "Bunu sakın yapma…Lanetlenmek bile bunun yanında sadece güzel bir rüya gibi kalır bunu bana yapma"
"Eğer vücudundaki tüm etleri tek tek ve yavaş yavaş koparmamı istemiyorsan orada diz çök..ve kitabın son sözlerini okumaya başla."
Haham çaresizce kitabı okumaya başladı. Haham hayatı boyunca tek bir kadına bile dokunmamıştı ve her hafta oruç tutmuştu. Yeryüzünde o günlerde yaşayan en saf bedene sahip olan kişi olabilirdi. Haham, kitabı okudukça oda aydınlanmaya ve sallanmaya başladı. Sonunda tanrının adını zikrettiği anda haham paramparça oldu. Adamın tüm gövdesine boydan boya hahamın vücudunun parçaları sıçramıştı ama işte yaramıştı. Odanın ortasında kocaman bir pencere açılmıştı. Tatlı bir koku her yere yayıldı. Adam dizlerinin üstüne çöktü ve yüzündeki hayranlık ifadesi hissettiği şeyin bir kırıntısını dahi ifade edemezdi. O güne dek hissettiği tüm duyguları unutmuştu ve sadece aşkla ve sevgiyle doluydu artık.
"Sonunda…artık Ben O'yum…O'na dönüşmeye geldim…SONUNDA!!"
Pencerenin ötesinde akla hayale gelmeyecek renkler, sesler ve tatlar yayılıyordu. Hayatı boyunca yediği en güzel yemeğin tadı o an duyumsadığı şeyin yanında bir lağım faresinin eti gibi kalırdı. Adam kollarını açtı ve pencereye doğru ilerlemeye başladı.
********
"Tek bir canlı bile kalmadığında ancak o zaman tek ve bütün olabilecektir Tanrı. O yüzden hepimiz ölmeliyiz"
"Tüm parçalar birleştiğinde ne olacak peki Lordum?"
"Neden tüm hayatımız boyunca Tanrı sanki hiç yanımızda değilmiş gibi hissettik biliyor musun Astolepios..Ama hep bir yerde de ondan izler bulduğumuzu, O'nu neden nazik bir hisle belli belirsizce hissettiğimizi hiç düşündün mü?
"O'nun yokluğunu daha derinden hissettim hep Lordum..Çünkü hayat boyunca kan gözyaşı ve hayal kırıklığı gördüm..Beni bulduğunuzda tüm ailem kılıçtan geçirilmişti ve oturmuş ağlayarak ölmeyi diliyordum sadece. Yokluğunu daha derinden hissediyorum biliyorsunuz bunu"
"Diyorsun ki madem O var, neden tüm bu kötülüklere izin veriyor..Öyle değil mi? Sana bir hikaye anlatacağım Astolepios. Tüm varlığın sırrı bu aslında ve çok basit. Biz O'yuz, O da biz. Biz O'nun sonsuz parçalarından biriyiz. Her bir insan ölüp O'na dönüştüğünde, aramızdan bir kişi tekrar bütüne hükmederek O'na dönüşecek..Her birimizin ruhunu yöneterek. Sonra yeniden parçalayacak kendini. Sonsuz parçaya.. ve bunu sonsuz kere yapacak. En sevdiklerini elbette yanına hemen alacak. Ama sona kalanları…kendine benzetene dek acı çektirerek burada tutacak. Biz o acının bize yapılmış bir zulüm olduğunu zannediyoruz. "
"Bu yine de çok zalimce efendi Pythagoras..Öyle değil mi?"
"Hayır oğlum…Zalim olan biziz. O'na ne söylersen biz O'yuz. O da biz.."
13 Ocak 2015 Salı
Düşüş
Peygamber rüyası gibi bir gece. Işığın uğramadığı yerden göklere bakınca her şey daha berrak görünüyor. Böğrüme saplanmış bir kılıç da olmasa neredeyse gökyüzünün güzelliğinden ağlayacağım. Altımdaki karları gövdemden sızan kanla ısıtıyorum bu bana huzur veriyor. Toprağa karıştığımı öyle güzel hissettiriyor ki neredeyse tepemde asılı duran binlerce yıldızı unutacağım.
Ancak uyanık olanlar yaşarlar demişti bir ozan. Şimdi uyanıyorum. Bunlar son sözlerim değil. O kadar dramatik değil durumum. Biraz ötede benimle beraber yatan ve çoktan özgürlüğüne kavuşan binlercesinden biriyim sadece. Adım anılmayacak elbette biliyorum. Yağmurda akıtılan gözyaşları gibi karışacağız birbirimize bu macera bittiğinde. Sadece O'nun yüzünü görmek isterdim şu an. Yapayalnız ölmek hayal ettiğimden daha berrakmış.
