1 Aralık 2014 Pazartesi

Küre

"İnsanların hayatlarını değil de hayatı sorgulamalarından gerçekten gına geldi. Başkalarının ne yaptığıyla ilgilenmekten kendilerine dair tek bir fikre bile sahip olamıyorlar. "

Bunları söyledikten sonra sigarasını yaktı ve bitirdiği yemeğinin içinde duran çatalla oynamaya başladı. Koşuşturmaktan gözlerindeki renk mora çalmaya başlamış bir garson alelacele tabağını önünden aldı. Garson neredeyse düşüyordu. Bunu görüp içinden gülmek geldi ama gülmedi.

"Christian artık bir karar vermen gerekiyor" dedi Heide. 3 yıldır beraberlerdi. Christian'ın cep telefonundaki mesajları haftada bir kontrol ediyordu. Mailinin şifresini de biliyordu. Heide aslında kıskanç biri değildi sadece korkak biriydi. Bir yudum aldı şarabından ve adamın gözlerine bakmadan yüzüne baktı.

"Neye karar vereceğim allah aşkına ya? Ne söylememi istiyorsun? Sen ne istersen o olacak elbette Heide. Her zaman olduğu gibi" Kısır döngülerden çıkmanın tek yolu onları yıkmaktır veya aynı şekilde dönüp durduğun o dairenin çevresini o kadar hızlı dönmeye başlarsın ki döngü kendine yeni bir döngü yaratmaya başlar. İlişki kelimesinin kullanımı acizlikle eşdeğerdir. İletişim mi yoksa ilişmek mi? Kelimelerin kökenleri bile bizlere hikayelerini anlatamıyorlar.

"Artık evlenmemiz gerekiyor. Sen hala işti aileydi oydu buydu bahanelerle bana geliyorsun. Babam her hafta bana soruyor artık bu adam ne halt etmeye çalışıyor diye. Biraz kendine düzen ver Christian. Amacın nedir gerçekten? "

Birazdan büyük bir kavga patlayacaktı. Kavga için tüm şartlar olgunlaşmıştı. Christian tam ağzını açacakken birden masa sallanmaya başladı. Deprem oluyor zannettiler ama restorandaki diğer insanlar olağan sohbetlerine devam ediyorlardı kimsenin umrunda bile değildi. Deprem falan olmuyordu ama masa ve oturdukları sandalyeler şiddetle sallanıyordu. O anda üzerinde durdukları platform düzgün sınırları olacak şekilde kırılmaya başladı. Heide çığlık atıyordu o anda ama hiç kimse onları duymuyordu. Christian sıkı sıkıya oturduğu sandalyeye tutunuyordu ayağa kalkamıyorlardı çünkü oturdukları masanın etrafındaki mermerler tamamen kırılmıştı ve yerden ayrılıp havaya doğru yükseliyorlardı. Bu bir lucid dreaming vakası mıydı? İkisi de aynı anda aynı halüsinasyonu mu görüyorlardı? Heide 4 yıldır Lustral kullanıyordu ama bu hapın o kadar yüksek halüsinasyon etkisi olamazdı. O anda her ne oluyorsa farkında değillerdi ama tek bir gerçek vardı; oturdukları masa yerden koparak yükselmeye başlamıştı ve o anda bunu engelleyebilecek hiçbir şey yapamazlardı.

Heide'nin çığlıkları yavaş yavaş kesilmeye başlayıp yerini derin nefes alıp vermelere bırakmıştı. Christian ise sadece "noluyor amk ya noluyor yaa" diyebiliyordu. O anda farkettiler ki aslında şeffaf bir fanusun içindeydiler ve tüm dünyadan yavaş yavaş uzaklaşıyorlardı. Zaman durmamıştı tüm şehir hareket ediyordu. Arabalar insanlar saat kulelerinin yelkovanları hareket ediyordu. Korkudan etraflarına bakamamışlardı ama yerden yükseldikçe korkuları biraz daha azaldı. Artık apartmanları birer kahve bardağı gibi görebiliyorlardı. Onları şeffaf bir küre sarmıştı. Christian bir an için ayağa kalkıp kürenin sınırlarına dokunmaya çalıştı. Dokunduğu yüzeyin kadifeden olduğunu hissetti. Yumuşacık sınırları vardı kürenin. Küreye dokunduğu anda sakinleşmişti. Heide ise hala delirmenin eşiğindeydi.

"Heide ayağa kalk ve küreye dokun!" dedi.
"Saçmalama ölmek üzereyiz be adam sen ne saçmalıyorsun ne küresi!!" diye bağırdı kadın. Bir an bile etrafına bakamadığını farketti ve bir kürenin içinde olduklarını o anda anladı. Titreyerek yerinden kalkmaya başladı ve ellerini yukarı doğru uzattı. Aniden içine bal kaymak dökülmüş gibi huzurlu hissetti kendini. Sandalyesine gülümseyerek oturdu. Hatta neredeyse kahkaha atacaktı ki o anda masanın üstünde duran şarap şişesinin yerinden bir gıdım bile oynamadığını farketti. Şişe hala doluydu bardağına doldururken atmosferden dışarı çıkmak üzere olduklarını farkettiler. Dünyayı terkediyorlardı hem de bir restoranda.

"Bu sence bir rüya mı?"

"İkimizin de aynı anda görebileceği bir rüya varsa evet neden olmasın ama biz yerden sökülüp göğe çıkarken bu şişe yerinden kımıldamadı bile Chrissy"

"Bana yıllardan sonra ilk kez Chrissy dedin biliyor musun?"

"Dememiş miydim? Niye demediğimi bilmiyorum ama içimden geldi. Sadece adını söylemek istemedim."

"Biz kavga ediyorduk az önce öyle değil mi?" diyerek kahkaha attı Christian.

"Anımsamıyorum hiçbir şey. Bu sabah ne oldu öğlen neden buraya oturduk ve şu anda neden buradayız bunları bilmek istemiyorum. Anımsamak gereksizlik şu an. Etrafına baksana. Karanlığın ortasında parlıyoruz. "

"Artık korkmuyor musun?"

"Hayır elbette. Ölmüş olabilir miyiz?"

"Bu şekilde mi? Belki de oturduğumuz restorana meteor çarptı ve bir saliseden kısa bir sürede öldük ne dersin?"

"Ama ben hala nefes alıp verdiğimi hissediyorum kalbimin attığını da?. Ölülerin kalbi atamaz değil mi ahaha"

Mars'ın yanından geçiyorlardı. Yavaşça süzülerek Mars'ın kızıllığının etraflarını sardığını hissettiler. Konuşamayacakları bir andı bu. Christian ayağa kalktı ve yürüyebileceğini hissetti. Heide'nin yüzüne baktı ve ona doğru yürümeye başladı. Yanında durup önünde eğildi.

"Ölmüşsek de beraber ölüyoruz. Yaşıyorsak da beraber yaşayacağız öyle değil mi? Nereye gidiyoruz bilmiyorum ve umrumda da değil. Yanımda senden başkasını da istemezdim şu an. "

Elbette o an deli gibi öpüştüler. Yıllardan sonra belki de ilk kez gerçekten öpüştüler.

Olağandışılığın onlara hediyesini kabul ettiler. Rutinin içinde sıradan bir gündü o anda edecekleri kavga da rutinlerinin bir parçasıydı. Döngü kırılmıştı önemli olan buydu ve neden bunlar oluyordu sorma gereği bile duymadılar. Satürn'ün halkalarını görerek öpüşen ilk insanlar onlar değildi ama. Daha önce de cennetten kovulanlar olmuştu. Herkes bir gün bu cennetten kovulacaktı ama bunu elbette ki kimse bilmiyordu.

11 Kasım 2014 Salı

İnterstellar; İnsan olmak üzerine bir başka Nolan filmi

Bu yazı film hakkında minimal spoiler içermektedir.




Nolan kardeşlerin yeni projesi İnterstellar, bundan önce yaptıkları inception ve kara şövalye üçlemesinin bıraktığı konuları devam ettiriyor. Konuyu tekleştirelim; İnsan algısı. Nolan'ın tüm filmlerinde kafayı taktığı konu hayatın, gerçeklerin, etrafta olup biten ne kadar olay durum varsa bunların algılanması üzerine oldu hep. Prestige'de görünenin yanıltıcılığı, kara şövalye üçlemesinde iyilik ve kötülük algısı, inception'da zaman ve gerçeklik algısı üzerine birer manifesto seyrettik. İnterstellar tüm bunların özeti niteliğinde bir film olmuş. İnsan algısı konusu oldukça geniş bir konu olduğu için sinemada bu konu üzerine yüzlerce film yapıldı bugüne dek ancak Nolan filmleri bu konuyu en incelikli işleyen filmler oldular her zaman. Wachowski kardeşlerin, Hitchcock'un, Kubrick'in de en fazla üstünde durdukları konu bu ancak Nolan konuyu bir bilim adamı gibi anlatan bir yönetmen. Filmlerinin içinde neler olup bittiğinden çok anlatmaya çalıştığı kavramları tanımlayan, o kavramları örneklendiren ve bunlar üzerine filmler inşa eden bir yönetmen. Haliyle filmleri konu akışını öncelikli saymadığı için filmlerinde anlatılanlar tek bir seferde izlenerek hazmedilecek filmler olmuyorlar. Öncelikle Nolan filmlerindeki kavramları iyi anlamak gerekiyor. Bu kavramlara aşinaysanız, bu filmleri izlemeniz daha keyif verici olabilir.

Prestige'i anımsayalım. İki zıt karakterin sihirbazlık üzerine kapışması olarak görünse de filmin tümünde bizlere hissettirilen "bu filmde bir şeyler oluyor ama ne" hissini anımsayın. Merak duygusu ile bezeli bir filmdi Prestige. Sonunda da insan algısının hayatı anlamak konusunda ne kadar aciz olduğunu anlatarak bitiyordu. İnception'ın sonunu anımsayın. Orada da aslında tüm film boyunca izlediklerimizin gerçek mi yoksa bir rüya mı yoksa rüya içinde bir rüya mı olduğunu belirsizleştiren bir son sahne seyrediyorduk. İnsan hayatının en büyük çaresizliği bu aslında; belirsizlik. Bir saniye sonrası belirsiz, ne hissedeceğimiz, hangi şartlarda olacağımız, neyi isteyeceğimiz tamamen belirsiz. Kendimize ait tüm bilgilerimiz bizi güvende hissettirse de, oluşabilecek ani şartlara karşı insan doğasının verebileceği reaksiyonlar sonsuz olasılıklar üzerine kurulu. Algı arttıkça insanın kendini sonsuz güç sahibi olarak görmesi de bundan aslında. Ancak zaman ve mekanın hapsettiği algımız, belirsizlikle emiliyor her an. Nolan'ın tüm filmlerinde kafa patlattığı da bu aslında; İnsan doğası bu belirsizliğe karşı ne yapabilir? Nereye gidebilir? Neyi anlamamız gerek?

