30 Kasım 2021 Salı

Mür

 Babam ölüyor. Akciğer kanseri. Kaçınılmaz olanı çoktan kabullendik ve babamın son günlerini en güzel şekilde geçirebilmesi için elimizdeki tüm imkanları kullanıyoruz. 37 sene boyunca kimya mühendisliği yaptığı için gecesi gündüzü laboratuvarlarda geçti ve mesleğini büyük bir şevkle yaptığından belki de sonu da işinden dolayı olacak. Ciğerlerine yıllar boyunca çektiği akrilik kokusuna bağımlı olduğunu O itiraf etmese de ben biliyordum. Tek bir gün bile işe gitmediği olmamıştı 37 sene boyunca o güne dek. İş yerinde fenalaştığını yanında çalışanların bana haber vermesini engellemiş ve tek başına hastaneye gitmek zorunda kalmış bir adam benim babam. Beni üzmektense yalnız başına acı çekmeyi tercih etmesini hala affedebilmiş değilim. 

2 ay boyunca hastanede kaldı. Bana başta uydurduğu iş gezisi yalanı çabuk ortaya çıkınca ben de O'nla  hastanede yaşamaya başladım. Doktorlar ciğerlerini temizlemek için geliştirtilmiş tüm teknolojik cihazları, en son tedavileri uyguladıktan sonra beni yanlarına çağırıp konuştular; Babanızın iki haftalık ömrü kaldı. Şu andan sonra yapılabilecek tüm tedaviler kendisine sadece acı çektirmekten başka bir işe yaramayacak. 

Ben bu konuşmanın içeriğini babama söylemedim elbette. Akıllı bir adam olduğu için doktorların neler söylediğini tahmin etmesine rağmen O da bu konuyu hiç açmadı. Durumun farkındaydı ve ne kadar zamanı kaldığını bilmemeyi tercih ediyordu. O'na sadece 'Buralardan gidelim bir süreliğine. Temiz hava, bol güneş, belki biraz orman kokusu. Sana da bana da iyi gelecektir, ne dersin?' dedim. Teklifimi hiçbir şey demeden başını sallayarak ve bir yandan da gülümseyerek kabul etti. O, en ciddi şeylerle dalga geçen bir adamdır sonuçta. Karşısına en korkunç canavarlar çıksa, kendisini güldürecek bir şeyler yapmayı başarabilirdi. Bana dedi ki; 'Morrigan, seni meşgul etmeyecekse benimle gelmeni kabul edebilirim. Annene ve kardeşlerime haber vermeni istemiyorum ama. Neler olup bittiğini onlar öğrenmemeli. Sadece sen benimle olmalısın.'

Annemle on yıl önce sarmaş dolaş bir şekilde boşandıktan sonra paskalyalarda biraraya geliyorlardı. Neden boşandıkları konusunda en ufak bir fikrim bile yok hala. İkisi de biraraya geldiğinde dünyanın en sevimli çifti oluyorlardı. Dans edip eğleniyorlar, gezip tozuyolar, plak koleksiyonlarına Ella Fitzgerald'ın en nadide eserlerinden satın almaya bayılıyorlardı. Görünürde hiçbir sorun yoktu ve birdenbire annem evi terk etti. Ben 23 yaşındaydım o zamanlar ve üniversiteyi yeni bitirmiştim. Aralarında neler geçtiğine dair en küçük bir fikrim bile yoktu. Babam böyle olmasını istemişti muhtemelen. 'Öz çocuğumuz bile olsa kendisini ilgilendirmeyen konularda fikir sahibi olması çok saçma' dediğine eminim. Babamın ketumluğu böyle durumlarda ortaya çıkıyordu ve şimdi de boşanırken benim için yaptığını, ölürken annem için yapıyordu. 

Doktorlarla konuştuktan sonra doyasıya ağlayamadım çünkü babam her zaman yanımdaydı. Duşa girdiğimde de ağlamak istemedim çünkü gizli saklı ağlamak, sesimi kısmak istemiyordum. Avazım çıktığı kadar bağırarak ağlamak istiyordum ve bunu yapabilmek için ne doğru bir zamandı ne de içimdekileri tutmak istiyordum. Ertesi gün babamla birlikte dağların arasında ormanın ortasında satın aldığımız kışlık eve doğru yola çıktık. Kış gelmek üzereydi ve şimdiden ortalık karla kaplanmıştı bile. Finnegan ormanları deniyordu oraya ve evimize en yakın kasabanın adı Mortlake'ti. Tam 12 kilometre uzaklıktaydık medeniyete. 

Babam kar kış çok severdi bunu bildiğim için O'nu en iyi hissettirecek yerin Finnegan ormanları olduğuna emindim. İş yerindekilere de durumu bildirmedi ve uzun süreli bir izin aldı. - Birikmiş izinlerinin süresi ayları bulduğundan bir sorun çıkamazdı - Arabayı benim kullanmama izin verdi ve beraber yaptığımız yolculuk boyunca Nat King Cole dinleyerek tek kelime etmedi. Derin düşüncelere daldığında mutlaka bir şeyler planlardı ve bunu çok nadiren yapardı. Yolculuğun sonlarında doğru neşesi yerine gelmiş gibiydi çünkü kendi kendine gülümsüyordu. 

Kalın kar botlarını eve varır varmaz giydi, kapüşonlu paltosunu üzerine geçirdi ve ormanda yürüyüşe çıkacağını söyledi. Yorgunluktan halimin kalmadığını bilerek tek başına daldı ormana. Akşam geç saatlere kadar ormanda kalma lütfen diye söylenecek oldum ancak kendimi durdurdum. O'na küçük bir çocukmuş gibi davranırsam buna çok bozulabilirdi. Giderken yüzünde yarım yamalak bir gülümseme vardı. Güzel kafasının içinden neler geçiyordu anlayabilmek çok zordu. O ortalıkta yokken ben de evi ısıtmaya çabaladım. Odunları dışarıda bıraktıkları için ıslanmışlardı o nedenle kömür deposuna inip orada kömür kalmış olmasına dua ettim. Neysi ki dualarım kabul edilmişti. Şömineyi bir saat kadar uğraştıktan sonra yakabilmiştim. Isınmaya başlamıştım ki babam çıkageldi. Elinde üzerine reçinelerin yapıştığı ağaç dalları vardı. 'Bunları bulabilmek hiç de zor değilmiş. Aslında çok sıcak yerlerde yetişir bu ağacın dalları ama bizim ormanımızda ne arasak bulabiliyoruz.' 

