28 Kasım 2013 Perşembe

Uzak Kaderler İçin


Birgün, bir yagmurla garip garip
-Çolugu çocugu terk edecegim.-
Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladim
Alip basimi gidecegim.
Asir yirminci asirdir, amenna
Bir yanimda sevgilerim, bir yanimda sancim
Neon lambalari büsbütün karartir gecemizi
Uzaklar daha uzaklasir
Bir define çikarir gibi kayalardan, Ademden beri
Simsicak sevgilere muhtacim.
Bir gün alip basimi gidecegim
-Yildizlar isisin, yollar üsüsün, yollar...-
Belimi bir ilik sal sarsin, mavi
Hüzünlü bir serencamin ardindan, sarkisiz
Rüyalarim unutulmus bir handa pes desin
Görmüs geçirmis bir çift duygulu dudak karsisinda.
Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanin ayri ayri yasayabilsem kaderinde
Diyari gurbette kanli bir ask
Bahtsiz bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakin ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir aksam
Içip içip aglasam...
Nasil kisa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin sulari çaglar simdi
Yildizlar dökülür sonsuza içimizden.
Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yagmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çolugu çocugu terk edecegim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak
Bir sonbahar, bir sabah ve bir yagmur olacak
Toprak ve insan kokulariyla,
Ugultulu bir sarhosluk içinde, yillar için
Basimi alip gidecegim.

Turgut Uyar belki de bilmek isteyip de bilemediği onlarca hayat için yazdı bunları. Tek bir hayatın içine kalmışız. Yıllar geçerken ne yapılırsa yapılsın geri döndürülemeyen dümdüz bir çizgi gibi elimizden gidiveren o tek ve biricik hayatımız, karşımızda dev bir canavar varmış da elimizde sadece tek bir kurşunu olan tabanca tutuyormuşuz gibi duran bizler. Uzaktan görüp de imrendiğimiz demeyelim de, ucundan tutup gözlerimizi daldırıp çıkaracağımız bir avuç suyun içinde yüzen bir balık gibi hayatlarımız. Hep bir şeyler eksik. En zengininden en fakirine, en güçlüsünden en zayıfına, en çok şey bileninden en cahiline dek, herkesin hayatında ortak olan şu; bir şey/ler eksik.

O eksikliği tamamlayabiliyor muyuz çekip giderek? Kurmuşsun düzenini, evin araban, lisede okuyan bir evladın var. Öğlen okuldan eve gelip uyuma hayalini kuran bir çocuk. Yemekte karnıyarık yiyorsun akşamları. Karının üstünde ne kıyafet var bilmiyorsun bile akşam eve geldiğinde. Neden? çünkü yorgunsun. Çekip gidersen ne olur onlara? En berbat hayatları bile terkedemiyoruz. Çünkü bir kere yaşanan ve yapılan, bir daha yapılamıyor. Bak sen şimdi bu ekrana bakıyorsun, kaldır at bu ekranı duvara çarp, geri dönüşü yok bunun. Bir yağmur bir kez yağmıyor ama. Okuduklarını tekrar da okuyabiliyorsun. Sözlerin ondan büyük önemi var. Çünkü bir kez içine işledikleri zaman, çıkmıyorlar içinden. Bir hayatı da bir kez yaşıyorsun. Daha da beteri, sadece tek bir hayatın var bir ömürde. O tek tabancanın tek kurşununu kafamıza mı sıksak daha iyi sanki?

Bir kez seviliyorsun gerçekten. Bunu hiç tatmamış adamın adının bile bir önemi yok. Tarihe altın harflerle adını yazdıran ulu hakanların hükümdarların kaçı gerçekten sevilmiş acaba? Ağzından çıkan tek bir lafla insanların hayatlarını bitirecek güce sahip bir insan sevilmiş midir hiç? Bir kez mi seviyorsun gerçekten? Sevilmek nasıldır, nerden gelip nereye gider bunu belliyor insan da, sevdiğini anlaması kolay mı sanki? Görmüş geçirmiş dudaklar bile bilemez o anda.

