Bugün 18 yaşıma girdim ve ağlamama izin verdiler. İzin verildikten sonra gözümden tek bir yaş dökülmedi. Diğerlerinin aksine neden ağlamam gerektiğini de anlayamadım. Öylece boşluğa bakakaldım ve amaçlarımızı düşündüm. Önceliklerimiz her zaman en güçlü olmaktır ve güçlü olabilmek için duygulardan tamamen arınmak gerekir. Bu yüzden köyün efendileri yeni doğanları annelerinden hemen ayırırlar ve tüm çocuklar annesini babasını bilmeden yaşarlar. Köyün dışında ormanda ağaçların tepesinde vahşi hayvanların ulaşamayacağı bir yere inşa edilmiş evlere bırakılır çocuklar ve orada onları beslemeleri için işgal edilmiş diğer köylerden getirtilen süt anneler tarafından emzirilirler. Bazı çocuklar emeklemeye başladığında ağaç evlerin kenarından aşağıya sarkarlar ve düşüp ölürler. Evlerin pencereleri kapalıdır ancak kapıları daima açıktır. Karanlıkta kalmaya alışmak istemeyen çocukların büyük çoğunluğu kapalı kaldıkları bu yerden çıkabilmek için kapıya yöneldiklerinde bazılarını sadece yüksekten düşmek gibi tehlikeler beklemez. Kartallar ve baykuşlar çocukları kapıp götürebilmek için devamlı ağaç evleri gözetlerler. Yere düşmüş olan ve hala hayatta kalabilmiş olan tek tük çocuğun hayatını da leoparlar alıverir. Doğurdukları çocukların peşinden anneleri gelemesinler diye böyle bir yere kapatılır bu çocuklar. Kendi yiyeceklerini bulabilecekleri yaşa geldiklerindeyse - 6 yaşına bastıklarında - onları başka bir yere naklederler. Çocuklardan hayatını kaybetmiş olanlar olursa cesetlerin kokusuna vahşi hayvanlar üşüşmesinler diye de her gün bakıcılar ağaç evleri düzenli olarak kontrol ederler.
6 yaşından sonra çocukları ormanın sahile yakın yerlerinden birine gönderirler. Burada hepsine yüzme öğretilir. Daha doğrusu çocuklar suya bırakılırlar ve hayatta kalmaları beklenir. On çocuktan dokuzu boğulsa da bu basit bir zaiyattır. Hayatta kalabilmiş olanların öğrenme becerileri en yüksektir ve onlar ne olursa olsun hiçbir şey bilmeseler bile hayatta kalabilmeyi başarabilecek olanlardır. Çocuklar bir sene içinde denizin derinlerine dalıp eski dünyadan kalan şeyleri çıkarabilmek için uğraşlarına başlayacaklardır. Denizin dibi eski binalarla, türlü anlamsız icatla ve daha da önemlisi batık şehirlerle dolu olduğu için oradan ne çıkarılırsa bunlar özenle saklanıp incelenecektir. Ben ilk defa denizin dibine daldığımda uzaklarda parıldayan dev heykeller görmüştüm ve o heykellerin etrafında yüzlerce insanın boyunca inşa edilmiş betondan yıkık binalar vardı. O binaların içine girebilenlerin çoğu çıkamıyordu çünkü dev elektrikli balıklar yuvalarını o binaların içine kurmuşlardı. Köyden gelen erişkinler de o binalara asla girmememiz gerektiğini bize tembih ediyorlardı. Yüzlerce defa dalsak da elle tutulup pek bir şeyler bulamıyorduk. Bütün hazineler o taş duvarların içinde saklıydı bunu biliyordum ve bir gün onların içine girebilmek için hayaller kuruyordum.