Kendi kendine söylenirken üzerine dikkatle titrediği bu ağacın dallarının ne olduğunu sorduğumda garip bir ses çıkardı; 'Mür' dedi sadece. Yüzümdeki garip ifadeyi görünce açıklama gereği duydu; 'Mür reçinesi bunlar. Arabistan'dan getirdiğim fideleri kimbilir ne zaman önce dikmiştim bu ormanın bir yerlerine ve büyümüşler. O kadar çok büyümüşler ki ormanın her yerinden mür dalları toplamam çok zaman almadı.' Birdenbire büyük bir ilgi gösterdiği bu ağaç dallarına karşı ne tepki vereceğimi bilemedim. Altı üstü odundu bunlar da işte. Babam çocuklaşmıştı ve çekmecelerde arayıp durduğu kalın bir bıçağı bulduğu anda getirdiği dalların üzerindeki reçineleri kazımaya başladı. Elde ettiği reçineleri henüz yeni harlanmış olan şömine ateşine attı. Reçineler yandıkça öyle güzel bir koku fışkırmıştı ki kendimden geçmiştim. 'Güzel tütsü olur bundan.' diye söylensem de babam beni duymadı. 'Kurt gibi acıktım. Tavşan avlayacağım. Etini haşlar yeriz şahane olur.' Arabadan havalı tüfeğini çıkardı ve ok gibi fırladı ormanın içine yeniden. Yarım saat sonra iki tavşanı kulaklarından tutmuş getiriyordu. 

Şöminede yaktığı reçinelerin kokusu bacadan evin dışına taşmıştı. Ormanın eve yakın kısmı mür reçinesi kokuyordu şimdi ve kokuyu derin derin içine çekti babam. Öyle mutlu görünüyordu ki en son O'nu bu kadar mutlu gördüğümde ergenliğe yeni adım atmıştım. 

Afiyetle yemeğimizi yedikten sonra gaz lambasının altında iskambil kağıdı oynadık saatlerce. Bir yandan sohbet ettik bir yandan da kendini oynadığı her oyunda yenilmez gören babamı yenmemim keyfini çıkardım. Yanımızda getirdiğimiz 5 şişe şaraptan birini bitirmiştik bile. Mekanlar insana her şeyi unutturabilme gücüne sahiptirler eğer o mekan sizi evinizdeymiş gibi hissettirebilirse. Babam bir işte çalışmasa bu evde, ormanın ortasında yaşardı. Öyle huzurlu görünüyordu ki buraya neden geldiğimizi unutmuş gibiydim. 

Sabah erkenden uyandığımda başucumda bir not buldum; 'Quake mağaralarına doğru yürüyüşe çıktım. Uyanınca sen de gel.'Sabahın ilk ışıklarında yağan kar etrafı sessizleştirirken rüzgarı da susturmuştu. Babamın bahsettiği mağara çok uzakta değildi ve ben küçükken içindeki yarasaları ve kuşları göstermek için beni oraya götürürdü. Bir şeyler arıyor gibi hep o mağaraya gider, içini karış karış gezer dururdu babam. Oraya mutlaka gideceğine emindim ancak geldiğimiz günün hemen ertesi günü bunu yapmasını beklemiyordum. 

Vardığımda mağaranın ağzında beni bekliyordu. Oturmuş bir de ateş yakmıştı hava çok soğuk olmamasına rağmen. 'İçeride sana göstermek istediğim bir şey var' dedi fısıldayarak. Eliyle sus işareti yapıyordu bir yandan ve ağır adımlarla beni mağaranın içine doğru götürdü. Karanlığı hazırladığı küçük bir meşaleyle dağıtıyordu ve mağara uzun bir koridorla aşağıya doğru iniyordu. 'Sen küçükken, bu mağaranın derinlerine inemezdim seni yalnız bırakırım diye. Bu sabah ilk defa en derinlerine dek mağarayı gezdim ve beni neden buraya getirmek istediğini de anladım. Sana anlattığım hikayeleri unutmamışsın Morrigan.' Buraya gelme fikri nerden aklıma gelmişti ben bile bilmiyordum. Babamın söylediklerinden sonra meraklanmıştım iyice. Ormanın karanlığından yüzündeki ifadeyi göremiyordum, sadece tok sesinin fısıltısını duyabiliyordum. 

On dakika kadar kayalıklardan kayarak indikten sonra büyük bir salona gelmiştik. Mağaranın tavanı delinmiş içeriye güneş ışığı sızdığından meşaleyi kullanmamıza gerek kalmamıştı, ortalık aydınlık sayılırdı. Salonun kuzeyine doğru bir koridor belli belirsiz görünüyordu, elli metre kadar ötemizdeydi. Yavaş adımlarla koridorun ağzına doğru ilerlerken babam adımlarını daha da yavaşlatmıştı. Koridorun sonundan bir ışık kaynağı görülebiliyordu artık. Mağaranın içinde sadece böceklerin ve uyuyan yarasaların sesleri duyulurken birdenbire ince sesli bir kuş sesi duyuldu. Babam o anda elimi tuttu ve diğer eliyle işaret etti. Gösterdiği yerde kartal büyüklüğünde rengarenk bir kuş oturuyordu. Gövdesi altın sarısı, kanatlarının üzeri kırmızı, altı mora çalan bir renkteydi. boynunda da sarı bir halka vardı. Görünüşü bir kartalı andırıyordu ancak bu kesinlikle bir kartal değildi. 

