26 Mayıs 2015 Salı

İntihar



Üç gündür uyumuyorum. Yemek de yemek istemiyorum. Az önce elmalı turta getiren yaşlı komşum Virginia'nın o harika tatlıları mutfak tezgahının üzerinde çürümeye başladı bile şimdiden. Vince'in onları yalamasını bile umursamıyorum. Artık sadece oturmak ve dünyanın döndüğünü hissetmek istiyorum. İş yerindekilere hasta olduğumu söyledim. Benim gibi bir işkoliğin hasta olması onlara pek inandırıcı gelmese de artık sadece durmak istiyorum. Söylenecek ne kadar söz varsa hepsini söyledim. Ama bunları anlatmam gerek. Önce bir sigara yakmalıyım. Elbette ateş bulabilirsem.

Bilmeniz veya duyup yine bilmezlikten gelmeniz gereken şeyler var. Bu dünya hakkında hiçbir bok bilmiyorsunuz. Kimsenin ne hissettiği hakkında, ne hissettiğiniz konusunda, ne istediğiniz konusunda çoğunuz habersizsiniz. Yere bırakılmış bir avuç un gibi dağılmışsınız etrafa. Bembeyaz olduğunuz konusunda herkes hemfikir. İnsanlığın en iyi bildiği şey; yayılmak. Bir toprak ele geçirmek ve üremek. Bundan daha becerikli canlılar sadece bakteriler. Size sizi anlatarak ilgisizliğinizle ödüllenmeyi istemem canınızı sıkmayı planlıyorum sadece. İnsanlığın en küçük parçasıyız ve bundan gayet memnunuz. Çünkü varız. Varolmadının tadını bir kere tattıktan sonra kimse ondan kolay kolay vazgeçemiyor. Ne yaşadığınızın önemi var mı sizce? Bir kaç şey var zihnimde dolanan. Bilmeniz gerekmiyor aslında ama anlatayım.

8 yaşında bir trafik kazası geçirdim. İlk günden beri okula tek başıma yürüyerek giderdim o güne dek. Karşıdan karşıya geçerken bir pizza arabası bana çarptı. Uyluk kemiklerimin ikisi de kırıldı. O anda kafamda Vivaldi çalıyordu. Bahar gelmişti çünkü ve ağaçlara bakarak yürümeyi seviyordum. Sipariş edilen pizzaları bir kaç dakika geç götürürse bahşiş alamayacağını bilen pizza kuryesi de o gün kırmızı bir şapka takmıştı kafasına. Araba kullanırken bir anda sigara yakmak istemiş adam ve tam çakmağı çakacağı sırada yolda karşısına çıkmışım. Tam bir sene yatalak kaldım. Çoğu doktor bir daha yürüyemeyeceğim konusunda hemfikirmiş. Babam yürüyebilmem için her gün kiliseye gidip dua etmiş. İsa gibi o da bir marangozdu. Daha doğrusu masalar ve sandalyeler yapıyordu. Kardeşlerimin ben yatakta yatarken yanıma gelip bana ağaç dalları getirdiklerini anımsıyorum. Tam 4 mevsim geçti böyle ve ben umudumu kaybederken kasıklarımdan yeniden elektrik geçmeye başladı.

O olaydan sonra hayal kırıklığının ne demek olduğunu anladım. Hayal kırıklığı; ağaçları bir daha göremeyeceğini düşünerek yok olmayı istemek.

O andaki istekleriniz, yönelimleriniz veya amaçlarınız her neyse ve bunlara dair kesin bir cevap çıkıyorsa hayattan, bir şeylerin kırılıp parçalanması çok olası. Hayal kırıklığına erkenden uğramanınız en iyi yönü, bir daha kolay kolay hayal kurmak istememenizi sağlaması. Abim Anthony ile birlikte uzun yürüyüşlere çıktık kazadan sonra. Abim yanımdan hiç ayrılmıyordu. Blackwolf adında küçük bir kasabada yaşıyorduk o zamanlar. Kasabanın hemen dışında yeni inşa edilmiş bir fabrika vardı ve oraya tarlaların arasından geçerek gidilebiliyordu. Kasabanın nerdeyse tüm erkekleri orada çalışıyordu. Abimin büyük bir merakı vardı; kuşlar. Aklınıza gelebilecek tüm kuşlar. Güvercinler, serçeler, sakalar, hüthütler, bıldırcınlar, leylekler, saksağanlar. Bana tarlaların içinden gizli patikaları gösterir ağaçlardaki kuşları anlatırdı. Yakalayabildiği kuşları da eve getirir evin damına kurduğu kocaman kafesin içinde onları beslerdi. Eski püskü bir praktika fotoğraf makinası da vardı. Ara sıra fotoğraflarımı çeker şehre indiği zaman onları tab ettirirdi. Pek konuşmazdık ama. Ağzından çıkanları duymak için sabırsızlanırdım ama çıkmazdı o kelimeler. Ne düşündüğünü bilemezdim.

