29 Temmuz 2013 Pazartesi

Bir insanlık ütopyası; sevmek




Kieslowski'nin Üç Renk üçlemesinin en allak bullak edici parçası olan Mavi, insan doğasındaki en temel isteği ele alıyor; özgürlük. Bu filmi en iyi biçimde açıklayan şey, filmin nerdeyse tamamında duyduğunuz, orjinal sözleri yunanca olan ve Zbigniew Preisner'in bestelediği Song for the unification of europe'un sözlerinde gizli.

Meleklerin, tüm insanların dilini bile konuşuyor olsam da
Eğer sevgiye sahip değilsem
Ben sadece kendini tekrar eden yankılanan bir çanın sesiyim

Tüm kerametleri çözmüş
Tüm bilgilere ve sırlara vakıf olsam bile
ve dağları yerinden oynatacak bir inancım olsa bile
sevgiye sahip değilsem eğer
ben bir hiçim
ben bir hiçim
ben bir hiçim

sevgi sabırlıdır, sevgi naziktir
sevgi kıskanmaz
sevgi böbürlenmez
sevgi gurur değildir
her zaman korur
her zaman güvenir
her zaman ümit eder
her zaman sebat eder
sevgi asla başarısız olmaz

Fakat kehanetlerin olduğu yerde
onlar sona erecekler
lisanların olduğu yerde
onlar durgunlaşacaklar
bilginin olduğu yerde
o yok olup gidecek

ve şimdi şu üçü kaldı
inanç, umut ve sevgi
bu üçü arasında en büyüğü
sevgidir

Görüldüğü üzere burada yapılan sevginin tanımı bizlere oldukça yabancı. Hatta kimileriniz şimdiden "hangi enayi bunu yapar?" diye sormaya başlamıştır bile. Öyle korkunç zamanlar yaşıyoruz ki sevmek bile bir süs bitkisinden farksız. Sempatik bir oyuncaktan fazlası olarak algılanmayan, dile getirilmesi nerdeyse komik bile bulunan, anlatılması, söylenmesi bir acziyetmiş gibi hissedilen, güçsüzlük gibi görülen o yüce tanrıyı kendi ellerimizle boğazlayan bizlere elbette burada yapılan tanım komik gelecektir. Çünkü insanların çoğunun yaşadıklarına göre, sevgi acı verir mutlaka. Bir yere gelinir, orada sevginin ızdırap dolu bir hapishaneden farkı yoktur. Kim biri uğruna veya bir şey uğruna acı çekmek ister ki artık? Gerçi bunu bile yüceleştirecek olan, kendine acılarından paylar çıkarıp kendini varlığını parlatacak olanlarımız elbet olacaktır. Öyleyse söyleyin; bu sözlerdeki tanıma göre sevgi buysa eğer, biz bugüne dek gerçekten hiç sevdik mi?

Şarkının adının avrupanın birleşmesiyle ilgili olması da apayrı bir ironi aslında. Tüm insanlığı birleştirebilecek olan yegane şeyin reçetesi sunuluyor şarkıda ve daha avrupanın birleşmesi bugün bile ekonomik sosyal tonla nedenden ötürü gerçekleşemiyor. İnsanlığın tek ve hür olması ütopyasına karşı neden bu birleşmenin hala bir ütopya olarak kaldığının da en çıplak açıklaması aslında. Tüm insanlığın özgürlüğü de bu birleşme gerçekleşmeden imkansız.

Bireysel olarak bildiğiniz yaşadığınız sevgiye geri dönelim. Sevdiğimiz insanlara neler yapıyoruz şöyle bir düşünelim. Sevdiklerimiz, bize en fazla katlanan insanlar oluyor genellikle. Bir insanı olduğu gibi tanımanın ne derece tahammül edilemez olduğu açık. Badlik amiri adlı şarkının bir yerinde "sevgiyle yapılan hiçbir şey insana zarar vermez" denir. Hayır abicim. Verir. Veriyor. Sevginin o nazik teslimiyetine güvenen bizler, kendimize davrandığımız gibi davranmıyoruz karşımızdakilere. Bize yapılmasını istemediklerimizi önemsemeyip, yok sayıp, anlamsızlaştırıp yapıvermemiz oldukça kolay. İlgi bekleyip görememek, kıskanmak, sahiplenme duygusu adı altında karşımızdakini yönetmeye kalkmak, hatta O'nu kendi istediğimiz o kafamızın içinde olmasını dilediğimiz şekle sokmak için elimizden geleni ardımıza koymuyor muyuz? Bir yerinden tutup bir insanı başlıyoruz sevmeye, sonra o insanın altındaki düğüm olmuş ipler ortaya çıkınca o ipleri olduğu gibi bırakamıyoruz asla. Ya o ipi kesiyoruz, veya daha da düğüm haline getiriyoruz.

