24 Ağustos 2014 Pazar
Öğreten Adam
Dünyanın en itici görüntülerinden birisi nedir diye sorsanız cevabım hazır; öğreten adamlar. Ben de onlardan biriyim. Böyle olmayı seçmedim. Yazıyorum konuşuyorum çiziyorum bir bakıyorum ben de onlardan biriyim. Dünyayı falan değiştirme arzusundan deyip bundan sıyrılmak mümkün. Öğüt veren yaşlı gibi bir şey değil bu. Ukalalıkla yapılan bir şey de değil. İçinden geçeni çıkarma arzusu belki de. Öğrettikçe cahilleşen bir adam bu. Gösterdiklerinin kendisini idealize edeceğini zanneden bir sıradan adam aslında. İdealize edilen cilalanan öğrettiğini zannettiği şeylerin kıvamıyla alakası var elbette. İki kere iki dört eder gibi şeyler değil bunlar. İddia eder, tartışır, zeki olduğunu göstermeye çabalar. Anlamsızca gelse bile bir yerde yine devam eder. Herkes O'nun bildiklerini bilsin ister gibidir ama aslında bu herkes aslında O'nun gibi olsun istediğindendir. Öğretmeyi kesiyorum artık. Çünkü kendi kendime bir şey öğrendim; Kelimelerle bir şey öğretemezsin
Kırılan şeyleri onaramazsın. Didaktik laflar. Niye onaramazsın? yok. Anlık patlamalı etkileyici sözler silsilesi. Böyle güzel. Böyle anlamlı gibi görünüyor ama aslında son derece anlamsız. Kırılan şeyleri onarırsın. Al zamanı geriye eskisi gibi olur. Her şey mümkün. Tüm olasılıklar mümkün. Zamanı çıkar aradan tanrı bile olabiliyor insan. Bakın yine yaptım. Sizler bunları okumaktan zevk alıyorsunuz belki de bilemiyorum veya böyle şeylerin söylenmesinden. Kelimelerin bir araya gelerek yarattığı etki çarpıcıdır o konuda haklısınız. Okuma fişlerini okuyarak okuma öğrenen çocukların yaşadığından farklı değil bu da. Dünyanın her yerine asılı okuma fişleri olsun istiyorsunuz belki de. Göğe bakma durağı. Ama sen bilmiyordun sevgilim ben sende bütün aşklarımı temize çektim. Tanrı öldü. Gölge etme başka ihsan istemez. Ahmet Arif mektupları. Selim Işık diyalogları. Oysa ki bir Borges hikayesinde okuyacağınız bir tasvirin yerine geçer mi bunlar? Kıymeti kalıyor mu bu lafların? Göğe bakma durağı. Hadi göğe bakalım. Milyonlarca kere söylense de hissettiğin o lafın o anda söyleniş hali sadece. Ateş su gökyüzü. Çok inanılmaz şeyler ama sürekli önüne bakan insan için durup bir an kafasını kaldırıp yukarı bakma olasılığı çok az. Bunu anımsıyor o an insan. Kafayı kaldırıp göğe bakıyor ve işte orda. Hiçbir şey yok. Her şey orda. Göğe bakma durağında oturdum ağladım. Okuma fişlerini böyle böyle çoğaltmak mümkün ama on bininci kez bu lafı okuduğunda artık göğe bakmıyorsun. Emip sömürdüğün bir ürüne dönüşüyor o laf da. Kapitalizm çok kötü bebeğim. Kapitalizm seni sömürür. İnsan = kapitalizm. İnsan doğasına en uygunu buysa biz ne diyelim? Öğretiyorum bakın gördünüz mü? Durduramıyorum kendimi. Anlatmak değil bu sayıklamak. Farkı bilir misiniz? Elbette biliyorsunuz. İnsan çok anlamlı görünen ama aslında en ufak bir anlam dahi içermeyen şeyler söylerse sayıklar. Malumu ilan etmekle geçip gidecek mi yani ömrümüz? Belki bunu bilmeyenler vardır sen bunları söylediğinde kafasında bir ışık çakıyordur? Her şeye bir izahat gereklidir. Kargalar da sessizce uyuyabilirler.