İnterstellar dünyanın artık verimsizleştiği, açlık tehlikesinin baş gösterdiği günümüze yakın ancak belirsiz bir zamanda geçiyor. İnsanlık hayatta kalmayı ne şartta olursa olsun başarmış bir ırk. Seller depremler volkanlar savaşlar açlık buzul çağı bunların hepsini aşmış ve hala gezegenin hakimi olan bir ırk. Ancak oldukça kırılgan bir yaşam döngüsüne girdiğimiz bu zaman diliminde kaynakların giderek azaldığı bir gerçek. Filmde ne sebeple bu kaynakların azaldığı, kum fırtınalarının meydana geldiği ürünlerin artık yetişmediği açıklanmıyor çünkü filmin konusu bu değil. Filmin başında iki şey net bir biçimde vurgulanıyor; bilim, mistik kavramlardan daha üstündür.
- hayalet diye bir şey yoktur denen sahne -. İkincisi ise hayatta kalmak her şeyden daha önemlidir. Hayatta kalabilmek için insan nesli her şeyi geride bırakabilir.

Bilim bugüne dek insanlığın sahip olduğu çoğu şeyin habercisi olmuştur ama bilimin hislerle bir işi yoktur. Sürekli vurgulanan bir klişeye gelelim; insan ruhu yani hisleri olmadan insan, insan olmaktan çıkar. Burada bir çıkmaz var. Bugüne kadar medeniyetimizin bize sunduğu imkanları hislerimiz mi yoksa bilim mi bizlere sağlamıştır? Filmin ikinci yarısında bu soru ön plana çıkıyor. Anne Hathaway'in oynadığı Brand karakterinin ağzından dökülen "Love is the one thing that trancends time and space" cümlesinden sonra filmin aslında seyri değişiyor. Filmdeki karakterlerin tek tek bir kavramı sembolize ettiklerini anlayabilirsiniz bu noktadan sonra. Ana karakter Cooper insan olmayı, Brand sevgiyi, Dr Mann hayatta kalmayı, Michael Caine'in oynadığı profesör Brand ise bilimi temsil ediyorlar. Cooper tüm film boyunca insani duygularla davranıyor. Merak ediyor. Keşfetme arzusuyla dolu. Fedakarlık yapmaya hazır ama anlamaktan çoğu zaman uzak. Profesör Brand ise ne kadar alternatifli ve hazırlıklı görünse de aslında son derece acımasız ve katı. Aynen bilim gibi. Bilimin standart sapmalarla işi yoktur. Duygularla işi yoktur. Bilim, sadece gözlemler, algılayabildiğini algılar ve ortaya koyabiliyorsa verileri ortaya koyar. İroniktir ki filmdeki robotlardan TARS'ın bile bir espri anlayışı vardır ama bilimin yoktur. Filmin sürprizi olarak karşımıza çıkan Dr Mann ise insanın hayatta kalma içgüdüsünün insana neler yaptırabileceğine ve insanı kendini meşrulaştırmak için nelere inandırabileceğine güzel bir örnek.

Filmin sonlarına doğru daha net biçimde anlıyoruz ki aslında insan doğasının tüm bu kavramlara ihtiyacı var ve her biri de gerekli. Birini yok saymak diğerinin felaketi halini alabilir. Neticede de bunların arasındaki dengeyle insanlık yeniden tanımlanıyor. Film böylece nihai kavrama bağlanıyor; sevgiye. Elbette ki sevgi hakkında söylenenler ve sevginin işlenmesi bu filmi itiraf edelim ucuz gösteriyor çünkü sevgiye bağlanan filmleri değil harika görselleri, bizi dumura uğratacak kurguları görmeyi daha çok beklediğimiz bir film bu. Hayaletler de belki olabilirler ama senin zannettiğin gibi değillerdir belki. Asla algılayamayacağın bir şekilde olabilecek hayaletler neden mümkün olmasın diyerek belki insanı şaşırtıyor film, ancak bunu yaparken ne sonsuzluğa ne tanrıya bir göndermede bulunuyor. Adeta bundan kaçınıyor ve tüm olayları sadece insanlığın doğası üzerinden işlemeyi seçiyor.

Filmdeki bilimsel kavramlara hatta wormhole'lar hakkında dönen mantıklı açıklamalara bakılırsa, filmin anlattığı ve kurguladığı çoğu durum saçma. Örneğin bir kara deliğin oluşturduğu kütle çekim en yakınında duran gezegenleri kolaylıkla yutabilecek güçte olabilir veya yakınında duran her türlü gök cisminin yörüngesini etkileyebilir. Zamanın göreceliliği, Einstein'ın kuramları ile ilgili kavramların seyirciye anlatılma çabası takdire şayan ancak sıradan bir izleyici için bir şey ifade etmeyebilir. Filmin çoğu zaman es geçtiği bir durum ve çoğu Nolan filminde de buna benzer durumlar vardır. İnception'ı izlerken filmin tüm kurgusunu eksiksiz takip edebilmek büyük bir beceri istiyordu. Bu filmde ise bu çabayı biraz daha arttırmanız gerekebilir.

Özetle film harika bir film olmasına rağmen, insan doğasına dair önemli ipuçlarını sunarken seyirciyi görsellikle filme çekiyor fakat bu görselliğin içine son derece zor kavramları yediremiyor. Tüm varoluşumuzun kaynağı sevgidir mi demek istiyor yoksa sevgi ne olursa olsun insanlığı kurtaracaktır'a mı bağlıyor bu belirsiz. Ancak çok zekice sahnelerle insana yalnızlığı ( uzay boşluğu ve 5. boyut sahneleri ) çaresizliği ( bir saatin 7 seneye tekabül etmesi ) gibi hisleri fazlasıyla yaşatıyor. Belki de sevginin bizi tekrar kendimize getireceğini, varoluşumuzun buna dönersek tamamlanacağını anlatmak istiyor.

Filmin diğer filmlere göndermelerine girmiyorum ancak Event Horizon'da anlatılan wormhole sahnesini birebir şekilde bu filmde görmek tam bir hayal kırıklığıydı.

26 Eylül 2014 Cuma

Sigara sağlığa zararlıdır

Neden sigara içiyor insanlar? Basit bir bağımlılık, kimyasal bir maddenin kendini vücuda zorunlu kılması mı yoksa başka bir şeyler mi var bu meretin içinde?
Efkarla mutlulukla zevkle acıyla çaresizlikle ne ilgisi var? Elindeki duruşunu mu seviyorsun? Yoksa içine çektiğinde bomboş olduğunu sandığın o anın içini doldurmasını mı? Ne var bu meretin içinde?

Yağmur yağıyor ve rüzgar üstündeki her şeyi silip atmak ister gibi esiyor. Bir tane yakıyorsun

Kapıyı çarpıp gitti. Ayakta kapanan kapıyı seyrediyorsun. Kımıldamak dahi istemiyorsun. O anda aklına gelmesine bile gerek yok bir tane yakıyorsun

Seviştin delirdin kudurgunluğun en tepesindesin ve attılar seni aşağıya. Bir tane daha yak

Hastaneye zar zor yetiştin. Taksiciye bile parasını vermeyi unuttun. Acil servise girdin "durumu nasıl?" diye sordun telaşla. "Hala kritik..doktoru bekliyoruz" dediler. Çıktın dışarı. Ellerin titriyor. Bir sigara daha yaktın

Yine hastanedesin. Karın bağırarak doğumhaneye alınıyor sana ana avrat küfrediyor. Gülmekle ağlamak arasında bir yerdesin. Beklemek zorundasın. Çık dışarı ve bir sigara yak.

Cumartesi gecesi en sevdiğin insanlar bir masaya doluşmuşlar şarap akıyor sandalyelerden. Kahkahalar peşi sıra. Bir bakmışsın yakmışsın bile farkında bile değilsin.

Dahası da var. Bu bir sığınma olabilir mi? Bir haz anında o hazzın eksik bir tarafı da yok halbuki bir cila mı? Belki bir alışkanlık bir refleks. Ama reflekslerin bile bir öncesi vardır. Sadece bağımlılıkla açıklanabilir bir şey olabilseydi bu, diğer bağımlılıkların da böyle geniş bir yelpazesi olabilirdi. Sigara yakılan anların çoğunda sadece sigara vardır. Sizi iyi hissettirecek veya kanınızda endorfin salgılatacak başka bir bağımlılık ürünü oraya uymaz. Cepte taşınabilen pratik bir uygulaması olmasıyla belki bunu açıklayabilirsiniz ama sigara gibi bir madde daha yok dünyada. Hangi ana koysanız uyar. Uyumluluğu bu kadar yüksek olan sigarayı yüceltiyor değilim. Sağlığa zararlı çünkü. Öyle değil mi? Belki de değil. Neyin zararlı olduğunu kestirmek de güçleşiyor giderek.

Niye içiyoruz bu mereti sorusu da giderek sessizleşiyor aslında sigarayı yakınca. Cevabını almış olmuyorsun ama yolda giderken birden karşına deniz çıkınca susarsın ya onun gibi susturuyor seni.

18 Eylül 2014 Perşembe

Saygı sevgi çerçevesinde

İnsan ilişkileri bir kaç yüzyıl önce güç çerçevesinde şekillenirken kimse güce taptığını gizleme gereği duymuyordu. İnsanlar güçlü olana biat ederlerken bunun için hayranlık duymaları gerektiğini dile getirmiyorlardı. Bunun böyle olması doğal olandı hatta bu doğanın bir kanunuydu. Yalakalar yadırganmazdı. Makyavelli'nin Prens'i yazdığı dönemlere kadar gitmeye gerek yok. Her ne kadar Makyavelli de güçlü olanın gücünü kabul et ve gücü ele geçirene karşı sınırlarını bil dese de kendisi de güçlü olanlarca hayatı paraparça edilenlerden biri olmuştur. İnsanların çoğu Prens'i okumadan ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Güçlü olandan uzak dur, duramıyorsan gücünü kabul et.