Bu yüzdendir hep öğütler verişimiz, kendimizi korumamız. Hep aradığımız o şey, aslında kendimizde bile olmadığı halde cüret edip beklediğimiz. Yokluğunda da varlığında da eksikliğinde de hep acılar çektiğimiz sevgiyi ellerimizle paramparça edip sonra başka acılara suç atmamız. Ben aslında çok iyi biriyimdir. Bu hiç kimsenin umrunda değil. Senin kim olduğunun, ne yaptığının hiç önemi yok. Ne hissettirdiğinin var. O anda ne yapıyorsan, ne diyorsan karşındakine onu hissettiriyorsun. İstersen evrendeki tüm bilgilere sahip ol, eğer hissettiremiyorsan, hissedemiyorsan bir hiçsin.

Çok korkunç şeyler oldu. İnanın çok korkunç. Bu hayat dediğimiz kedi yavrusunu bile bir ejderhaya çevirmeyi becerdik. Çektiğimiz onca acının hep bir açıklaması vardı. Her zaman açıklamayı en iyi şekilde becerir zaten insan. Zekamız ve inandıklarımız saolsun. Kendimizi aklamayı becermek zorundayız da hayatta kalmak için o da bir gerçek. Peki ya çektiğimiz acıları neden başkalarına çektiriyoruz öyleyse? Annesinden veya babasından sevgi görmemiştir, sonra büyür bir çocuk, birisi onu çok sever, o da karşısındakini, ama ne yapar? bir türlü o eksik şeyi bulamaz. O içine atıp kendiyle yüzleşemediği acılarının yankısını duymamazlıktan gelerek yaşar. Sonra, sevemez elbette. Sevse bile hastalıklı, biçimsiz ucube bir yaratık gibidir o sevgi. Zaten çeşit çeşit sevgi var hayatımızda. Sevgiye bile hastalıklı payesine biçebileceğimiz kadar sevginin çeşitlerini türettik.

İstediği ne varsa kendisine sunulmuş biri mesela, ne dilerse önünde, ne isterse yapabiliyor ve zannediyor ki özgür. Evi arabası mükemmel bir işi, güzeller güzeli bir eşi, akıllı mı akıllı çocukları falan var. Zannediyor ki aidiyet sevgidir. Bütün bunları sevgiyle yaratmıştır dünyasında. Çalışarak veya delirerek kim bilir. Mutludur da sorsanız. Anlar ve bilir de sizden bizden daha çok.

Bir başkası insanların iyi ve mutlu olması için çabaladığını zanneder. Bir siyasi mücadelesi vardır veya isyan etmektedir otoriteye. Sonra güya insanlar için güzel şeyler yapıyorum adı altında böler parçalar o insanları. Suçlar. Bizdensiniz veya değilsiniz bile der. Nefret ettikçe sevgi adı altında yaptıklarının zulümden farkını anlayamaz hale gelir. Körlüğünü etrafında kendisi gibi düşünenler bile görür de ona söyleyemez korkudan.

Üç renk mavi'de hikayenin kahramanı Julie bir kaza sonucu kocasını ve 5 yaşındaki çocuğunu ölüme uğurluyor. Her şeyini kaybediyor. Sahip olduğu ne varsa satıyor. Arkadaşlarını dostlarını sevdiği tek bir allahın kulunu bile aramadan çekip gidiyor. Özgürleştiğini zannediyor. Geçmişten kurtulduğunu. O eşyaları o mavi odayı kocasının bestelerini görmezse duymazsa hissetmez zannediyor. Ama geçmiş asla peşini bırakmıyor. İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın, tüm hayatını bir saniyede kaybettiği anda kurtulamaz o acıdan. O yüksek tavanlı evden, o yavru kediden, leylaklardan, o havludan, oyunlardan, duvarlardan, kazablankalardan o uyunan yastıktan, sabahın beşinden, sadece sana seslendiği adından, aynalardan, duvarlara yazılmış yazılardan, mektuplardan, tonlarca yanlış anlamadan ve yalandan, demlenen çaydan, getirilen bir bardak sudan bile kaçamıyor insan. Tüm bilincin en dip köşelerine kadar işlemiş bir kül gibi üzerini örten o grilikten benzersiz bir haz bile almaya başlıyor hatta insan. insan ya. Lanet olası insan.

