Neden sigara içiyor insanlar? Basit bir bağımlılık, kimyasal bir maddenin kendini vücuda zorunlu kılması mı yoksa başka bir şeyler mi var bu meretin içinde?
Efkarla mutlulukla zevkle acıyla çaresizlikle ne ilgisi var? Elindeki duruşunu mu seviyorsun? Yoksa içine çektiğinde bomboş olduğunu sandığın o anın içini doldurmasını mı? Ne var bu meretin içinde?
Yağmur yağıyor ve rüzgar üstündeki her şeyi silip atmak ister gibi esiyor. Bir tane yakıyorsun
Kapıyı çarpıp gitti. Ayakta kapanan kapıyı seyrediyorsun. Kımıldamak dahi istemiyorsun. O anda aklına gelmesine bile gerek yok bir tane yakıyorsun
Seviştin delirdin kudurgunluğun en tepesindesin ve attılar seni aşağıya. Bir tane daha yak
Hastaneye zar zor yetiştin. Taksiciye bile parasını vermeyi unuttun. Acil servise girdin "durumu nasıl?" diye sordun telaşla. "Hala kritik..doktoru bekliyoruz" dediler. Çıktın dışarı. Ellerin titriyor. Bir sigara daha yaktın
Yine hastanedesin. Karın bağırarak doğumhaneye alınıyor sana ana avrat küfrediyor. Gülmekle ağlamak arasında bir yerdesin. Beklemek zorundasın. Çık dışarı ve bir sigara yak.
Cumartesi gecesi en sevdiğin insanlar bir masaya doluşmuşlar şarap akıyor sandalyelerden. Kahkahalar peşi sıra. Bir bakmışsın yakmışsın bile farkında bile değilsin.
Dahası da var. Bu bir sığınma olabilir mi? Bir haz anında o hazzın eksik bir tarafı da yok halbuki bir cila mı? Belki bir alışkanlık bir refleks. Ama reflekslerin bile bir öncesi vardır. Sadece bağımlılıkla açıklanabilir bir şey olabilseydi bu, diğer bağımlılıkların da böyle geniş bir yelpazesi olabilirdi. Sigara yakılan anların çoğunda sadece sigara vardır. Sizi iyi hissettirecek veya kanınızda endorfin salgılatacak başka bir bağımlılık ürünü oraya uymaz. Cepte taşınabilen pratik bir uygulaması olmasıyla belki bunu açıklayabilirsiniz ama sigara gibi bir madde daha yok dünyada. Hangi ana koysanız uyar. Uyumluluğu bu kadar yüksek olan sigarayı yüceltiyor değilim. Sağlığa zararlı çünkü. Öyle değil mi? Belki de değil. Neyin zararlı olduğunu kestirmek de güçleşiyor giderek.
Niye içiyoruz bu mereti sorusu da giderek sessizleşiyor aslında sigarayı yakınca. Cevabını almış olmuyorsun ama yolda giderken birden karşına deniz çıkınca susarsın ya onun gibi susturuyor seni.
26 Eylül 2014 Cuma
18 Eylül 2014 Perşembe
Saygı sevgi çerçevesinde
İnsan ilişkileri bir kaç yüzyıl önce güç çerçevesinde şekillenirken kimse güce taptığını gizleme gereği duymuyordu. İnsanlar güçlü olana biat ederlerken bunun için hayranlık duymaları gerektiğini dile getirmiyorlardı. Bunun böyle olması doğal olandı hatta bu doğanın bir kanunuydu. Yalakalar yadırganmazdı. Makyavelli'nin Prens'i yazdığı dönemlere kadar gitmeye gerek yok. Her ne kadar Makyavelli de güçlü olanın gücünü kabul et ve gücü ele geçirene karşı sınırlarını bil dese de kendisi de güçlü olanlarca hayatı paraparça edilenlerden biri olmuştur. İnsanların çoğu Prens'i okumadan ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Güçlü olandan uzak dur, duramıyorsan gücünü kabul et.
