24 Haziran 2015 Çarşamba
Şairin itirafı
Rosetta şimdi yanımdan ayrıldı. Gitmesi için neredeyse İsa'ya yalvarmak üzereydim. Sadece bir şair olduğum için benimle olmak istediğini bilmediğimi zannediyor küçük ahmak. Hiçbir şey yapmadan yaşamanın en tatlı yolunu buldum yıllar önce ve sırrımı benden almak o kadar da kolay değil. Elbette O da bir şair olacakmış. Sylvia Cromwell okuyormuş. Düzenli olarak şiir yazıyormuş benden yazdıklarını okumamı da istedi. Zorladı bunun için hatta. Şiir düzenli olarak yazılabilir mi diyerek kahkaha atacaktım neredeyse. İki kadeh daha şarap içirip gönderdim O'nu. Bana ne kadar aşık olduğunu benim için tüm yaşamını feda edebileceğini söylerken gözlerinden dökülen yaşlara kayıtsız kaldığım halde O'nu sarıp sarmaladım. Henüz 18 yaşında biri için hayatını ne kadar da kolay çarçur edebiliyorsun diyecektim neredeyse. Bu hafta bana yalvaran üçüncü insan. Hepsi de aynı şeyi istiyorlar; sevgi. Benim bir sevgi çeşmesi olduğumu zannediyorlar çünkü en acı ve en korkunç kelimelerle sevgiyi anlatabiliyorum.
Bugünlerde Paris sokakları ressamdan şairden bohemden ve yalnızlardan geçilmiyor. Hepsi söz birliği etmişcesine Cafe de Flore'de toplanıyorlar. Tüm gün şarap içip hayatın ne kadar boktan olduğundan bahsediyorlar. Bu elbette umurlarında bile değil. Hayatı umursamayan insanların kımıldamadan yaşamaktan başka bir istekleri yoktur. Onlar tembeldirler. Hiçbir çaba harcamadan her şeyin sahibi olmak isterler. Charles de Houville ile bir kaç akşam önce orada buluşacaktım. Beyaz takım elbisem, kırmızı fularım, özenle taranmış briyantinli saçlarım, kumarda kazandığım fildişi kakmalı pipom ve St Germain'deki bir tütüncüden çok ucuza aldığım afrika tütünüyle dolu tabakamla oradaydım. Charles en köşedeki masada bordo renkte bir şarap içiyordu ve masada duran çikolata kaplamalı fındıkları yemekle meşguldü. Rosetta orada sohbetin en anlamsız yerinde çıkageldi. Charles'ın aşk maceralarını dinlerken resmen kan kaybediyordum gelmesine sevindim bile diyebilirim. Kırmızı dudaklı küçük kız derhal kendini sakince tanıttı ve benimle tanışmaktan büyük keyif aldığını söylerken birden masaya oturdu. Charles için gün doğmuştu. Bana asılacak hali yoktu ve şimdi masada rahat rahat cilveleşebileceği biri vardı. Üç saat boyunca tek kelime etmedim ve ikisi konuştu. Sıkıntıdan neredeyse Rue de Cascades'deki randevu evine gidecektim. Şehrin frengi taşımayan fahişelere sahip tek yeri orası. Oraya gitmek yerine yapılabilecek tek şeyi yaptım; içtim. Kaç şişe şarap boşaldı masada anımsamıyorum. Yeterince sarhoş olduğumda kimseyi reddedememek gibi bir huy gelişti bende son zamanlarda. Kendimi ne zaman Rosetta ile evde yalnız bulduğumu anımsamıyorum bile. Ayıldığımda derhal O'nu evden çıkarmak istedim.