Nihai bir yer var ömrümüzde. Mutluluğun gelip geçici olamayacağı bir yer. O yerde sabitlenip kalıyoruz. Büyüyemiyoruz belki de. Kırıla kırıla parçalarımızı araya araya yolun neresine geldiğimizi bile farketmeden oraya vardığımızı bile hissetmeden orada kalakalıyoruz. Bir yer var, orada ne kıskançlık, ne yalan, ne de tutku var. Ne şehvet ne de sessizlik. Orada sadece kendimizle olan hesabımız var. Kimileri için tanrının meleklerine defterler tutturduğu bir hesap. Kimilerine göre ise sadece adaletin tecellisi. Yok mu hiç peki aramızda gerçekten sevgiyi bilen ve yaşayan? Elbet var. Ama anlatmazlar. Kim etrafındaki herkesin arayıp da bulamadığı sahip olmak için inim inim inlediği şeye vardığını söylemeye cesaret edebilir ki?








26 Temmuz 2013 Cuma

Acaba


Dönelim
Döndürsün bizi
Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi
Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan
Ve akılda kalan bir yokuştan
Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından
Ve çocukluktan
Dönelim
Dönelim mi biz
Gençlikten, oralardan
Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Dönelim mi acıya
Acıya, büyük acıya
Ve soralım mı acaba
Ey büyük yalnızlık insansan eğer
Bir kaya
Dalgalar yalarken onu
O bakarken kaskatı kalabalıklara
Ah, kalbin bulut bulut akan sesi.

Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey
Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı
Kedilerden örülmüş bir semte
Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi
Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri
Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan
Her şeyin, ama herşeyin çok dıştan farkedildiği
Eh belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği
Belki de genç bir şairden ödünç alınan.

Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor Ruhi Bey
Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki
Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda
Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi
Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına
Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına
Azıcık vakit kalmış
Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar
Gövdenin yazgıya başkaldırması mı
Ruhi Beyin
Başkaldırması mı yoksa

Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi

Ama belli ki sonundayız her şeyin
En sonunda.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Saul'ün intiharı veya kahramanların sıradanlığı


Salgınların, dinsel katliamların ve açlığın içinde doğup yaşamış ve ölmüş Bruegel'in hayatı boyunca gördüklerini burada elbette özetleyemeyiz. Tablolarına kahramanlarını birer ayrıntı olarak yerleştiren, neredeyse her tablosunda insanlığın ne derece zalim ve anlamsızca şiddet dolu olduğunu gösteren "baba" Bruegel'in Saul'ün intiharı tablosu karşınızda.

Koca bir ordunun etrafını çevirip kıstırdığı Yahudilerin ilk kralı Saul, hemen yanında yaveri ile yaralanmış ve önünde duran kılıcının üzerine düşerek intihar ediyor. Saul'ün savaştığı ordu kutsal kitaplara göre Filistin ordusu. 5000 yıldır süren husumetin nedenlerini de aslında açıklayan tarihi ve dini bilgiler bir yana, Saul aslında Tanrısı tarafından cezalandırılıyor.


Tanrı Saul'e etrafındaki tüm kavimleri kadın çocuk demeden öldürmesini emrediyor, Saul ise bunu dinlemiyor. Dinlemediği için de kibirli olmakla damgalanıyor ve sonunda da o öldürmediği kavimlerden birinin ordusu gelip O'nu delik deşik ediyor oklarıyla. İncil'de ve Tevrat'ta ayrıntılı biçimde Saul'ün hikayesi anlatılır ve her ne sebeple olursa olsun, tanrıya itaat edilmesi gerektiğine örnektir. Bruegel'in tablosunda ölmek üzere olan Saul'ün halinde hiç ihtişam yoktur. Yanındaki yaveri korkudan kaçmak üzeredir. Kutsal kitaplardaki hikayeye göre Saul'ün intiharı da çelişkilidir.