15 yaşına geldiğimizde kız çocuklarıyla erkek çocuklarını ayırıp başka sahillere gönderiyorlardı. Bunun nedeni kasıklarımızdaki hareketlenmeydi. Kontrolsüz olarak üreyip çocuk sahibi olunmaması için erken yaşlarda bizi ayırmak buldukları son çare değildi. Daha önce doğum kontrolü için kadınların sayısını on erkeğe bir kadın olacak şekilde ayarlamaya kalkmışlardı ve sonuç tam bir felakete dönüşünce bundan vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Köyün efendilerden okuma yazma bilen tek bir kişi vardı ve bu kişi eski zamanlardan geriye kalabilmiş yazıları okuyabiliyordu. Köyün en değerli kişisi sayılıyordu okuma yapabildiği için ve ona Brabakh deniyordu. Çok eski lisanlardan birinde değerli kıymetli anlamına geliyormuş Brabakh. Ben ne anlama geldiğini hiç düşünmedim. Hem anlam dediğimiz şey nedir ki? Başka bir düşünce gelip o anlamlı gelen şeyi kolayca yerle bir edebilecekken üstelik? Tüm fikirler benim için anlık yanılsamalardı ve ben bunu böyle kabullenmiştim. Bu nedenle hayat bana kaygısız geliyordu.
15 yaşımdan 18 yaşıma dek ormanı tanımam için keşfe çıkartıyorlardı bizi. Hangi hayvanlar ne yerler, nasıl davranırlar, hangi bölgelerden uzak durmalıyız, hangi otlar ve ağaçlar faydalıdır, ormanın sınırları nerede biter bunları öğreniyorduk. Bütün bunları öğrendikten sonra köye dönebilme hakkını elde edebilecektik ve en önemlisi bir şeyler hissedebilmemize izin verilecekti. Brabakh'ın dediğine göre eski zamanlarda insanlar çok fazla şey düşündüğünden ve hissettiğinden tüm insanlığın başına türlü felaketler gelmişti. Her şeyi son derece basit kılmamız gerekiyordu çünkü karmaşık şeyler insan zihnine göre değildi. İnsan zihninin kaldıramayacağı kadar büyük fikirler daima bir felakete yol açıyordu. O dev icatlar yapılmasaydı eski insanların hepsi denizlerin dibini boylamayacaktı. Devamlı olarak bizlere bacaklarımızın arasında duran organımızdan uzak durmamız gerektiğini söyleyip duruyorlardı. Üremek kesinlikle izne bağlıydı. Köyde yaşayan en güçlü erkeklerle en becerikli en zeki kadınlar çiftleşebilirdi ve bu senede sadece bir kere yapılabilirdi. Köy meydanına kurulan bir şölenin ortasında kadınlar ve erkekler herkesin gözü önünde çiftleşmek zorundaydılar. Başka bir yerde birilerinin bunu yaptığı görülürse eğer cezası hemen ölümdü. Bunu gören kişi eğer gücüne güveniyorsa hançerini çekip anında bunu yapanları öldürebilirdi. Kendisine güvenmeyenlerse - genellikle kimse tek başına birilerini öldürmeye kalkmıyordu - köydeki her erkeğe haber verip topluca bu korkunç eylemi yapanları yakalayıp yine köy meydanının ortasında herkesin göreceği şekilde öldürüyordu. Herkes sırayla suçlulara bir bıçak saplıyordu. Mümkün olduğunca çok sayıda bıçak saplayıp suçluların hayatta kalması amaçlanıyordu ki verilen cezanın caydırıcılığı büyük olsun. Köyde yaşamanın bir parçası insanları sıraya girerek bıçaklamaktı ve ben bunu diğer yetişkinlerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan duyuyordum.