Öğreten adamları çoğu insan sinir bozucu bulur. Bu kaçınılmazdır. Bazıları gerçekten bir şeyler öğretebilirler ama bu çok nadirdir. Bunu da kelimelerle değil seni dipsizliğine bıraktığı düşüncelerle yapabilirler. Öyle olabilenlere filozof deniyor zaten. Kendisiyle olan meselesini çözmüş kendini sadece düşüncelere verebilen adamlardır bunlar. Ölümsüz olma isteklerinden midir yoksa düşündükçe daha da fazla düşünebilmenin etkisiyle sarhoş olmalarından mıdır bilemiyorum ama gösterebilirler. En azından kapıyı işaret edebilirler. İşte bu kapı. Buradan gireceksin. Kapıyı bile kendi elleriyle açarlar ama içeri girecek olan sensin. Çabalamadan anlamak istiyor artık insanlar. Hiçbir şey yapmadan yorgun insanlar. Eylemsizlikten bezginlikten yorgunlar ama sanıyorlar ki hayatın varlığının üstlerine bıraktığı bir yorgunluk bu. Bakın yine yapıyorum. Artık koydum götüne rahvan gitsin ama şunu benden duyamayacaksınız; ben de böyle bir insanım ne yapayım? İşte bunu diyen insan kadar anlamsızını görmedim. Kabul et beni. Beni böyle gör. Kötülüğümle anlamsızlığımla gör ve benimse. Ben buyum bir itiraf bile değil. Bir ifşaat de değil. Ben böyle biriyim kısmı gayet anlamlı ve açık ama sonrasında gelen NE YAPAYIM paramparça ediyor oradaki anlamı. Ne yap biliyor musun? Sus. Sen böyle ol böyle kal. Ama sus artık. Ağzını kargalar diksinler. Ne yap biliyor musun? Sayıklamayı kes artık. Senden kalan son insani şeye tutun. İnandığın benimsediğin uğruna mücadele ettiğin şeyler yok diye biri olmuyorsun. Bir şey olmuyorsun. İnsan hiçlikten korkardı eskiden bir hiç olmaktan bir şey ifade edememekten artık bu bir istek oldu. İnsanlar hiçbir şey olmamayı istiyorlar. Sürekli bekleyerek geçen hayatlar. Sonra bir belgesel açıyorlar Arizona'daki büyük kanyonu görüyorlar. Uzunluğu 40 kilometre. 1,5 kilometre derinliğinde. Helikopter kameralarından çekilen görüntülere bakıp hayran oluyorlar hayret ediyorlar. Bir kırık fay hattının açtığı yarığa bak sen bir hiçsin. Sen çok güzelsin. Bir karınca da öyle. Ama bir karınca sana bakıp vay be ne kadar büyük ne kadar ihtişamlı demiyor. Sen diyorsun çünkü sen kendini büyük görüyorsun. Gerçekten büyük bir şeyle karşılaşınca da yani doğayla yüzleşince de afallıyorsun. Dertlerin büyük. Seni böyle kabul etsinler istiyorsun da sen neyi kabul ediyorsun? Sen sen sen sen. Bilmediğim bir şey anlat bana.
Öğretilemez olan şeyin içinde debelenip duruyoruz. Dev bir jöle kabının içindeyiz. Rengi mavi. Onu gökyüzü zannediyoruz. Kabın kapağını kırıp dışarı çıkınca kabın asıl renginin kırmızı olduğunu görüyoruz. Duyular yalancıdır. Anlam, kendi içinde bir çıkmazdır. Dır dır dır dır. O böyledir şu ebesinin sikidir. Ama sen bunları okuyorsun. Görüyorsun hissediyorsun. Tek bir gerçek var. Suretlerle dans etmek kaçınılmazdır. Yine dır? farketmez. bunu demenin rahatlığı çok güzel. Fark et mez. edeceğini bilsen de söyle. Öğretilemez bir duvarın önündeyiz. Bu duvar nereye uzanıyor bilemiyoruz. Her aciz canlı gibi duvarı delmeye çalışıyoruz ama bilinmeyen bir maddeden yapılmış. Maddeyi bilmek için bir çabamız da yok. Sadece duvar nereye kadar uzanıyor bilmek istiyoruz ve duvarı aşmamız gerektiğini unuttuk bile. Boşuna dememiş Ali; bana bir şey öğretenin kırk yıl kölesi olurum diye. O da biliyordu belki de kelimelerle bir şey öğretilemez.
