27 Haziran 2020 Cumartesi

Berserk


İnsanlık tarihinde anlatılmış en iyi hikaye nedir? Gılgamesh, İlahi komedya, Arthur ve yuvarlak masa şövalyeleri? Dinlerin ve mitlerin binlerce yıldır anlattığı kıssalar? Belki onlarca ciltlik dünyanın en uzun hikayesi olan mahabbarata? Anlatılan sizin hikayenizdir denilen hikayeler bizi ilgilendiriyor. Masallar ve mitlerin anlattığı alegorik, sembolik çoğu metanın yanında verdikleri mesajlar hala günümüze dek gelebilmiş olsa da, çoğu masalı masal kılan bir fark var; Hepsi dilden dile anlatıldıkça şekil değiştirmiş kimileri bozulmuş, yontulmuş haldeler. Günümüze geldiğimizde ise masallara benzeseler de bize kendimizi anımsatacak güzel hikayelerimiz var. Tehanu, Dune, Catch 22, Yüzüklerin Efendisi, Vakıf serisi, Philip K. Dick'in hikayeleri akla gelebilir ilk anda. Ancak bu hikayelerin çoğu görselleştirilseler de bir çoğu o denli güzel hikayelerdirler ki onların hayata geçirilmesi hala mümkün değildir. Belki de anlatılan en iyi hikaye yaşayabildiğimiz hikayedir. Görerek, bilerek ve hissederek. Günümüzde bunu en sınırsız şekilde yapabilen maliyetler nedeniyle henüz sinema değil. Animeler ve mangalarsa bu konuda şu anda daha öndeler.

1972 yılında Go Nagai adlı bir mangaka henüz yeni gelişmekte olan japon manga kültürünü derinden sarsan bir iş gerçekleştirdi. Devilman Crybaby'i yazarak o güne dek yazılmış olan japon mangalarının tüm geleceğini değiştirdi. Devilman Crybaby insan denen canlıyı olduğu gibi gösteren ilk eserlerden biriydi. İçerdiği şiddet nedeniyle okuyan çoğu kişi için şok ediciydi ancak yarattığı devrimin etkisi kaçınılmazdı. Aynı Go Nagai daha sonra onlarca manga yazacaktı ancak bir tanesi Devilman Crybaby'i daha da aşan bir şiddete sahipti. Violence Jack doksanların sonunda depremle yerle bir olmuş bir post apokaliptik Tokyo'da insanların yaşam mücadelesini anlatırken bunu oldukça sert biçimde yaptı. Violence Jack'in ardından artık japon mangaka kültüründe çoğu şey kökünden değişmeye başladı. Seksenlerin başına gelindiğinde ise Fist of the North Star yazıldı. Hikayesi Violence Jack'e oldukça benziyordu ve Go Nagai'nin yarattığı etki bu mangada net biçimde görülüyordu. Seksenler anime ve manga açısında hala daha iyisi yapılamamış bir devirdi. 1982'de Akira yayınlandığında ise artık mangalar yaratıcılıklarının zirvesine ulaşmıştı. 1988 yılında Akira animeye çevrildiğinde ise sadece anime ve manga kültürünü etkilemedi hollywood filmlerinde bile aynı etki görülmeye başladı yani Cyberpunk kültürü artık başlamıştı. Akira. Genocyber, Midnight eye Goku ve tonla cyberpunk anime manga yayınlandı. Ancak asıl devrimi 1989 yılında Kentaro Miura yapacaktı.