İnsanların güçlü olanın her zaman haklı olduğuna dair sessiz sözleşmelerini imzalamalarına gerek yoktu o zamanlar. Halkları oluşturan insanlar tek tek bir birey olduğunu bu çağda şiddetli biçimde hissedene dek bu durum devam etti. Psikoloji sosyoloji ve edebiyatın bireyselleşmeye katkısı çok büyük oldu. İnsanlar bireyselleştikçe güçlü gördükleri insanlara itiraz edemediler yine ama bu kez kendilerine toz kondurmamak adına güçlü olana tapınmayı adet haline getirdiler. Güçlü olanı onaylamaları da kendilerinin bir parçası halini almalıydı çünkü zaman bireyler zamanı. Tek tek herkes çok önemli. Herkesin tüm dünyayı değiştirebileceğine dair masallara inanılıyor. İdealize edilmiş karakterler, insana sürekli umut aşılayarak kendini tükettiren ürünler, kalbinin sesini dinle'ler havada uçuşuyorlar. Bireyin güce tapınma alışkanlıkları bile boyut değiştirdi. Eskiden gücü sarsılana kimse yüz vermezdi. Ama artık tapınılmanın sonucu olarak güce sahip olan, tapınıcıların bir parçası gibi olduğu için herkesten önce bu tapınıcılar güçlü olanı savunuyorlar. Sanki güçlü olan yok olursa kendileri de yok olacaklarmış gibi. Bakınca şöyle zannedebilirsiniz; bu insanların kesin bu işten bir çıkarı var. Hayır. Çıkarcı olanlar elbette olacaktır ama büyük çoğunluk kendilerine bir laf edildiğini zannettikleri için böyle yapıyorlar. Çünkü onlar yanılamazlar. Yanılmak yok olmaya denk artık insanlar için.
Pekiyi ya güçlü olanlar yani "mini tanrılar" bu duruma ne diyorlar? Onlar için şu iki kavram çok önemli; saygı ve sevgi. Saygıdan ne zaman bahsedilse aklıma çin dövüş sanatlarını icra eden büyük ustaların aralarındaki kapışmalar gelir. Bir kılın kökünü bile tek bir hareketle yerinden çıkarabilecek incelikte ayrıntılarla süslü bir saygıdır bu. Nefret veya sevgi yoktur aralarında ama uymaları gereken evrenin yazılmamış kanunları vardır yani doğaya tamamen teslim olmuşlardır. Bu teslimiyet o kadar kusursuzdur ki saygı diye bir kavram bile yoktur sadece kendiliğinden akışına bıraktıkları bir nehir vardır onlar için. Ama artık "saygı" diye bir kavram hayatımızın her yerinden fışkırıyor. Bir kurallar bütünüyle karşı karşıyayız en küçük bir insan ilişkisinde bile hatta fikir beyan etmek gibi gayet temel bir eylemi yaparken bile birilerine "saygılı" olmak zorundasınız.
Her kavram gibi saygı kavramı da üzerinde ne kadar tartışırsak tartışalım birey ne anlıyorsa o anlamı taşıyacaktır. Yani kimine göre senin ben ağzına sıçayım demek saygısızlık olabileceği gibi, kimi için de söyleyene göre komik bir cümle olarak bile algılanabilir. Yer tavır durum ve atmosfer basıncı bu durumda belirleyicidir. Yine her kavram gibi insanoğlu "saygı" kavramını da kendi kıçına benzetmeyi ihmal etmemiştir. Her hoşuna gitmeyen şeyi duyduğunda söylenen şey hiç kimseyi incitme amacı gütmese bile saygıyı bahane ederek parmak sallayanların etrafta ne kadar fazla olduğunu görebilirsiniz isterseniz. İşte karşınızda "güçlü" olanlar.