2 Ağustos 2014 Cumartesi
Kılıç kraliçesi ve Delphoi kahinesi
Delphoi kahinesinin Kılıç kraliçesini öldürdüğü seneydi. Zaman yıllarla ölçülmüyordu çağlar vardı. Saniyeleri saymıyordu insanlar. Herkes beyaz giyiniyordu ve herkesin ayakları toprağa dokunsun diye çıplaktı. Kirlenmek mümkün değildi artık bir süreliğine çünkü O ölmüştü.
Kılıç kraliçesi binlerce yıldır insanları kılıçtan geçiriyordu. Bencilliğiyle tüm hastalıkları insanlara bulaştırıyordu. Müridlerinin sırtından çamurlar dökülüyordu. Geçtikleri topraklardaki ağaçlar eriyordu. Kadınlardan müteşekkil bir ordu. Tek kıyafetleri kılıçlar olan kadınlar. Bu ordunun karşısına çıkan tüm krallar, kahramanlar ve dervişler tek tek paramparça edildi. Madrak adını verdikleri bir ayinle yok ettikleri ordudan sağ kalanları bir meydana topluyorlardı. Tüm erkekleri soyup kütüklere bağlıyorlardı ve önce adamların zekerlerini kesiyorlardı. Sonra ise diğer tüm uzuvlarını. Hala sağ kalan olursa sağ kalanın bedenini şarapla yıkayıp canlı canlı yiyorlardı. Kanın tadını almaktan bıktıklarında geri kalan etleri kurutup yanlarına alıyorlardı. Gittikleri tüm ülkelerdeki kadınlar bu topraksız devletsiz orduya büyük bir hevesle katılıyordu. Köleler, her gün dayak yiyen kadınlar, kendi istediğini yapmaya kalktığında orospu ilan edilen tüm kadınlar bu ordunun ihtişamını gördüğünde konuşmayı unutup yaşadıkları tüm korkuların artık yok olduğunu görüp kılıç kraliçesinin müridi oluyordu.
Kraliçe, orduya ilk katılan kadınları önce gözleriyle sonra da öz sıvısıyla kutsuyordu. Dionysos'un ruhunu görüyordu her biri. O ruhun kıpkırmızı saçlarında kaybolup gittiklerini ve uzayın sonsuzluğunda ruhlarının ne kadar büyüyebileceğine şahit oluyorlardı. Bir kötülüğü başka bir kötülük temizler ancak. Bunu anlıyorlardı artık ve gönüllerince kötü olmaya teslim oluyorlardı. Kötülük, acımasızlık zalimlik ve yaşamı tanımamaksa eğer, evet onlar kötüydü. Erkek çocuklarını bile paramparça ediyorlardı. Yeryüzünde tek bir erkek kalmayıncaya dek savaşacaklarına yemin etmişlerdi.
İndus vadisine kadar ilerlediler. Buraya doğru geldiklerini duyan kral Cophantes fillerden kurtlardan ve kaplanlardan oluşan ordusunu topladı.
Savaş meydanında mızraklardan ve kalkanlardan kimsenin yüzü görünmüyordu. Kılıç kraliçesinin ordusu ise uzaktan parlıyordu. Ordu yürürken bir önceki savaşta kestikleri erkeklerin kafalarını kılıçların uçlarına geçirip havaya kaldırarak şarkılar söylüyorlardı. Güneşin altından geçerlerken o kılıçların parıltısı birleşiyordu ve ordu bir yakut tanesi gibi gökyüzüne tüm ışığını geri gönderiyordu. Kılıç kraliçesi ise üzerinde simsiyah elbisesi bembeyaz bir ata biniyordu. Kızıl saçlarıyla atın yeleleri birbirine karışıyordu.