Bu adam, bu muhteşem canlı 1989 yılında Berserk'in ilk sayısını yayınladı. Berserk başta tek başına şehirden şehire yalnız başına gezen Black Swordsman'ın hikayesini anlatarak hikayeye başladı. Black Swordsman Godhand denilen çok güçlü şeytani yaratıkları avlıyordu ve onlarla mücadele ediyordu. Hikaye oldukça klişe biçimde başlasa da görselliği inanılmaz boyutlarda bir mangaydı. Berserk yazılmadan önce yapılmış olan onca eser, Violence Jack, Fist of the North star hatta ilahi komedya, Dune, Berserk'in yazılmasını sağladı. Gustave Dore'nin Hieronymus Bosch'un Jan Van Eyck'in Pieter Bruegel'in yarattığı resimler Berserk'in görselliğinin öncüleriydi. Miura onlarca yıl boyunca çok az sayıda röportaj verdi ve kendisinin nerdeyse bir iki fotoğrafı var. Kesinlikle ortalıkta gözükmüyor ve son derece mütevazi. 1989 yılından beri de Berserk devam ediyor. Arada onlarca aylık boşluklarla da olsa devam ediyor.

Pekiyi Berserk'i bu kadar özel kılan ve diğer mangalardan ayıran hatta gelmiş geçmiş en iyi hikaye kılan şey nedir? Berserk sadece bir adamın intikam hikayesi değil aynı zamanda onlarca unsuru içinde barındıran bir eser. Berserk'in asıl sorduğu soru şu; Biz neden buradayız? Kontrolümüzde olmayan gizli bir gücün kuklaları mıyız? Yoksa çabalayarak hayat denen şeyin üstesinden gelebilir miyiz? Başımıza gelen kötü olaylardan sonra yenilip kendimizi yok etmek yerine ne olursa olsun mücadele etmeli miyiz? Hayatı, aşkı, hayallerimizi hatta ölümü bile yenebilir miyiz?


Hikayenin ana kahramanı Black Swordsman'ın adı Guts. Guts ölümle burun buruna bir hayat yaşamış, hiçbir zaman onu seven biri olmamış, çocukluğu bile korkunç olaylarla geçmiş bir karakter. Öyle ki doğumu bile ölümle birlikte gerçekleşmiş. Guts Midland adlı yerde bir darağacında doğuyor. Annesi ona hamileyken orada yaşayanlarla beraber asılıyor ve Guts mucize şekilde ölmeyip ölmüş annesinin rahminden toprağa düşüyor. O sırada oradan geçen bir paralı asker grubu tarafından bulunuyor. Grubun lideri Gambino onu himayesine alıyor.


Guts'ın hayatı başlamadan bitmesi gerekirken önceden belirlenmiş olan bir kader varsa bu kadere karşı gelerek başlıyor. Guts paralı askerlerin arasında büyüyor ve burada yaşadıkları tüm hikaye boyunca peşini bırakmıyor. Hayatında güvendiği tek şey kalıyor; Kılıcı. Daha 17 yaşındayken tek başına bir paralı asker olarak ünü her yere yayılıyor. Onlarca savaşta savaşıyor ve o sırada bu savaşlarda yer alan en ünlü paralı asker grubunun da dikkatini çekiyor. Bu grupların başında band of the hawk geliyor. Oldukça olaylı bir tanışmanın ardından grubun başında olan Griffith, Guts'ı kendi grubuna katmayı başarıyor ve hikaye asıl buradan başlıyor. Griffith, soğuk kanlı, her konuda becerikli ve karizmatik bir lider. Fakir bir çocukluk geçiriyor ve hayatta tek bir hayali var; kendi krallığına sahip olmak. Bu hayali için savaşıyor ve o zamanlar Midland'da bulunan en büyük krallıklar yüz yıl savaşları denen bir mücadelenin içindeler. Griffith bunu kendine bir fırsat olarak görüyor ancak soylu olmayan hiç kimsenin kral olamadığı bir dönemdeler. Griffith'in bu hayali oldukça imkansız görünse de hikaye Griffith'in bu hayalinin etrafında dönüyor.