Birileri ne zaman başka birine saygı dersi vermeye kalksa aklıma artık sadece şu geliyor; güçlü olmaya ne kadar da hevesli. Bu cümle tek başına güçle saygının arasında ne gibi bir ilişki olabilir sorusunu da getirebilir elbette. Ama "saygı" artık bu kadar bireyselleşmiş insanoğlunun önünde duran en büyük duvar. Saygı duymak zorundasın arkadaşım. Neye? ben neye istiyorsam ona. Benim sevdiğim şeylere en ufak bir laf edemezsin çünkü ben güçlüyüm. Hakimim. Sense bir hiçsin. O nedenle saygı duymak zorundasın. Bir etik kural olarak ne kadar cilalı görünüyor aslında değil mi? Öyle olması gerektiği bu kadar rahat dikte edilebilen başka bir kavram yok. Sıkıştığınızda her zaman kullanabilirsiniz bu "saygılı olmak zorundasın" zırvasını. Her zaman da işe yarar inanın. Karşınızdakini bir an için kendini sorgulamaya davet ediyorsunuz ya ve eğer bu durumun da seyircileri varsa hele, işte o vakit saygıya davet edilen kişinin ağzından sadece ve sadece şu dökülmelidir bence;
SENİN BEN AĞZINA SIÇAYIM.
Bireyselleşmeyi fazlasıyla abartıyoruz. Saygı denen şey kurallarla inşa edilebilecek bir şey değildir. Hatta, şöyle yapmalıyım tarzında kendinizi başkalarına onaylatarak iyi biriymişsiniz gibi hissedebileceğinizi de düşünebilirsiniz ama içinizde bir kavrama bir olaya karşı en ufak bir empati kırıntısı beslemediğiniz halde susuyorsanız bu saygıdan değildir korkaklığınızdan da olabilir. Güçlüysen etrafındaki herkesi saygıya davet edersin. Bu davetle olacak bir şeymiş gibi. Çinli dövüş ustalarını anımsayın. Kendiliğinden bıraktıkları akışın içinde yaptıkları her hareketi sizce hesaplayarak mı yapıyorlardı onlar?
bana nolur saygı falan demeyin
İnsanların güçlü olanın her zaman haklı olduğuna dair sessiz sözleşmelerini imzalamalarına gerek yoktu o zamanlar. Halkları oluşturan insanlar tek tek bir birey olduğunu bu çağda şiddetli biçimde hissedene dek bu durum devam etti. Psikoloji sosyoloji ve edebiyatın bireyselleşmeye katkısı çok büyük oldu. İnsanlar bireyselleştikçe güçlü gördükleri insanlara itiraz edemediler yine ama bu kez kendilerine toz kondurmamak adına güçlü olana tapınmayı adet haline getirdiler. Güçlü olanı onaylamaları da kendilerinin bir parçası halini almalıydı çünkü zaman bireyler zamanı. Tek tek herkes çok önemli. Herkesin tüm dünyayı değiştirebileceğine dair masallara inanılıyor. İdealize edilmiş karakterler, insana sürekli umut aşılayarak kendini tükettiren ürünler, kalbinin sesini dinle'ler havada uçuşuyorlar. Bireyin güce tapınma alışkanlıkları bile boyut değiştirdi. Eskiden gücü sarsılana kimse yüz vermezdi. Ama artık tapınılmanın sonucu olarak güce sahip olan, tapınıcıların bir parçası gibi olduğu için herkesten önce bu tapınıcılar güçlü olanı savunuyorlar. Sanki güçlü olan yok olursa kendileri de yok olacaklarmış gibi. Bakınca şöyle zannedebilirsiniz; bu insanların kesin bu işten bir çıkarı var. Hayır. Çıkarcı olanlar elbette olacaktır ama büyük çoğunluk kendilerine bir laf edildiğini zannettikleri için böyle yapıyorlar. Çünkü onlar yanılamazlar. Yanılmak yok olmaya denk artık insanlar için.