Kural şu; o sıcak yuvadan çıkıp kordonunun kesildiği saniyeden, o son nefesi verdiğin ana dek, eksik olan şeylerin şekli, miktarı veya adı hep değişecek. Aynı kalacak olan, eksikliğinin kesinliği. Anlamsız kelimesi birden beliriyor burada işte. Bunu deşsen, üstüne gittikçe senden kaçan bir kedi gibi korkak gözlerle sana bakıyor.

Bir gün alıp başını gideceksin gitmesine de, nereye gideceksin? Zamanın dışına mı çıkabileceksin? Evrenin yan perdesini aralayıp bittiği yere mi ereceksin? Gitmek, umut ettirir insana bak yeni bir şey başlıyor dedirtir de, nereye gideceksin? Bu hayata 12 yaşında bir çocuğun eline kalaşnikof verip 10 yaşındaki çocukları öldürtenler de dahil, tekele gidip kısa winston bulamayıp onun yerine üzülerek muratti alanlar da. Doğduktan üç gün sonra ölen bebekler de dahil, 90 yaşına geldiği halde malını mülkünü hala arttırmaya çabalayanlar da. Başka şehirde yaşayan sevdiğini özleyenler de. Nefes aldığı halde aslında bir ölü olanlar da, bir şarkı dinleyip mutlu olabilen de. Ağrıyor. Düşünmezsen geçen bir ağrı ama ağrıyor. Bir sahil kasabasına gidip içip içip ağlasan da ağrıyor, sabaha karşı sevdiğin haber vermeden evinin kapısını çaldığında da.

Gitsen de, kalsan da geçmeyecek.

24 Kasım 2013 Pazar

Zafer sizin Sacco ve Vanzetti

15 nisan 1920 günü bir ayakkabı fabrikasında çalışanların maaşlarını taşıyan Frederick Parmenter ve Alessandro Berardelli Boston'daki South Braintree semtinde başlarına geleceklerden habersizdirler. Herşey çok hızlı biçimde olur ve yanlarına yaklaşan iki kişi tarafından sokak ortasında vurularak öldürülürler. Hırsızlar çantaları kaptıkları gibi içinde 3 kişinin daha olduğu Buick marka bir arabaya binerek kaçarlar. Bu olay, artık işsizliğin, parasızlığın Amerika'da göçmen olarak yaşayanların fazla olduğu bu gibi yerlerde oldukça alışıldık bir durumdur aslında.

Görgü tanıkları cinayeti işleyenlerin "italyan görünümlü" olduğunu söyleyince polis derhal bir cadı avı başlatır. Olaya karışanlar çoktan tüymüşlerdir bile. Yine de birileri katil olmalıdır. Artık Amerika'nın eski sahipleri olan kızılderililer tamamen kovulmuştur. Artık yerliler puriten Amerikalılardır. Yıllar boyunca Avrupa'dan yeni kıtaya süren göçler sonucu kalabalık bir göçmen grubunun oluşturduğu çalışan sınıf artık kızılderililerin yerini almıştır. üç kuruş para için saatlerce çalışan bu insanların o büyük amerika hayallerinin yerini dev bir hayal kırıklığı almıştır. Göçmenler öfkelidir. Çünkü yaşayabilecekleri bir hayat sürememektedirler. Ancak burjuva da aynı şekilde öfkelidir. Dışardan gelip onların haklarını gaspeden bu yabancılara karşı anlamsız bir nefret duymaktadırlar. Göçmenler sadece zaten orada olan ve Amerika'nın gerçek sahiplerinin haklarını gasp etmeye gelmişlerdir onlara göre. Sanki kendileri bunu yapmamış gibi.


Bu olağan cinayetten 12 yıl önce 1908 yılında ise Amerika topraklarına iki sıradan İtalyan göçmen ayak basar. Babası şarapçılık yapan ve büyük hayalleri olan ayakkabı tamircisi Nicola Sacco ve seyyar arabasında balık satıp geçimini sağlamaya çalışan Bartolomeo Vanzetti. Bu iki sıradan adamı biraraya getiren şey düşünceleridir. O dönem haksızlığa karşı şirketlerin ve hükümetin karşısında birleşmeye başlayan göçmenler Anarşizm'e gönül vermişlerdir. Hükümetlerin sadece birer baş belası olduğunu ve insan hayatlarını kolayca harcadıklarını, belli bir zümre için var olduklarını anlamaları zor olmamıştır. Balık tezgahında Proudhon okuyan bir italyan düşünün. İşte o Vanzetti'dir. Eskiden insanlar haklarını aramanın en iyi yolunun düşünmek olduğuna emindiler. Bu iki italyanın yolu kesiştiğinde onları birleştiren de buydu. Anarşist bir gruba katıldılar. Mitingler, toplantılar, eylem planları. Fakirlikten ölmek üzereydiler ama bir uğraş içinde olmanın hazzını yaşıyorlardı.