Böyle öleceğimi biliyor muydum? Elbette biliyordum. Sırtına karnına boynuna kılıcımı sapladıklarımdan birisi elbet bir gün aynısını bana da yapacaktı. Savaş, bir alışveriştir. İçinde hissettiğin ne kadar duygu varsa geri dönüşü olmaksızın verirsin ve yerine sana güç cesaret ve ihanet edebilme fırsatı verilir. Sonunda da yürüyen bir kılıç kınına dönüşürsün. Artık kılıcın elinde değilse bir halta yaramıyorsundur. Tüm bunları yapman için elbette nedenlerin vardır. Yaşamak zorundasındır ama bir yerden sonra adı konulmamış bir güç sanki sana bir görev vermiştir. Hayır kader değil. Kötülük etmeksizin yaşayabilmek, çırılçıplak sokakta yaşayabilmeye benzer. Herkes seni ayıplar seni hor görür aşağılar ve güçsüz bilir. Herkes sana istediğini yapabileceğini düşünür o haline bakarak. Sonunda da bir yere sığınırsın. O seni hor görenlerden birisi olursun ve sokakta bir zamanlar senin gibi olanları gördüğünde bu kez sen onlara aynısını yaparsın. Bu bir bayrak yarışı dostlarım. Sanki var olan tüm kötülükler bir fıçı şarap gibi ve o fıçıyı birileri taşımak, içindeki şarabı da birilerine ikram etmek zorundadır. Her damlası birilerine zimmetli bir fıçı şarap. Herkes o şaraptan payını alıyor ve sonunda da yaptıklarını unutup gidiyor. Ben de burada öldüğümde yaptıklarımla birlikte unutulacağım. Bu bana huzur veriyor.
17 yaşındayken simsiyah saçlarımdan birisinin beyazladığını gördüğümde telaşlanmıştım. O güne dek hiç ölümü aklıma getirmemiştim. Ne gariptir ki o teli gördükten sonra, ki tüm ailemdeki erkeklerin saçları erken ağarmıştı, nereye baksam aklıma ölümü getirdim. Kedinin kapıp götürdüğü kuşları gördüğümde, mevsimler değiştiğinde, sesim daha da kalınlaştığında, bir kahramanın hikayesini dinleyip bitirdiğimde. Bu öyle bir hal aldı ki artık ölüme meydan okumaktan başka çarem kalmadı. Üşüyerek yaşanmıyor. Kendini bir gün geliyor yakmak zorunda kalıyorsun.
Ama ne kadar kötülüğe bulaşmış olursan ol, kılıcın bir çocuğun gövdesine girse de, duyduğun tüm çığlıklara kulağını tıkasan da mutlaka bir yerde tuzağa düşüyorsun. Siz hiç dağların arasından yürüyerek kocaman bir çayıra ulaştınız mı? O çayırın ortasında mutlaka kocaman yüzlerce yıllık bir ağaç durur. Tüm mahlükattan kendini saklamak ister gibi durur orada. O ağacın gölgesinin altında sanki tüm dünya dua ediyor gibidir. Belki bir ırmak belki bir kaç rakun hatta ürkmüş bir ceylanın ayak izleri de onun gölgesi altındadır. O ağacı gördüğünüz an gibi bir şey olur hayatınızda. Kör olsanız bile göreceğiniz bir şeydir. Tanrıdan nefret etseniz bile mutlu olacağınız bir andır. Ben o ağacı bir yel değirmeninin kapısının önünde susarken gördüm. Dudakları küçücüktü. Saçları zamanın akışını durduruyordu. Ama yüzü…yüzü dünyanın en ses değmemiş suyunun altı kadar berraktı. Görünce ağlamak istemiştim. Bir anda. Öyle ani oldu ki kafamı kesseler bakmaya devam edebilirdim. Ayak parmaklarımdan enseme kadar uzanan bir yılan kıvrılıp gövdemin ortasında kuruyup gitti o an. Adı Elise idi. Değirmenin sahibinin ikinci kızı. Ayakları çıplaktı. O yürüdükçe dünyanın döndüğüne inandım. Kucağında bir un çuvalını evine zar zor taşıyordu. Simsiyah saçları on kısrağın aynı anda koşarak beni ezmesi ile aynı şiddetteydi. Daha anlatamıyorum. Çünkü yutkunamıyorum.