İnsanların güçlü olanın her zaman haklı olduğuna dair sessiz sözleşmelerini imzalamalarına gerek yoktu o zamanlar. Halkları oluşturan insanlar tek tek bir birey olduğunu bu çağda şiddetli biçimde hissedene dek bu durum devam etti. Psikoloji sosyoloji ve edebiyatın bireyselleşmeye katkısı çok büyük oldu. İnsanlar bireyselleştikçe güçlü gördükleri insanlara itiraz edemediler yine ama bu kez kendilerine toz kondurmamak adına güçlü olana tapınmayı adet haline getirdiler. Güçlü olanı onaylamaları da kendilerinin bir parçası halini almalıydı çünkü zaman bireyler zamanı. Tek tek herkes çok önemli. Herkesin tüm dünyayı değiştirebileceğine dair masallara inanılıyor. İdealize edilmiş karakterler, insana sürekli umut aşılayarak kendini tükettiren ürünler, kalbinin sesini dinle'ler havada uçuşuyorlar. Bireyin güce tapınma alışkanlıkları bile boyut değiştirdi. Eskiden gücü sarsılana kimse yüz vermezdi. Ama artık tapınılmanın sonucu olarak güce sahip olan, tapınıcıların bir parçası gibi olduğu için herkesten önce bu tapınıcılar güçlü olanı savunuyorlar. Sanki güçlü olan yok olursa kendileri de yok olacaklarmış gibi. Bakınca şöyle zannedebilirsiniz; bu insanların kesin bu işten bir çıkarı var. Hayır. Çıkarcı olanlar elbette olacaktır ama büyük çoğunluk kendilerine bir laf edildiğini zannettikleri için böyle yapıyorlar. Çünkü onlar yanılamazlar. Yanılmak yok olmaya denk artık insanlar için.

Pekiyi ya güçlü olanlar yani "mini tanrılar" bu duruma ne diyorlar? Onlar için şu iki kavram çok önemli; saygı ve sevgi. Saygıdan ne zaman bahsedilse aklıma çin dövüş sanatlarını icra eden büyük ustaların aralarındaki kapışmalar gelir. Bir kılın kökünü bile tek bir hareketle yerinden çıkarabilecek incelikte ayrıntılarla süslü bir saygıdır bu. Nefret veya sevgi yoktur aralarında ama uymaları gereken evrenin yazılmamış kanunları vardır yani doğaya tamamen teslim olmuşlardır. Bu teslimiyet o kadar kusursuzdur ki saygı diye bir kavram bile yoktur sadece kendiliğinden akışına bıraktıkları bir nehir vardır onlar için. Ama artık "saygı" diye bir kavram hayatımızın her yerinden fışkırıyor. Bir kurallar bütünüyle karşı karşıyayız en küçük bir insan ilişkisinde bile hatta fikir beyan etmek gibi gayet temel bir eylemi yaparken bile birilerine "saygılı" olmak zorundasınız.

Her kavram gibi saygı kavramı da üzerinde ne kadar tartışırsak tartışalım birey ne anlıyorsa o anlamı taşıyacaktır. Yani kimine göre senin ben ağzına sıçayım demek saygısızlık olabileceği gibi, kimi için de söyleyene göre komik bir cümle olarak bile algılanabilir. Yer tavır durum ve atmosfer basıncı bu durumda belirleyicidir. Yine her kavram gibi insanoğlu "saygı" kavramını da kendi kıçına benzetmeyi ihmal etmemiştir. Her hoşuna gitmeyen şeyi duyduğunda söylenen şey hiç kimseyi incitme amacı gütmese bile saygıyı bahane ederek parmak sallayanların etrafta ne kadar fazla olduğunu görebilirsiniz isterseniz. İşte karşınızda "güçlü" olanlar.

Birileri ne zaman başka birine saygı dersi vermeye kalksa aklıma artık sadece şu geliyor; güçlü olmaya ne kadar da hevesli. Bu cümle tek başına güçle saygının arasında ne gibi bir ilişki olabilir sorusunu da getirebilir elbette. Ama "saygı" artık bu kadar bireyselleşmiş insanoğlunun önünde duran en büyük duvar. Saygı duymak zorundasın arkadaşım. Neye? ben neye istiyorsam ona. Benim sevdiğim şeylere en ufak bir laf edemezsin çünkü ben güçlüyüm. Hakimim. Sense bir hiçsin. O nedenle saygı duymak zorundasın. Bir etik kural olarak ne kadar cilalı görünüyor aslında değil mi? Öyle olması gerektiği bu kadar rahat dikte edilebilen başka bir kavram yok. Sıkıştığınızda her zaman kullanabilirsiniz bu "saygılı olmak zorundasın" zırvasını. Her zaman da işe yarar inanın. Karşınızdakini bir an için kendini sorgulamaya davet ediyorsunuz ya ve eğer bu durumun da seyircileri varsa hele, işte o vakit saygıya davet edilen kişinin ağzından sadece ve sadece şu dökülmelidir bence;

SENİN BEN AĞZINA SIÇAYIM.

Bireyselleşmeyi fazlasıyla abartıyoruz. Saygı denen şey kurallarla inşa edilebilecek bir şey değildir. Hatta, şöyle yapmalıyım tarzında kendinizi başkalarına onaylatarak iyi biriymişsiniz gibi hissedebileceğinizi de düşünebilirsiniz ama içinizde bir kavrama bir olaya karşı en ufak bir empati kırıntısı beslemediğiniz halde susuyorsanız bu saygıdan değildir korkaklığınızdan da olabilir. Güçlüysen etrafındaki herkesi saygıya davet edersin. Bu davetle olacak bir şeymiş gibi. Çinli dövüş ustalarını anımsayın. Kendiliğinden bıraktıkları akışın içinde yaptıkları her hareketi sizce hesaplayarak mı yapıyorlardı onlar?

bana nolur saygı falan demeyin

4 Eylül 2014 Perşembe

True detective - Sarı kral kimdi?


Farkında mısınız çok acaip bir yerde yaşıyoruz. Gündelik olayların içindeyken bunu göremiyoruz elbette. Tıpkı söz konusu dizimizin kahramanı Rust Cohle'un dediği gibi etrafımızda timsahlar geziniyorlar ama suyun içinde oldukları için onları göremiyoruz. Denizin altını görememenin tedirginliğiyle bir sonraki anda ne olacağını bilemeyişimiz her şeyi acaip kılıyor ve hala hayatın en anlaşılmayan eylemlerinin başında cinayet geliyor. İnsan neden öldürür? Ölümden bu kadar kaçan ve korkan bir türün en sık yaptığı şey öldürmek. Belki binlerce cinayet hikayesi yazılmıştır on binlerce cinayet romanı filmi kurgulanmıştır ve her seferinde bu hikayelerin en merak edilen noktaları bu cinayetleri kimin neden işlediğidir. Bu kez karşımızda cinayetleri işleyenlerden çok bu cinayetlerin peşinde olan iki karakterin hikayesi anlatılıyor bizlere. True detective son derece sıradışı bir yapım. Bu diziyi sıradışı kılan ise belki on binlerce kere işlenmiş bir hikayeyi yani bir cinayet hikayesini birbirinin tamamen zıttı iki karakter ve hayatları düşünceleri üzerinden işleyiş biçimi.

Hikayemiz şu manzaranın korkunçluğunu bizlere göstererek başlıyor.


Açıkça eski zamanlardan kalma bir ayinin parçası gibi duran bu manzaradaki bedenin sahibi Dora Lange. İnsan için sadece birini öldürmek veya morgta bir ceset görmek bile artık alelade şeylerden birisi halini aldı. İnsan öldürmenin gayet sıradanlaştığı hatta katillerin televizyon ekranlarına çıkıp kendilerini ifade edebildiği zamanları yaşıyoruz. Ama şu manzara, kim görürse görsün insanı dehşete düşürür çünkü açıkça bir amaç vardır burada. Bir kaza eseri meydana gelmemiş bir cinayettir bu. Bir cinnet anında iradesizlikle işlenmediği açıktır. Semboliktir ve adeta bir adak adanmış gibidir. Birini öldürmek bir kibrit çöpünü yakmışcasına basittir ama o kibrit çöpünün ateşe verdiği koca bir orman varmış gibi hissettirecek bir cinayettir burada görülen. Kurbanın sırtına da kocaman bir spiral çizilmiştir. Spiral, doğanın kendini ifade eden şekilleri içinde en göze batanı olabilir. Dna sarmalı, gökadalar, deniz kabukları envai çeşit canlı, organizma, manzara ve kavram spirallerin etrafındadır veya içindedir. Kendini tekrar eden bir döngünün simgesidir. Dizinin ana konusu da budur zaten; Time is a flat circle.

Dizinin konuyu anlatma biçimi de iki zamanlı. Kahramanlarımız Rust Cohle ve Martin Hart. Dizinin ilk bölümlerinde ikisiyle de ayrı ayrı cinayetlerin işlendiği zamandan uzun bir süre sonra konuşuluyor ve her ikisi de geçmişte olup bitenleri anlatıyorlar. Ne kadar değiştikleri o zaman dilimi içinde neler olduğu ise muallak ve bölümler ilerledikçe olaylar ortaya çıkıyor. Sizlere dizide olup biten olayları anlatacak değilim. Çünkü dizide geçen olaylar aslında sadece anlatılmak istenen şeylerin arka planını oluşturuyorlar bana göre. Bir sahne ortaya konuyor ve o sahnenin içindeki ayrıntılar asıl konu. Zaman düz bir çemberdir. Her şey kendini tekrar edecektir. Geçmişte de korkunç şeyler oldu şu anda da oluyor ve gelecekte de olacak. Şu an ne yaşıyorsak, bütün bunlar yaşandı aslında. Yine yaşanacak. Zaman doğrusal ilerliyor ve asla durmuyor ama sonsuz bir çember çizdiği için yörüngesi giderek düzleşiyor düzleşiyor ve sonunda dümdüz oluyor.

Rust Cohle ve Martin Hart birbirinin tam zıttı iki karakter. Bir ying yang oluşturuyorlar beraber. Rust olabildiğince ruhsal bir derinlik içerirken Martin Hart bunun tam tersi olabildiğince maddeci, dünyevi şeylerin içine batmış durumda. Ana hatlarıyla dizi dualist bir şekle sahip. İkili zaman. İki ana karakter. Bu karakterlerin iki ayrı ve birbirinin tam zıttı hayatları. Yani dizi aslında iyilik ve kötülük hakkında. Karamsarlık ve iyimserlik. Karanlık ve aydınlık. Zaten dizinin sonu da buna bağlanıyor merak etmeyin spoiler vermeyeceğim.

Diziyi daha da ilginç kılan bir nokta daha var; Ezoterik göndermeler. Cinayetler tek biri tarafından işleniyor gibi görünse de dizide açıkça asla anlatılmayan tarif edilemeyen bir gulyabani var adı da Sarı kral. Kim bu sarı kral? Carcosa denen bir yerin hükümdarı olan ve Lovecraft evrenine benzer kötülük dolu tanrılardan biri gibi duran ne istediği ne yaptığı belirsiz bir varlıktan bahsediliyor tüm dizi boyunca. Diziyi bir spirale benzetirsek sarı kral o spiralin merkezinde duruyor.