Cinayet işlendikten sonra polis bazı yerlere baskınlar düzenledi ve bunlardan birinde Sacco ve Vanzetti üstlerinde anarşist bildirilerle ve birer tabancayla yakalandılar. Polis için bu ikisinden daha enfes şüpheliler olamazdı. Üstelik görgü tanıklarından birisi ikisini teşhis etmişti bile. Üstlerinde taşıdıkları silahlardan balistik incelemesi bile yapılmadan tutuklandılar ve mahkemeye çıkarıldılar. Yargıç onlara cinayetle ilgili sorulardan çok ideolojik sorular sormayı tercih edecekti. "demek bu ülkeyi yok etmek istiyorsunuz." "birinci dünya savaşından neden kaçtınız?"
"neden ülkeniz için savaşmadınız?"

Çok açıktır ki 1920 Amerika'sında ideolojik deliliğe bulaşmamış insan nerdeyse yoktur. Ku Klux Klan'ın milyonlarca üyesi vardır. Komunist rejim Sovyetlerde yeni kurulmasına rağmen kısa sürede insanlarda korku yaratmıştır. Komunizm = dinsizliktir. Bu bilgi aşırı püriten fikirlere sahip Amerikalılar için yeterince korku vericidir. Ülkede sol ve anarşist gruplara karşı en ufak bir tolerans dahi gösterilmemektedir. Sacco ve Vanzetti'nin mahkemesi de tam böyle bir ortamda gerçekleşmiştir. Yargılananların hangi düşünceye sahip olduğu o nedenle çok önemlidir. Çünkü yargılayanlar için onlar gibi olmayanlar yok edilmelidir.

Çok uzun sürmeyen bir mahkeme sonucu Sacco ve Vanzetti ölüme mahkum edilirler. Mahkumiyet için geçerli nedenler bir kaç kişinin "italyan görünümlü" katilleri Sacco ve Vanzetti'ye benzetmesidir. Oldukça ilkel bir balistik inceleme sonucu cinayet silahlarının da üstlerinden çıkan silahlar olduğuna kanaat edilmiştir. Aslında onlar cinayetten değil, çoğunluk gibi olmadıkları için mahkum edilmişlerdir. Üstelik mahkumlar doğru dürüst ingilizce bile konuşamadıkları için çevirmen bile getirilmemiştir. Alınan ifadeleri

Dava çok kısa sürede Boston sınırlarını aşacak bir olaya dönüşür. Alenen adaletsizce yargılanan bu iki insanı savunan avukat Fred Moore sayesinde, dava daha da uzayacaktır. Moore olayı sosyolojik bir dava haline getiren kişidir aynı zamanda. Çünkü usta bir sosyologtur ve toplumun içindeki derin çatırtıların farkındadır. Sacco ve Vanzetti, o sırada Amerikan toplumunun içine düştüğü derin çatlakların mahkumlarıdır. Olay uluslararası bir boyut kazanır dönemin ünlü yazarları ve düşünürleri sayesinde. Bernard Shaw, Marie Curie, Albert Einstein yazdıklarıyla ve konuşmalarıyla davanın yeniden görülmesi için kamuoyu oluştururlar. Ölüme mahkum edilen iki sıradan italyan, artık özgür düşünmenin sembolleri halini almışlardır. Mahkumiyetleri süresince yaşadıkları izolasyon nedeniyle akıl sağlıklarını yitirme noktasına bile gelmeleri hafifletici neden olarak görülmez. Davanın yeniden görülmesi için gösteriler düzenlenir. Boston'da 250.000 kişinin katıldığı gösterilere polis çok sert müdahale eder. Amerikanın Paris büyükelçiliği önünde bile 150.000 insan toplanmıştır. Bu gösterileri modern zamanın ilk tepki gösterileridirler. Belki de aktivizmin ateşini fitilleyen gösterilerdir bile diyebiliriz bunlara. Çünkü o güne dek bu denli kitlesel bir tepki, bir olay için gösterilmemiştir.