Pekiyi ya güçlü olanlar yani "mini tanrılar" bu duruma ne diyorlar? Onlar için şu iki kavram çok önemli; saygı ve sevgi. Saygıdan ne zaman bahsedilse aklıma çin dövüş sanatlarını icra eden büyük ustaların aralarındaki kapışmalar gelir. Bir kılın kökünü bile tek bir hareketle yerinden çıkarabilecek incelikte ayrıntılarla süslü bir saygıdır bu. Nefret veya sevgi yoktur aralarında ama uymaları gereken evrenin yazılmamış kanunları vardır yani doğaya tamamen teslim olmuşlardır. Bu teslimiyet o kadar kusursuzdur ki saygı diye bir kavram bile yoktur sadece kendiliğinden akışına bıraktıkları bir nehir vardır onlar için. Ama artık "saygı" diye bir kavram hayatımızın her yerinden fışkırıyor. Bir kurallar bütünüyle karşı karşıyayız en küçük bir insan ilişkisinde bile hatta fikir beyan etmek gibi gayet temel bir eylemi yaparken bile birilerine "saygılı" olmak zorundasınız.
Her kavram gibi saygı kavramı da üzerinde ne kadar tartışırsak tartışalım birey ne anlıyorsa o anlamı taşıyacaktır. Yani kimine göre senin ben ağzına sıçayım demek saygısızlık olabileceği gibi, kimi için de söyleyene göre komik bir cümle olarak bile algılanabilir. Yer tavır durum ve atmosfer basıncı bu durumda belirleyicidir. Yine her kavram gibi insanoğlu "saygı" kavramını da kendi kıçına benzetmeyi ihmal etmemiştir. Her hoşuna gitmeyen şeyi duyduğunda söylenen şey hiç kimseyi incitme amacı gütmese bile saygıyı bahane ederek parmak sallayanların etrafta ne kadar fazla olduğunu görebilirsiniz isterseniz. İşte karşınızda "güçlü" olanlar.
Birileri ne zaman başka birine saygı dersi vermeye kalksa aklıma artık sadece şu geliyor; güçlü olmaya ne kadar da hevesli. Bu cümle tek başına güçle saygının arasında ne gibi bir ilişki olabilir sorusunu da getirebilir elbette. Ama "saygı" artık bu kadar bireyselleşmiş insanoğlunun önünde duran en büyük duvar. Saygı duymak zorundasın arkadaşım. Neye? ben neye istiyorsam ona. Benim sevdiğim şeylere en ufak bir laf edemezsin çünkü ben güçlüyüm. Hakimim. Sense bir hiçsin. O nedenle saygı duymak zorundasın. Bir etik kural olarak ne kadar cilalı görünüyor aslında değil mi? Öyle olması gerektiği bu kadar rahat dikte edilebilen başka bir kavram yok. Sıkıştığınızda her zaman kullanabilirsiniz bu "saygılı olmak zorundasın" zırvasını. Her zaman da işe yarar inanın. Karşınızdakini bir an için kendini sorgulamaya davet ediyorsunuz ya ve eğer bu durumun da seyircileri varsa hele, işte o vakit saygıya davet edilen kişinin ağzından sadece ve sadece şu dökülmelidir bence;
SENİN BEN AĞZINA SIÇAYIM.
Bireyselleşmeyi fazlasıyla abartıyoruz. Saygı denen şey kurallarla inşa edilebilecek bir şey değildir. Hatta, şöyle yapmalıyım tarzında kendinizi başkalarına onaylatarak iyi biriymişsiniz gibi hissedebileceğinizi de düşünebilirsiniz ama içinizde bir kavrama bir olaya karşı en ufak bir empati kırıntısı beslemediğiniz halde susuyorsanız bu saygıdan değildir korkaklığınızdan da olabilir. Güçlüysen etrafındaki herkesi saygıya davet edersin. Bu davetle olacak bir şeymiş gibi. Çinli dövüş ustalarını anımsayın. Kendiliğinden bıraktıkları akışın içinde yaptıkları her hareketi sizce hesaplayarak mı yapıyorlardı onlar?
bana nolur saygı falan demeyin
4 Eylül 2014 Perşembe
True detective - Sarı kral kimdi?