Dizide bahsedilen Carcosa ve Sarı kral ise 1895 yılına ait bir hikaye kitabına dayanıyor. Nabakov'un bile hayranı olduğu bir yazar olan Robert Chambers'ın yazdığı bu kitap dizi sayesinde yazılmasından yüz seneden fazla geçtikten sonra bestseller oldu bile. Lovecraft'ın bile anlatım tarzından çok etkilendiği bir yazar Chambers. Kitabı da ayrı konuları işleyen ama aslında birbiriyle ucundan bağlantılı olan hikayelerden oluşuyor. Kitaba adını veren sarı kral ise yine muamma bir karakter. Kesin olan tek şey kendisini gören kim olursa delirdiği. Tıpkı Lovecraft hikayelerindeki Ctulhu gibi, Sarı Kral'ın da insan zihninde yarattığı etki korkutucu boyutlarda.

Aklıma gelen "renkli" krallardan biri daha var aslında. O da Kızıl kral. Alice harikalar diyarı'nda geçen ve yine ne olduğu belirsiz bir karakter. Alice ve tavşan geçtikleri yerlerden birinde uyuyan birini görürler. Alice tavşana sorar; bu kim? Tavşanın yanıtı oldukça gariptir; O kızıl kral. O şimdi uyuyor. Ama o uyanırsa her şey yok olur.

Lewis Carroll'ın afyonlu zihninde ne düşünerek Kızıl kraldan bahsettiğini asla bilemeyeceğiz. Ancak iskambil kağıtlarıyla oldukça haşır neşir görünen Alice'in hikayesinin izini sürersek, iskambil kağıtlarına kaynaklık eden şeyi aklımıza getirebiliriz yani tarot kartlarını. Tarot kartlarında kupa kralı yani kızıl kral, içsel bir yolculuğu sembolize eder. Zekayla veya gördüklerimizle ulaşamayacağımız derin bir öz duygusunun parçasıdır. İçsel yolculuk dedikleri saçmalığın anlaşılması daha zor bir anlatımını sessizce yapar. Kupa kralı yani kızıl kral uyandığında, yani öz benliğimiz, dış dünyayı görme biçimimiz tamamen kırılacaktır ve şu an gördüğümüz bu dünya yok olacaktır. Yerine tahayyül edemeyeceğimiz bir dünyanın sezgisi ve bilgisi ile karşılaşacağımızı müjdeler. Yani içsel ölüm. Egonun ölümü. Psikolojik terimlerle anlatmaya kalkmazsak kibrin bencilliğin ölümü. Maddi dünyanın altında sürekli hissedip durduğumuz o rahatsızlığın varolmanın dayanılmaz ağırlığının nedenini çıkarıp atabilmenin anlatımıdır bu aslında. Kızıl kral olabildiğince karanlık ve ürkütücü bir şekilde ima edilmiştir Lewis Carrol'ın hikayesinde ancak Sarı kral'la da benzerlikler taşımaktadır. Sarı kral kanla ve ölümle haşır neşirdir ve bellidir ki ( dizide olan olayları bilenler anlayacaklardır ) insanların zaaflarından beslenmektedir. Kızıl kralın aksine maddi dünyanın dibine batmaya dair şeyler isteyen bir varlık gibidir. Dora Lange'in ölüm biçimine bakın. Sümer'in zalim tanrıları bile böyle şeyler istemeyebilirlerdi.


Dizinin senaristi Nic Pizzolato'nun da hakkını gerçekten vermek gerek. Carnivale'den bu yana izlediğim en muhteşem diziyi yaratmış. Şu ana kadar anlattıklarım dizinin sadece ana iskeletini oluşturuyor dizinin asıl lezzeti ise içerdiği diyalogları. Rust Cohle adeta bir aforizma yaratığı. Sadece Rust Cohle için bile bir kitap yazılabilir. Gerçek olamayacak kadar gerçekçi son derece sade ve gözlem yeteneği muhteşem olan bir karakter yaratılmış. Üstelik Rust Cohle hatasız bir kul olarak da yansıtılmıyor. Cilalanmış ve mükemmel bir karakter de değil. Son derece yanlış şeyler yapan ve insan hayatında insanın kalbini avuçlayıp parçalayacak şeyler yaşamış bir karakter. Bir çeşit modern zaman peygamberi gibi konuşuyor ama doğru ile yanlışın aslında sadece bakış açısına göre şekillendiğini gösteren şeyler de yapıyor.



Rust Cohle üzerinden dizinin konusu sadece kötülük konusuna odaklanmıyor. Toplumsal yozlaşma, din, aile, cemaatleşme, arkadaşlık, evlilik, sevgi gibi konulara da dalıyor. Tüm bu konuların birleştiği nokta ise elbette insan. İnsan olmak. İnsanlığın geldiği noktayı enfes biçimde özetliyor Rust. İnsan bilinci kendini öyle büyüterek görüyor ki, aynaların bile parçalanmasına neden oluyor. Herkes kendini özel ve eşsiz zannederken aslında birbirinin aynısı olan birer hiç kimseye dönüşüyor. Bireyin kendini gerçekleştirmek adına yarattığı ilüzyonlar, ahlak, irade, sorumluluk sadece öz'ün sessizliğinde bağırdığı için haklı görünen bir zalim gibi görünen kabuğu oluşturuyor. İnsanlar iyi birer birey olmak için zihinlerini bunca şeyle dolduruyorlarken kötülük neden hala bu kadar yaygın ve sıradan kalıyor öyleyse? Kötülüğü yapmayanlar ama göz yumanların ses çıkarmayanların her zaman bir açıklamaları olacaktır elbet. Haklı olmak en yaygın hastalık halini almış durumda. Kendini haklı görüyorsan her şeyi yapmaya da söylemeye de hakkın vardır ve kendini haklı hissetmek için artık çabalamana gerek yok. Kendini öyle gör yeterli. İşte dizinin insanı şoka sokan güzelliği de burada aslında. İnsanlığın suratına tokat ata ata toplumsal bilincin ne denli yozlaştığını sebepleriyle tek tek göstererek hikayesini anlatıyor.

Çok acaip zamanlar yaşıyoruz öyle değil mi? Bilincimiz bize yalan söylüyor biz de ondan kopamayacağımızı düşünerek ona yalandan gülümsüyoruz. Kendini ifade et ve özgürleş. Dünyanın diğer adı belki de Carcosa ve Sarı kral da aslında tüm inananların biat ettikleri o tek varlık. Ama dizinin sonunda dendiği gibi yıldızlar yine parlıyorlar ve ışık karanlığı yeniyor. Bunu da görmüyoruz elbette karanlıkta olduğumuz için. Aydınlık dibimize gelene dek de göremeyeceğiz.



24 Ağustos 2014 Pazar

Öğreten Adam


Dünyanın en itici görüntülerinden birisi nedir diye sorsanız cevabım hazır; öğreten adamlar. Ben de onlardan biriyim. Böyle olmayı seçmedim. Yazıyorum konuşuyorum çiziyorum bir bakıyorum ben de onlardan biriyim. Dünyayı falan değiştirme arzusundan deyip bundan sıyrılmak mümkün. Öğüt veren yaşlı gibi bir şey değil bu. Ukalalıkla yapılan bir şey de değil. İçinden geçeni çıkarma arzusu belki de. Öğrettikçe cahilleşen bir adam bu. Gösterdiklerinin kendisini idealize edeceğini zanneden bir sıradan adam aslında. İdealize edilen cilalanan öğrettiğini zannettiği şeylerin kıvamıyla alakası var elbette. İki kere iki dört eder gibi şeyler değil bunlar. İddia eder, tartışır, zeki olduğunu göstermeye çabalar. Anlamsızca gelse bile bir yerde yine devam eder. Herkes O'nun bildiklerini bilsin ister gibidir ama aslında bu herkes aslında O'nun gibi olsun istediğindendir. Öğretmeyi kesiyorum artık. Çünkü kendi kendime bir şey öğrendim; Kelimelerle bir şey öğretemezsin

Kırılan şeyleri onaramazsın. Didaktik laflar. Niye onaramazsın? yok. Anlık patlamalı etkileyici sözler silsilesi. Böyle güzel. Böyle anlamlı gibi görünüyor ama aslında son derece anlamsız. Kırılan şeyleri onarırsın. Al zamanı geriye eskisi gibi olur. Her şey mümkün. Tüm olasılıklar mümkün. Zamanı çıkar aradan tanrı bile olabiliyor insan. Bakın yine yaptım. Sizler bunları okumaktan zevk alıyorsunuz belki de bilemiyorum veya böyle şeylerin söylenmesinden. Kelimelerin bir araya gelerek yarattığı etki çarpıcıdır o konuda haklısınız. Okuma fişlerini okuyarak okuma öğrenen çocukların yaşadığından farklı değil bu da. Dünyanın her yerine asılı okuma fişleri olsun istiyorsunuz belki de. Göğe bakma durağı. Ama sen bilmiyordun sevgilim ben sende bütün aşklarımı temize çektim. Tanrı öldü. Gölge etme başka ihsan istemez. Ahmet Arif mektupları. Selim Işık diyalogları. Oysa ki bir Borges hikayesinde okuyacağınız bir tasvirin yerine geçer mi bunlar? Kıymeti kalıyor mu bu lafların? Göğe bakma durağı. Hadi göğe bakalım. Milyonlarca kere söylense de hissettiğin o lafın o anda söyleniş hali sadece. Ateş su gökyüzü. Çok inanılmaz şeyler ama sürekli önüne bakan insan için durup bir an kafasını kaldırıp yukarı bakma olasılığı çok az. Bunu anımsıyor o an insan. Kafayı kaldırıp göğe bakıyor ve işte orda. Hiçbir şey yok. Her şey orda. Göğe bakma durağında oturdum ağladım. Okuma fişlerini böyle böyle çoğaltmak mümkün ama on bininci kez bu lafı okuduğunda artık göğe bakmıyorsun. Emip sömürdüğün bir ürüne dönüşüyor o laf da. Kapitalizm çok kötü bebeğim. Kapitalizm seni sömürür. İnsan = kapitalizm. İnsan doğasına en uygunu buysa biz ne diyelim? Öğretiyorum bakın gördünüz mü? Durduramıyorum kendimi. Anlatmak değil bu sayıklamak. Farkı bilir misiniz? Elbette biliyorsunuz. İnsan çok anlamlı görünen ama aslında en ufak bir anlam dahi içermeyen şeyler söylerse sayıklar. Malumu ilan etmekle geçip gidecek mi yani ömrümüz? Belki bunu bilmeyenler vardır sen bunları söylediğinde kafasında bir ışık çakıyordur? Her şeye bir izahat gereklidir. Kargalar da sessizce uyuyabilirler.