Tablodaki ordunun da kutsal kitaplarda yazanlara rağmen tabloya göre aslında kimin ordusu olduğu belli değildir. Bruegel, kutsal kitaptaki bir olayı resmediyormuş gibi değildir. Bir kralın bile düşebileceği en aciz halin resmini yapmıştır burada. Kibriyle her şeye gücünün yeteceğini düşünen insanın sıradanlığını ve ne denli küçük olduğunu göstermiştir. Yanında kralı korumakla görevli olanların bile dehşetle korkup kaçabileceğini anlatmıştır. Saul'ün intiharı da tevrata ve incile göre çelişkilidir. Tevrata göre Filistin ordusunun okçularının oklarıyla ağır yaralanır kral. Bir köşeye çekilir ve düşmanlarının eline geçmektense ölmek istemektedir. O sırada yanında olan yaverine kendisini öldürmesini söyler. Kimi yorumlara göre yaver kralı öldürür, tacını da yanına alır hikayeyi anlatabilmek için. Kimine göre öldüremez ve Saul kendisi önündeki kılıcının üstüne düşerek intihar eder. Kimisine göre ise tacı olmadığı için gelen ordu tarafından sıradan biri zannedilir ve kılıçtan geçirilir. Ancak şu kesindir, Saul yenilmiştir ve bir kral olsa bile en aciz durumlara düşmüştür.


Bruegel'in diğer tüm tablolarında olduğu gibi ana kahramanlar asla tablonun merkezinde değillerdir. Sadece birer ayrıntıdırlar. Tıpkı kendi hayatlarımız gibi. Hatta Bruegel'in tablolarındaki insanlar tahtadan gibidir. Birer kukla gibi. Kırılgan ve biçimsiz. Bir savaş manzarasının bile ötesinde sakinlik ve huzur vardır aslında. Göğün sadece bir kısmı kırmızıya çalıyor bu tabloda da. Aslında göremediğimiz uzak yerlerde ve göklerde bir huzur var der gibi.


14 Temmuz 2013 Pazar

Martyr. Kelime anlamı olarak "şahit olan" demek. Zihnin ulaşamayacağı en derin noktaya veya kendine ulaşabilen bir şahitlik. Kahramanın sonsuz yolculuğunun nihai varış noktasına ulaşmış olan. Aslında şehit olarak çevirdiğimiz bu kelimenin içindeki kutsallık, artık anlamının çok dışına çıkarılmış. Her mücadele için ölen kişiye artık rahatça şehit denebiliyor. Görülemeyeni görebilenlere, anlayamadıklarımızı anlayabilenlere atfedilmiş bu kelime, artık bir kutsallık ateşleyicisi. Martyrs 2009 yapımı bir filmin de adı.


Şimdi peşinen söyleyeyim; "aaabi çok feci film yea işkence dehşet şiddet gırla" diyen, gore film sevicisi, saw, rec tarzı filmlerin beğenicisi, herkesin midesinin kaldırmayacağı filmleri izlemekle övünen ergenlerin baya rağbet ettikleri bir film bu. Çoğu insan da filmi izleyip "ay allah belanızı vermesin bu nası film :(( bu nasıl SAPIK bir aklın ürünüdür :((" diyecekler /dediler. Üzülmeyiniz, çünkü bu filmin derdi sizinle veya sizin kapı aralığı kadar algınıza yönelik değil. Filmi beğenmezsiniz kesinlikle doğal, ama bir filmi çok kanlı diye eleştiren insan, hayatın ne olduğu hakkında zerre fikre de sahip değil. Zaten böyle bir filmin senaryosunu yazıp çeken bir insan varsa hayatta, bunu düşünüp yazan adamdan binlerce yıl önce bunun daha beterini düşünmüş ve uygulamış birilerinin de olduğunu bilin.

Filmin senaryosundan bahsetmeyeceğim ama filmin ana konusu acı. Fiziksel acı, zihinsel acı, her türlü acı. Acının insan doğasına etkisi nedir, acı insanı nasıl şekillendirir, aklın ve zihnin alamayacağı bir acının karşısında insan neye dönüşür? Sandığınızın aksine bir şiddet pornosu değil bu film. Bunun için cannibal holocaust veya guinea pig serisini izleyebilirsiniz ki beş para etmez filmlerdir.

Hayatımızda en çok korktuğumuz ve asla kaçamadığımız bir gerçek acı çekmek. Her türlü fiziksel acının yaratacağı travma kesindir. Çocukken öğretmeninizden yediğiniz tokattan, haberlerde şahit olduğunuza, aşk acısından, vicdan azabına, varoluşsal sıkıntılara? dek çok geniş bir yelpazesi var acı çekmenin. Bir çeşit şekillendiriciden çok, bir kaçış sendromu da yaratıyor bazen. Kötülükle acı çekmenin içiçe geçmesi de buna güzel bir katkı sağlıyor. Kötülük sorunu salt hareketten niyete giden bir eylem olarak gayet çıplak ve saf bir sorun. Acı ise kötülükten dolayı yaratıldığı gibi, kötülüğün kendisi bile acıdan korkuyor. Belki de bu nedenle kötülüğü yok etmek için kötü olduğu düşünülenlere sürekli acı verilerek bir ders verme psikozundan çıkamıyor insanlık. Cadı avları, engizisyon, kölelik, din savaşları ve daha tonla şeyin içindeki kötülükle savaşma ve onu acı çektirerek yok etme motivasyonunun kaynağını da bu oluşturuyor.