'Ne bu?' der gibi babamın yüzüne baktığımda sessiz olmamı işaret etti. Kuş can çekişiyordu, dikkatlice bakınca ben de farkına varmıştım. 'Bu muhteşem canlıyı ömrüm boyunca arayıp durdum ve O'nu bulmak isteyenler için tek bir ipucu verilmişti; Mür ağacının dallarını takip ederseniz O'nu bulursunuz.' Kuş öyle güzel ışıldıyordu ki mağaranın içi tamamen aydınlanmıştı. Koridorun sonuna yaptığı yuvanın yapıldığı dallar da Mür dallarıydılar. O anda anlamıştım bu kuşun ne olduğunu. Babamın küçükken bana anlattığı masallarda bahsedip durduğu kuştu bu. Zümrüdüanka deniyordu O'na. Yaydığı ışık adını da haykırıyordu. 'Hesiod ve John Melville kuşu çıplak gözlerle görmüşcesine anlatmışlardır. Onlara göre bu kuş öleceği zaman bulunamayacağı bir yere yuva yapar ve ölümünü beklermiş. Öldüğünde yavrusu yuvasına gelir, kuşun kemiklerini mür ağacına sarıp saklarmış ve babasından arta kalanları nerede olursa olsun Mısır'a, Heliopolis şehrine kadar taşırmış. 500 sene boyunca yaşadıktan sonra Heliopolis şehrindeki yuvalarına bırakılan kemikleri, mür reçinesi içinde yeniden canlanırmış.'

Babamın bana anlattığı böyleydi ve şimdi masalla gerçek içiçe geçmişti. Kuşun ölümünü mü bekleyecektik? Bizim orada olduğumuzu fark ederse kaçıp gidecek miydi? Belki de orada olduğumuzu biliyordu. Huzurlu bir şekilde uyuyordu ancak bir yandan da hırıldıyordu. Mağaranın ışık sızan duvarından içeriye büyük bir hızla bir şey girdi birden. İkisi de gürültüyü duyunca saklanmaya çalışmışlardı ancak kaçabilecekleri bir yer yoktu. Gelen ölmekte olan kuşun oğluydu ve tam önlerine doğru uçarak inip bağırmaya başlamıştı. Belli ki babasını korumaya çalışıyordu. O anda babam tüm sakinliğiyle öne çıktı. Gövdesini tutuyordu. Üzerindeki kıyafetleri çıkardı mağaranın buz gibi havasına rağmen. Kuş bir insan boyundaydı ve gagası öyle sivriydi ki tek bir hareketiyle bile babamı öldürebilirdi. Bağırıp çağırıyordu ancak babamın gövdesi tamamen çıplak kalınca kuş duraksadı. Eğilip babamın gövdesini koklamaya başladı. O anda bağırmayı bıraktı ve ölmekte olan babasının olduğu yuvaya indi. Babası kısa bir süre sonra son nefesini verdiğinde oğlu tüm mağarayı titretecek bir çığlık attı. Öyle bir çığlıktı ki bu kulaklarımızın çınlaması günlerce sürdü. Babasının bedeni yavaş yavaş eriyordu ve geriye bir kaç kemiği kalmıştı. 

Babam izin ister gibi ölen kuşun oğlunun yüzüne bakarak yuvaya doğru ilerledi. Kuşun erimiş bedeninden küçük bir parçayı aldı ve küllerini burnundan içeriye çekti. Kuş, altı mor üzeri kırmızı kanatlarını açarak bağırmaya başladı o anda ve babasının kemiklerini sardığı mür ağacı dallarını alarak uçup gitti. Babam olduğu yere yığılmıştı. Gözleri başka parlıyordu yerde bitkin halde uzansa da. Bir an için orada öleceğini düşünmüştüm ancak sandığımın tersi gerçekleşmişti. 

O mağaraya bir daha hiç gitmedik, ne babam ne de ben. Şimdi Sardinya adasında bir evde bahçesinde şifalı bitkiler yetiştiriyor babam. On üç sene boyunca bu olayın olduğu günün yıl dönümünde evinde mür ağacından bir tütsü yaktığını söyledi bana. O'nu ziyarete gitmek istiyorum bu sene. Eğer mevsimler bana izin verirse de gideceğim. Bir daha yaptığı işe de geri dönmedi. Tekrar hastalanmayı göze alamazdı zira bir Zümrüdüanka daha bulabilmeyi gözüne kestiremiyordu. 

7 Kasım 2021 Pazar

Yelena ve yedi hizmetkarı

 Her sabah tam saat sekizde uyanıyordu ve yarım saat boyunca avokado yapraklarıyla fil sütünden yapılmış yüz kremini yüzüne sürüp Kremlin manzaralı lüks apartman dairesinin balkonunda güneş banyosu yapıyordu. Güneş çıkmasa bile balkonunun kenarlarına kurdurduğu özel bir ışık sistemi aracılığıyla yüzüne sürdüğü kremi kurutabiliyordu. Daha sonra Endonezya'dan getirttiği Durian meyvesinden iki dilim yedi. Meyvenin tadı rezaletti ancak bunu cildinin güzelliği korumak için yemek zorundaydı. Bir saat yoga ve bir saat meditasyonun ardından güne hazır sayılırdı. Hemen instagram sayfasını açtı. Yedi milyon küsür takipçisine bol ünlemli bir günaydın mesajı yazdı ve dişlerinin tüm beyazlığını gösteren bir fotoğraf attı. Fotoğrafı atar atmaz binlerce mesaj yağmaya başladı. 