Öğreten adamları çoğu insan sinir bozucu bulur. Bu kaçınılmazdır. Bazıları gerçekten bir şeyler öğretebilirler ama bu çok nadirdir. Bunu da kelimelerle değil seni dipsizliğine bıraktığı düşüncelerle yapabilirler. Öyle olabilenlere filozof deniyor zaten. Kendisiyle olan meselesini çözmüş kendini sadece düşüncelere verebilen adamlardır bunlar. Ölümsüz olma isteklerinden midir yoksa düşündükçe daha da fazla düşünebilmenin etkisiyle sarhoş olmalarından mıdır bilemiyorum ama gösterebilirler. En azından kapıyı işaret edebilirler. İşte bu kapı. Buradan gireceksin. Kapıyı bile kendi elleriyle açarlar ama içeri girecek olan sensin. Çabalamadan anlamak istiyor artık insanlar. Hiçbir şey yapmadan yorgun insanlar. Eylemsizlikten bezginlikten yorgunlar ama sanıyorlar ki hayatın varlığının üstlerine bıraktığı bir yorgunluk bu. Bakın yine yapıyorum. Artık koydum götüne rahvan gitsin ama şunu benden duyamayacaksınız; ben de böyle bir insanım ne yapayım? İşte bunu diyen insan kadar anlamsızını görmedim. Kabul et beni. Beni böyle gör. Kötülüğümle anlamsızlığımla gör ve benimse. Ben buyum bir itiraf bile değil. Bir ifşaat de değil. Ben böyle biriyim kısmı gayet anlamlı ve açık ama sonrasında gelen NE YAPAYIM paramparça ediyor oradaki anlamı. Ne yap biliyor musun? Sus. Sen böyle ol böyle kal. Ama sus artık. Ağzını kargalar diksinler. Ne yap biliyor musun? Sayıklamayı kes artık. Senden kalan son insani şeye tutun. İnandığın benimsediğin uğruna mücadele ettiğin şeyler yok diye biri olmuyorsun. Bir şey olmuyorsun. İnsan hiçlikten korkardı eskiden bir hiç olmaktan bir şey ifade edememekten artık bu bir istek oldu. İnsanlar hiçbir şey olmamayı istiyorlar. Sürekli bekleyerek geçen hayatlar. Sonra bir belgesel açıyorlar Arizona'daki büyük kanyonu görüyorlar. Uzunluğu 40 kilometre. 1,5 kilometre derinliğinde. Helikopter kameralarından çekilen görüntülere bakıp hayran oluyorlar hayret ediyorlar. Bir kırık fay hattının açtığı yarığa bak sen bir hiçsin. Sen çok güzelsin. Bir karınca da öyle. Ama bir karınca sana bakıp vay be ne kadar büyük ne kadar ihtişamlı demiyor. Sen diyorsun çünkü sen kendini büyük görüyorsun. Gerçekten büyük bir şeyle karşılaşınca da yani doğayla yüzleşince de afallıyorsun. Dertlerin büyük. Seni böyle kabul etsinler istiyorsun da sen neyi kabul ediyorsun? Sen sen sen sen. Bilmediğim bir şey anlat bana.

Öğretilemez olan şeyin içinde debelenip duruyoruz. Dev bir jöle kabının içindeyiz. Rengi mavi. Onu gökyüzü zannediyoruz. Kabın kapağını kırıp dışarı çıkınca kabın asıl renginin kırmızı olduğunu görüyoruz. Duyular yalancıdır. Anlam, kendi içinde bir çıkmazdır. Dır dır dır dır. O böyledir şu ebesinin sikidir. Ama sen bunları okuyorsun. Görüyorsun hissediyorsun. Tek bir gerçek var. Suretlerle dans etmek kaçınılmazdır. Yine dır? farketmez. bunu demenin rahatlığı çok güzel. Fark et mez. edeceğini bilsen de söyle. Öğretilemez bir duvarın önündeyiz. Bu duvar nereye uzanıyor bilemiyoruz. Her aciz canlı gibi duvarı delmeye çalışıyoruz ama bilinmeyen bir maddeden yapılmış. Maddeyi bilmek için bir çabamız da yok. Sadece duvar nereye kadar uzanıyor bilmek istiyoruz ve duvarı aşmamız gerektiğini unuttuk bile. Boşuna dememiş Ali; bana bir şey öğretenin kırk yıl kölesi olurum diye. O da biliyordu belki de kelimelerle bir şey öğretilemez.


2 Ağustos 2014 Cumartesi

Kılıç kraliçesi ve Delphoi kahinesi


Delphoi kahinesinin Kılıç kraliçesini öldürdüğü seneydi. Zaman yıllarla ölçülmüyordu çağlar vardı. Saniyeleri saymıyordu insanlar. Herkes beyaz giyiniyordu ve herkesin ayakları toprağa dokunsun diye çıplaktı. Kirlenmek mümkün değildi artık bir süreliğine çünkü O ölmüştü.

Kılıç kraliçesi binlerce yıldır insanları kılıçtan geçiriyordu. Bencilliğiyle tüm hastalıkları insanlara bulaştırıyordu. Müridlerinin sırtından çamurlar dökülüyordu. Geçtikleri topraklardaki ağaçlar eriyordu. Kadınlardan müteşekkil bir ordu. Tek kıyafetleri kılıçlar olan kadınlar. Bu ordunun karşısına çıkan tüm krallar, kahramanlar ve dervişler tek tek paramparça edildi. Madrak adını verdikleri bir ayinle yok ettikleri ordudan sağ kalanları bir meydana topluyorlardı. Tüm erkekleri soyup kütüklere bağlıyorlardı ve önce adamların zekerlerini kesiyorlardı. Sonra ise diğer tüm uzuvlarını. Hala sağ kalan olursa sağ kalanın bedenini şarapla yıkayıp canlı canlı yiyorlardı. Kanın tadını almaktan bıktıklarında geri kalan etleri kurutup yanlarına alıyorlardı. Gittikleri tüm ülkelerdeki kadınlar bu topraksız devletsiz orduya büyük bir hevesle katılıyordu. Köleler, her gün dayak yiyen kadınlar, kendi istediğini yapmaya kalktığında orospu ilan edilen tüm kadınlar bu ordunun ihtişamını gördüğünde konuşmayı unutup yaşadıkları tüm korkuların artık yok olduğunu görüp kılıç kraliçesinin müridi oluyordu.

Kraliçe, orduya ilk katılan kadınları önce gözleriyle sonra da öz sıvısıyla kutsuyordu. Dionysos'un ruhunu görüyordu her biri. O ruhun kıpkırmızı saçlarında kaybolup gittiklerini ve uzayın sonsuzluğunda ruhlarının ne kadar büyüyebileceğine şahit oluyorlardı. Bir kötülüğü başka bir kötülük temizler ancak. Bunu anlıyorlardı artık ve gönüllerince kötü olmaya teslim oluyorlardı. Kötülük, acımasızlık zalimlik ve yaşamı tanımamaksa eğer, evet onlar kötüydü. Erkek çocuklarını bile paramparça ediyorlardı. Yeryüzünde tek bir erkek kalmayıncaya dek savaşacaklarına yemin etmişlerdi.

İndus vadisine kadar ilerlediler. Buraya doğru geldiklerini duyan kral Cophantes fillerden kurtlardan ve kaplanlardan oluşan ordusunu topladı.
Savaş meydanında mızraklardan ve kalkanlardan kimsenin yüzü görünmüyordu. Kılıç kraliçesinin ordusu ise uzaktan parlıyordu. Ordu yürürken bir önceki savaşta kestikleri erkeklerin kafalarını kılıçların uçlarına geçirip havaya kaldırarak şarkılar söylüyorlardı. Güneşin altından geçerlerken o kılıçların parıltısı birleşiyordu ve ordu bir yakut tanesi gibi gökyüzüne tüm ışığını geri gönderiyordu. Kılıç kraliçesi ise üzerinde simsiyah elbisesi bembeyaz bir ata biniyordu. Kızıl saçlarıyla atın yeleleri birbirine karışıyordu.

Ordular birbirilerine yaklaştıkça Cophantes'in endişesi büyüdü. Çünkü kadınların ordusunun ucu bucağı görünmüyordu. Üç dağın birleştiği yere geldiklerinde dağların ardından hala kadınlar akıyordu. Korkudan mı yoksa ihtirasından mı bilinmez kral askerlerine hemen saldırın emri verdi. En önde duran okçular oklarını fırlattılar ve piyadeler mızraklarıyla saldırıya geçti. Kadınlar tepelerine yağan okları kalkansız olmalarına rağmen kılıçlarıyla kolayca savuşturup delirmiş gibi koşmaya başladılar. Piyadelerin tamamını öldürmeleri bir kaç dakikadan fazla sürmedi. Kral daha da endişelenerek elindeki en büyük kozu o an oynamaya karar verdi. Emrindeki tüm hayvanları kadınların üstüne saldı. Hayvanlar daha saldırgan olsunlar diye savaştan bir kaç gün önceden aç bırakılıyordu ve salındıkları anda delirmiş gibi alana doldular. Ancak o anda beklenmedik bir şey oldu. Karşılarında kadınları gören tüm hayvanlar oldukları yerde durdular ve kadınlar koşmayı bırakıp hayvanların yanına kadar yürüdüler. Kral şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı. Tüm havvanlar kadınların önünde diz çöküp kaldılar. Kadınlar kaplanların başlarını okşuyordu. Kurtlara sarılıyorlardı. Kılıç kraliçesinin yüzünde dev bir gülümseme belirdi o an ve kraliçenin zihninde olup biten her şey oradaki hayvanların zihinde de beliriverdi. Hepsi ayağa kalktı ve kadınların çığlıkları arasında kralın ordusuna doğru koşmaya başladılar. Sadece Cophantes'i sağ bıraktılar. Kralın ayaklarını ve bacaklarını yanlarına almayı ihmal etmediler ama.