O zamanlar param yoktu. Bir kaç gün önce yakıp yıktığımız köylerden birinde bir kadının avuçlarında sımsıkı tuttuğu ve ölü bedeninden aldığım kurdeleler vardı sadece cebimde. Kadın çocuklarını satıp köle yapamayalım diye önce onları öldürmüştü birer hançerle sonra da kendine saplamıştı eve girdiğimizde bu apaçık ortadaydı. Ne devrilen eşyalar vardı ne de duvarda kan izleri. Tam 6 adet kurdele. Sahip olduğum tek şey onlardı. İlk ganimetim. Daha kimseyi öldürmemiştim o güne dek. Bir atım bile yoktu.
O kurdeleleri O'na bir gece yarısı değirmenin gıcırdayan sesleri içinde tek kelime etmeden vermiştim. Yüzünde gökyüzünü yavaş yavaş kaplayan yağmur bulutları gibi bir gülümseme belirmişti. Yine tek kelime etmeden kurdeleleri alıp gitmişti. Ta ki bir gün "beni götür" dediği ana dek tek kelime etmemiştik bir daha.
Buraya kısılıp kaldım. Kıpırdayamıyorum. Her şeyi kaybettim. Belimde duran hançere ulaşıp kendi boğazımı kesecek kadar bile halim yok. O hançere bile hükmedemiyorum. Ama O'nun yüzünü anımsıyorum. Bana vurduğu anı, benimle uyandığında kara saplanmış bir gelinciğe benzeyen gözbebeklerini. Elleri bir pençeye benziyordu onu da biliyorum. Her isyankar gibi O da kaçıp gitmek istiyordu. Yanımda götürdüm O'nu. O ağacın altında da uyuduk beraber. Sonsuza dek uyuduk orada. Belki de orada uyuyorum şu an ve birazdan uyanacağım. O'nun ılık kucağında. Belki de O'nu hiç öldürmemişimdir. Belki de ben hiç yaşamamışımdır. Bu an, sadece bir rahibin sayıklamalarıdır belki de. Böyle olmalı aslında. Yutkunamıyorum. Gövdemden artık kan bile sızmıyor.
Düşüyorum.
Ancak uyanık olanlar yaşarlar demişti bir ozan. Şimdi uyanıyorum. Bunlar son sözlerim değil. O kadar dramatik değil durumum. Biraz ötede benimle beraber yatan ve çoktan özgürlüğüne kavuşan binlercesinden biriyim sadece. Adım anılmayacak elbette biliyorum. Yağmurda akıtılan gözyaşları gibi karışacağız birbirimize bu macera bittiğinde. Sadece O'nun yüzünü görmek isterdim şu an. Yapayalnız ölmek hayal ettiğimden daha berrakmış.
Böyle öleceğimi biliyor muydum? Elbette biliyordum. Sırtına karnına boynuna kılıcımı sapladıklarımdan birisi elbet bir gün aynısını bana da yapacaktı. Savaş, bir alışveriştir. İçinde hissettiğin ne kadar duygu varsa geri dönüşü olmaksızın verirsin ve yerine sana güç cesaret ve ihanet edebilme fırsatı verilir. Sonunda da yürüyen bir kılıç kınına dönüşürsün. Artık kılıcın elinde değilse bir halta yaramıyorsundur. Tüm bunları yapman için elbette nedenlerin vardır. Yaşamak zorundasındır ama bir yerden sonra adı konulmamış bir güç sanki sana bir görev vermiştir. Hayır kader değil. Kötülük etmeksizin yaşayabilmek, çırılçıplak sokakta yaşayabilmeye benzer. Herkes seni ayıplar seni hor görür aşağılar ve güçsüz bilir. Herkes sana istediğini yapabileceğini düşünür o haline bakarak. Sonunda da bir yere sığınırsın. O seni hor görenlerden birisi olursun ve sokakta bir zamanlar senin gibi olanları gördüğünde bu kez sen onlara aynısını yaparsın. Bu bir bayrak yarışı dostlarım. Sanki var olan tüm kötülükler bir fıçı şarap gibi ve o fıçıyı birileri taşımak, içindeki şarabı da birilerine ikram etmek zorundadır. Her damlası birilerine zimmetli bir fıçı şarap. Herkes o şaraptan payını alıyor ve sonunda da yaptıklarını unutup gidiyor. Ben de burada öldüğümde yaptıklarımla birlikte unutulacağım. Bu bana huzur veriyor.