Vanzetti bekardır. Ama Sacco aşık bir adamdır ve bir oğlu vardır; Dante. tam 7 yıl süren ölümü bekleyişi sırasında Sacco oğluna mektuplar yazar. Sacco'nun kaybedeceği şeyler vardı yaşamak istiyordu. Ama Vanzetti olup bitenin daha farkındaydı. Onlar haksız yere idam edildiğinde biliyordu ki adaletsizliğin bu kadar bariz bir lekesi tarihe yazılacaktı. İnsanlar unutmayacaktı onları. Zira öyle de oldu. 1925 yılında portekizli bir göçmen olan Celestino Madeiros, sokak ortasında işlenen o cinayeti kendisinin ve arkadaşlarının yaptığını, Morelli çetesinin cinayetin sorumlusu olduğunu itiraf etse bile sonuç değişmez. Düşünün ki ayrıntılı biçimde herşeyi itiraf eden biri var ve bu cinayet davasının seyrini değiştirmiyor. Bu itiraftan 2 yıl sonra 25 ağustos 1927 günü sabah 8 de elektrikli sandalyeye oturtulurlar.


Sacco'nun son sözü hoşçakal anne olur. Vanzetti ise Sacco'nun oğlu Dante'ye yazdığı mektupta şunları yazar;

"If it had not been for this thing, I might have lived out my life talking at street corners to scorning men. I might have died, unmarked, unknown, a failure. Now we are not a failure. This is our career and our triumph. Never in our full life can we hope to do such work for tolerance, justice, for man's understanding of man, as now we do by accident. Our words - our lives - our pains - nothing! The taking of our lives - lives of a good shoemaker and a poor fish peddler - all! That last moment belong to us - that agony is our triumph."

Öldürüldükleri o son an, nefes alıp verdikleri o son saniye, onların zaferidir. Yaşarken çektikleri acılar, dünya daha güzel olsun diye verilen uğraşlar, adaletsizlikler, hatta hepimizin hayatları birer hiçtir aslında. Değiştirmiyordur dünyayı. Ama onların ölümleri hala anımsanıyor. Hala biliniyor ve şarkılarda bile söyleniyor.



Ölümleri onları birer kahraman yapmıştır. Sıradan denilen iki adam. Belki de bu dünyada zaferle sonuçlanmış bir hayata sahip olmuş çok azından bir kaçı.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Ayırt edebiliyor musunuz onları?


Güvenli olmak, orta üst sınıftaki insanları tanımlarken düşünülecek ilk parametre halini aldı artık. Kendi huzurlu ve umutlu dünyalarında kendi gerçekliklerinde yaşayıp gitmelerini de bu güvenliğe borçlular. Bilgili olanlar, en iyi eğitimi almış, herşeyin nerdeyse en iyisiyle kendilerini ödüllendirenler sadece sermayeyle değil, kendi yarattıkları dünyanın güvenli olmasıyla da bunu sağlıyorlar. Dışarıdan bakıldıklarında şımarık, şiddetle ilgili her türlü durumdan tiksinti duyan ( ki her insan evladı bunu duysa çok güzel olur ) ancak etrafta olup biten tonla şiddet dolu şeyleri bile sırf bu kaçışları nedeniyle görmezden gelecek kadar kendi güvenli duvarlarına sımsıkı bağlı çok entelektüel insanlar sürüsü her zaman gücü de elinde tutmuştur. İktidarları onlar seçmezler ama her zaman. Çünkü umurlarında bile değildir bu. Kim başa gelmiş, kim çoğunluğu yönetiyor önemli değildir. Onlar zaten sahip oldukları üstün meziyetlerle her türlü durumdan alınları ak, pir-ü pak çıkacaklardır.

Peki kim bu insanlar? Nerede yaşıyorlar? Ne istiyorlar ve neden böyleler?