Bir gün ablamla abim odadaki yatağı kim toplayacak kavgası yapmışlar. Ben o gün okuldaydım. Ablam öfkeyle dama çıkıp abim evden gidince kuşların kafesini açmış. Tüm kuşları saldıktan sonra da pişman olup onları yakalamaya çalışmış. Becerememiş tabi. Akşamüstü abim eve gelince her zaman olduğu gibi dama çıktı ve saatlerce ordan inmedi. Annem defalarca yanına gitti her seferinde kımıldamadan kafesin önünde bir iskemlede onu otururken buldu. O günden sonra zaten pek konuşmayan abimin ağzından tek kelime çıktığını görmedim.

O olaydan sonra hayal kırıklığının ne demek olduğunu anladım. Hayal kırıklığı; kuşlar salıverildiği anda arkalarından bakıp seyretmek


Bu olaylardan hemen her gün binlerce insanın başına geliyor biliyorum. En gaddar, acımasız, zalim insanın bile başına geliyor. Yaşıyorsun ve....geçiyor. Bazıları için geçemiyor ama. Geçmemesini de bazen sen seçiyorsun. Ancak bazı şeyleri de ne kadar korkunç olurlarsa, onları zihninde yok edebilmen o kadar güçleşiyor doğru. Örneğin Annabelle. 19 yaşındaydım O'nu ilk gördüğümde. Bana aşık olduğunu biliyordum çünkü gülümsemesi incelikle her kelimesi düşünülerek yazılmış muhteşem bir roman gibiydi. Kimseye öyle gülümsediğini görmedim. Fakat bana dokunamıyordu. İkimizin de çizgi romanlara merakından dolayı O'na x-menlerdeki Rouge diyordum. Bir gece çok sarhoş olduk ve akla hayale gelmeyecek şekilde sevişmeye başladık. Aniden durup ağlamaya başladı ve olanları anlattı. 7 yaşında kilisedeki peder tarafından tecavüz uğramıştı. Bunu anlatırsa tüm ailesini öldüreceğini tehdit eden adam bunu Annabelle'e defalarca yapmıştı. O günden sonra hiçbir şey hissedemediğini söyledi. Hayatı boyunca ilk kez bu kadar çok ağladığını da. Tüm hayatı boyunca tek istediğinin insanları incitmek olduğunu ve bunu bir kere yapmaya başladığında, bir daha vazgeçemediğini söylerken artık ağlamıyordu.

O'nu o geceden sonra bir daha görmedim. Uzak arkadaşlarından biriyle bir kaç sene önce karşılaştık. Çoktan intihar etmişti. Gayet olağan bir şekilde "Evet. neden böyle yaptığını anlamadı kimse. Babası çok harika bir adamdı ve hep kiliseye giderdi" demeyi de ihmal etmemişti.

Anlattığım bu insanlar hayatım boyunca dibimden geçenlerden sadece bir kaçı. Benim yaşadıklarımın pek bir önemi yok. İnsanların dönüşümü kaçınılmaz. Kocaman gudubet kayalar bile rüzgarla sesle suyla paramparça olurlarken biz neden olmayalım? Acı çekmiyorum. Kimseye garez beslemiyorum. Dünyanın kötülüğüyle de derdim yok. En korkutucu hal bu sanırım. Sizlerden biri oldum. O kendi yargılarına batıp kafasızlaşan uzak tanıdıklar gibi oldum. Bundan daha katlanılmaz bir ruh hali daha bilmiyorum.