'Çok güzelsin' 'Yaşayan en güzel kadın sensin' ' senden daha yüce bir kadın daha yok' 

Bunları okudukça keyifleniyordu ve işte tam o anda O'nun için gün başlamış oluyordu. Yine küçük bir şirketi satın alarak batırma peşinde olan kocası Yevgeni Yesimoviç için de gün çoktan başlamıştı ve İnstagram hesabına fotoğrafı attığı anda kocası mutlaka O'nu arardı. 'Hayatım! benim için her şey sensin!' iki dakikayı aşmayan telefon konuşmaları sırasında öpücükler havada uçuşurdu ve deli dolu aşk sözleri yeterince sarf edildikten sonra telefon ekranları öpülerek kapatılırdı. 

Yevgeni'nin bu dördüncü evliliğiydi. Daha önceki evliliklerinden iki kız üç erkek çocuğu vardı ve yeni karısı Karmena'yla bir tekne gezintisi sırasında tanışmışlardı. Kel ve göbekli erkeklerden hiç hoşlanmazdı Karmena ancak Yevgeni'nin serveti bütün hoş olmayan özelliklerini silecek büyüklükteydi. Tam bir trilyon dolar. Parasının çoğu kendi üzerinde görünmüyordu çünkü dünya üzerindeki 'en zengin insan' etiketini taşıyarak dikkat çekmek istemiyordu. Dünyaca ünlü bir eski mankenle ve sosyal medya fenomeniyle evlenmişti gerçi ancak yine de bu hiç olmamış gibi geri planda kendini tutmaya çalışıyordu. Yoğun şirket batırma işleri nedeniyle çocuklarıyla senede belki bir kez belki de iki kez görüşebiliyordu Yelena hariç. Yevgeni için ilk karısından doğmuş olan ilk çocuğu Yelena hayatta en sevdiği canlı olabilirdi. On sekizinci yaşına basalı bir kaç gün olmuştu ve doğum gününde babası Yelena'ya kar beyazı bir ev satın almıştı. Buraya bir ev demek oldukça zordu çünkü 72 odası 15 salonu spor merkezi dört jakuzisi iki saunası bir sineması helikopter pisti dört havuzu olan bir yerdi burası ve kızı tek başına burada yaşarken canı sıkılmasın diye yanına yedi adet hizmetçi görevlendirmişti. 

13 milyar nüfusa ulaşmış olan insanlık içinde bazı ayrılmalar yaşanmıştı. Ülkelerinde yaşayan üst sınıf kişiler çok daha iyi beslendiğinden ve dünyanın kirlenmiş olan ortamından kendini koruyabildiğinden bu insanların yaşam süreleri uzamıştı ve boyları da artmıştı. Artık sıradan bir üst sınıf insanın boyu üç metreye yaklaşabilmekteydi ve yaklaşık 300 yıl yaşayabiliyorlardı. Yevgeni biricik kızı Yelena'ya on binlerce kişi arasından görevlendirdiği yedi kişiyi en zorlu sınavlardan geçirerek seçmişti ve bu yedi kişi eski dünyanın insanları arasından seçilmişlerdi. Yelena hizmetçileriyle tanışırken eğilmek zorunda kalıyordu çünkü bu çelimsiz insancıklar yeni efendileri karşısında birer oyuncakmış gibi görünüyorlardı. Onlara kendince isimler de vermişti. Sürekli sırıtıp duran bir tanesine neşeli diyordu. Aralarında kaslı olan bir tanesine herkül adını taktı. Her biri için bir isim aramıyordu o anda canı ne isterse onlara öyle sesleniyordu. 

Yelena yeni evine yerleşince pek mutlu olmamıştı ancak hizmetkarlarının varlığı O'nu eğlendiriyordu. Hizmetkarları da O'nu yeterince eğlendirmeyince kendine bir instagram hesabı açmaya karar verdi. Hemen evinin çeşitli köşelerinde türlü pozlar vererek fotoğraflar çektirdi. Hizmetkarlarının her birinin elinde birer fotoğraf makinesi saatler boyunca Yelena'nın peşinde koşturup durmuşlardı. Banyoda, havuzda, onlarca lüks arabanın durduğu garajında hatta helikopter pistinde bile fotoğraf çektirmişti ve bunları hemen hesabına yüklemişti. Yirmi dakika içinde bir milyon takipçiye ulaştığında elinde martinisini yudumluyordu ve bu olay Yelena'yı ömrü boyunca unutamayacağı bir olaya sürükleyecekti. 

Ertesi sabah Yelena'nın üvey annesi Carmena yine rutin güzellik maskesini yüzüne yapıştırmış, yogasını yapmış, keyif içinde instagram hesabını açmıştı ki ne görsün! takipçilerinin yarısı ortadan kaybolmuştu. Hemen dekolteli bir fotoğraf çekip hesabına yüklese de nafile! on dakika içinde binlerce like alırken bu defa attığı -üstelik oldukça dekolteli- fotoğrafına bir saatte ancak 3000 like gelmişti. Bunu gördüğünde deliye döndü elbette. Gelen yorumlardan birisinde şöyle diyordu gloriouswoman32 adlı kullanıcı; 'Carmena artık yaşlandın ve üvey kızın senden çok daha güzel.'

Derken o büyülü an geldi çattı; Yelena'nın instagram hesabını açtığını fark ettiği o an, zihninin içinde volkanlar patlıyordu. Elleri titreyerek telefonundan hesabı incelemeye başladı. İnanılmaz fotoğraflar koymuştu Yelena ve tam on milyon takipçisi vardı, üstelik bir günde bu takipçi sayısına ulaşmıştı. Telefonunu duvara fırlatıp paramparça etti. Yelena ya o hesabı kapatacaktı ya da ölecekti. Giden takipçilerini geri istiyordu hem de hemen. Ayrıca Yelena kesinlikle O'ndan daha güzel ve alımlıydı. Bunu geri kazanmalıydı. Kızın ölmesi yeterli olmayabilirdi, Yelena'nın kalbini eğer yerse kızın güzelliği kendisine geçebilirdi. Çok eski çağlarda insanların güçlü savaşçıların hatta tanrıların güçlerini kazanabilmek için onların organlarını yediklerini okumuştu bir yerlerde ve aniden bu aklına gelivermişti. Evet o hesabı kapatması yeterli değildi, Yelena mutlaka ölmeliydi. Bunu yapabilecek kişileri aklından geçirirken çok eskiden tanıştığı Yakuzalardan birine bunu yaptırabileceği aklına geldi. Hemen kırdığı telefonundan kartını çıkarıp yeni bir telefona takıp numaraları tuşladı. Sanada Kenshiro. Adamın adı buydu. Telefonu kalın sesli birisi açtı ve karşısında Rusça konuşan bir kadın olduğunu duyunca kendini toparladı. 'Hemen görüşmeliyiz.' deyip Sanada'ya bir adres verdi. 'Üç saat sonra orada ol. Özel uçağım seni bulunduğun yerde alacak.' 