Ordular birbirilerine yaklaştıkça Cophantes'in endişesi büyüdü. Çünkü kadınların ordusunun ucu bucağı görünmüyordu. Üç dağın birleştiği yere geldiklerinde dağların ardından hala kadınlar akıyordu. Korkudan mı yoksa ihtirasından mı bilinmez kral askerlerine hemen saldırın emri verdi. En önde duran okçular oklarını fırlattılar ve piyadeler mızraklarıyla saldırıya geçti. Kadınlar tepelerine yağan okları kalkansız olmalarına rağmen kılıçlarıyla kolayca savuşturup delirmiş gibi koşmaya başladılar. Piyadelerin tamamını öldürmeleri bir kaç dakikadan fazla sürmedi. Kral daha da endişelenerek elindeki en büyük kozu o an oynamaya karar verdi. Emrindeki tüm hayvanları kadınların üstüne saldı. Hayvanlar daha saldırgan olsunlar diye savaştan bir kaç gün önceden aç bırakılıyordu ve salındıkları anda delirmiş gibi alana doldular. Ancak o anda beklenmedik bir şey oldu. Karşılarında kadınları gören tüm hayvanlar oldukları yerde durdular ve kadınlar koşmayı bırakıp hayvanların yanına kadar yürüdüler. Kral şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı. Tüm havvanlar kadınların önünde diz çöküp kaldılar. Kadınlar kaplanların başlarını okşuyordu. Kurtlara sarılıyorlardı. Kılıç kraliçesinin yüzünde dev bir gülümseme belirdi o an ve kraliçenin zihninde olup biten her şey oradaki hayvanların zihinde de beliriverdi. Hepsi ayağa kalktı ve kadınların çığlıkları arasında kralın ordusuna doğru koşmaya başladılar. Sadece Cophantes'i sağ bıraktılar. Kralın ayaklarını ve bacaklarını yanlarına almayı ihmal etmediler ama.
Doğarken ne yapacağını bilemeyen insanın arzuları içinde doğdukça acizliği de artar. Ama bir bedenin her bir zerresi arzuyla doluysa eğer, o beden bir insan olmanın ötesine geçer. Başka bir varlık olmaya doğru evrilir. Kadınların ordusu binlerce yıl boyunca yeryüzünü derdest etti. Kaç bin yıl önceydi bu olanlar anımsamıyorum. Kimsenin de anımsamadığına eminim. Ama onların sonunu yine bir kadın getirdi. Vahşilikten nerdeyse kendilerini bile yiyip bitirecek kadar delirmiş canlıların olduğu bir yerde ateş bile yakamaz insanları. Ancak bedeninden çıkabilmiş biri yakabilir bu canlıları ve öyle de oldu. Delphoi kahinesi her şeyi görüyordu. Nerdeyse insan neslinin sonu gelmek üzereydi ve ne olursa olsun insan, yeryüzünde var olmalıydı. Bu en eski kuraldı ve kuralları o koymamıştı. Pislikten nefretten ve kudurmaktan asla gocunmayan bu ordunun efendisini öldürmezse eğer, evrenin en nadir bulunan taşının yok olup gideceğini de biliyordu. Erenlerin en büyüğü de kahineye gelip bu durumu anımsattı. Kadınların yeryüzüne hakim olduğu bu zamanlar bir daha asla geri gelmeyecekti belki ama yapması gerekeni biliyordu.
Bir gece kılıç kraliçesinin yanına gitti bedeni olmadan. Dilini bir hançere çevirip kraliçeyi öptü. Kraliçe uykusunda öldü.
Kimse bilmedi. Kimse anlamadı. Tüm kadınlar yeryüzüne dağıldılar tekrar. Sanki bir rüyadan uyanmışlar gibi. Neler yaptıklarını anımsamadan yaşayıp öldüler. Kılıç kraliçesi ise tekrar geri döneceği zamanları beklemek üzere arafta hapsedildi. Bir gün belki de bugünlerde çıkıp görünecek tekrar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...