Acı, insanın içinde bir el bombası gibi yaşayan organik bir canlı aslında. Bazıları tek bir seferde patlayıp etraftaki her şeye zarar verirken bazıları azar azar, defalarca patlayabiliyor. Acının boyutuna göre patlayacağı zaman, patlamanın şiddeti, patlayacağı sayı belirleniyor. Bazıları tamamen yok ediyor bünyeyi. Bazıları yamuk yumuk olanları silip süpürüp yeniden ve daha güzelini inşa etme şansı tanıyor insana. Bütün bu başımıza gelenler neye göre belirleniyor peki? Kader mi? Raslantısal bir kaos mu? Hiç kimsenin bu konuda aslında bir fikri yok.

Yan komşum yeni kitabını getirmişti geçen hafta. Ara sıra sinir krizleri geçirip kocasıyla kavga etse de tatlı bir kadın. Dalgalar. Kitabın adı buydu ama sanırım o kitabı okumak nasip olmayacak bana. Elimdeki silah birazdan ateşlenecek ve 7.62'lik bir mermi kafatasımı delip o zavallı beynimin içinden geçip gidecek. Sizlere hiçbir şey öğütlemiyorum. Bir intihar mektubunda kadının birisi " çok acı var " deyip bırakmıştı. Ben biraz lafı fazla uzatıyorum. Annem bunu öğrendiğinde kahrolmamasını dilerdim ama olacak. Birilerinin seni sevmesini ve kaybetmek istememesine engel olamıyorsun. Virginia da dünyanın en sabırlı kocasına sahip olmasına rağmen O'na " seni üzüyorum sana zarar veriyorum bu beni kahrediyor benden nefret et " diye bağırıyordu geçen akşam. Ölümüm hiçbir şeyi değiştirmeyecek ve siz yaşayanlar bu olanlara yine anlam veremeyeceksiniz. O kadar güzel şey varken, umut varken, mücadele etmek varken bu pes etmek neden diyeceksiniz? Pes ettiğimi kim söyledi? Sadece bunu seçiyorum ve Kosinski'nin de dediği gibi " sonsuza karışmayı" seçiyorum.

Her şeyin birazdan biteceği şu anda bile farklı olmayı istiyorum. Yaşamayı ve her şeyin yeni baştan var olabilmesini. Her şeyi kontrol edebilmeyi. İsteklerimi, hayallerimi ve sevdiğim insanları görmeyi. Onların mutlu olmasını isteyerek yaptığım tüm eylemlerde bile onlara karışıyordum aslında. Bilmek anlamak demek değil. Şu an yaşamanın tadıyla dolu olan sizler, ne kadar acı çekmiş olursanız olun, ne kadar derdiniz olursa olsun benim bu yaptığıma anlam veremiyorsunuz biliyorum. Birdenbire var olmamayı seçmek bir insanın yapabileceği en ürkütücü şey ölümlüler için. Attığınız her adımda bilinçsizlik ve raslantılar var. Her şeyin tamamen farkında olamıyorsunuz ve savruluyoruz. Hissettiklerinizin dilediğince olmasını istemiyorum. Gözlerinizin göremediği şeylere bakmamayı tercih ettikçe kendinizi daha da anlamlı zannediyorsunuz.

Uyanmıyorsunuz hiç. Bu baygın halin içinde daha fazla kalmaktansa parçalarımın dağılmasını diliyorum.

Hoşçakalın



11 Mayıs 2015 Pazartesi

7 yıllık bekleyiş


Günler yaşlı bir köpeğin iniltisine benziyor. Huysuz ve yaşlı bir köpek. Kımıldayamıyor bile yerinden. Mats'ı uğurlayalı 7 yıl oldu. Dört çocuk ve 2 köpekle birlikte bu evin içinde birbirinin aynısı olan yüzlerce gün geçirdim. O'nun ellerini anımsıyorum. Elinin üzerindeki damarlar, toprağa bakınca görülen yerin altından henüz çıkarılmamış akikler gibiydi. Sessizce bakıldığında içinden geçip giden kanı bile görebilirdiniz. Yüzümü ellerinin arasına alır hiç söylenmemiş bir masal anlatırdı bana. Bilinmeyen bir lisanı vardı gözlerinin. Bana baktıkça kendimi büyütürdüm. Birdenbire çocuklaştırırdı beni sonra bir kadına çevirirdi. İnsan elinin ayasında sihirli değnekler var gözle görülmeyecek kadar küçükler. Eğer bir insan elini size değdi değecek kadar yaklaştırırsa, dokunmadan bir an öncesinde onu hissetmeye başlarsınız. O'nun ellerinde sonsuz sayıda yıldızlar ve gökler vardı. Yüzüme dokunduğunda ışıldıyordum. Gülümsemek için mutlu olmaya ihtiyacım yoktu.