Sanada Kenshiro sıradan bir 'pis işleri yapan ve sorgulamayan' kiralık katil değildi. Kendince kuralları vardı. Mesela 6 yaşından küçük çocukları öldürmüyordu. Toplu katliamlara katılmıyordu, her zaman yalnız çalışıyordu. Eğer bir evi içindekilerle birlikte yakacaksa, yakacağı kişileri önceden bayıltıyordu. Neticede bir sadist değildi, bir katildi. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu ve yakuza patronları ne zaman ulaşamayacakları bir hedefleri olsa Sanada'yı çağırıyorlardı. O da emredileni harfiyen yerine getiriyordu. Carmena görüştüklerinde kesin bir dille isteklerini şöyle sıraladı; 'O'nun yerde yatan cansız bedeninin fotoğraflarını görmek istiyorum ve kalbini çıkarıp bana getirmeni. Kalbini dondurulmuş bir kutunun içine koyup bana getir ki içinden akan kanlar bozulmasın.'

Bu tür garip istekleri duymaya alışkındı Sanada. Bir keresinde bir müşterisi kendisine kurbanın ayak parmaklarını kesip getirmesini istemişti. On azmettiriciden en az dördü mutlaka kurbanlardan birer parça getirmesini istiyorlardı. Sanada hemen yola çıktı. Öncesinde Yelena hakkında biraz araştırma yaptı. Kızın fotoğraflarını görünce hayranlıktan donakaldı. Böyle bir güzelliği yok etmek için cesaret toplaması gerekiyordu. Bir gazeteci kılığına girdi ve görüşmek için bir randevu ayarladı. Ünlü kadın dergisi Formopolitan'dan sizi arıyorum sizinle bir moda çekimi yapmamız gerekiyor dediği anda Yelena'nın hizmetkarlarından birisi O'na randevu vermişti. Eve vardığında etraftaki güvenlik kameralarını tek tek bozmayı ihmal etmedi ve görüntüsünün çekilmediğine emin oldu. Kapıyı Yelena'nın taktığı isimle 'sulugöz' açmıştı. Gözlerindeki alerji nedeniyle devamlı gözleri sulandığı için bu ismi almıştı. Sanada hemen içeriye buyur edildi ve üzeri aranmamıştı bile. Dev bir havuzlu salonun içine girdiğinde evin görkeminden şaşkına dönmüştü. Salonun ortasında bir havuz bulunuyordu ve Yelena havuzun içindeydi. 

-Hoşgeldiniz. Sizi daha rahat bir yerde ağırlamak isterdim ancak günlük programıma göre şu anda süt banyomu yapmam gerekiyor. Size nasıl yardımcı olabilirim?

Sanada kızı karşısında görünce neden orada bulunduğunu unutacak kadar şaşkına dönmüştü. Bu kızı öldüremeyeceğine orada karar verdi. Kız, camdan bir şehir kadar güzeldi. Tek bir fiskeyle tüm şehir yerle bir olacakmış gibi de narindi. Dizlerinin üzerine çöktü ve ağlamaya başladı. Binlerce kişiyi öldürmüş ve bunu neden yaptığını bir kez bile sorgulamamış olan bu adam hüngür hüngür ağlıyordu. 

-Yapamayacağım. Bunu yapamayacağım. O havuzdan hemen çıkın lütfen. Size anlatmam gereken çok önemli bir şey var. 

Sanada, Yelena'ya tüm olanları anlattı. Üvey annesinin planını, kendisinden istediklerini. Bunları duyunca Yelena çok mutlu olmuştu. 'O hain kendini beğenmiş cadı sonunda acı çekiyor.' diyerek içinden geçirmişti. Sanada'nın Yelena'nın kanlar içinde fotoğraflarını çekmesi gerekiyordu ve bunun için ikisi düzmece bir plan yaptılar. Yelena hizmetkarlarına bol miktarda domates suyu, parça dana eti ve salça getirmelerini emretti. Yere boylu boyunca uzandı ve etleri belinin kenarına yapıştırıp salçaya buladı. Yere uzandı. Gerçekten de bedeni delik deşik edilmiş gibi görünüyordu. 'kalbi ne yapacağız?' diye sordu sanada. Evin bahçesinde gezinen ceylanlardan birisini hizmetkarlarından birine öldürtüp kalbini çıkarttı. 'Al bunu ve o cadıya götür.' Ben bir kaç gün ortadan kaybolacağım. Benden bir haber bekle.'

Bu cümleleri ağzından çıkardıktan sonra Sanada'nın yanağına belli belirsiz bir öpücük kondurmayı da ihmal etmemişti. Sanada böyle bir hareketi hiç beklemiyordu. Sanki yaptıkları için Yelena O'nu ödüllendirmişti ve bu ödül, bugüne kadar aldığı en büyük ödüldü. Neşe içinde bir kutunun içine koyduğu ceylan kalbi ve çektiği düzmece fotoğraflarla birlikte Carmena'nın yanına gitti. Carmena fotoğrafları görünce üvey kızının öldüğüne hemen inandı ve kalbi Sanada'dan alıp ücretini ödedi. İki milyon dolar. 'Cenaze için hazırlanmam gerekiyor. Babası beni kısa süre sonra arayacaktır. O'nu da teselli etmem gerek.' diyerek vedalaştı yakuzayla. Sanada, zalim kadının yanından ayrılır ayrılmaz telefonu kırıp çöpe attı ve ortalıktan tamamen kaybolmaya karar verdi. Telefonu kırdıktan sonra içine bir kurt düşmüştü ama; Ya Yelena beni ararsa?

