18 Temmuz 2015 Cumartesi

Kara bir ayna ve gösterdikleri

Bu yazı diziyle ilgili belli ölçüde spoiler içermektedir.





Hayatlarımızın önemli bir parçası teknoloji ve artık yadsınamaz boyutlarda kendimizi iyi hissetmemiz için bize hizmet ediyor..mu acaba? Black mirror adlı alacakaranlık kuşağı vari dizi tam olarak bunu konu eden bir yapım. Teknoloji ve insan denen canlının hastalıklı ilişkisi malumunuz. Hemen herkes medyadan şikayet ediyor reklamlardan teknolojinin insan ilişkilerini kötü yönde etkilediğinden. Aslında özet şu; ne kadar imkan verilirse o kadar boku çıkar eğer imkan verdiğin yoz bir canlıysa. Dünyada doğru görünen ne kadar şey varsa artık yanlış gösterilebilir. "Doğru" kavramı artık bir videodan, whatsapp yazışmasından, internet ortamında edilecek bir kelamdan, fotonuzdan, sevdiğiniz tükettiğiniz şeylerden, hayallerinizden isteklerinizden kısacası ifşa ettiğiniz tüm kavramlardan artık sizin nasıl biri olduğunuzu ortaya koyarak kendini var ediyor. Doğru denen şey, neyi ne kadar gösterdiğinizle veya kontrolünüz dışında sizin adınıza gösterenlerle şekilleniyor. Kısacası doğru denen şey yok ediliyor ellerimizle daha fazlası gösterilerek.

Keskin bir istek ortaya çıktı teknolojiyle beraber; her şey görünür olmalıdır. Üstelik bu tartışılmayacak kadar net bir istek herkes tarafından kabul gören eyleme dökülen ve sonuçları, hissettirecekleri ne olursa olsun her şey görünür olmalıdır. her şey. Ne kadar iğrenç olduğu, anlamsız olduğu, ne ifade ettiği, ne anlattığı önemsiz. Hayatınızla ilgili her şey görünür olmalıdır. Üstelik insanlar bunu kendi elleriyle görünür kılmalıdırlar. Böylece her birey birer medya organına, bir eğlence kanalına, bir belgesel yapıma evrilecek kadar bunun bir parçası halini alır. Twitter ilk ortaya çıktığında arap baharı esnasında olayların içinde olan insanların attıkları twitlerle bu devrimin gerçekleştirildiği, artık her insanın olayları gösterme gücünün doruk noktasına çıktığı vurgulanıyordu anımsadınız mı? İşte bu güç, herkesin elinde artık. Periscope ile yatak odanızdan canlı yayın yapabilir, en mahrem anılarınızı videoya çekip yayınlayabilir veya bu videonuzu biri ele geçirip hayatınızı mahfedebilir, gittiğiniz mekanları, yaptığınız seyahatleri gösterebilir ve bunlarla insanların ne kadar muhteşem biri olduğunuza ikna edebilirsiniz. Tüm bunları neden yapıyor insanlar? Sadece ilgi görmek için değil. Devamlı olarak kendini doğrulamak için. Olduğu şeyden olabileceği şeye evrileceğine dair inancı için.

Ekran narsisizmi. Aslında tüm olay buraya kilitleniyor. Bireyin kendini ne denli muhteşem bir canlı olduğuna ikna etmesiyle başlıyor. Harika bir hayatı var, harika fikirleri var, muhteşem şeylerle ilgileniyor. Liste uzatılabilir elbette. Teknoloji artık bireyi sömürmüyor bile, birey denen şey tamamen yok edilmek üzere. Kendi olabilen, kendi kalabilen hiç kimse kalmayıncaya dek bu gösteri sürecek görünüyor. Hissedilecek olan ne varsa görünür kılınıyor, paketleniyor, şişiriliyor, sloganlaştırılıyor. Önemli günler sadece o gün anımsanıyor örneğin çünkü devamlı olarak bireyin kendini iyi biri olarak görme ve gösterme refleksi devreye giriyor. Artık linçler taşla sopayla çarmıhla yapılmıyor. Kelimelerle yapılıyor. Karşı taraftan gelebilecek en ufak olumsuz bir yanıt olmamalı. Herkes onaylamalı. Sevmeli. Çünkü birey onca çabayla uğraşla kendini cilalıyor. O muhteşem fikirlere sahipken kimse onu yadırgamamalı. Fotoğraflarını beğenmeli. Ona övgüler düzmeli. Çünkü aynı övgüyü düzenler de aynı paylaşımları yapıyor ve sistem işliyor. Bireylerin doymak bilmeyen beğenilme, katılımcı olma, ifşa etme arzuları tüm sistemi ayakta tutmaya devam ediyor. Üstelik sorsanız herkes bu durumdan şikayetçi. Herkes bir şeyleri devamlı surette yadırgıyor çünkü bu da onaylanmanın bir parçası.