17 yaşındayken simsiyah saçlarımdan birisinin beyazladığını gördüğümde telaşlanmıştım. O güne dek hiç ölümü aklıma getirmemiştim. Ne gariptir ki o teli gördükten sonra, ki tüm ailemdeki erkeklerin saçları erken ağarmıştı, nereye baksam aklıma ölümü getirdim. Kedinin kapıp götürdüğü kuşları gördüğümde, mevsimler değiştiğinde, sesim daha da kalınlaştığında, bir kahramanın hikayesini dinleyip bitirdiğimde. Bu öyle bir hal aldı ki artık ölüme meydan okumaktan başka çarem kalmadı. Üşüyerek yaşanmıyor. Kendini bir gün geliyor yakmak zorunda kalıyorsun.
Ama ne kadar kötülüğe bulaşmış olursan ol, kılıcın bir çocuğun gövdesine girse de, duyduğun tüm çığlıklara kulağını tıkasan da mutlaka bir yerde tuzağa düşüyorsun. Siz hiç dağların arasından yürüyerek kocaman bir çayıra ulaştınız mı? O çayırın ortasında mutlaka kocaman yüzlerce yıllık bir ağaç durur. Tüm mahlükattan kendini saklamak ister gibi durur orada. O ağacın gölgesinin altında sanki tüm dünya dua ediyor gibidir. Belki bir ırmak belki bir kaç rakun hatta ürkmüş bir ceylanın ayak izleri de onun gölgesi altındadır. O ağacı gördüğünüz an gibi bir şey olur hayatınızda. Kör olsanız bile göreceğiniz bir şeydir. Tanrıdan nefret etseniz bile mutlu olacağınız bir andır. Ben o ağacı bir yel değirmeninin kapısının önünde susarken gördüm. Dudakları küçücüktü. Saçları zamanın akışını durduruyordu. Ama yüzü…yüzü dünyanın en ses değmemiş suyunun altı kadar berraktı. Görünce ağlamak istemiştim. Bir anda. Öyle ani oldu ki kafamı kesseler bakmaya devam edebilirdim. Ayak parmaklarımdan enseme kadar uzanan bir yılan kıvrılıp gövdemin ortasında kuruyup gitti o an. Adı Elise idi. Değirmenin sahibinin ikinci kızı. Ayakları çıplaktı. O yürüdükçe dünyanın döndüğüne inandım. Kucağında bir un çuvalını evine zar zor taşıyordu. Simsiyah saçları on kısrağın aynı anda koşarak beni ezmesi ile aynı şiddetteydi. Daha anlatamıyorum. Çünkü yutkunamıyorum.
O zamanlar param yoktu. Bir kaç gün önce yakıp yıktığımız köylerden birinde bir kadının avuçlarında sımsıkı tuttuğu ve ölü bedeninden aldığım kurdeleler vardı sadece cebimde. Kadın çocuklarını satıp köle yapamayalım diye önce onları öldürmüştü birer hançerle sonra da kendine saplamıştı eve girdiğimizde bu apaçık ortadaydı. Ne devrilen eşyalar vardı ne de duvarda kan izleri. Tam 6 adet kurdele. Sahip olduğum tek şey onlardı. İlk ganimetim. Daha kimseyi öldürmemiştim o güne dek. Bir atım bile yoktu.
O kurdeleleri O'na bir gece yarısı değirmenin gıcırdayan sesleri içinde tek kelime etmeden vermiştim. Yüzünde gökyüzünü yavaş yavaş kaplayan yağmur bulutları gibi bir gülümseme belirmişti. Yine tek kelime etmeden kurdeleleri alıp gitmişti. Ta ki bir gün "beni götür" dediği ana dek tek kelime etmemiştik bir daha.
Buraya kısılıp kaldım. Kıpırdayamıyorum. Her şeyi kaybettim. Belimde duran hançere ulaşıp kendi boğazımı kesecek kadar bile halim yok. O hançere bile hükmedemiyorum. Ama O'nun yüzünü anımsıyorum. Bana vurduğu anı, benimle uyandığında kara saplanmış bir gelinciğe benzeyen gözbebeklerini. Elleri bir pençeye benziyordu onu da biliyorum. Her isyankar gibi O da kaçıp gitmek istiyordu. Yanımda götürdüm O'nu. O ağacın altında da uyuduk beraber. Sonsuza dek uyuduk orada. Belki de orada uyuyorum şu an ve birazdan uyanacağım. O'nun ılık kucağında. Belki de O'nu hiç öldürmemişimdir. Belki de ben hiç yaşamamışımdır. Bu an, sadece bir rahibin sayıklamalarıdır belki de. Böyle olmalı aslında. Yutkunamıyorum. Gövdemden artık kan bile sızmıyor.
Düşüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...