Aradan bir hafta geçti ve Carmena kocasından gelecek acı haberi bir türlü alamamıştı. Bu bir hafta boyunca keyfine diyecek yoktu ve Yevgeni'nin kızından bahsetmemesine aldırmamıştı bile. Derken bir sabah instagram hesabını açtığında Yelena'nın yeni fotoğraflar koyduğunu gördü. Sinirden kendini duvarlara fırlatmak istiyordu. Hemen Sanada'yı aradı ancak ulaşamadı. Yakuza'nın önemli liderlerinden birisine olanları anlattığında onlar da Sanada'dan bir haftadır haber alamadıklarını ve durumu şimdi anladıklarını dile getirdiler. İş başa düşmüştü. Üvey kızını bizzat ziyaret edecekti. 

Hiç beklemediği anda üvey annesini karşısında görünce Yelena istemsizce sırıtmaya başladı. İkisi de neler olduğunun farkındaydılar ancak ikisi de son derece güler yüzlü ve sevecen davranıyorlardı birbirilerine. Derken Carmena hiç beklenmedik bir şey yaptı. Yevgeni'nin düğün gecesi kendisine hediye ettiği dev yeşil taş, lapis exilis'i kutusundan çıkarıp Yelena'ya uzattı;

-Biliyorum sana büyük haksızlık ettim. Seni kıskandım ve sana karşı affedilemeyecek bir günah işledim. Bunun için beni bağışla lütfen sevgili kızım. Beni bağışlaman için sana sahip olduğum en değerli mücevheri sunuyorum. Artık canımdan çok sevdiğim lapis exilis senindir. 

Yelena taşı önünde görünce gözleri kamaştı ve Carmena'nın kendisi için kurduğu korkunç planları bir anda unutuverdi. Ellerini uzatıp taşın içinde durduğu kutuyu alıp gözlerinin dibine kadar getirdi. Taşı avuçladı ve sıkıca tutarak gülümsemeye başladı. Taş, Yelena dokunduğu anda parıldamaya başladı ve genç kadın ellerini taştan çekemiyordu. Gözleri kararmaya başlamıştı, titriyordu, çığlık atmak üzereydi. Avuçlarında korkunç bir acı vardı ve dumanlar çıkıyordu. 

-Evet sana taşı verdim ancak bilmezsin ki bu taşa dokunan paramparça olmaya mahkumdur. Ona sadece bakabilirsin, dokunamazsın benim cahil kızım. 

Yelena yerde baygın halde yatıyordu ve Carmena zaferini kazanmış bir komutan gibi taşı özel üretim eldivenlerini giyerek Yelena'nın avuçlarından alıp tekrar kutusuna koydu ve oradan ayrıldı. 

-Mücevherler bir kadının her zaman en iyi arkadaşlarıdırlar diye boşuna demiyorlar. 

Evden ayrılmak üzereydi ki kapının önünde hiç beklemediği birine rastladı. Yevgeni ellerini ovuşturur gibi bir hareket yaparak sırıtıyordu. 

-Senin bunu yapacağını tahmin ediyordum. Bak kızım, görüyor musun üvey annenin sana yaptığını? Kendisine hediye ettiğim o güzelim taşı kullanarak seni öldürecek kadar seni seviyormuş görüyor musun?

Yelena da babasının hemen arkasından mavi gözlerini devirerek Carmena'nın karşısına dikildi. İkisinin karşısında dili tutulmuş gibi kalakaldı. 

-Ben sadece. Ben. Ben. 

-Evet sen sevgili eşim. Sen benim hayatta en sevdiğim şeyi benden alacaktın eğer kızım bana olanları söylemeseydi. Eğer kızımı öldürtmen için tuttuğun kiralık katil gelip bana sığınmasaydı. Evet sen bütün bunlar yetmiyormuş gibi kızımın ölmediğini görünce aynı gün O'nu tekrar öldürmeye kalktın. O yerde yatan kızımın basit bir kopyasıydı. O'nun gibi binlercesini öldürebilirsin dilersen ancak benim kızım burada, yanımda. Yelena, söyle bana bu kadına ne yapmak gerek?

Yelena çok uzun süreli düşünmedi. Ağzından dökülüverdi Carmena'nın cezası.

-O'nu şehrin dip mahallelerinden birine bırakalım baba. Tüm parasını ve malını elinden alarak. Sahip olduğu şeyler olmadan o bir hiç zaten. O'nu öldürmeyelim asla. O zaten bir cesetken nasıl öldürebiliriz ki? 

Kızın isteği hemen yerine getirilmek üzere Yelena'nın yedi hizmetkarı Carmena'yı kollarından tutarak arabaya bindirdiler. O'nu şehrin kim bilir neresine götürüyorlardı kadın sesi kısılırcasına çığlıklar atarken. 


1 Kasım 2021 Pazartesi

243 gün

Huzursuzluk çağlarında yaşayan insanlar için üç önemli şey vardı; aç kalmamak, ezilmemek ve sessiz kalabilmek. Konuşabilmek bile dünya halklarını köleleştirmiş büyük efendilerin hükmündedir. Bu bin kişilik grup, kurulmuş büyük medeniyetlerin şehirlerinin başlarına geçtikten sonra yaptıkları zalimlikleri anlatabilmek için kütüphaneler dolusu kitaplar olsa yetmeyecektir. Kendileri ve akrabaları haricindeki herkesi ayakları altında ezip köleleştirdiklerinden beri var olan hiçbir şehirde huzur kalmamıştı. Su kaynakları, ekilecek olan tüm ürünler onların ellerindeydi. Oysa ki sıradan etten kemikten kimisi çelimsiz kimisinin yüzü gözü yamulmuş sıradan insanlardı onlar ancak kendilerini tanrılar zannediyorlardı. Kendileri hakkında tek bir olumsuz şey bile duymak istemedikleri için haklarında edilmiş en ufak olumsuz şeyde bunu söyleyenin derisini yüzüp şehirlerin girişlerine asıyorlardı. Bu yetmemiş gibi bir süre sonra tümden konuşmayı yasakladılar. İnsanlar işaretleşerek anlaşıyorlardı kendi evlerinde bile. Eğer bir tek cümle eden görülürse cezası hemen bulunduğu yerde veriliyordu. 