Medyanın yıllardır süren "göster, seyirciyi olaya dahil et, yok et" sistemi bugüne dek eğlence dünyasının en bilindik en klişe ama en etkili sistemi hala. Medya bireyi eğlencenin bir parçası haline getiriyor. Düzenlediği yarışmalara " sen de katılabilirsin, sen de bu yıldızlardan birisi olabilirsin " hissini aşılayarak izleyen herkesin isteklerini kendine çekebiliyor. Böylece izleyiciler gördüklerini daha çok sahipleniyor ve orada olup biten anlamsız gösterinin farkına varamıyor. Seyrettiği şeye çekilen ve o yarışmaların bir parçası halini alan kişilerin unutulması yani yok edilmesi de çok uzun zaman almıyor. Sonra bir başkası geliyor ve aynı işlem devam ediyor. Dizinin en can alıcı bölümlerinden birisinde nerede ne zaman ve nasıl olduğu belirsiz bir kapalı mekanda tüm günlerini pedal çevirerek ve dev ekranlarda onlara izletilen şeylerle geçiren genç yaştaki insanları birer çöp gibi öğüten sindiren ve kim karşı çıkarsa çıksın o karşı çıkanı dahi sisteme entegre edip yine kazanan bir durum seyrediyorsunuz. Şarkı söyleme hayali olan bir insan evladını bir porno yıldızına, o hayale sahip olana aşık olan insanı bir vaizciye çevirecek kadar aksamaz bir sistem bu. Bu insanların gerçekte hissettikleri şeyleri bozarak, yontarak kendi işine yarayacak hale getiren bir yapı. Sistemin açık vermemesinin tek bir nedeni var; bireylerin ihtiyaçları. O ihtiyaçları da tamamen ekran üzerinden giderecekleri sanrısını yaratması. The network adlı filmde filmin kahramamanının tv ekranına çıkıp " biz can sıkıntısını öldürme işindeyiz. bizler gerçek değiliz siz gerçeksiniz. bu nasıl bir manyaklık" diyerek isyan etmesi bile şovun bir parçası aslında. Black mirror da aslında bir şov ve şovu yerden yere çarparak bizi bizle yüzleştiren bir aracı ama yine de bir gösteri. Bu da korkutucu bir ironi.


Pekiyi ya bir ülkenin başbakanını bir domuzla ekranların önünde sevişmekle tehdit eden teröristler? Bu tehdidi yine sistem üzerinden youtube'a yükleyerek milyonlarca insanın izlemesini sağlayan teröristlerin kim olduğunu bilmiyoruz bile ve bunun da bir önemi yok aslında. Ama o teröristerin yakalanmasını engelleyen de yine medya, yine izleyiciler ve sonunda olup biten her şeyin sorumlusu da nerdeyse teröristler haricinde kalan sistemin tamamı. O kadar ki teröristler tüm bu insanların yanında masum bile kalıyor neredeyse. İnsanların "insan hayatı daha önemli" yargısı net bir doğru olarak görünürken o hayatı kurtarmak için yapılanlar aslında umurlarında bile değil. Sokaklarda tek bir allahın kulu kalmayıncaya dek oturup ekran başında olabilecek en iğrenç görüntüyü bile ellerinde biralarla veya bir hastanede iş başındayken bile izleyecek kadar gösterinin müptelası insanlarla dolu bir dünyanın parçası olduğumuzu gösteriyor Black mirror.