Bir gün yaşadığımız köye zırhlı süvariler geldi. Burgundy dükünün adamlarıydılar ve bitkin haldeydiler. Köy köy dolaşıp Fransa kralı adına savaşacak adamlar arıyorlardı. Hiç kimse savaşmak istemiyordu çünkü onlarca yıldır süren bir taht kavgası devam ediyordu. Onlar didişirken insanlar ölüyordu ve ne kadar paralı asker varsa hepsi ölmüştü. Ellerinde doğru düzgün silah tutacak adam bile kalmamıştı. Kalanları da köylere gönderip para teklif ederek yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Parayı bile artık kimse kabul etmiyordu o nedenle zorla erkekleri toplayıp savaşa götürüyorlardı. Erkekleri kalmayan köylerdeki çocukları bile savaşa zorla götürmüşlerdi. Valois denen bir adam başlarındaydı. Bu adam Grandoir'da yaşayan erkek kardeşimi savaşa gitmek istemediği için döve döve öldürmüştü. Tiksinç yaratık. Eğer bir insanı sadece bakarak öldürmek mümkün olsaydı keşke. Sadece bakarak yüzünü paramparça edip kafatasında tek bir et parçası kalmayana kadar didiklemek mümkün olsaydı. Adi şerefsiz!

"Ey kardeşlerim!! Kralınız sizi çağırıyor. Bu kutsal toprakların altında yatanlar aşkına İsa ve onun kutsal bakire anası Meryem aşkına duyun sesimi! Meryem'in gözyaşlarına kulak verin!! Kralınız İsa'nın tek koruyucusu ve kollayıcısı! Şerefiniz ve onurunuz için bileğinizi bu topraklara ve yüce tanrıya adayın!!"

Köy meydanında toplanan kalabağın içinden bu adamlara itiraz edebilecek tek bir kişi bile yoktu. Bir kaç hafta önce St Angier'deki meydanda bu sözleri duyduktan sonra "açız" diye bağıran yaşlı bir adamın kafasını kılıcıyla kesip köyün meydanına asan adamlardı bunlar. Herkes olacakları az çok tahmin edebiliyordu. Bir kaç saat içinde köy meydanına köydeki tüm erkekleri topladılar. Gözlerimden kanlar boşansaydı keşke. Valois'yı gördüğüm anda anlamıştım benim tatlı Mats'imi ellerimden alacaklarını ama O bunlardan habersiz tarlada çalışıyordu. Mats dönmeden bu adi yaratıkların gitmeleri için dua ettim ama O olanlardan habersiz döndü ve tutup götürdüler O'nu. Sarılamadım bile. Gövdemde bir yarık açıldı sanki. Giderken bana baktığını gördüm ellerimle ağzımı örtebiliyordum sadece. Üstümde ne varsa paramparça etmek istedim o an. Gökyüzünü kağıt gibi yırtmak istedim. Köyde yalnızca bir bacağı olmayan François adında bir adam kalmıştı. Sakatları almıyorları yanlarına allahtan. Bir gece önce bunların olacağını bilseydim Meryem şahidimdir güzel yüzlümün bacağını kendi ellerimle koparırdım. Sesim yok olana dek bağırdım. Sadece bağırabildim.

Aradan yıllar geçti ve Mats'ten gelen tek haber bir beze yazılı bir mektuptu. Savaşta onunla beraber çarpışan ve iki kolunu birden kaybeden köyümüzün sütçüsü Clermont'a o bezi emanet etmişti. Bezin üzerine incecik bir iğneyle üstündeki kıyafetinden kopardığı ipliklerle bu mektubu işlemişti. Bezin üzerindeki kan izlerini de yıkamaya çalıştığı belliydi. Kenarlarında hala kurumuş kan lekeleri duruyordu.

" Sevgilim. Gözlerimin gördüğü tek varlık


Adından başkasını sayıklamıyorum. Her geçen gün daha da güçleniyorum. Beni sakın merak etme. Burada hepimize ekmek ve lahana çorbası veriyorlar. Yüzünü ellerimin arasında tutacağım gün gelecek ve ben o gün ömrümce sana kulluk edeceğim.