Ancak insanlık, tarih boyu aslolan iki soruyla derin ilişki içindeler. Birincisi tanrı var mıdır varsa kimdir? ikincisi biz nerdeyiz? Tasavvufta ve diğer dini tradisyonlarda ermiş olarak adlandırılan insanların yaşadıklarına bakıldığında, her zaman bu kişilerin derin acılar çektiklerine şahit olursunuz. Örneğin aylarca oruç tutan yogilerden, çölde günlerce gezmekten artık bedensizleşen mecnuna, şems gittiği için çektiği hasretten varlığı unutan mevlana'ya, gözleri oyulmasına rağmen bağırmayan hallac-ı mansura dek, ermiş hikayelerinin içinde her zaman arınmak için acı vardır.

Algının insanın zihnini kör ettiği, her zaman perdelerin olduğu söylenir durur tasavvufta veya başka geleneklerde. Bu perdelerin kaldırılabilmesi için türlü yöntemler vardır. Cizvit rahiplerinin bile her gece kendilerini kırbaçlamaları da bundandır biraz. Bir insanın kendine bilerek isteyerek acı çektirmeye çalışması acıdan fellik fellik kaçan günümüz insanının anlayabileceği bir şey değildir. Ancak maneviyata ulaşabilmek için canlarını verebilecek insanlardır bunlar.

Martyrs aslında bu maneviyat ve salt gerçeğe ulaşmanın acıdan geçtiğini anlatan bir hikaye sunuyor. Filmi bir korku filmi karegorisine sokan şeyse, filmin ilk 40 dakikasında olup bitenler. Eğer bir filmde kan ve katliam varsa, o filmi olduğu gibi korku kategorisine sokmaları da doğal elbette. Hatta filmin türkçe çevriminin işkence odası olması da filmi mideye zor gelecek bir şeyler izleme ve şaşırma isteğiyle izleyenlere ikinci yarısında sağlam bir tokat patlatıyor.

İnsan zihninin acı karşısındaki kesin hafızası filmin başında olan olayla sonrasında gerçekleşen aile katliamının asıl nedeni. O hafıza, öyle bir şekilde insan zihnini ele geçirir ki, sizin hayatınız boyunca yapacağınız en alakasız davranışa bile sirayet eder. Tüm varlığınız bir yerden sonra o acının bir parçası halini alır. Filmin kahramanı da böyle bir hafızanın bıçağından geçmiş.

İnsan zihninin acıya karşı tepkileri korkuyla özdeş. Eğer acı varsa korku acının hemen yanındadır. O korkuyla başedilemediği yerlerde sınır aşılıyor. Gidilecek en yanlış yol ise artık var olmayan düşmanlarla mücadele etmek. Bir kapı gıcırtısından bile insanın duyduğu derin korkunun nedeni bilemeyeceği bir acıyla karşılaşma olasılığı. Eğer böyle bir acıyla hayatında bir kez bile karşılaşmışsa o kişi, o acının öznesini zihninde yaratabiliyor ve aynı özne artık orada olmasa bile defalarca o acıyı kendi kendine yaşatabiliyor. Şizofreninin en derininde yatan şeylerle bile açıklanamayacak bir kendini bilmezlik yaratabiliyor. Bu durumdan da kurtulmak oldukça zor. Psikiyatri biliminin en baş edemediği şeylerden birisi de travma. Çoğu kurban, eğer becerebilirse yaşadıklarını yok saymayı tercih ediyor ama bir şekilde o korku kendini başka bir yerden ortaya çıkarmayı başarıyor.


Ancak çok güçlü bir aklın ve iradenin kaldıramayacağı acı olmayabilir. Her türlü acıya dayanabilecek bir aklın dönüşeceği şey, o ermişlerin aradıkları şey olabilir. Sıradan hayatlarımızda çektiğimiz sıkıntıların belki de yüzbinlerce katını çeken insanlar var hayatta. İnsanlar haklı olarak acıdan kaçtıkları için empatinin de paramparça edilmesi şaşırtıcı değil. Ancak bazı insanlar bu acının üstüne gidiyorlar helak olma pahasına.