Adalet denen şeyden bahsedilmeyeli hayli uzun zaman olmuştu. Sadece seçilmişlerin dilediği kişiler özgürce hayatlarını yaşayabiliyorlardı ve onlar dışında kalan herkes birer böcekten farksızdı. Sokak ortasında birisi mi ölmüş? Kim umursar ki bunu? Onlarca erkek bir kadına tecavüz mü etmiş herkesin ortasında? Böyle talihsiz olaylar onlara göre son derece sıradandı ve onlar gibi olmayanların yaşayacakları önemsizdi çünkü onların hayatları hayvanlara göreydi. İnsan şehirlerinde yaşayan herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlıydı. Sokak ortasında hiçbir sebep yokken ölmek sıradan bir olaydı. Açlıktan kırılan insanların bazıları sokakta birileri öldürülsün diye umut ediyordu çünkü birileri öldüğünde onların karnı doyuyordu. 

Şehirlerin korkunçluğundan kaçmak isteyenleri daha beter şeyler bekliyordu. Devlerle insanlar arasında geçen savaştan sonra insanlar kalın duvarlarla kaplı şehirlerinden çıkmamıştı ve devler şehirlere yaklaşamıyordu çünkü kale duvarlarının çevresi devler için bile korkutucu olacak türlü tuzaklarla çevrelenmişti. Şehirden kaçan bir insanın bu tuzaklardan kurtulabilmesi de mucizeydi ancak imkansız değildi. Bunu yapabilenlerden bazıları ormanlarda yaşıyorlardı ve onlar da bir sene kadar bile hayatta kalamıyorlardı çünkü ormanda devlerden türemiş vahşi yaratıklar yaşıyorlardı. Bu yaratıkların inanılmaz güçlü bir koku alma güçleri vardı. Ormanın içine girmiş bir yabancının korkusunu günlerce yürünse ulaşılmayacak mesafelerden algılayabiliyorlardı ve kendi türlerindekilere çığlıklarıyla duyurabiliyorlardı. Kısa süre içinde onlarcası kokunun yakınlarında toplanıp yapacakları baskın için hazırlanıyorlardı. Evet bu hayvanlar için avlanmak büyük bir keyifti. Sadece açlık için değil keyif için avlanıyorlardı. 

Ormanda yine de tek tük bir kaç kişi yaşamanın yolunu bulabilmişti. Ormanı geçip deniz kıyısındaki diyarlara varanlar, yeraltında yaşayan rahiplerin kurduğu efsanevi bir şehirden bahsediyorlardı. Ben işte o şehirlerden birinde doğmuş şanslı kişilerden biriyim. Adım Cesair. Dev piramitlerin etrafında kurulan şehirlere rahiplerin yaklaşmasına artık izin verilmediği için rahipler de kutsal tapınaklarına yer altına kurdukları şehirler yoluyla ulaşıyorlardı. En eski en kadim bilgilere sahip yüzlerce yaşında olan bu adamlar için dünyanın geldiği noktadan geri dönüş artık olamazdı. Bozulmuş, tüm teker oyukları parçalanmış bir at arabasını tamir edebilmek eğer imkansızsa, o arabayı oluşturan tahtalar sökülüp yeniden bir araba inşa edilmeliydi onlara göre ve dünyanın hali de o kırık arabadan farksızdı. Yeryüzü tamamen temizlenmeliydi ve bunun için geliştirdikleri bir planları vardı. 

Rahipler, denizlerin okyanusların diplerinde diledikleri gibi gezebiliyorlardı ve herkesten kaçıp buraya yerleşmeyi bile düşünmüşlerdi ancak insanların onları burada da bulabilecekleri ihtimali gözlerini korkutuyordu. Seçilmişleri tek tek öldürmeyi daha önce denemişlerdi ancak sayıları elli kadarken onları öldürmeye başladıktan sonra daha da güçlenmişlerdi ve sayıları bu defa binlerce kişiye ulaşmıştı. Ölen seçilmişlerin yerine daha beterleri geliyordu. Başka çareleri kalmamıştı, denizlerin altındaki yanardağlarını harekete geçireceklerdi. 

Rahipler, kimsenin sırrını bilemeyeceği bir ilimle bir makine inşa ettiler. Bu makine orta boylu bir insanın kucağına sığabilecek büyüklükteydi ve bir kutu biçimindeydi. Kutu açıldığında içinde bulunan tozlar etrafa saçılıyordu ve saçılan tozlar toprakla birleştiğinde dev kayaları bile unufak edebilecek bir güce erişiyordu. Tozlar toprağı delip yerin en dip köşelerine kadar ulaştığında açtıkları deliklerden yeryüzüne lavlar fışkırmaya başlıyordu. Bu makinelerden onlarca yapıp dünyanın her köşesindeki okyanuslarun diplerine yerleştireceklerdi. Böylece okyanus dibinde korkunç yanardağlar patlayacak ve sular ısınarak yüzlerce metre yükselecekti. Rahipler yeryüzünü temizleyecek olan tek şeyin su olduğunu iyi biliyorlardı. 