Irmağım, dağ kalpli sevgilim, beni tek bir gece bile merak etme. Kılıcım yanımda ve O'na senin adını verdim. Sesimi duy ve bil ki hayatımı kollarında bitireceğim
"


O mektubu gecelerce öptüm. Bir bez parçasına sarılarak onu koklayarak uyuyakaldım. Açım. Sana çok açım ve elimde sadece zakkumlar var. On tane ömrüm olsa, onunu da sana veririm. Bir bez parçası tüm kalbimi sarıp beni ısıtıyor buna bile razıyım.


Tam 7 sene geçti böyle. Bir bez parçası kalbimin sahibi oldu. Öpülmekten üzerindeki kan lekeleri bile temizlenmiş bir bez parçası. Seni seviyorum diyerek uyuyakaldığım gecelerde köyü basan ve bana tecavüz eden haydutları saymazsak huzur içinde geçirdim onsuz gecelerimi sadece bu bez parçası sayesinde. Sırf bir tane daha bir tane daha mektup yollayabilsin diye değil köydeki tüm erkekler, dünyanın tamamının ölmesini diledim. Defalarca.

Dolunay olan gecelerde köye kurtlar indiğinde inekleri koruyacak kimse olmadaığından kadınlardan genç ve diri olanlar arasından bir kaç kişi sabaha kadar nöbet tutuyorduk ve o gece nöbet tutma sırası bendeydi. Elimizde oraklarla ahırın yanındaki barınaklarda gökyüzünü seyrediyorduk. Birden tarif edilemez güzellikle bir yıldız kaydı. O an içimdeki yıllar süren huzursuzluk sona erdi. O kadar huzurla dolmuştum ki oturduğum yerde uyuyakalmışım. Uykum o kadar tatlıydı ki rüyamda Mats'i görebiliyordum. Yıllardır ağlayarak uyumaktan rüya bile görmez olmuştum. Üzerinde kocaman parlak bir zırh vardı ve kılıcını tek eliyle gökyüzüne kaldırmış yüzüme bakıyordu. "artık seninim" deyip gözden kayboldu. Gürültüyle uyandım kurtlar ahıra girmeye çalışıyorlardı elimdeki orağı nasıl salladığımı bile bilmiyorum tüm kurtları tek başıma korkutmuştum. Yüzümde yıllardır içilmemiş bir şarabı ilk kez tatmış ergen bir çocuğun mutluluğu vardı şimdi. O yaşıyordu.

Şimdi ise yollardayım. Çünkü bir hafta önce köye Valois'nın adamları geldiler. Valois ölmüştü. İngilizler Valois'yı yakalayıp kollarından ve bacaklarından taşlarla bağlayıp nehre atmışlardı. Ölmüştü iğrenç yaratık! işte rüyam gerçek oldu diye düşünürken Agincourt'ta korkunç bir savaşın olduğunu anlattı adamlar. Bizimkiler çamurun içinde kaybolup gitmişler. Binlercesi oklarla ateşle ve çamurla yok olup gitmişti. O an içime bir korku düştü. Çocukları ve köpekleri bırakıp gidecek kadar büyük bir korku. Ne kadar biriktirdiğim para varsa yarısını büyük oğlum Pierre'e verdim. Diğer yarısını ve biraz ekmek alıp yola koyuldum. Orada ne bulacağımı bilmiyorum. Geçtiğim ne kadar köy varsa ya yakılmıştı ya vebadan insanlar birer irin damlasına dönmüştü. Tanrı bizi çok seviyordu yine. Ah tanrım! Niye her cehennemi bize yakıştırıyorsun! Üzerimdeki kıyafetler paçavraya dönene dek yola devam ettim ve bir sabah nehrin kenarında atlıları gördüm. Evet yaklaşmıştım artık. Hepsi bitik halde onlarca adam giydikleri zırhın içinde birer kirpi gibi büzüşmüşlerdi. Onlara gidip Agincourt'u sordum.