Griffith çocukken yolda yaşlı bir dilenci kadına rastlıyor. Bu kadın Griffith'e kırmızı bir kolye satıyor. Kolyenin üzerinde parçaları biraraya gelmemiş bir insan yüzü var. Bu kolyeye kim sahip olursa dünyanın en büyük krallığına hükmedeceğini söylüyor kadın. O günden sonra Griffith bu hayal için yaşamaya başlıyor ve kolyeyi asla çıkartmıyor. Bu kolye bir Behelit. Behelitler hikayenin temelini oluşturuyor ve türleri bulunuyor. Eğer bir behelite sahipseniz sahip olmak istediğiniz ne varsa elde etme şansınız var ancak bir şartla. Karşılığında bir şey vermeniz ve vereceğiniz şeyin de isteğinizin gücüyle aynı oranda olması gerekiyor.



Griffith ve Guts ayrılmaz birer arkadaş oluyorlar. Birbirilerinin hayatlarını kurtarıyorlar ve yaşadıkları olaylar onları ayrılmaz hale getiriyor. Berserk başta bir ortaçağ fantazi hikayesi gibi başlasa da hikayenin ortasında öyle bir olay oluyor ki, bu olaydan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Öyle bir olay ki okuyan izleyen kimsenin aklına gelmeyecek büyüklükte bu olay Guts'ın tüm hayatını kökünden değiştiriyor ve Black swordsman'a dönüşüyor. Bu şok edici olay hikayenin seyrini çok daha fantastik bir yere doğru götürüyor. Doğaüstü olaylar ve yaratıklar hikayenin başında ufak tefek görülse de bu noktadan sonra ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Hikayenin içinde yer alan onlarca karakter de bu olaydan etkileniyorlar. Her karakterin kendi içinde bir hikayesi bulunuyor ve Miura bu karakterleri de anlatmayı ihmal etmiyor. Yan karakterler basit birer figüran olarak kalmıyorlar ve hikayenin seyri içinde önemli yerlere sahip oluyorlar. Ancak ana konu bu noktadan sonra şuna evriliyor; karşımızda bizden daha güçlü bir varlık karşısında ( tanrı, doğa, evren vs ) bir ölümlü olarak bizim mücadelemizin ne kadar anlamı olabilir? Bu mücadeleyi verirken neleri feda edebiliriz? Nedensellik ve etki tepki prensipleri her zaman işler mi? Nietzsche'nin ve Schopenhauer'in tartıştığı varlığın kendi öz iradesi ne kadar bu faktörler karşısında durabilir? hayat karşısında şansımız nedir? Oradan oraya savrulan yapraklar olarak bize sunulan ne ise onu kabul mu edeceğiz yoksa ne olursa olsun şartlar ve durum ne kadar kötü olursa olsun buna karşı durabilecek miyiz?


Yan karakterler içinde bir kaç istisna var ki onlarca yıl geçmesine rağmen bu karakterlerin hala kim oldukları tam olarak ne oldukları belirsiz. Aralarında en dikkat çekeni Skull Knight. Skull Knight hikayenin dönüm noktalarında ortaya hızır gibi çıkan ve Godhand denilen canavarlarla savaşan biri. Ancak bir insan mı bir hayalet mi ne olduğu tamamen belirsiz. Hikayenin bir noktasında Skull Knight'ın hikayesi de az da olsa anlatılıyor. Bu hikayeye göre bundan binlerce yıl önce tüm dünyayı birleştiren bir kral ortaya çıkıyor. Kral Gaeseric. Bu kral ihtişamlı bir şehir kuruyor ve bu şehirde insanlar barış içinde yaşıyorlar. Ancak bu uzun sürmüyor ve şehir bir gecede tamamen yok oluyor. Bu şehrin kalıntılarının üzerine de onlarca krallık kuruluyor ve midland bu krallık topraklarının üzerinde yer alıyor. Bu krala ne olduğu, şehrin neden aniden yok olduğu belirsiz ve ancak hikayede ilerledikçe bazı ipuçları yakalanabiliyor. Bu kral Gaeseric'in hala yaşadığı ve Skull Knight olduğu söyleniyor.