Doğarken ne yapacağını bilemeyen insanın arzuları içinde doğdukça acizliği de artar. Ama bir bedenin her bir zerresi arzuyla doluysa eğer, o beden bir insan olmanın ötesine geçer. Başka bir varlık olmaya doğru evrilir. Kadınların ordusu binlerce yıl boyunca yeryüzünü derdest etti. Kaç bin yıl önceydi bu olanlar anımsamıyorum. Kimsenin de anımsamadığına eminim. Ama onların sonunu yine bir kadın getirdi. Vahşilikten nerdeyse kendilerini bile yiyip bitirecek kadar delirmiş canlıların olduğu bir yerde ateş bile yakamaz insanları. Ancak bedeninden çıkabilmiş biri yakabilir bu canlıları ve öyle de oldu. Delphoi kahinesi her şeyi görüyordu. Nerdeyse insan neslinin sonu gelmek üzereydi ve ne olursa olsun insan, yeryüzünde var olmalıydı. Bu en eski kuraldı ve kuralları o koymamıştı. Pislikten nefretten ve kudurmaktan asla gocunmayan bu ordunun efendisini öldürmezse eğer, evrenin en nadir bulunan taşının yok olup gideceğini de biliyordu. Erenlerin en büyüğü de kahineye gelip bu durumu anımsattı. Kadınların yeryüzüne hakim olduğu bu zamanlar bir daha asla geri gelmeyecekti belki ama yapması gerekeni biliyordu.

Bir gece kılıç kraliçesinin yanına gitti bedeni olmadan. Dilini bir hançere çevirip kraliçeyi öptü. Kraliçe uykusunda öldü.

Kimse bilmedi. Kimse anlamadı. Tüm kadınlar yeryüzüne dağıldılar tekrar. Sanki bir rüyadan uyanmışlar gibi. Neler yaptıklarını anımsamadan yaşayıp öldüler. Kılıç kraliçesi ise tekrar geri döneceği zamanları beklemek üzere arafta hapsedildi. Bir gün belki de bugünlerde çıkıp görünecek tekrar.

4 Temmuz 2014 Cuma

Another dead hero; Artorias



Ateş çağının yaşandığı adı Lordran olan uzak bir ülkede gün ışığının tanrısı Lord Gwyn'in ordusunu yöneten dört büyük şövalye vardı. Ejderhaları oklarıyla öldürebilen Gough, ordunun komutanı Ornstein, suikastçi Ciaran ve bu dört şövalye içinde en yeteneklisi olan Artorias. O zamanlar insanlar alevlerden türemiş karanlık bir ruhun parçalanmasıyla yeni doğmaya başlamışlardı ve tanrılar yeryüzünün hakimiydi. Onlar da yeryüzünü ejderhalardan devralmışlardı. Lord Gwyn, kara şövalyeleriyle ejderhaları yenmişti ve böylece ateş çağı başlamıştı. Ama alevler bir gün mutlaka söner ve geride sadece karanlık kalır.

Krallığın büyük ülkelerinden biri olan New Londo'ya bir gün karanlık çöktü. Ülkede yaşayan insanlar teker teker karanlığın emrine girmeye başladılar. Bu olayın nedeni belirsizdi. Ülkeyi beraber yöneten dört kral vardı ve onlar da karanlığa yenilmişlerdi. Dört kralın tüm şövalyeleri de insanların ruhlarını emen birer hizmetkara dönüşmüştü. Lord Gwyn bu olayı duyunca neler olup bittiğini anlaması için en yetenekli şövalyesini New Londo'ya gönderdi; Artorias'ı.

Her büyük şövalyenin varlığını anlatan bir sembolü vardır. Artorias'ın hayattaki en büyük dostu ve yardımcısı da bir kurttu. Sif. Daha yavruyken kraliyet ormanında Sif'i bulmuştu ve hangi savaşa gitse yanında da mutlaka kurdu götürüyordu. Sif ve Artorias kılıç ve zırh gibiydiler. Artorias, savaşlarda asla yere düşmediği ve tek bir canlıya bile yenilmediği için Gwyn O'nu olabilecek en zor göreve tek başına göndermekte tereddüt etmemişti. Yanında Sif'le birlikte New Londo'ya ulaştılar ve ülkede yaşayanları korkunç yaratıklara dönüşmüş olarak buldular. Tüm bunlarla tek başına savaşamayacağını anlayan şövalye olanların kaynağını bulup geri dönmeye karar verdi. Bulduğu şey ise dipsiz bir uçurumun buna neden olduğuydu. Yeryüzündeki tanrıların bile anlayamayacağı korkunçlukta yaratıklarla dolu karanlıkta bir yerdi burası. Dipsiz uçurumdaki yaratıklarla bir anlaşma yaptı şövalye ve oraya girebilmek için onlardan bir yüzük aldı. O yüzük olmadan oraya giren ölecekti. Böylece Artorias dipsiz uçuruma girdi ve yenilmez bir yılan tarafından bu karanlığın yayıldığını anladı.

New Londo artık geri dönüşsüz bir şekilde kaybedilmişti. Gwyn olanları öğrendi ve şehri sular altında bıraktı. Şehirde lanetlenmemiş ve yardım bekleyen tüm insanlar karanlığa yenilmiş olanlarla birlikte sulara gömüldü. Kucağında bebekleri olan hayaletlere dönüştüler. Dört kral ise dipsiz uçuruma hapsedildi ve dört kralın şövalyeleri de New Londo'nun harabeleri içine kaldı.

Ama karanlık durmadı. Bu kez Oolacile adında bir şehre yayıldı. Gwyn bu kez karanlığın durdurulması için erken davrandı ve yine Artorias'ı göreve gönderdi. Sif ile birlikte Oolacile'e gittiler ve şehrin derinlerine indikçe dipsiz uçurumun sonuna kadar vardılar. Burada karanlık onları kuşattı. Sayıları çok fazlaydı ve Sif ellerine geçmek üzereydi. Şövalyenin efsunlu bir kalkanı vardı. Bu kalkan ile onlara karşı durabilmekteydi ancak Sif ölmesin diye efsunlu kalkanın büyüsünü kullandı ve kurdunu kalkanla sararak bir çemberde bıraktı. Bu efsunlu çemberde Sif güvendeydi ama yapayalnız kalacaktı. Binlerce yaratığa karşı tek başına kurdunu korumaya çalışırken yaratıklar şövalyenin kolunu omzundan kırdılar. Tek dostunu orada bırakmak zorundaydı artık. Karanlığın sonuna tek başına inecekti ama Sif yaşıyordu. O'nu öldürememişlerdi ve Oolacile'e tüm bu laneti yayan şeyle yüzleşti. Manus'la.

Manus bir zamanlar sıradan bir insanken yılan tarafından karanlığa hapsedilir ve delirir. Delirdikçe karanlığı emerek güçlenir ve korkunç bir yaratığa dönüşür. Manus özel biridir. Ataları insanlığın yaratıldığı ateşten varedilmiş ruhun ilk sahiplerindendir. Manus o kadar güçlüdür ki Artorias'ı bile yener ve kendine esir eder. Artorias karanlığın bir hizmetkarıdır artık. Sif, dipsiz uçurumun dibinde esirken O'nu oradan isimsiz bir kahraman kurtaracaktır. Daha sonra bu isimsiz kahraman Manus'u da yenecektir ve karanlığı bitirecektir.

Karanlık sona erince tüm Lordran halkı bunu Artorias'ın yaptığını düşündü elbette. Büyük şövalyenin canını vererek yok ettiği karanlık. Şövalye için dev bir cenaze töreni düzenlediler. Kraliyet ormanında şövalyenin Sif'i bulduğu yerde bir mezar vardı artık. Kocaman mezar taşının yanında saplanmış bir kılıç. Sif, dipsiz uçurumdan kurtulduktan sonra ölene dek en iyi dostunun mezarını bekleyecekti.


Hikayemiz burada bitmiyor elbette. Artorias karanlığın hükmüne girdikten sonra Oolacile'e kim girmeye kalkarsa paramparça etti o isimsiz kahraman Artorias'ı öldürüp huzura kavuşturana dek. Ama Artorias'ın dipsiz uçuruma girmesini sağlayan yüzük Sif'te kalmıştı ve Manus'u gerçekten durdurabilmek için isimsiz kahramanın yüzüğü Sif'ten alması gerekiyordu. Çünkü dipsiz uçuruma girmenin başka bir yolu yoktu ve bunun için de kurdu öldürmek zorundaydı. Artorias'ın mezarına kim yaklaşırsa Sif yaklaşana saldırıyordu ama Sif kendisini kurtaran isimsiz kahramanı tanıdı. İsteksizce dövüştüler ve isimsiz kahraman Sif'i öldürdü. Bir kötülüğü yok edebilmek için mutlaka iyi şeyleri de yok etmeniz gerekir.


Düşmüş kahramanlar zamanını yaşamıyoruz nasılsa. Artorias ve Sif. Neden bilmiyorum anormal üzücü geliyor bana bu hikaye. Sadece kendini feda ettiği için değil, sevdiklerimizi korumak için harcadığımız çabaları anımsatıyor ondan belki de. Manus gibi saf kötülüklerle hala karşı karşıyayız. Onlar da bir zamanlar insandılar elbette. Ama karanlık mutlaka yayılıyor evrene. Hayat ve ölüm. Ateş ve Buz. Işık ve karanlık. Tüm bu zıtlıkların tekliğinde insan ruhunu anlayabiliyoruz aslında. Yenilmeyen bir şövalyenin hikayesi değil bence bu. Kötülüğün kaynağına inildikçe kötülüğe yenilmenin ne kadar kolay olduğunun da hikayesi.

26 Haziran 2014 Perşembe

Günler boşa geçiyor

Bütün günler boşa geçiyor.

Elbette çabalarınızın karşılığını alacaksınız. Çalışmak insana çoğu şeyi unutturuyor. İyi bir alzheimer olma yöntemi değil belki ancak gayet etkili. Bir amaç için ( hele ki bu amaç kutsal bir amaçsa ) yapılan eylemlerin her biri lezzet verir insana. Ama günler boşa geçiyor. Yani geçmiş şu ana dek. Çünkü tüm insanlığın binlerce yıldır uğraşıp didindiği kurduğu medeniyetin şu anki haline bakarsanız bu durumu çok sakince kabullenebilirsiniz. Günler boşa geçiyor ama amaçlar, geride bırakılanlar, anılar, yazılanlar ve mezar taşları kalıyor geriye. Tinker Tailer Solider Spy adlı filmde bir sahne aklıma geliyor. 40 sene belki biraz daha az belki biraz daha çok tam emin değilim hizmet vermiş bir memur, sonunda yöneticilerin katıldığı bir toplantıya davet edilir. 40 sene boyunca adam bu toplantıya davet edilmeyi beklemiştir. Toplantıda adamın emekliliği açıklanacaktır. Adam ve yanında elini tutan karısı, elbette ki bunca senenin ve aynı geçen binlerce günün ardından adamın adanmışlığına ve sadakatine dikkat çekileceğine, adamın onurlandırılacağına emindirler. Yöneticilerden birisi çıkar ve adamın adını yüksek sesle söyleyerek adamı kürsüye davet eder. Adama minnacık bir tabak verip uğurlarlar.

40 sene.