" Oraya gitme. Orada sadece cesetler ve balçık var" dediler. Korkum büsbütün artmıştı. Onlara yalvardım ve para teklif ettim. Üç parça altın karşılığında bir tanesi beni atına bindirip oraya götüreceğine söz verdi. Carre adında basit bir köylüydü O da. İki gece yol aldık. Adam merhametli biriydi benden faydalanmaya bile çalışmadı. Bu kadar yolu neden geldiğimi anlatmama bile izin verdi. Bana çok acımıştı. Sadece 21 yaşında olduğunu söylediğinde çok şaşırmıştım çünkü kırk yaşında bir adama benziyordu. "Öldürdüğün her adam seni bir yaş daha yaşlandırır küçük kadın" diyerek gülümseyecek kadar da hoş gönüllüydü. Keşke Mats'imi tanısaydı. Keşke güneş o gün açsaydı ve yağmur yağmasaydı.

Agincourt'a vardığımızda kocaman arazi insanlardan geriye kalan beden parçalarını yiyip bitirmekle meşgul olan yılandan çiyandan kargadan ve türlü kemirgenden görülmüyordu bile. Eğer bir cehennem varsa, gözlerimin önündeydi. Toprağın rengi bile dökülen kanlardan grileşmişti. Her yerde O'nu aradım. O'nun ölüsünü. Dağılıp parçalanmış ordudan kalanların nereye gittiklerini bile bilmiyordum. Burada bulamazsam bir ömür boyu arardım O'nu. Ama nerdeyse tek bir cesedin bile yüzünü tanımak imkansızdı. Çaresizce çamurun içinde saatlerce O'nu aradım. Carre kılıcıyla etraftaki leş yiyicileri uzaklaştırıyordu. Güneşten yüzüm acıyordu ve artık çaresizdim. Bakabileceğim hiçbir yer kalmamıştı ve bir an kendimden geçecek gibi olup sendeledim. Bir adım daha attım ama o an gözlerim karardı. Yere yığılırken kendimi tamamen unutmuştum. Karanlığın ortasındaydım şimdi.

Ve O'nu gördüm. Tatlı Mats'imi. Tıpkı rüyamda gördüğüm gibi zırhını giyinmişti ve bana gülümsüyordu. "Ölmen gerek Dulcinea. Güzel yüzüne tekrar dokunabilmem için ölmen gerek."

Bir daha O'ndan hiç ayrılmadım. Tek bir an bile.


9 Mayıs 2015 Cumartesi

Kötülük


"Damiens'e iki saatten fazla çizme işkencesi yapılmış, çektiği korkunç acılarla şiddetli haykırışlar koparmış ve zaman zaman bayılma noktasına gelmiş ancak konuşmayı reddetmişti. Sonunda, uzuvları parça parça olduğunda, hekim daha fazla dayanamayacağını söyledi. Darağacında, sonu gelmeden önce, Damiens en büyük işkencelere maruz kaldı. Cellatların anlattıklarına göre, kollarının yakılması esnasında mavi alev Damiens'ın derisine değdiği zaman korkunç bir haykırış kopardı ve iplerinden kurtulmaya çalıştı. Ama ilk andaki acısı geçtikten sonra, başını kaldırdı ve duygularını yalnızca sıkılı dişleriyle göstererek yanan eline baktı. Bu dehşet verici işkenceler peş peşe uygulandı. Göğsü ve uzuvları kerpetenle didik didik edildi, yaralarına kızgın yağ ve kurşun döküldü. Sonunda cellatların koşturduğu dört at uzuvlarını gövdesinden ayırdı. Yine de öyle dayanıklıydı ki onu parça parça etmeleri saatlerce sürdü. Sonunda çaresiz hala yaşayan gövdesi bıçakla dörde ayrıldı. Casanova, bu korkunç sahneyi dört saat boyunca seyretme cesareti bulduklarını söyler ve şöyle der; defalarca yüzümü çevirmek, gövdesinin yarısı koparılırken iç paralayan çığlıklarını duymamak için kulaklarımı tıkamak zorunda kaldım ama Lambertini ve şişko teyzenin kılı bile kıpırdamadı


1757 yılında Fransa kralı XV. Louis'ye suikast girişiminde bulunan Robert François Damiens'e yapılanlar kısaca böyle. Buna benzer ve daha da beter anlatımlara rastlamak mümkün. Roma'da gladyatörlere, Katoliklerin protestanlara, yahudilere, engizisyon döneminde kadınlara çocuklara, çinlilerin japonlara japonların çinlilere yaptıkların yanında bu anlatım masum bir ninni olarak bile nitelendirilebilir. Tüm bunlar neden yapılıyor? Savaş, nefret, adalet bir çok cevap duyabilirsiniz bu soruya ama hiçbir cevap burada anlatılanların dehşetinin karşılığı değil. İnsanlık binlerce yıldır bunu yapıyor ve yapmaya da devam edecek.