Şairlerle ilgili sizlere kimsenin anlatmadığı şeyler anlatmak aslında amacım. Bunu yaparak kendimden bahsedeceğimin de farkındayım da kim umursar? Bunu okuduğunuzda çoktan kemiklerim mobilyalarınıza karışmış olacak. Jan de Gourdain adında bir şair tanımıştım yıllar önce. Charles Baudelaire'i tanıdığını söyler dururdu. Onunla aynı fahişelerle sevişirmiş. Sanki O moloz yığını deliden kendisine geçecek bir şeyler olmasını umuyormuş gibi. Charles Baudeliare muhteşem bir şairdi ve ağzından köpükler saçarak acı içinde irin çukuruna benzer bir odada yapayalnız öldü. Kendisini seven insanların olması bir yana, nefret edenlerin nefretini sevgiye dönüştürebilselerdi bütün dünyaya barış gelebilirdi. Ondan nefret ediyorlardı çünkü aslında kimseye sevgi besleyemeyen bir hödüktü. Pekiyi o şiirleri nasıl yazabilmişti?
"Gel aşık kedi kalbimin üzerine çök
Gözlerin akik ve mermer
Ve o tırnaklarını da içeri çek"
Çünkü Charles Baudelaire iyi bir yalancıydı. Takdir edilecek kadar iyi yalan söylüyordu. Kedilerden nefret ederdi. Köpeklerden de. Frengi kaptıktan sonra insanlara olan nefreti daha da büyüdü elbette. Bir yalancıyı mükemmelleştiren şey, yalanlarına sadece kendisini ve böylece etrafındakileri inandırması değil, o yalandan başlayan zincirleme olayları da hesap edebilmesidir. Basit bir yalanı bile bir senaryo haline getirerek ayrıntılarla bunu süsleyebiliyordu. Aksini iddia edenleri de riyakarlıkla suçluyordu elbette. Çünkü o çok büyük acılar çekmişti. Çok aşık olduğu bir kadın varmış da o kadın bunu en yakın arkadaşıyla aldatmış da bu da kendini içkiye vermiş de bütün bunlar palavraydı. Kitabının adı kendi adıydı aslında; kötülük çiçekleri
Belki de Charles Baudelaire iyi bir adamdı ve ben bir yalancıyım. Bunu bilebilir misiniz?
insanlar kandırılmaya muhtaçlar. Kelimelerle kandırılmaya daha çok muhtaçlar çünkü en zahmetsiz yolu bu. Kelimeler hayallere açılıyorlar. Onların hayal kurmalarını sağlıyorlar. "Yeni kurumuş bir begonya yaprağı gibi solgun görünüyordu" dendiğinde gözlerinin önüne gelen görüntü sadece onların zihinlerince şekillendiriliyor. Onlara hayal kurabilecekleri manzaralar sunuyor şairler yazarlar. Ama şairler bu konuda daha vampirce davranıyorlar çünkü tüm işleri kalple ilgili. Yazarlar uzun uzun bir masayı anlatabilirler. Masanın bir ayağının kısa olmasından başlarlar o masanın yapıldığı ağacın başına gelenlere kadar sizi bir nehrin ucundan öteki ucuna yolculuğa çıkarabilirler. Size hissettirirler bunu. Ama şairler sizi o nehirde aşağıya atarlar. Heyecanlı olur bu değil mi? Bir şairin sadece yaşadıklarını anlatması gerekmiyor ama en kötü niyetli insanın bile anlatabileceği iyilik dolu şeyler vardır. İnsanların bu zaafından şairler yüzlerce yıldır istifade ediyorlar. Mesela Shakespeare bir saray komplocusuydu. Yazdığı oyunlarla kralları kraliçeleri etkiliyordu. Koskoca ingiltere'nin tüm politik ortamına göndermelerle dolu oyunlar yazıp onlarla dalga geçiyordu. İnsanları galeyana getirebiliyordu. Tek yaptığı bir masada oturup yazı yazmaktı. O kelimeleri nerden buluyordu diye düşünenlere cevaplarım var ama şimdi sırası değil. Tek bir insan, sadece kelimeleri kullanarak binlerce insanın ne hissedip hissetmeyeceğine karar verebiliyordu.