İstanbul boğazına bir kadırgadan bakmak isterdim. Sene olsun 1549. Rum ve ermeni mahallelerinin sahilden görünebildiği zamanlarda. Bütün günler mutlaka geçiyor. En kötü olduğunu düşündüğünüz gün bile. Size hiç farkettirmeden adınızı bile size unutturacak sinsilikte gelip geçiyor. Yokuş aşağı bir yolun en sonunda ışık falan da yok. İniyoruz sadece. Denizin dibine inmiş batık bir şehir mesela. Orada öylece yosunlar arasında kalmış, artık deniz analarının sokaklarını arşınladığı bir şehir. Doğa, belki de günleri umursamayan tek şey. Döngülerini eninde sonunda diz çöktürmeye adamış olan doğa insanlığın dizlerini parçalarcasına şiddetle davranacağı günleri bekliyor biz ise 40 sene bir memuriyete bağlı kalarak elimize bir tabak tutuşturulmasını bekliyoruz.

Para diyeceksin sevgili kardeşim oradan biliyorum. Para. Para, yaşadığımız hayatın gerçekliğinden daha da uzaklaştırıyor bizi. Hayatta kalmak tek önemli şey. Hayatta kalmak için harcadığımız bunca çabanın doğduğumuz andan itibaren en bilinçsiz halimizde bile bilmediğimiz bir güç tarafından bize öğretildiği kesin. Ateşi bilmeyen çocuğun ateşe merakla elini soktuğunda yaşadığı ızdıraptan daha etkili olan his ise korku. İnsanların her birini korku yönetiyor. Çaresiz kalma korkusu. Parasız ve sefil kalma korkusu. Ölme korkusu. Hayal kırıklığına uğrama korkusu. İşin bana göre çok komik olan tarafı bunca korkuya rağmen dünya hayal kırıklıklarıyla çaresizlikle ve sefaletle dolu.

Sokağa çıkıp evin önünden caddeye kadar yürürken bahçe sulayan adamın sakinliği kadar güzel şeyler var elbette hayatta. Ağaçların kendi kendine bağırıp çağırmadan susabildikleri yol kenarları. Duvar dibinde uyuyakalmış kedinin geldiğinizi farkettiği an yaşadığı tedirginlik. Sizi bir sokak köpeği zannediyor merak etmeyin. Her gelen müşteriye yaşı hali veya cinsiyeti farketmeksizin "saol abim benim ayağına sağlık" diyen büfeci. Ayrıntılar içinde kaybolduğunuzda düşmeye başlıyorsunuz. Düştüğünüz yerde bulduğunuz şey yine kendiniz. Bir gözün içine girip o gözün karanlığının içinde yıldızları ve o yıldızların etrafında dolanan dünyaların içindeki bulutları ve o bulutların altındaki krallıkların yıkılışını insanların yeniden doğuşunu. Ateşi bile çalmış insanlık. Bulamamış. Prometheus'u cezalandıranlar aslında doğru yapmışlar. Güya itaat etmemiş Prometheus. zihni bir mercimek tanesi kadar olan bir canlıya ateş gibi evrenin en gerçek şeylerinden birini veremezsiniz.

Kadırga sahile yaklaşıyor. Köle tüccarları limanda Kırım'dan, Eflak'tan ne kadar uzun boylu çocuk varsa toplayıp getirmişler yine. Boyunlarında iple birer hayvan gibi gezdirilen 17 yaşında çocuklar. Şimdi vapura bindiğiniz o taşların üstünde yürüdüler ve ömürleri 3-5 sene daha sürdü onların. Esnaf onları seyrederken bile satılıyorlar aslında. Köle olmamak için çabalamadıklarından değil. Ölmeyi göze alamadıkları için köleler. 40 sene süren kölelikler yoktu o zamanlarda daha. Sonra kafamı çevirip suyun üstüne yansıyan gün batımını görüyorum. Bir gün daha bitmiş.

insanlar, ellerinde olmadığı halde çok zor durumlara düşmüşler. Sırf bir köyde yaşıyor ve o köy köle tacirleri tarafından yağmalandı diye köle olan bir insan. İnsanların düşeceği en aşağılık hallere her gün ömrünün sonuna kadar düşmek zorunda kalacak bir insanın başına gelenleri çoğu kişi şanssızlık olarak açıklayacaktır. Hayatımızda olup biten çoğu talihsiz olayı yanlış seçimlerle açıklayabilecek lükse sahibiz bizler nasılsa. Felsefenin bile tüm sorun aslında seçimde diyerek kafa yorduğu bir düşünce dünyasında köleliği açıklayabilecek bir durum yok. Bir insan köle olmaya yol açabilecek şeyleri seçmiyor hayatında. Belki de Lilja 4ever adlın filmi anımsamalıyız. Orada 16 yaşında annesi tarafından terkedilmiş sokaklarda yaşayan rus kızı lilja, başka bir seçim yapabilir miydi? o filmi izleyin.

Ama neyi seçersek seçelim günler geçiyor. Güneş durmuyor. Dünya durmuyor. Evrende tek bir şey bile hareketsiz kalmıyor. Bu dinamik korkunçluk kendi kaosunun sessizliğinde bizleri yutup içine hapsediyor. Gözlerimiz belki yaprakların arasından sızan güneş ışığını görüp yüzümüzü ısıtan bir yıldıza bakıp huzurla doluyor. Belki o ağacın gölgesinde uyuyakalıyoruz ve uyanınca bir bakmışız ki aslında ağaç biziz.

5 yaşında bir çocukla konuştuğunuz zaman size zamandan bahsetmeyecektir. Bilincimiz açıldıkça farkında vardığımız bir şey "zaman". Aslında bizler de 5 yaşında bir çocuğuz diye varsayalım ve zaman dışında akışından haberdar olmadığımız tonla şey var sanki. Kozmik bir düzen, düzenli bir kaos, bir tanrısallık falan değil bu. Tüm gezegenlerin bıkmadan usanmadan milyonlarca yıl boyunca aynı yörüngede aynı şekilde dönüp durmasından bahsediyorum. Zamanın olmadığı bir yerde çabalamamız gereken bir şey de olmazdı. Ne yaşlanırdık, ne günler geçerdi ne de geçmiş gelecek gibi insanın zihnini bulandıran tonla şey olmazdı.

Ama buradayız ve olan bu. Günler boşa geçiyor. Üstelik kar bile yağmıyor bu lanet şehre.

2 Mayıs 2014 Cuma

Sessiz intihar

yeni bir intihar türüyle karşı karşıyayız.

sessiz intihar.

Suicideproject.org adında herkesin intihar mektuplarını yayınladığı bir site mevcut. Burada 15 yaşındaki ergenin "best friend"iyle yaptığı kavgadan sonra nasıl hayattan soğuduğunu anlatan mektuplardan 70 yaşında hala ölmeyi bekleyen ama bir türlü ölemeyen bir adamın içten itiraflarına dek her türden hayattan bezdim konulu yazıyı bulabilirsiniz. Bu insanlar intihar gibi gayet kişisel ve son derece içsel bir durumu bile yazılar yazıp internete koyarak facebook terimiyle neden anıtlaştırmak istiyorlar? Çünkü kimse onları duymuyor. Söyledikleri şeyler binlerce kez tekrar edilmiş olsa bile kimsenin kimseyi dinlemeyip dinlenmeyi beklediği bir çevrede üstelik, gayet iyimser bir umutla kaba bir tabirle bu "sessiz çığlıklarını" duyurmaya çalışıyorlar.

Bir gösteri merkezi, bir sirk hatta bir hokkabazlık sahnesi olan internette hemen herkesin hissiyatını son derece kallavi kelimelerle anlatarak kendini dile getirebilmesi mümkün. Yaratılan imajın kişilerin kaçıncı personası olduğu ise elbette muallak. Her türden davranışın bir kodu ve adı var. İmkanlar sonsuz. Kelimeler sonsuz. Ancak amaçlar ve istekler kırık. Yalnızlık işsizlikten daha beter boyutlarda. Toplumlarda işsizlik endeksleri gibi yalnızlık endeksleri yapılmalı. "2013 yılı verilerine göre toplumun yüzde 23,4'ü kendini tamamen yalnız hissediyor. 4,7'sinin tek bir arkadaşı bile yok. 34,5'inin sevgilisi bulunmuyor. Evli olan kesimin 83,2'si yalnızlıktan gebermek üzere" gibi istatistikleri olan bir araştırma tüm ülkenin reklam panolarına senenin belli haftalarında boy boy asılmalı ifşa edilmeli. Yalnız olduğunun farkında olup bunu itiraf edemeyen şahane toplumlar görüyorum sevgili Esteban.

Derin iç dünyamızın bize sunduğu tüm inançların, hayallerin ve mutlu olma hallerinin de ötesinde alışkanlık halini almış davranışlar bile bitti artık. Artık alışkanlık halini almış durumlar var. İntihar bile bir alışkanlık artık. Ölmek isteyen ama bunu neden istediğini bile bilmeyen bir insanlık nesliyle karşı karşıyayız. Herkes dünyanın ve insanlığın ne denli boktan olduğunun gayet farkında. En pembe dizi karakteri tip bile insanlığın soysuz bir çöplüğe battığını yüzünü buruşturarak söylüyor. En büyük umudu iş yerindekilerin doğum gününü anımsaması, iş yerine isimsiz çiçek gelmesi olan beğenilmek, anımsanmak, hakkında atılıp tutulmasını isteyen insanlar. En doğal hakları elbette. İçi bomboş itiraflar, umutlar, anılar, sesler ve acılar. Boşaltılmış acıların yerine yenilerini koymak zaman almıyor çünkü paketlenmiş acılar mevcut. Başkalarının anlattığı acıları kendimize yontarak onları ödünç alabiliriz gayet. Yaşanıp yaşanmadığını anlamak için bir dudak titremesine şahit olmamız gereken anlatılardır bunlar. Kuru sıkı atılıp tutulacak şeyler değillerdir. İnsan ne kadar kendine normalleştirirse normalleştirsin bir şekilde insanın can evine benzin dökecek güzellikte şeylerdir çoğu. Artık çoğu ambalajında huzur içinde onları tüketmemizi bekliyor.

İnsanın yapabileceği en büyük meydan okuma intihardır. En cesur insanlar intihar edenler arasındadır inanın. Bir kere bile gerçekten ölmek istememiş birinin bunu saçma bulacağına emin olabilirsiniz. Hatta intihar edenlerin korkaklar olduğuna, hayatın bu dev mücadelesinden kaçtığına bile inanırlar. Oysa ki buna inananların cephenin en gerisindeki komutanlardan farkları yoktur. İntihar bir sürekliliktir. Kaçınılmaz biçimde o savaşın içindeysen arkana saplanacak bir gürzün tadını mutlaka tadacaksındır. Hayatı kenardan seyredenlerin hayatın mücadelesinin içindelermiş gibi zannetmeleri çok doğal. Bu sonsuz bir gösteri ve en çok seyredenler konuşurlar.