Hayatın, dünyanın, evrenin yarısı kötülük. Karanlıkla özdeşleştirilse de aslında balçık. Şeytanla tanımlansa da aslında gayet insana ait bir durum kötülük. Tanımlamaların bireyi rahatlatan yönünden ilerleyerek kötülük tam olarak çözümlenebilir bir şey değil ancak anlaşılabilir bir şey. Çünkü kötülüğün teşhis edilemez halleri bulunuyor.

Ceza ve adalet insanlık toplumlaşmaya başladığı günden bu yana var. Farkındalık arttıkça gelişen insanlığın en büyük sorunlarından birisi hep bu oldu; adaleti sağlamak. Bu nedenle insanlar çok belirgin bir doğru olanlar şunlardır yanlış olanlar bunlardır gibi ayrımlara yöneldi. On emir, yedi ölümcül günah gibi mini manifestolar bilinen beşeri dinlerden çok önce de mevcuttu. Tüm toplumların mitolojilerinde insan üzerinden anlatılan bir iyi kötü kavgası mevcutken, varolan anlatıların nerdeyse hepsinde tek bir tanrının bile suçlanabilirliğini göremezsiniz. Tanrılar iyilikten kötülükten adaletten ayrı tutulmuşlardır. Kutsallığın dokunulmazlığından insanlığın zihni de bu anlatılardan, yaratılan mitlerden dolayı kötülüğü göremez, anlayamaz, tanımlayamaz hale geldi. Kabil kardeşini öldürdüğünde buna açıkça ilk günah diyenler, kendileri gibi olmayan milyonlarcasını gözünü kırpmadan yakıp yıktı kılıçtan geçirdi. Böylece kötülük, en eski çağlarda olduğu gibi sadece kutsal atfedilmeyenlere özgü bir cezalandırma biçiminin aracı oldu. Hala da öyle.

Pekiyi nedir tam olarak kötülük?

Bilerek isteyerek etrafındaki tüm canlıların canını yakmak denilebilir belki. Kötülüğün acıyla mutlak bir ilişkisi var. Şu klasik hikayeyi tekrar etmekte fayda var; acı kötülüğe dönüşüyor. Seri katiller, caniler, diktatörler tüm bu berbat olarak tarihte adları olan insanların çoğunun acıya dair hikayeleri mevcut. Çocukken cinsel tacize uğramış, dövülmüş her türlü işkenceye maruz kalmış seri katillerin hikayelerini duymuşsunuzdur. 1999 yılında tüm suçlarını kabul eden Luis Garavito Kolombiya'da 300'den fazla oğlan çocuğuna tecavüz ve işkence etmiş ve öldürmüştü. Garavito çocukken cinsel tacize uğramış bir kurbandı. Tarihin bilinen en fazla insan öldüren seri katillerinden biri olan bu adamın cezası ise "iyi halden" 22 yıla indirildi ve hazır olun 3 sene içinde hapishaneden çıkacak.

Garavito'nun hikayesi ise bize bir şablon sunmuyor. Çocuk kötülüğe maruz kalır ve büyüyünce kötü biri olur. Şiddet mutlaka bulaşıcı bir hastalık. Kötülük çok kolay aktarılıyor ve yayılıyor. Garavito bilinen en tipik örnek. Korkunç İvan başka bir örnek. Örnekler çoğaltılabilir. İnsan ruhunun acıya cevabı mutlaka oluyor. Ancak tüm kötülükleri basit bir Freudyen çocuklukta çekilen acılarla temellendirmek yetersiz. Acı çeken insan, acısını kendine de yöneltebiliyor, başkalarına da yöneltebiliyor, daha da şiddetli biçimde tüm gördüklerine de yöneltebiliyor. Örneğin kayıtlı 71 kurbanı olan Pedro Rodrigues Filho, babasını işinden eden patronunu 14 yaşındayken öldürüyor. İlk cinayetini bu yaşta işleyen Filho'nun farklı bir hikayesi var. Filho için ailesi her şeyden önemli. Annesine sürekli şiddet uygulayan babası bir gün annesini usturayla doğrayınca, babasıyla aynı hapishaneye düşüyorlar ve kendi öz babasını hapishanede öldürdükten sonra kalbini çıkarıp yiyor. Filho aynı dönemde yaşayan başka bir seri katilin de peşine düşüyor. Kötülüğe karşı kötülükle yanıt veren bu kötünün onlarca insanı öldürmesi, elbette bir iyilik timsali olduğunu anlamına gelmiyor.