Martyrs insan nedir sorusunda olabilecek en korkutucu yönden cevap arıyor.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Adını Funda oteli koy

Adını funda oteli koy
Aklından gelip geçen bir yazın
Ve akşam güneşlerinde orda burda
Bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda
İnce ince gezinen turuncu adamların.

Adını funda oteli koy
Sevdamızın da adını
Ayakları dibinde gün batımının.
Ve ağzında binlerce güneşin tadı
Dilinin ucunda yalnızca kendi adın.

Çünkü sevdikçe beni sen kendini tanıdın.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Başıboş şeylerden bahsetmeye dair.

"hiç gerek yok üzülmeye. Değmez O'nun için" diye buyurdu arkadaşı. Ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikri yoktu halbuki. Sonra neşelenmesi için anlamsız bir kaç şey daha söyledi. Kelimeler duyulmaz bazen. Hissedilmez.

Ghost Dog'u izledin mi diye sordu adam kadına. Samuraylar hakkında bilgim var ama izlemedim duydum dedi kadın. Başıboş şeylerden bahsetmeye dair bir başka örnek daha.

"o seni sevmiyordu ki zaten" dedi annesi kızına. Nerden biliyorsun sorusu hiç bu kadar anlamsız olmamıştı. Çay içelim çay. Ondan sonra daha iyi düşünürsün. Bir bitkiyle düşüncenin kusursuz uyumu.

"açım bir kalem alır mısınız?" diye sordu kucağında bir bebekle bir kadın bir cafenin dışından içindekilere. "bunlar zaten para toplayıp senden benden zengin oluyorlar" buyurdu ordan bir garson. Cafenin dışındaydı. Onlar içerdeydi. Onlar en iyisini bilirdi.

O esnada bir evde birbirini kovalayan kediler vardı. Erkek kedi yüksek bi yere çıkıp heykel gibi durdu ve aşağıdan dişi kediye baktı. Dişi kedi "aşağı in korkak herif diye bakıp suratını yalamaya başladı. Erkek kedi yattı oraya uyuyakaldı.

"ay şoke oldum inanır mısın??" dedi kadın yanındaki arkadaşına mağazanın ortasında. Kulakları dikenli telle çeviren bir müzik eşliğinde. Ayakkabılar sanat eserleridir. Ama bazı alıcıları pek sanat sever değillerdir.

"genelliyorsunuz sevgili dostum olmuyor böyle" dedi yaşlı adam piposundan bir fırt çekerek. Karşısındaki adamın fuları ters dönüverdi o anda. O fular adamın kafasına doğru yükselip bir bandana gibi alnını sardı ve kendiliğinden sıkılaştı. Kimse şaşırmadı bu olanlara.

"olduğu gibi bir insanı kabul edemiyorsun işte." dedi on yaşında bir oğlan çocuğu yanındaki arkadaşına. hayatının sonuna kadar yapacağı tek doğru tespit olacaktı bu.

"işyerinden aradılar kovulmuşum hayatım" dedi adam karısına. Kadın o sırada elindeki bardağı bıraktı adama sarıldı. "önemli değil sevgilim. sen daha iyisini bulursun" dedi adamın yüzünü iki elinin arasında tutup. Şüphesiz ki bu olayın geçtiği evren daha iyi bir evrendi.

"annem sabah yatağımın başına çiçeklerle şu notu bırakmış" diye gösterdi kadın arkadaşına. Arkadaşının annesi o sırada mezarında rahat bir uyku çekerken. Arkadaşı gülümseyip; "anneler herşeyi nasıl biliyor ya" çıkabildi ağzından.

artık yaşlanmış, hayatlarının sonuna yaklaştıklarını ikisinin de bildiği ikizler bir parkta oturup etrafı seyrediyorlardı. O sırada yanlarına oturan elele tutuşmuş liseden çıkmış bir çocukla kız gördüler. üzüldüler. varlık yokluğa en çok o anda yakınsadı.


5 Temmuz 2013 Cuma

İnsan

"Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden atlar..Bu da haklı; Var olmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca düşünceler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkış sahtekarların..."

Cemil Meriç.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

Delilik aynı şeyi, aynı şekilde tekrar tekrar yapmak demektir.