Kendi yaşadığımız ülke için konuşacak olursak her yerde karşımıza çıkabilir bu insanlar. Aldıkları ufacık bir hizmette bile, para ödedikleri için o hizmetin karşılığından çok daha fazlasını talep edenler olarak onları ayırt edebilirsiniz bir telekom kuyruğunda veya bir tekelde bir içki için pazarlık ederken. Telekom kuyruğunda kocaman takım elbiseli adamların ödemedikleri 17 liralık bir fatura için tüm mekanı teröre boğduğuna şahit olabilirsiniz. Onlar hep haklıdırlar. Çünkü seçkindirler. Hürmet edilmişlerdir. Kabul edilmişlerdir.

Onlar için izledikleri diziler, takip ettikleri bloglar, instagram hesapları bile delicesine önemlidir. Benimsedikleri ve beğendikleri en küçücük şey bile, onları ifade etmektedir ve onları yansıttığı için elbette ki mükemmeldirler. bu basit bir " onlar sermayeye sahip ve sırf bu nedenle haksızlar" eleştirisi de değil. Kıskançlık geliştirilebilecek bir durum da söz konusu değil. Söz konusu olan, kendi varlığını artık tamamen biçime dayandırmış, görmeyi bilmeyi anlamayı rafa kaldırmış bir şeyler hissetmekten zaten söz edilemeyecek seviyede alıklaştırılmış güvenli olduğuna emin olan bir kitledir. Elitizmin bile haklı yanları varken, kendini büyük görmek bile bir erdemden uzaklaşmaktan fazlası olmayabilecekken bu insanlar bir bütün olarak çöp yığınıdırlar.

Çünkü korkmaktadırlar. O çöp yiyenlerden, bir köyde küçücük bir çocukken evlendirilip ömrü çürütülenlerden, eşşek sikiyor denilerek hayvanlaştırılabilenlerden olabilirlerdi. Ama değiller. Ne sebeple değiller? sadece doğdukları aileler de kendileri gibi oldukları için. Bu iğrenç bir bayrak yarışı. Hayatta yaşadıkları en büyük travma terkettikleri sevgilileri. üçüncü sayfa haberleri onlar için sadece yüz ekşitebilecekleri bahaneler sürüsü. "ay nasıl bu insanlar böyle olabiliyor ya" diyen birilerini görürseniz etrafınızda, işte onlardan biri diyebilirsiniz. Onlar anlam veremezler. Çünkü narinlikleri ve sahte sevecenlikleriyle kocaman sikilesi yürekleriyle tüm dünyayı kucaklamaya hazırdırlar.

Ne istiyorlar onu da söyleyeyim; hiç bişey. Sadece bir moloz gibi yaşamak. Biriktirerek, çöp evlerde yaşayan obsesifler gibi kendi sınırlarının ötesini asla görememiş taş tanrı zardoz'un o seçilmişleri gibi bütün gün yatıp zıbararak derin dertlerinin içinde düşüncelere dalarak yitip gitmek. Onlara daha o gün bir patlamada paramparça olmuş bir insanın bedenini gösterirseniz çığlıklar atarak bunun ne kadar insanlık dışı olduğunu söyleyeceklerdir size. Elbette ki bunun için bişiyler yapılmalıdır. İnsanlık nereye gidiyor?? Bizler nasıl bu kadar zalim olduk ha dostum?

Ha bir de bunların çok sevilenleri vardır, gözle görülecek yerlerde olduklarından. Onları ayırt edebiliyor musunuz? Lütfen edin. Lütfen.

17 Kasım 2013 Pazar

Bir kayıp dahi; Bobby Fischer


Yıl 1972. Nixon sovyetlere sevgi dalları uzatıyor. Soğuk savaş hafiften kar yağışını terketmiş gibi. Yine de hava buzlu. O zamanlar dünyada mıknatısın iki dalı gibi sovyetler ve amerika. En ufak bir spor dalı bile aralarında delice rekabetlere sahne oluyor. Satranç da bundan nasibini almak üzere. Dünya satranç şampiyonu sovyetlerin açık ara elinde ve sahibi Boris Spassky. Karşılarına ilk kez dişli bir Amerikalı rakip çıkıyor. Sovyetlerin o dönem karşısına birdirbir oynarken bile Amerikalı biri çıksa bu ulusal bir olaya dönüşüyor ve durum karşılıklı. Rakip Bobby Fischer denen delinin teki. Öyle ki ünvan maçı için konan ödülü beğenmeyip maçın yapılacağı İzlanda'ya binbir nazla geliyor Fischer. Tonla saçma sapan istekte bulunuyor hatta gelmeyeceğim bile diyor. Daha maç yapılmadan dünya çapında bir olaya dönüşüyor.