7 Mart 2014 Cuma

Makus talihimiz bir gün döner mi dersin?


- Bütün gün evde oturuyorsun. Kalk artık.

Omuz silkti. (dünya edebiyatında omuz silkmeyen roman karakteri yoktur)

+ Ne yapacağım ki? Kadere inanmasam da lavabonun deliği gibi nereye aksak aynı yere doğru çekiliyoruz sonrası ise kanalizasyon. Çabaladıklarımız için verdiğimiz uğraşlara bak. Bir de geldiğimiz şu yere. Çorak bir arazi. Zihnimin içinde kalmak istiyorum sadece. Mümkün olsa gözlerimi bile kımıldatmak istemezdim.

O sırada adam kahve dolduruyordu. Elindeki kahve bardağının sıcaklığı elini yakıyordu. Acının tatlı müziğini duyuyordu. (müzik, evrenin ilk yasasıdır)

- Nedir derdin? Hayal kırıklığına uğramaktan mı korkuyorsun? Çektiğin acıların yorgunluğu mu? varoluşsal sıkıntılar mı? (kahkaha atmak üzereydi)

+ Hayal kurmuyorum ki kırıklığıyla uğraşayım. Acının esamesi de okunmaz içimde. Hiç birşey hissetmiyorum ki. Güzel kediler göreyim yeter. Bir de bebek ayakları.

- Bunlar hisler değil mi? Masumiyet arayışımızın sonu kedilerde son buldu. Kediler bile masum değiller. Sadece oldukları gibiler. Özenmemiz ondan. Çekik gözlerine bakınca masumiyet göremezsin. (ahkam kesmeden bilgi veremez hale geldik)

+ Pekiyi o halde ben neden kendimi hissiz hissediyorum? (güzel soru)

- Bu hissizlik değil bezginlik. Hissiz olsan ölmek için dünyaya yalvarırsın.

+ Tespihlerle insanların hayatları arasında bir fark göremiyorum. Her şey bir tekrar. Üstelik aynı taşların üzerinde aynı taneleri sayarak yine başa dönüyorsun.

- Öyleyse yaşanabilecek trilyonlarca farklı olasılıktaki hayatları görmezden geliyorsun. Herkesin yaşadığı kendine özgü. Her davranış, ses, tavır, hatta attığın adım bile. Sonsuz olasılıklardan birinde kendini var etmeye çabalıyorsun. Senin aynı zannettiğin şey insanın sürekli içine düştüğü durumlar. Çünkü insan iki şeye yeniktir. Birisi isteklerine (isteksizlik bir lanetlenme biçimidir) diğeri ise ihtiyaçlarına. Çoğu zaman ihtiyaçlarını istekleriyle karıştırır. Bu ikisinin dışında bir de kendini iyi biri olarak inşa etme çabası vardır ki oraya hiç girmeyeyim.

+ insan olmaya bir projeymiş gibi bakıyorsun. Mühendis falan da değilsin halbuki? İstemenin neresi kötü? Bir şeyleri delicesine istemek kadar insanı hayatın içinde tutan bir şey yok. Bu nedenle bu haldeyim zaten.

- Berbat seçimler yaptın. Körlüğünü erdem sandın. Kendini önemli sandın ve hala da sanıyorsun. Bir şeyler gelip seni bulsun istiyorsun. Bulmayacak. Sen gidip bulacaksın. ( ARANILAN ŞEY DAİMA BULUNMAZ )

+ Klişe...klişe...klişe... Zaten uzay boşluğında yörüngelerin etrafında uçuşup duran bir meteordan farkımız yok mu diyorsun yani? Nerde kaldı o zaman seçimler? insanı insan yapan şeyler? Öylece dursam kime ne zararım var? ( tüm yaşlanan insanlar bu lafı edecektir )


Adam sustu. Mutfaktaki sandalyeye oturup pencereden dışarı baktı. Kargalar neden ağaçlara konmak yerine hep sokak lambalarının dibinde tüner diye düşündü. Bir tek düşüncenin bile kimsesiz olmadığını ve her düşüncenin kendi eşini rahatça bulduğunu farketti.

- İnsanı insan yapan şeylerin hepsini insanlar tanımlamış zaten. O nedenle bana bu insan olmak mevzusu saçma geliyor. Kimsesiz başıboş canlılarız. Maymunlar muz severler çünkü maymunlar kendilerini muz seven canlılar olarak mı tanımlamışlardır? me-den-iy-yet-in amına koyayım afedersin.

+ cık cık cık...seksist dil. Kaç kere söyledim?

- Ayrıntılar içinde kaybolmaya mahkum etmek istemiyorum duygularımı. Evet. AMINA KOYAYIM. Bunu söylemenin dile olan etkisini biliyorum. Evet bunun tanımlandığı çerçeveyi biliyorum. En azından öyle değilmiş gibi davranmıyorum. Senin gibi şımarık bir çocuk gibi pışpışlanmayı dilemiyorum en azından. Neyin nerde durduğunu biliyorum. ÇABALAMAZSAN TİZ BİR SESLE SÜREKLİ AYNI MÜZİĞİ ÇALAN BİR MÜZİK KUTUSU GİBİ BİR KÖŞEDE YAŞAR GİDERSİN. Hepsi bu. (coşkun ırmaklar gibi akan bir konuşmanın insanı etkilememe şansı yoktur)

+ Saldırıyorsun. tartışmaya gücüm yok.

- yaklaşık bir saattir senle bir şeyler tartışıyoruz. Bu tartışmak denen kelimenin içinde neden hep vurdulu kırdılı bir seslenme hali var? Konuşuyoruz deyince de çok yavan

+ şimdi de dil bilimci mi oldun? BİZE NE KELİMELERDEN?

- Ayyynen bunu diyorum kardeşim ayynen. Kelimeler eşsizler ama tek başlarına değil. İnsanlar da eşsizler ama tek başlarına değil. Yalnızlık kocaman bir resim puzzle'ında yerini bekleyen o tek parça olmak gibi aslında. Biz yalnızlığı çok sıkıcı bulduğumuz için ona katlanamıyoruz.

+ HAH! Yalnızlık övgüsü de geldi. İnsanların arasına karışmıyorsun bile gelmiş bana "hodo kolk ortok ovdon doşoro çok" diyorsun. Tezatlıklarla dolusun.

- Elbette öyleyim. ÇÜNKÜ CEVABI ARIYORUM. İlk bulduğum cevabın peşinden gitmiyorum. Anlamak istiyorum. Deniyorum. Çabalıyorum.

+ Ne için çabalıyorsun ha? Ne için? Sen de bütün gün aynı iş yerinde aynı masada oturup bugün hükümet ne yapmış onu okuyup öfkelenip saçma sapan şeylere gülüp kahve sigara içip eve geliyorsun. Bu mu senin arayışın?

- 35 yıl bahçıvanlık yapan bir adamın hikayesini biliyor musun?

+ off sen ve hikayelerin. Hayır bilmiyorum. Anlat bilmiyorum. ( biliyor musun diye sorulan tüm sorular aslında kendine itiraftır. sen de bilmiyorsundur.)

- Müştak Baba adında bir derviş varmış. Bu dervişin İstanbul'da bir evi varmış ama evine pek uğramazmış. Malını mülkünü fakir fukara dağıttığından ve şehir şehir gezip insanların arasına karıştığından evindeki ağaçlara ve çiçeklere baksın diye bir bahçıvan tutmuş. 35 yıl boyunca bahçıvan Müştak Baba'ya hizmet etmiş. Bir gün bahçıvan bahar geldiğinde ağaçlarda beliren meyveleri görüp "keşke dervişanım burda olaydı da bu meyveleri göreydi. Ben de onları toplar kendisine verirdim bana da bahşiş verirdi" diye içinden geçirmiş. O sırada evin kapısı açılmış ve derviş yavaş adımlarla evden çıkmış. Bahçıvanın yanına gelmiş halini hatırını sormuş. Bahçıvan ağaçlardan meyveler koparıp dervişe sunmuş. Derviş bahçenin ortasına çimenlerin en yeşil olduğu yere oturmuş, cebinden çakısını çıkarıp meyveleri soyup yemiş. Cebinden de avuç avuç altın çıkarıp bahçıvana verip eve yine ağır adımlar atarak girmiş. Bahçıvan o anda farketmiş ki güzelim derviş çimenlerin ortasında çakısını unutmuş. Çakıyı almış Müştak Baba'ya geri götürmek için evin kapısını çalmış. Evdeki hanım kapıyı açıp bahçıvana " dervişanım aylardır buraya uğramadı. Geldiğinde çakısını verirsin" demiş. Bahçıvan çakıyı aylarca saklamış ve Müştak Baba evine geri geldiğinde kendisine verebilmiş.

+ ve sen bu hikayeye inanıyorsun öyle mi?

- Neye inandığının önemi yok ne hissettiğinin var. Sence ben bu hikayeyi neden anlattım?

+ Tüm hayat boyu hiç birşey olmasa bile bir mucize görürsün ve hayatın birden anlam kazanır sevgili üstün dökmen. Ondan mı?

- Olabilir. Ama asıl demeye çalıştığım neyin ne zaman nasıl olacağını, neyle karşılaşacağını, rivayetin gerçek mi, gerçeğin suret mi olacağını asla kestiremeyeceğindir. Şu anda şu hissettiğin ruh hali, sadece bir peçe. Bir örtü. Bunu üzerinden çıkarıp atmak SADECE senin elinde. Bunu istiyor musun? İstemiyorsan insan maneviyatını üzgün olmakta hatta acı çekmekte çok arar. Herşey geçici değil duyguların geçip gidiyor ama o geçip gidenlerin içinde elini taşa sürtenler de var, alıp denizin içine bırakanlar da. Onlardan kalanlarla kendine bir elbise dikiyorsun. Bir ruh hali. En yalın olan elbise en güzelidir diyorum..

+ Kahve yapsana da bana.

- Olur yapayım.

+ peki bir şey soracağım. Müştak Baba çakıyı aldıktan sonra ne demiş?

- Biz de gezeriz böyle alemler arasında vardır bir bildiğimiz demiş ne desin. Kimisi böyle olurken bizim gibiler burada böylece oturmuş dert yanıyoruz.

+ Talih mi bu yani? Kader değil tamam. Seçimlerimiz mi? Malzememiz mi bu kadar?

- Belki bir gün makus talihimiz geri döner belki. Ne dersin?

+ Kahve istiyorum.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...