Matrix'in o meşhur sahnesinde sorulan soruyu anımsayalım tekrar; gerçek nedir? Sıradan duyularımızla algıladığımız her şeyi gerçek olarak nitelendirebiliriz. Teknoloji algılarımıza daha fazla yardımcı olarak bizleri daha farkındalık sahibi yapabilir elbette. Gözlerimize yerleştirilen birer kaydediciyle yaşadığımız her saniyeyi kaydedip bunları izleme şansı verebilir örneğin. Gördüklerimizi yakınlaştırabilir, uzaktan duyamadığımız konuşmaları dudak okuyucusuyla bize anlatabilir, bir an içinde olup farkedemediğimiz tonlarca ayrıntıyı gözlerimizin önüne serebilir. Duyguları ifadeleri edilen kelamları tekrar tekrar bize yaşatabilir hatta artık daha derinlemesine hissedemediğimiz anıları bizlere tekrar yaşatabilir. Gerçek sadece hissettiklerimizden ibaret midir? Biz bir şeyi hissediyorsak o elbette öyledir. Bedenimize pompalanan maddelerin kimyasal reaksiyonların o anda bizim için bir anlamı yoktur. Bizi tahrik eden şeyin, ağlatan, öfkelendiren, susturan, güldüren şeylerin basit birer elektriksel iletim olduğunu o anda düşünmeyiz bile. Gerçek algılarımıza bırakıldığı ölçüde bizi kolayca kandırabilir. Gerçek, gündelik hayatımızın en büyük kandırmacası haline geldi artık. En masum insanı korkunç biri olarak görebiliriz, en sıradan insanı büyük bir fikir üreticisi olarak algılayabiliriz. En vahşi görünen görüntüleri açıklanabilir hale getirebiliriz. Her şeyi açıklayabiliriz artık. Çünkü algılarımızın kaypaklığına hizmet edebilecek tonla araç elimizde. Gerçek nedir? Gerçek aciz algılarımıza bırakılamayacak kadar narin bir canlı gibi bir kaç saniye içinde uçup gidebilecek bir şeydir.


Teknoloji bizi duyarsızlaştırmıyor. Biz teknolojiyi ve daha bir çok şeyi kullanarak giderek daha duyarsız canlılar haline gelmeyi kendimiz seçiyoruz.Güya her şeye duyarlı, her şeyin farkında olan ama aslında giderek hiçbir şey hissetmeyen kabuktan ibaret yaratıklar. İnsan daima kendini tanrısal bir canlı olarak görmeyi tercih ediyor. Daima kendisine verilen imkanları kullanarak üst insan olabileceğini, daha fazla bilgiyle daha bilge olabileceğini zannediyor. Ancak zihni bir bebeğin evreni algılayabileceğinden daha yavaş çalışıyor. Kendini, hissettiklerini dahi anlamaktan aciz bir canlı insan. Ne hissedeceğini ve o hissettikleriyle ne yapacağını bir türlü bilemezken eline büyük bir güç geçiyor ve o güçle ne yaparsa doğru olacağından da çok emin. Her adlı filmde bir yapay zekayla aşk yaşayan insanın hissettikleri gerçekti. Çünkü böyle algılıyordu. Böyle algılamasını sağlayan iletişime sahipti. Aşk kadar derin olduğunu düşündüğümüz bir duygunun sadece ses veya yazı dili üzerinden hissedilebileceği bir çağdayız artık. Hissettiklerimizi derinleştirebilecek bilgiye ve algıya sahip olmasak bile bunu sorgulamıyoruz. Ölüleri bile diriltebilecek gücümüz olsaydı eğer, onları da kendimize hizmet edebilecek kölelere çevirirdik. Köle olmaya gönüllü köleler gördünüz mü hiç? Eğer insana tüm ihtiyaçlarının da ötesinde onun zihnini hapsedecek bir şey bulabilirseniz eğer, o zaten size seve seve köle olacaktır. Tüm isteklerimiz, daha fazlası için. Daha da fazlası da olacak merak etmeyin.





Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...