Ormanda yaptığımız keşiflerde bizi yeterli gördüklerinde tek başımıza ormanda dolaşmamıza izin vermişlerdi. 18 yaşına girme törenim de gerçekleşmişti. Kısa bir süre sonra köye dönebilecektim. Bir sabah hançerimi mızrağımı ve sırt çantamı yanıma alıp uzun bir yürüyüşe çıktım. Ormanın sınırlarının olduğu yere kadar gitmeye karar vermiştim. Tüm yaşadığımız yer bu ormandan ibaret olamazdı. Mutlaka daha ötesi olmalıydı. Her şeyin daha da ötesi olması gerektiğini bilmiyordum hissediyordum. Güneşin bile arkasında bir şeyler olmalıydı. Yıldızların da ardında bir şeyler saklanıyordu. Neler saklandığını görebilmenin tek yolu oraya gidebilmekti. Ben de ormanın ötesine geçmeye karar verdim. Brabakhların köyde yaşayan herkese ısrarla uzak durmaları gerektiğini söylediği bir şey vardı; Ormanın sınırlarının bittiği yerde bir tepe vardı. Bu tepenin üzerinde taştan ve camdan yapılmış duvarlarla kaplı yerler bulunuyordu. Bu yerler tıpkı suyun altında gördüklerime benziyorlardı. Orayı da çok uzaktan sadece tek bir kez görebilmiştim ormanı ilk defa gezerken. O günden beri aklımdan çıkmıyordu oraya gidebilmek. O tepeye kendimce Brabakh tepesi adını vermiştim. Artık bana ormana neden gittiğimi sormuyorlardı. Dilediğim gibi ormanda gezebilirdim. O tepeye gittiğimi kim bilebilirdi ki? Heyecanla yola koyuldum ve patikaları izleyerek bir kaç saat içinde sınıra vardım. Tepe uzaktan göründüğünde daha büyüktü ve kapıya benzer dev metalden duvarlar vardı. Yakınlaştıkça bu duvarların tepenin üstünde bulunan diğer yerlere açılan bir geçit olduğunu fark ettim ve iki metal blok arası aralıktı. O aralıktan kolayca sıyrılıp içeriye girdim. Metalden yapılma garip araçlar belli bir sırayla dizilmiş halde bahçede yanyana duruyorlardı. Bu araçların içinde insanların oturabilecekleri yerler bulunuyordu ve dört kapıları vardı. Kapılardan birini açmak için elimi uzattığımda kapının sımsıkı kapalı olduğunu gördüm. Arkamda duran dev beton yapıyı boydan boya seyre daldım. O kadar yüksekti ki yapının tepesini göremiyordum. Hemen boş bir aralık aradım yapının içine girebilmek için ve bulmak çok uzun sürmedi.
İçerisi karanlıktı ve pencerelerin önünde ışığın girmesini engelleyen yumuşak parçalanacakmış gibi duran ancak iplerle birbirine bağlı bir perde vardı. Perdenin yanında bir ip vardı ve ipi aniden çekince içeriye gün ışığı doluverdi. Önümü görebildiğim için uzun bir koridorun başında olduğumu fark ettim. Yapının her yerine kağıtlar saçılmıştı ve insanların oturabilecekleri yerler devrilmişti. Kapalı dolaplarla dolu odalar vardı. Bu dolapların kapılarının içinde ne olduğunu görmem gerekiyordu. Hemen o kapıları açmaya çalıştım. Hepsi sımsıkı kapalıydı. Etrafta bulduğum üzerinde anlamadığım yazılar olan kırmızı tomruk gibi taşa benzeyen parlak bir cisim buldum ve kapılara vurmaya başladım. Sonunda birini açabilmiştim ve içinden üzerinde yazılar olan tonlarca kağıt çıktı. Bu kağıtları Brabakh'a götüremezdim çünkü bunları nereden bulduğumu soracaktı ve buraya geldiğim ortaya çıkabilirdi. Kağıtları dolapların içine bıraktım ve yapının içinde gezinmeye devam ettim. Yukarıya doğru uzanan merdivenlerin başına geldim ve tırmanmaya başladım. Merdivenler o kadar çoktu ki yapının tepesine çıkamayacağımı düşünmeye başladım. Ara katlardan birisine daldım. Burada onlarca camdan oda vardı ve her yerde önü camdan yapılma büyük bir tablet olan ve tabletin de önünde üzerinde bilmedim harflerin yazılı olduğu garip eşyalar vardı. Bunlar eski zamanlarda yaşayan insanların en önemli icatlarından birisi olmalıydı ve onlarcası gözümün önündeydi. Hemen tabletlerden birinin başına oturdum ve garip harflere dokundum. Birdenbire hiç ummadığım bir şey oldu ve tabletten garip sesler gelmeye başladı. Aniden bir ekran açıldı ve karşımda birini buldum. Korkudan oturduğum yerden zıplamıştım ve küçücük tabletin içine bir insanın nasıl sığabildiğini anlayabilmek için tablete dokundum. Ancak tablete dokunabiliyordum ancak önümde hareket eden konuşan adama dokunamıyordum. Bu çok büyük bir sihirdi. Adamın üzerinde çok saçmasapan bir kıyafet vardı. Söylediklerini anlayabiliyordum. Benimle aynı lisanı konuşan bu kişi eski insanlardan birisiydi en azından bunu anlayabilmiştim.