Skull Knight hikayenin önemli noktalarında ortaya çıkıp Guts'ı olacaklar konusunda uyarıyor. Söyledikleri dinsel bir seramoniye benziyor. Tarihte de gerçekten yaşamış bir Gaeseric bulunuyor. Bu kral ironiktir ki Vandalların ilk kralı. Roma topraklarını ele geçirmiş Roma'ya girip burayı ele geçirmiş bir kral. Hiç savaş kaybetmediği yazılı. Kral Gaeseric'in artık hemen her dile girmiş olan vahşi anlamındaki vandal kralı olması ayrıca ironik çünkü vandalların aslında o kadar da vahşi olmadıkları anlaşılıyor. Roma'yı tamamen yakıp kül etmek yerine burayı olduğu gibi bırakıyorlar ve Roma'da kalmayıp kendi ülkelerini arıyorlar. Gaeseric onlarca yıl hüküm sürdükten sonra ölüyor ve çoğu krallığın başına geldiği gibi oğulları krallığı parçalıyor. Her iki Gaeseric'in ortak yönleri bulunuyor. Her ikisinin de krallığı parçalanıyor. Her ikisi de kurukafa şeklinde bir zırh taşıyor. Her ikisi de asla yenilmiyor. Miura'nın neden bu tarihi karakteri seçtiği bilinmiyor ancak çoğunluğun vahşi zannettiği Vandalların yaşamış tek büyük kralı hikayenin en önemli yan karakteri.

Berserk'in ana kemik hikayesi iki arkadaşın yaşadıkları ve birinin hayali diğerinin geçmişle hesaplaşması olsa da onlarca yan öğe hikayenin içinde bulunuyor. Tasvirler oldukça sert. Cinsellik, dinsel öğeler, doğa mistisizmi, paganizm, ortaçağ savaşları onlarca kavram ve ayrıntı konu ilerledikçe karşımıza çıkıyor. Anlatılanların bu denli sert olmasının nedeni yazılanın aslında dünyada bir zamanlar yaşanmış olanlara göndermelerle dolu olması. Bir noktada ortaçağ cadı avlarından yaşananlar ayrıntılarıyla gösteriliyor. Hatta atlar bile çok korkutucu olabiliyor bazı yerlerde.


Engizisyon, sabbath ayinleri bir yerde hikayeyle kesişiyor. Cinsellik tasvir edilenlerin yanında asla sırıtmıyor. Okuyucuya gelişen olayların dehşeti olduğu gibi yansıtılıyor ancak bu yansıtma abartılı şekilde yapılmıyor. Sade ancak keskin bir şekilde olanı olduğu çıplaklığıyla gösteriyor. Abartılı anime şaşırmaları yok. Gereksiz ayrıntılar, içi boşaltılmış romantizm, güce tapınma gibi klişeler yok. Miura çizdiği çoğu panelde rönesans sonrası ressamlardan hatta Escher'den oldukça etkilendiğini kendisi de söylüyor. Çoğu panel tek başına birer tablo olabilecek güzellikte. İçerdiği doğaüstü öğelerin çoğunun tarihi veya mitolojik bir referansı da bulunuyor. Kushan savaşçıları (ki gerçekten de bir kushan imparatorluğu bulunuyor) engizisyon, at arabası tekerlerine bağlanıp kolları bacakları kırılmış şekilde işkence gören köylüler. Hemen her ayrıntının izi başka eserlerde sürülebiliyor. Savaş sahneleri özellikle ilk bölümlerde sürükleyici ve zekanın kılıcın gücünden daha önde olduğunu anlatan kısımlar var. Savaşlar sırasında gündelik hayatla ilgili ayrıntılar da ihmal edilmemiş. Örneğin regl olmuş bir kadının bir savaşın ortasında yaşayabilecekleri bile anlatılıyor.