Küçük bir çocukken geçirdiği kaza sonucu kafasının ön tarafını korkunç şekilde çarparak tüm hayatı değişen Alexander Pichushkin, bu kaza sonrasında etrafındaki tüm çocuklar tarafından aşağılanarak büyüyor. Pichushkin'in o günden sonra davranışları son derece agresifleşiyor ama anneannesini çok seviyor. Akıl almaz bir zekaya da sahip ve çok iyi bir satranç oyuncusu aynı zamanda. Anneannesini kaybettikten sonra Pichushkin zihnindeki şiddet dürtüsünü açığa çıkarıyor ve kayıtlı 49 kişiyi öldürüyor ve bu sayının çok daha fazla olduğu düşünülüyor. Kendisi yakalandığında 64 kişiyi öldürmeyi hedeflediğini çünkü bir satranç tahtasında 64 kare olduğunu söyleyecek kadar planlı bir katil. Buradaki soru şu; Pichushkin eğer o kazayı geçirmeseydi, frontal lobu zarar görmeseydi, bu cinayetleri işler miydi? Beyin, nasıl bir sır saklıyor ki son derece sıradan bir çocuğu, tek bir darbeyle korkunç bir katile çevirebilecek öfkeyi zihninde üretebiliyor? Tek bir darbe ve bir şeyler salgılanmıyor. Elektrik yolları farklı iletiliyor veya kısa yollar kesiliyor. Tüm bunların sorumlusu zihin mi?

İnsan davranışlarını incelerken, insanların davranışlarını ihtiyaçlarını sadece salgılanan kimyasal maddelerin yarattığı reaksiyonlara göre değerlendirmek önemli bir şeyi gözden kaçırmamıza neden oluyor. Serotonin salgılanıyor ve mutlu oluyoruz. Demir eksikliğimiz var ve depresyona giriyoruz öyle mi? Belki öyle fakat insan iradesi sınırsızlaşabiliyor. Algı kimyasalları etkisizleştirebiliyor. Kimyasalları salgılatan da algı. Bize acı çektiren de mutlu eden de kör eden de algı. Güçlü olma isteği insanın doğasının özünde duruyor hala. İyi bir hayat yaşamak için güçlü olmak mı yoksa on binlerce yıldır tapındığı tanrıya özendiği için mi? İnanmak kadar rahatlatıcı çok az şey var hayatta. Korku gibi inanmak da artık körlüğün bir numaralı semptomu. Beynimiz tüm bunları bir an için sadece algılıyor hissediyor ve o an gelen komuta göre bir davranış geliştiriyor. Onlarca yıldır psikiyatri ilimi insan davranışlarını semptomlamaya, anlamaya ve buna göre "tedaviler" geliştirmeye çalışadursun, kötülük ve acı insan zihninden azalmak bir yana giderek daha da şiddetlenerek artıyor.

Funny Games adlı berbat Haneke filminin sonlarına doğru katiller şöyle diyordu; çocukken tacize uğramadık, dayak yemedik, bize batan tek bir şey bile olmadı ve biz böyleyiz. Belki de bu kadar basittir. Kötülük belki de bazıları için yemek yemek gibi bir ihtiyaçtır. İnsanlık tarafından hala bu kadar lanetlenmesine, bunca ahlak kuralına, kanuna, hukuğa, sosyolojik çabalara rağmen kötülük hiç olmadığı kadar yaygın ve aleni. Bu kurallardan da kendine yeni kötülükler üretmeyi becerecek kadar usta bir hayvan üstelik. En başından beri değişmemesi gereken kural unutuldu bile; öldürmeyeceksin. Çünkü daha geçerli ve kutsal kurallarımız var. Tüm bu kurallar ne için varlar? Elbette ki iyiliği tahsis etmek için. Tüm kadınların örtünmesi gerektiğini söyleyen de, onlar gibi olmayanları öldürenler de bunu kendilerince iyilik adına yapıyorlar. Aptallık algıyı yok ederken en korkunç zalimlikleri bile bir amaç uğruna yapılabilir kılıyor.

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...