Farkında mısınız çok acaip bir yerde yaşıyoruz. Gündelik olayların içindeyken bunu göremiyoruz elbette. Tıpkı söz konusu dizimizin kahramanı Rust Cohle'un dediği gibi etrafımızda timsahlar geziniyorlar ama suyun içinde oldukları için onları göremiyoruz. Denizin altını görememenin tedirginliğiyle bir sonraki anda ne olacağını bilemeyişimiz her şeyi acaip kılıyor ve hala hayatın en anlaşılmayan eylemlerinin başında cinayet geliyor. İnsan neden öldürür? Ölümden bu kadar kaçan ve korkan bir türün en sık yaptığı şey öldürmek. Belki binlerce cinayet hikayesi yazılmıştır on binlerce cinayet romanı filmi kurgulanmıştır ve her seferinde bu hikayelerin en merak edilen noktaları bu cinayetleri kimin neden işlediğidir. Bu kez karşımızda cinayetleri işleyenlerden çok bu cinayetlerin peşinde olan iki karakterin hikayesi anlatılıyor bizlere. True detective son derece sıradışı bir yapım. Bu diziyi sıradışı kılan ise belki on binlerce kere işlenmiş bir hikayeyi yani bir cinayet hikayesini birbirinin tamamen zıttı iki karakter ve hayatları düşünceleri üzerinden işleyiş biçimi.
Hikayemiz şu manzaranın korkunçluğunu bizlere göstererek başlıyor.
Açıkça eski zamanlardan kalma bir ayinin parçası gibi duran bu manzaradaki bedenin sahibi Dora Lange. İnsan için sadece birini öldürmek veya morgta bir ceset görmek bile artık alelade şeylerden birisi halini aldı. İnsan öldürmenin gayet sıradanlaştığı hatta katillerin televizyon ekranlarına çıkıp kendilerini ifade edebildiği zamanları yaşıyoruz. Ama şu manzara, kim görürse görsün insanı dehşete düşürür çünkü açıkça bir amaç vardır burada. Bir kaza eseri meydana gelmemiş bir cinayettir bu. Bir cinnet anında iradesizlikle işlenmediği açıktır. Semboliktir ve adeta bir adak adanmış gibidir. Birini öldürmek bir kibrit çöpünü yakmışcasına basittir ama o kibrit çöpünün ateşe verdiği koca bir orman varmış gibi hissettirecek bir cinayettir burada görülen. Kurbanın sırtına da kocaman bir spiral çizilmiştir. Spiral, doğanın kendini ifade eden şekilleri içinde en göze batanı olabilir. Dna sarmalı, gökadalar, deniz kabukları envai çeşit canlı, organizma, manzara ve kavram spirallerin etrafındadır veya içindedir. Kendini tekrar eden bir döngünün simgesidir. Dizinin ana konusu da budur zaten; Time is a flat circle.
Dizinin konuyu anlatma biçimi de iki zamanlı. Kahramanlarımız Rust Cohle ve Martin Hart. Dizinin ilk bölümlerinde ikisiyle de ayrı ayrı cinayetlerin işlendiği zamandan uzun bir süre sonra konuşuluyor ve her ikisi de geçmişte olup bitenleri anlatıyorlar. Ne kadar değiştikleri o zaman dilimi içinde neler olduğu ise muallak ve bölümler ilerledikçe olaylar ortaya çıkıyor. Sizlere dizide olup biten olayları anlatacak değilim. Çünkü dizide geçen olaylar aslında sadece anlatılmak istenen şeylerin arka planını oluşturuyorlar bana göre. Bir sahne ortaya konuyor ve o sahnenin içindeki ayrıntılar asıl konu. Zaman düz bir çemberdir. Her şey kendini tekrar edecektir. Geçmişte de korkunç şeyler oldu şu anda da oluyor ve gelecekte de olacak. Şu an ne yaşıyorsak, bütün bunlar yaşandı aslında. Yine yaşanacak. Zaman doğrusal ilerliyor ve asla durmuyor ama sonsuz bir çember çizdiği için yörüngesi giderek düzleşiyor düzleşiyor ve sonunda dümdüz oluyor.