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

Böyle diyordu Farcry 3'ün baş kötüsü Vaas. Kötülüğü tanımlamak yerine deliliği tanımlıyordu. Toplum, alışkanlıklar veya kanunlar artık ne derseniz deyin, bireyin sarıp sarmalandığı binlerce kuralı bir anda yok sayıp, sadece o an akla geleni yapanlara deli deniyor genellikle. Ancak delilik, psikiyatri ilminin de ötesinde yerlere uzanıyor çoğu zaman. Shining'deki Jack Nicholson ile açıklanabilir birşey midir delilik? Gazetelerde sadece on dakika etkisinde kalınan "işsiz kalan adam karısını ve 3 çocuğunu öldürüp intihar etti" şeklindeki haberlerle açıklanabilir mi?

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

Cinnet ve delilik sanıyorum farklı şeyler. Cinnet, deliliğin en alevli yerinden besleniyor olsa da, toplum normlarına uymayan her birey, direk olarak deli olarak yaftalanabilir. Örneğin takım elbisesinin altına palyaço ayakkabıları giymiş işine giden bir adam gördünüz. Hissettiğiniz ilk şey "deli mi lan bu?" olabilir. Bu mudur delilik? Aykırılığın delilikle alakası var mıdır?

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

Tam 3 yıl boyunca oturduğu kanepeden hiç kalkmayan ve oraya yapışmış bir halde yaşayan bir insan varmış. Hatta niptuck denen dizide de bir bölümde bu olay konu edilmişti. İçinden tek bir eylem dahi yapma isteği kalmamış bu insanı doktorlar ordusu bir ameliyatla o yapıştığı koltuktan ayırmaya çalışıyordu. Zihninde artık tek bir eyleme dahi yer kalmamış bu insanın yaptığıyla delilik açıklanabilir mi?

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

Shine adlı filme de konu olan piyano virtüözü David Helfgott'un yaşadıklarıyla durum açıklanabilir mi? Genç bir çocukken Rachmaninoff gibi çok zor bir konçertoyu sahnede çalabilmesinden midir veya babasının sevgisizliğinin altında ezilmesinden midir bilinmez David sürekli kendini sayıklayan, gülümseyen ve etrafındaki olayları idrak etmekte zorlanan biri olarak buluverir. Yaşadığı acıyı betimleyemez. Kendini ifade edemeyişinde midir yoksa deliliği? Veya daha ilginci, David deli midir?

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

Paris'te bir müzede, bir caravaggio portresi önünde portrenin güzelliğinden başı dönüp yere düşüp bayılan, algıların da ötesinde bir kendini bilmezlik halini tadan insanlarla açıklanabilir mi delilik? veya bir bach füg'ünü dinlerken hesap edilmiş seslerin içinde kalmış kendini kaybetmiş dinleyicinin tattığı hazla? İnsan beyninin bir bardak kadar olup önüne koca bir deniz çıkınca aklın kalakaldığı zavallı durumla açıklanabilir mi delilik?

Size deliliğin tanımını yapmış mıydım?

İnsan zihninin açıklayamadığı her durumda ve davranışta, karşısındakini bir biçime oturtamaması mıdır delilik? Veya ilk görüşte aşık olduğunuz insanın karşısında dilinizin tutulup dizlerinizin bacaklarınızın içinde kırılması mıdır? Çocuğunuzu kucağınıza verdiklerinde hissettiğiniz akıl mantık almayan dünyaya sahip olma duygusu mudur? Lotodan en büyük ikramiye çıktığında hissettiğiniz artık herşeyi yapabileceğinize dair o tadımlık özgürlük duygusu mudur? ölüm müdür yoksa? veya yaşarken ölmek midir?

SİZE DELİLİĞİN TANIMINI YAPMIŞ MIYDIM???






2 Temmuz 2013 Salı

Aşk ve konuşmayan cinleri

Aşkın ömrü kaç yıldır bilinmez ama ölümü kesintisiz bir süreçtir. Bu süreç sancısız da geçebilir. Dev bir buhrana da dönüşebilir. Geçirilen zamanların, anıların, alışkanlıkların ve daha sayılamayacak kadar çok biçimsiz ortak paydanın parçalandığı bu zaman diliminin insanların varlıklarına dair esaslı bir şekillendirme yarattığı ise kesindir. Biterken bu denli acı veren, hatta insanları değiştirebilen bir kaç şeyden biri olan bu kavram neden insanlarca bu denli ihtiyaç duyulan birşeydir?