Karların üstünde çıplak ayaklarıyla
Kanatları koparılmış bir at duruyordu yanında
Dört gemi yanaşmıştı limana birinden çiçekler iniyordu
Vişne tadında yanaklarını göğe sürterek
Yaklaştı aşığının yanına
İnanın bana ne karlar üzerinde duran bir kadın var buralarda, ne de yanında bir at duruyor. O limanda ne halt ettikleri konusunda da en ufak bir fikrim yok. Şu an tam şu anda zihnimin içinden geçenler bunlar ama devrik cümleler ama benzetmeler alakasız kelimeler yanyana ve sen bunu okuyunca onları kendi zihnine göre görüyorsun. Belki de o kadın hayatımda gördüğüm en güzel kadındır ve belki de o adam benim. Bunları asla bilemeyeceksin. İşte bir şair olmak böyle bir şey. Sen bunları gerçek zannet diye yazılıyor bunlar. O kelimeler yanyana durdukça sen buna inanacaksın ve işin en güzel kısmı şu; gerçeği sadece ben bileceğim.
Ama tüm şairler yalancı değildir kabul ediyorum. Yetimhanede yediği dayaklardan usanıp oradan kaçıp sokaklarda oğlancılara kendini pazarlayarak hayatta kalan bir adam tanımıştım. Bir gemide verem olana dek devam ettirdiği hayatından geriye kalan sadece yine sokaklarda görüp aşık olduğu bir kıza yazdığı şiirlerdi. O şiirler asla basılmadı. O şiirleri benden başka okuyan olduğunu da sanmıyorum. Onunla rezil bir tavernada bir gece tesadüfen beraber içmiştik. Ölmeden bir kaç gün önceydi ve o şiirleri bana okutmuştu. Başımın sızladığını anımsıyorum. Ensemden ayak uçlarıma dek titremiştim. Bir kere bile gülümsememiş bir insan gibiydi. O insanın tanrı olabilmesini çok isterdim. Aşığına bir kutsal kitap yazmıştı. Tek kişilik bir dini vardı bu adamın. O dinin tanrısı da peygamberi de inananı da kendisiydi. O'nun gibi bir insan daha tanımadım ömrüm boyunca. Öldüğünde bir mezar bile kazmaya gerek duymadılar. Denizciler bedenini denize attılar. Ne zaman şiir yazmak için tek bir şey bile hissedemesem, o adamı aklıma getiriyorum. Evet ben hissetmesem bile ölülerin hissettiklerini ödünç alıyorum. Bu yeterli olabiliyor. Her insan bir tanrıdır ve bazı tanrılar yaratmaya bile üşenirler diyordu bir satırında. O'nun gibi bir hayatım olup böyle şeyler yazmaktansa böyle bir hayatım olup kimsenin bir gün anımsamayacağı bir adam olmayı tercih ederim. Ne keder ki O'nu da kimse anımsamayacak.
Rosetta yanağıma bir öpücük kondurup gittiğinde ve kapı kapandığında üç gün boyunca ağladığımı size söylemiş miydim? Kalbimi hissetmiyorum. Keşke böyle doğmasaydım. Başarısız bir şairim. Charles Baudelaire'den nefret ediyorum çünkü herkes O'nun şiirlerini anımsıyor okuyor ve hala O'na hayranlar. Ben öyle olmayacağım. Gümüşten bir tabutum büyük bir ailem kocaman bir yazlığım gölün kenarında balık tutabileceğim bir torunum olmayacak. Çünkü bunları istemedim hiç çünkü bunları hissetmedim hiç. Bir şişe absinth içip bayılmak her zaman çare olmuyor. İhanete sevgiye sessizliğe ihtiyacı olan bu dünyanın tam ihtiyacı olan şey şairler aslında öyle değil mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...