Rust Cohle ve Martin Hart birbirinin tam zıttı iki karakter. Bir ying yang oluşturuyorlar beraber. Rust olabildiğince ruhsal bir derinlik içerirken Martin Hart bunun tam tersi olabildiğince maddeci, dünyevi şeylerin içine batmış durumda. Ana hatlarıyla dizi dualist bir şekle sahip. İkili zaman. İki ana karakter. Bu karakterlerin iki ayrı ve birbirinin tam zıttı hayatları. Yani dizi aslında iyilik ve kötülük hakkında. Karamsarlık ve iyimserlik. Karanlık ve aydınlık. Zaten dizinin sonu da buna bağlanıyor merak etmeyin spoiler vermeyeceğim.
Diziyi daha da ilginç kılan bir nokta daha var; Ezoterik göndermeler. Cinayetler tek biri tarafından işleniyor gibi görünse de dizide açıkça asla anlatılmayan tarif edilemeyen bir gulyabani var adı da Sarı kral. Kim bu sarı kral? Carcosa denen bir yerin hükümdarı olan ve Lovecraft evrenine benzer kötülük dolu tanrılardan biri gibi duran ne istediği ne yaptığı belirsiz bir varlıktan bahsediliyor tüm dizi boyunca. Diziyi bir spirale benzetirsek sarı kral o spiralin merkezinde duruyor.
Dizide bahsedilen Carcosa ve Sarı kral ise 1895 yılına ait bir hikaye kitabına dayanıyor. Nabakov'un bile hayranı olduğu bir yazar olan Robert Chambers'ın yazdığı bu kitap dizi sayesinde yazılmasından yüz seneden fazla geçtikten sonra bestseller oldu bile. Lovecraft'ın bile anlatım tarzından çok etkilendiği bir yazar Chambers. Kitabı da ayrı konuları işleyen ama aslında birbiriyle ucundan bağlantılı olan hikayelerden oluşuyor. Kitaba adını veren sarı kral ise yine muamma bir karakter. Kesin olan tek şey kendisini gören kim olursa delirdiği. Tıpkı Lovecraft hikayelerindeki Ctulhu gibi, Sarı Kral'ın da insan zihninde yarattığı etki korkutucu boyutlarda.
Aklıma gelen "renkli" krallardan biri daha var aslında. O da Kızıl kral. Alice harikalar diyarı'nda geçen ve yine ne olduğu belirsiz bir karakter. Alice ve tavşan geçtikleri yerlerden birinde uyuyan birini görürler. Alice tavşana sorar; bu kim? Tavşanın yanıtı oldukça gariptir; O kızıl kral. O şimdi uyuyor. Ama o uyanırsa her şey yok olur.
Lewis Carroll'ın afyonlu zihninde ne düşünerek Kızıl kraldan bahsettiğini asla bilemeyeceğiz. Ancak iskambil kağıtlarıyla oldukça haşır neşir görünen Alice'in hikayesinin izini sürersek, iskambil kağıtlarına kaynaklık eden şeyi aklımıza getirebiliriz yani tarot kartlarını. Tarot kartlarında kupa kralı yani kızıl kral, içsel bir yolculuğu sembolize eder. Zekayla veya gördüklerimizle ulaşamayacağımız derin bir öz duygusunun parçasıdır. İçsel yolculuk dedikleri saçmalığın anlaşılması daha zor bir anlatımını sessizce yapar. Kupa kralı yani kızıl kral uyandığında, yani öz benliğimiz, dış dünyayı görme biçimimiz tamamen kırılacaktır ve şu an gördüğümüz bu dünya yok olacaktır. Yerine tahayyül edemeyeceğimiz bir dünyanın sezgisi ve bilgisi ile karşılaşacağımızı müjdeler. Yani içsel ölüm. Egonun ölümü. Psikolojik terimlerle anlatmaya kalkmazsak kibrin bencilliğin ölümü. Maddi dünyanın altında sürekli hissedip durduğumuz o rahatsızlığın varolmanın dayanılmaz ağırlığının nedenini çıkarıp atabilmenin anlatımıdır bu aslında. Kızıl kral olabildiğince karanlık ve ürkütücü bir şekilde ima edilmiştir Lewis Carrol'ın hikayesinde ancak Sarı kral'la da benzerlikler taşımaktadır. Sarı kral kanla ve ölümle haşır neşirdir ve bellidir ki ( dizide olan olayları bilenler anlayacaklardır ) insanların zaaflarından beslenmektedir. Kızıl kralın aksine maddi dünyanın dibine batmaya dair şeyler isteyen bir varlık gibidir. Dora Lange'in ölüm biçimine bakın. Sümer'in zalim tanrıları bile böyle şeyler istemeyebilirlerdi.