Miura, okuyucuyla hikaye içindeki karakterlerin hissettiklerini tüm ayrıntılarıyla birarada tutmaya çabalıyor. Ancak doğaüstü öğeleri de hikayenin içine yapay bir şekilde sokmuyor. Başlarda zaten olağan bir tarihi hikaye olarak başlıyor, azar azar doğaüstü güçleri hikayenin içine yediriyor. Okuyucu için olanların seyrini yavaşlatmıyor ve en beklenmedik anlarda sadeliğini bozmuyor. Hikayenin en güzel tarafı da bu zaten; sade olması. Neyin neden gerçekleştiğinin altını defalarca çizmeden, sadece belli ayrıntıları ve ipuçlarını göstererek olaylar ilerliyor ve bir zirve noktasında buluşuyor. Açıkçası Berserk'i bu kadar etkileyici kılan şey de sizi ilmek ilmek o zirveye hazırlaması. O zirve öyle bir şekle bürünüyor ki sizi tamamen ele geçiriyor ve size neyi nasıl hissettireceğini anlıyorsunuz. Karanlık ve umutsuz bir dünya içinde de kalabiliyorsunuz, tüm şartlara rağmen olanlara karşı gelen bir savaşçının yaşadıklarını gördükçe O'nun neler hissedeceğini de hissediyorsunuz. Ödenen bedellerin sonunda suretler değişiyor, kimse eskisi gibi kalamıyor. Açılan yaralar kapanmıyor ve kapanması için verilen onca çabanın sonunda yine başka şeyler kaybediliyor. Guts, kurgusal anlamda yaratılmış tüm edebi karakterler içinde belki de en berbat şeyler yaşayanı olabilir. Ancak ne olursa olsun asla pes etmiyor. Ne olursa olsun. Skull Knight O'na adıyla değil 'struggler' olarak hitap ediyor bu nedenle. Mücadele eden. Mücadeleden asla kopmayan. En kötü anında bile havaya atılmış bir kılıcı içgüdüsel olarak tutup savaşmaya devam eden. Bu mücadelede Guts belki de insanlığın kadere, tanrıya, doğaya artık ne denirse densin o yenilmez gibi duran kavramlara karşı savaşındaki umudu sembolize ediyor.


Hikayenin adının Berserk olmasının nedeni de Guts'ın giydiği armorın adı. Bu armor...O armor O'nu bu hale getiren şey. İçindeki hayvanı ortaya çıkaran ve O'nu o olmaktan alıkoyan şey. Ama yenilmez kılan da o. Nedensellik asla peşini bırakmıyor. Bu armoru giyen kişi acıyı hissetmiyor. Ne kadar yaralanırsa yaralansın ne olursa olsun acı hissetmiyor ve armor kırılan kemiklerini tamir ediyor. Armor o denli büyük bir şiddet hissi veriyor ki giyen kişi çevresinde sevdiği kişilere bile saldırabiliyor ve armorun son sahibi bedenindeki kan tamamen akıp gittiği için ölüyor. Yani armor, sahibi kanasa da tüm kemikleri unufak edilse de sahibini savaşmaktan alıkoymuyor. Bu da Guts'ın aslında hikayesindeki çıkmazı gösteriyor. Ne kadar güçlü ve yenilmez olursa olsun hissedemediği ve kendi olamadığı sürece elde edeceği hiçbir şey anlamlı olmuyor. Guts armoru kullansa da kullanmasa da hala mücadelesine devam ediyor. Berserk manga olarak hala yayınlanmaya devam ediyor ve sonu hala gelmiş değil. Manganın çoğu hayranı artık altmışlarına gelmiş olan Miura'nın ölmeden mangayı bitirmesi için dua ediyor. Guts ise sonunda bir umut buluyor. Çevresinde arkadaşları var ve şu an sıhhati sağlığı gayet iyi ama mücadelesi bitmiş değil.

not; godhand nedir neye benzer diye merak edenler için buyrun.



Edit; Maalesef Miura 6 Mayıs 2021'de buraları terk etti. 54 yaşındaydı ve muhtemelen Berserk'in de sonu geldi. Bitmemiş bir hikaye de olsa Berserk için ne kadar şey söylense de az. Uyuduğun gecen huzurlu olsun Kentaro. 

Hiç yorum yok:

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...