Peki kim bu Bobby Fischer?

1943 yılında ailesi Hitler'in pençesinden kaçmış bir yahudi çiftin oğlu. Babasını 2 yaşından beri görmemiş, 6 yaşında satranç oynamayı öğrenmiş ve 15 yaşında satrançta olabilecek en büyük ünvan olan Grandmaster seviyesine yükselmiş 180 iq'ya sahip bir deli. Annesi Bobby'yi küçük bir çocukken bu çocuk kafayı kırdı deyip psikoloğa bile götürüyor çünkü çocuğun evde tek yaptığı şey satranç oynamak. Satrançla ilgili okuyabileceği kaynak yok, oynayabileceği biri bile yok. Uzun süre kendi kendisiyle maç yapıyor hatta satranç kaynağı edinmek için rusça bile öğreniyor.

13 yaşında bir çocuk Amerika'yı sallamaya başlıyor. O zamana dek satranç ülkede neredeyse duyulmamış bir oyun. Çok az insanın satranca ilgisi var ve Fischer 8 sene üst üste ülkenin en iyisi oluyor. 1972 yılında ünvan maçına dek rakiplerini nerdeyse ezerek galip geliyor.

sporun içine politika karışır mı karışmaz mı tartışmaları bir ara oldukça alevliydi ülkemizde de. Ancak Spassky ve Fischer'ın ünvan maçı, bu konuyu tartışmasız biçimde sonlandırmıştır bence. Sporun veya rekabetin içine politika ve milliyetçilik karıştırılmadan o rekabetin tadının olmayacağını da söyleyebilirler size.


Ünvan maçı öncesi Fischer o kadar nazlanır ki maçı yapması için Henry Kissenger bile telefon edip maça gitmesini söyler. Koskoca Henry Kissenger, kameraların maçın yapıldığı mekanda olmasını bahane edip tekrar maça çıkmayacağını söylediğinde Fischer'ı tekrar arar. Artık bu bir ünvan maçı değil, iki süper gücün savaşıdır. Adamlar sıcak savaşamadıkları için acısını böyle şeylerle çıkarıyorlardı muhtemelen.

Maçı Fischer 24 oyunun sonunda 12 buçuk - 8 buçuk kazanır ve artık dünya satranç şampiyonu ve bir halk kahramanıdır. Madalyalar takılır. Basının gözdesi olmuştur. Bob Hope'le ve hollywood yıldızlarıyla bile tanışmıştır. Ancak Fischer tüm bu olanları çok saçma bulmaktadır. Çünkü tek isteği satranç oynamaktır.

Maç esnasında sovyetler, Fischer'ın akıl almaz performansı nedeniyle oyunda hile olduğunu bile ileri sürerler. Oyuncuların oturdukları sandalyeler xray cihazına sokulur, masa incelenir. Spassky maç boyunca uykusuzluk iştahsızlık içinde kıvranmaktadır. Sovyetlerin iddiaları oldukça saçma görünse de incelenmiştir. Bu ikili bu maçtan tam 20 sene sonra bir kez daha karşılaşacaklardır hem de Fischer'ın hayatını geri dönüşsüz biçimde değiştirecektir bu olay.

1975 yılına gelindiğinde ise sovyetler yeni bir şampiyon çıkarmışlardır; Anatoliy Karpov. Fischer ile ünvan maçı yapılması için herşey hazırdır ve ödül tam 5 milyon dolardır. Ancak Fischer aynı politik saçmalıkları yaşamayı reddeder ve maça çıkmaz. Amerikan hükümeti şaşkındır. Öyle bir medya baskısına maruz kalır ki, Fischer sırra kadem basar. Tamamen ortadan kaybolur. Böylece Karpov yeni dünya şampiyonu ilan edilir. Ancak gölge bir şampiyon olmaktan da kurtulamaz çünkü Fischer'ın maça çıkması halinde kazanması büyük ihtimaldir.