'23 mayıs 2045 günü itibariyle dünya üzerinde temiz olarak içebileceğimiz tek bir damla bile suyumuz kalmadığından deniz suyunu arıtabilmek için yapılan çalışmaları hızlandırmak zorundayız. Ben birleşik devletlerin en yetkili kişisi olarak tüm dünya devletleriyle ortak bir çalışma yapmamız gerektiğini ve damıtacağımız suyu tüm dünya halklarıyla paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple Çin ve Rusya devlet başkanlarıyla yaptığımız görüşmelerde bu yönde fikir belirtmemize karşın ısrarla arıtılacak suyun diğer devletlere arıtma tesislerinin olduğu büyük devletler tarafından satılacağını belirttiler. Bu hamle tüm dünya halklarına düşmanca bir tavır içermektedir ve bizler..'
Aniden büyük bir gürültü koptu ve konuşan kişi acı içinde yere yığıldı. Etraftaki herkes yere yığılan adamı korumaya çalışıyordu ancak adam kanlar içinde kalmıştı ve gözleri donuklaşmıştı. Ömrüm boyunca hissetmediğim kadar büyük bir korku hissettim ve ağlamaya başladım. O adam insanların hepsinin tükenmiş olan sudan faydalanması gerektiğini söylüyordu ve o adamı herkesin gözü önünde öldürmüşlerdi. Görüntü kaybolmuştu ve birden neşeli birileri tablette belirmişti.
'Yatırımlarınız için tercih edeceğiniz en güvenli adres Shitbank. Güvenle yatırım yapabilmeniz için Shitbank. İlk açacağınız hesaba yüzde iki daha fazla faiz. Eğer maaş hesabı açarsanız bu oran yüzde üç olacak!. Bu fırsatı kaçırmayın!'
Bir insan öldürüldükten sonra nasıl olur da birileri bu kadar güler yüzle konuşabilirdi? Korkunç insanlar yaşamıştı geçmişte diye içinden geçirdi. O zavallı adamın ölürken yüzündeki huzur dolu ifadeyi aklından çıkaramıyordu. Oturduğu yerden kalktı. Gözlerindeki yaşlar bir türlü dinmiyordu. İçine girdiği yapının içinden çıkıp bahçeye çıktı ve boylu boyunca yere uzandı. Gökyüzü boyanmış gibi parlak bir maviye bürünmüştü. Gökyüzünü görünce içindeki fırtına diner gibi oldu ta ki kafasının üzerinde birisinin O'na bir silah doğrulttuğunu görünceye dek. Bu gördüğü son şey oldu.
-Yine ormandaki yabanilerden birisi buraya kadar gelmeye cesaret etmiş. Bunların soyu da tükenmiyor.
-Yamyamlara acıyacak halimiz yok elbette. Adamları toplayıp oraya saldıracak kadar gücümüz yerine geldiğinde ellerindeki tüm kaynaklara el koyabileceğiz Blair merak etme. Üstünü ara bakalım bir şeyler çalmış mı?
-Şuna bak. Cebinden sadece kurutulmuş papatyalar ve biraz ekmek çıktı. Bunlar ekmek yapmayı da biliyorlar demek.
-İnatla buraya neden geliyorlar? Üstelik yalnız? Hepsi de gencecik adamlar. Onlarla konuşmayı denemeliyiz belki de ne dersin?
-Yok yahu. Allahın yamyamlarıyla ne konuşacağız?