O rahiplerden birisi babam Bith, birisi de dedem Noah'tı. Onlara bunu yapma emrini, adını bile andıklarında yanıp yok olacaklarını bildikleri o üstün varlıktan aldıklarını söylüyorlardı. Dedem Noah hemen bir gemi inşa etmeye başladı çocuklarıyla birlikte. Bizi de yanına alacağından emin olduğumuzdan O'na hiçbir ricada bulunmamıştık ancak büyük bir yanlışın içindeydik çünkü öz dedem bizlerin günahkar olduğunu ve gemisine alamayacağını söylemişti. Ben on yaşındaydım nasıl günahkar olabilirdim anlayamıyordum. Günah nedir bilmiyordum bile. Ancak yaşlı kurt söyleyeceğini söyledi ve bize sadece 'eğer hayatta kalmak istiyorsanız batıya, kimsenin yaşamadığı, tek bir günahın bile işlenmediği gümüşten dağların yeşerdiği o büyük adaya gidin' demişti. Gümüşten dağları olan bir ada varsa eğer yeryüzünde o açgözlü seçilmişler çoktan orayı yiyip bitirip tüketmiştir diye içinden geçirmişti babam Bith. Dedemi babam bile ikna edemedi. Biz de kendi gemilerimizi inşa etmeye karar verdik. 

Dedem, gemisinin içini günahkarlarla doldurmak yerine hayvanlarla doldurmayı tercih ederken bize olan sevgisi bile bizi kurtarmak istemesi için yeterli olmamıştı. Biz bile dedemin gözünde günahkarlardık. Rahipler çok hızlı karar verip gereğini yaparlarken yeryüzünde tüm hayatın silineceği süreyi sadece kendi çocuklarına ve sevdiklerine söylemişlerdi; 243 gün. Önlerinde 200 gün vardı ve rahipler, rahiplerin karıları, çocuklarıyla birlikte 89 kadın 18 erkek gece gündüz çalışarak üç gemi inşa etmemiz gerekiyordu. Erkek kardeşim Ladra, annem Birren ve ben Cesair on yaşındaki halimle koca üç gemiyi hep birlikte iki yüz günde inşa ettik. Rahipler okyanusların en derin yirmi üç yerine makinelerini çoktan yerleştirmişlerdi bile. Toprağa karışacak olan karanlıktan habersiz dönmeye devam eden zalim dünyanın efendileri, kısa bir süre sonra yok olup gidecek olmalarından habersiz neşeli hayatlarına devam ediyorlardı. Şehirlerde korkunç hayatlar yaşayan zavallı insanlar kısa bir süre sonra bu kabusun bitecek olduğunu öğrenselerdi bayram ederlerdi elbette. 

Gemileri rüzgarın insafına bırakıp batıya doğru yelken açtık. Kırk günümüz kalmıştı sadece ve elimiz kolumuz telaştan titriyordu. Ne kadar kuzeye gidersek o kadar az insana rastlayacağımızı biliyorduk. İlk bir haftada yüzlerce yaşındaki rahiplerden beş tanesi girdiğimiz fırtınalara dayanamayıp ölünce herkes telaşlanmaya başladı. Aramızda sadece 13 erkek kalmıştı ve benimle aynı yaştaki Fintan'ı gemileri batınca yanımıza almıştık. Bir hafta sonra daha sert bir fırtına diğer gemiyi batırdığında geride sadece elli kadın ve üç erkek kalmıştık. Gemimiz üç hafta kadar denizlerin insafında oradan oraya sürüklendikten sonra aynen rahiplerin tarif ettiği gümüş dağların olduğu o kocaman adaya varmıştı. Buraya İnis Fail diyorlardı rahipler yani kaderin toprakları. Bizim kaderimizi de belirleyecek olan bu adaydı. 

Babam Bith, kardeşim Ladra ve Fintan hayatta kalmış olan üç erkek, ve biz elli kadın aynı adaya yerleşip çoğalmak için bir plan yapmıştık. Her erkek kadınlar arasında paylaştırılacaktı. Babam son derece yaşlı bir adam olduğu için 16 kadının ihtiyaçlarına nasıl cevap verebilecekti kendisi de kestiremiyordu. Kardeşim Ladra'ysa durumdan son derece memnun görünüyordu. Fintan ise henüz yetişkin olmadığı için O'nun adına şimdilik bir sorun yoktu. 

Adaya yerleştikten bir hafta sonra -tufanın gelişine sadece üç gün kala- babam ölmüştü. Kadınların aşırı ilgisine bedeni dayanamamıştı ve bunun başına geleceğini asla hayal etmemişti. Ölürken neden dedemin bizleri yanına almadığının cevabını vermişti; Günahkar olmasaydık şu an ben ölmezdim. 

İki gün sonra da -tufanın kopmasına bir gün kala- kardeşim Ladra aynı şekilde bitkinlikten ölünce tek erkek olarak geriye benim olmasını istediğim Fintan kalmıştı. Fintan başına gelecekleri bildiğinden ortalıktan kaybolmuştu ve en yakın arkadaşım Banba O'nu bulabilmek için aramızdan ayrılmıştı. Eğer bir erkek olmazsa adada büyüyüp yeşermemiz olanaksızdı. Banba aramızdaki en güçlü kadın savaşçıydı ve O'nun dışında kimse Fintan'ı bulamazdı. Ancak başka bir sorunumuz vardı. Tufan gelmişti. 

Şu anda kayalıklara çarpan bedenimin içinde kalan son nefesimle sizlere bunları anlatıyorum. Fintan ve Banba neredeydiler bunu bilmiyorum. Buraya tufandan kurtulmak için gelmiştik ancak sonumuz pek hoş olmamıştı. Benim gibi diğer kadınlar da can vermişlerdi. Ruhum tüm adanın topraklarında eriyordu artık. Tek dileğim Fintan ve Banba'nın buluşmuş olmasıydı. Aradan aylar geçtikten sonra sular çekilince ruhum onları bir mağarada buldu. İkisi adada hayatta kalmış iki insan olarak buraya yerleşip Fomorianlar soyunu başlatacaklardı. Bense bu adada sonsuza dek yaşayacağım. 

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...