Dizinin senaristi Nic Pizzolato'nun da hakkını gerçekten vermek gerek. Carnivale'den bu yana izlediğim en muhteşem diziyi yaratmış. Şu ana kadar anlattıklarım dizinin sadece ana iskeletini oluşturuyor dizinin asıl lezzeti ise içerdiği diyalogları. Rust Cohle adeta bir aforizma yaratığı. Sadece Rust Cohle için bile bir kitap yazılabilir. Gerçek olamayacak kadar gerçekçi son derece sade ve gözlem yeteneği muhteşem olan bir karakter yaratılmış. Üstelik Rust Cohle hatasız bir kul olarak da yansıtılmıyor. Cilalanmış ve mükemmel bir karakter de değil. Son derece yanlış şeyler yapan ve insan hayatında insanın kalbini avuçlayıp parçalayacak şeyler yaşamış bir karakter. Bir çeşit modern zaman peygamberi gibi konuşuyor ama doğru ile yanlışın aslında sadece bakış açısına göre şekillendiğini gösteren şeyler de yapıyor.
Rust Cohle üzerinden dizinin konusu sadece kötülük konusuna odaklanmıyor. Toplumsal yozlaşma, din, aile, cemaatleşme, arkadaşlık, evlilik, sevgi gibi konulara da dalıyor. Tüm bu konuların birleştiği nokta ise elbette insan. İnsan olmak. İnsanlığın geldiği noktayı enfes biçimde özetliyor Rust. İnsan bilinci kendini öyle büyüterek görüyor ki, aynaların bile parçalanmasına neden oluyor. Herkes kendini özel ve eşsiz zannederken aslında birbirinin aynısı olan birer hiç kimseye dönüşüyor. Bireyin kendini gerçekleştirmek adına yarattığı ilüzyonlar, ahlak, irade, sorumluluk sadece öz'ün sessizliğinde bağırdığı için haklı görünen bir zalim gibi görünen kabuğu oluşturuyor. İnsanlar iyi birer birey olmak için zihinlerini bunca şeyle dolduruyorlarken kötülük neden hala bu kadar yaygın ve sıradan kalıyor öyleyse? Kötülüğü yapmayanlar ama göz yumanların ses çıkarmayanların her zaman bir açıklamaları olacaktır elbet. Haklı olmak en yaygın hastalık halini almış durumda. Kendini haklı görüyorsan her şeyi yapmaya da söylemeye de hakkın vardır ve kendini haklı hissetmek için artık çabalamana gerek yok. Kendini öyle gör yeterli. İşte dizinin insanı şoka sokan güzelliği de burada aslında. İnsanlığın suratına tokat ata ata toplumsal bilincin ne denli yozlaştığını sebepleriyle tek tek göstererek hikayesini anlatıyor.
Çok acaip zamanlar yaşıyoruz öyle değil mi? Bilincimiz bize yalan söylüyor biz de ondan kopamayacağımızı düşünerek ona yalandan gülümsüyoruz. Kendini ifade et ve özgürleş. Dünyanın diğer adı belki de Carcosa ve Sarı kral da aslında tüm inananların biat ettikleri o tek varlık. Ama dizinin sonunda dendiği gibi yıldızlar yine parlıyorlar ve ışık karanlığı yeniyor. Bunu da görmüyoruz elbette karanlıkta olduğumuz için. Aydınlık dibimize gelene dek de göremeyeceğiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...