İnsan denen canlının doyumsuz ihtiyaçlarının arasında beğenilme, sevilme, cinsellik başrolü oynar. Tüm bu ihtiyaçların ortak paydasını oluşturan şeyi evet bildiniz. Tam bir hepsi birarada paketinden kim neyi isterse onu edinir ve ihtiyacını giderir. Elbette bu durum aşkın insanın maneviyatını parlaklaştıran bir kavram olmasını yadsıyamaz. Aşık olan kişi, geçici bir süre için bile olsa kendini erdemli biri olarak düşünecektir. Yaratılan kimyasal patlamanın en önemli etkisi, sonsuz bir uçuculuk duygusudur. Seks mükemmeldir çünkü kabul edilmiş ve kabul görmüş iki kişi arasında yaşanmaktadır. İnsan beyninin onaylanma ihtiyacı her zaman devrededir. Aşkın yarattığı onaylanma duygusu toplumun en kenarına sürülmüş en dışlanmış bireyinde bile gerçek üstü bir kendine güven yaratır. Korkaklar korkusuzlaşırlar. Hayatta başarılamayacak hiçbirşey yoktur artık. Kurbanlar kendilerini gerçek birer kahraman gibi hissetmektedirler. Tüm bu kusursuzlaştırmanın en yadsınan kısmı, bireyler arasındaki ihtiyaç ayrımındadır. Kimisi sevilmeyi en önemli olgu sayar. "Ben çok seviliyorum" diyerek mutluluğunu ilan eder. Kimisi ise hayatı boyunca edinemediği rahatlığı ve kendini iplerinden koparabilmeyi gerçekleştirebileceği bir alana kavuşmuştur.

Ancak gözden kaçırılan bir nokta vardır; iki insanın bu ruhani bütünleşme eylemi, aslında bireylerin olağan halleri ortaya çıktıkça bir ayrıksılık yaratacaktır. Tutku ve bağlılık her ne kadar başta bu bütünleşmeyi sağlamlaştırsa da aslında mumdan yapılmadır. Güneşe, yani hayatın aydınlığına çıkıldıkça o mum yavaş yavaş erimeye başlar. En başta söz konusu olan beğenilme, sevilme gibi ihtiyaçların yerini anlaşılma, iletişim ve incelik alacaktır. İletişimin olamayacağı yerleri bireyler tutkuyla yamamaya çalışabilirler elbette ki bu boşuna bir çabadır. Çünkü tutku hiçbirşeyi birleştirmez. Aksine ayırır.

Sadece ihtiyaçlar üzerinden yürütülen ve zannedildiği kadar manevi olamayan bu duruma da aşk diyorlar ki gerçekte ihtiyaçların itelediği bir eylem olarak değil, metafizik bir kendiliğindenlikle aynı anda hareket eden yıldızlar gibi gerçekleşen bir aşkın varlığı milyarda birdir. Böyle bir durumda ihtiyaçlar yoktur. Beğenilmenin veya seviliyorum demenin bir anlamı dahi yoktur. Sen O'sundur. O da senin bir parçan değil gerçek bir yansımandır. Hayatın şekillendirdiği karakterin, alışkanlıkların sadece birer silüettir. Bedenler bile silikleşir. Tozlanmış hayalet bir evin aniden temizlenmesi gibi insanın varlığı özüne en yakın halindedir. Hesaplamalar ve iletişim sadece birer komediye dönüşür.

Çoğu insan diğer insanlar arasında bulamadığı bu metafizik aşk duygusunu başka şeylerde bulmaya meyillidir. Ki bir çoğu da kıyısından bile geçemez. Aracı edilen şey sessiz bir tanrı da olabilir, müzik de, şiir de. Herkesin kendi zihninde tanrılaştırdığı kavramların çoğunun içindeki arayışta bu yatmaktadır. Aşkın gerçek halini ancak bu aracılar, yani cinleri anlatabilir zannedilir ancak bedenleşmiş bir hali olmadığı için insan asla gerçek bir maneviyata tam manasıyla kavuşamaz. Kendini şekillendiren diğer kavramlar üzerinden özellikle inançlar aracılığıyla benimsendiğini görür ve bu da bir rahatlama yaratır.

İnsanın aşkı arayışı asla bitmez. Çünkü gerçekten yapıldığı hammaddesi budur ancak eksik yaratılmıştır. Varlığındaki bu eksikliği daha da eksiltmek elbette ki oldukça kolaydır. Çünkü kötülük de o hammaddenin de bir parçasıdır. Kendini gerçekleştiremeyen birey, bir süre sonra aradığı şeyi de unutacaktır ve benimsendiğini düşündüğü şey her neyse - inanç, ideoloji vs - artık o şeyin bir aygıtı olmaktan da kurtulamayacaktır.

İşte gerçek aşk acısı, o farkındalığın yok edildiği andır.




Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...