1975 ile 1981 yılları arasında Fischer'dan nerdeyse kimse haber alamaz. Hatta sokaklarda yaşamaya başladığı ve Los Angeles'ta gördüğü bile söylenir. Basının gözbebeği, ulusal kahraman olan bir insan, bir kaç sene sonra artık yoktur. 1981 yılına gelindiğinde ise bir soyguna adı karışır Fischer'ın ancak kendisinin olayla ilgisi olmamasına rağmen polise mukavemet etmekten tutuklanır. Polis tarafından işkenceye uğradığını ve bunun planlı olarak yapıldığını söyleyecektir. Bu olay Fischer'ın ülkesiyle bağlarını geri dönüşsüz biçimde koparacaktır.

Zaten sevgiden yoksun biçimde büyümüş olan Fischer'ın paranoyak olduğu söylenir. Sinirli biri olduğu ve herkese kötü davrandığı söylense de aslında bunlar da birer propagandadır. Kendisiyle röportaj yapan hemen herkes, Fischer'ın esprili, kendi halinde harika bir insan olduğunu söyler. Artık beş parasız kalmıştır ve 1992 yılına dek adı sanı anılmamıştır. Ta ki Boris Spassky ile iç savaşın eşiğindeki Yugoslavya'da bir gösteri maçı ayarlanana dek. Dev ünvan maçından tam 20 sene sonra dünya satranç birliğinin reddettiği bu maça Amerikan hükümetinin de iç savaş nedeniyle gitmesine asla izin vermediği Fischer gider ve maçı oynar. Amerikan hükümeti de kendisini vatandaşlıktan çıkarır. Artık vatansız biridir ve maçı kazanıp 5 milyon doları almış olsa bile, ölümüne dek o ülkeden öbürüne savrulacaktır. Filipinlere, Brezilya'ya Macaristan'a Almanya'ya gidip yaşamaya başlasa da asla huzurlu değildir artık. Dünyadaki tüm satranç sevenlerin ilgisi bu kadar izolasyona rağmen hep üstündedir çünkü çoğuna göre Fischer gelmiş geçmiş en mükemmel oyuncudur.

Fischer'ın bulunduğu durumdan mıdır yoksa cidden söylendiği gibi delirdiğinden mi bilinmez, aşırı uç hatta faşist fikirleri de savunur bir çok radyo programında. 11 eylül olayları gerçekleştiği sırada radyodan "Amerika yeryüzünden silinmeli. Harika olmuş" demesi fazlasıyla tepki toplar. Bir yahudi olmasına rağmen aşırı bir antisemitisttir aynı zamanda. Ancak her fırsatta yahudilerden değil, İsrail devletinden nefret ettiğini söylese de konuşmaya başladığı zaman kendisini pek durduramamaktadır. Bu politik konuşmaları elbette kendisine ödetilecektir. 2004 yılında Japonya'da havaalanında artık geçersiz sayılan amerikan pasaportuyla havaalanında tutuklanır. Uzun süre sığınmak için kendisine ülke arar ve sonunda o dev maçı yaptığı İzlanda kendisini kabul eder. İzlanda vatandaşı olur ve orada da ölecektir.

Tonla insanın hayatını okumuşsunuzdur ve ne isterse yapan insanlara şahit olmuşsunuzdur. Ancak Bobby Fischer, tüm hayatı boyunca tam bir anarşist gibi yaşamıştır. Kendisine dayatılan herşeyi reddetmiş, sunulan tüm nimetleri elinin tersiyle itmiş, insanları, söylenenleri umursamamış ve canı nasıl dilerse öyle yaşamıştır. Bir çokları yaşlandı, böyle bir hayat yaşadı ama artık bir hiç dese de o Bobby Fischer'dır. Hatta ünlü Garry Kasparov'un bile pek hoşlanmadığı kıskandığı bir adamdır. Aşırı zekasının dehşetinden hayatını özgürce yaşayabilmiş çok az insandan biri.

Pekala another dead hero diyebilir miyiz kendisine? sanki diyebiliriz.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...