29 Temmuz 2013 Pazartesi

Bir insanlık ütopyası; sevmek




Kieslowski'nin Üç Renk üçlemesinin en allak bullak edici parçası olan Mavi, insan doğasındaki en temel isteği ele alıyor; özgürlük. Bu filmi en iyi biçimde açıklayan şey, filmin nerdeyse tamamında duyduğunuz, orjinal sözleri yunanca olan ve Zbigniew Preisner'in bestelediği Song for the unification of europe'un sözlerinde gizli.

Meleklerin, tüm insanların dilini bile konuşuyor olsam da
Eğer sevgiye sahip değilsem
Ben sadece kendini tekrar eden yankılanan bir çanın sesiyim

Tüm kerametleri çözmüş
Tüm bilgilere ve sırlara vakıf olsam bile
ve dağları yerinden oynatacak bir inancım olsa bile
sevgiye sahip değilsem eğer
ben bir hiçim
ben bir hiçim
ben bir hiçim

sevgi sabırlıdır, sevgi naziktir
sevgi kıskanmaz
sevgi böbürlenmez
sevgi gurur değildir
her zaman korur
her zaman güvenir
her zaman ümit eder
her zaman sebat eder
sevgi asla başarısız olmaz

Fakat kehanetlerin olduğu yerde
onlar sona erecekler
lisanların olduğu yerde
onlar durgunlaşacaklar
bilginin olduğu yerde
o yok olup gidecek

ve şimdi şu üçü kaldı
inanç, umut ve sevgi
bu üçü arasında en büyüğü
sevgidir

Görüldüğü üzere burada yapılan sevginin tanımı bizlere oldukça yabancı. Hatta kimileriniz şimdiden "hangi enayi bunu yapar?" diye sormaya başlamıştır bile. Öyle korkunç zamanlar yaşıyoruz ki sevmek bile bir süs bitkisinden farksız. Sempatik bir oyuncaktan fazlası olarak algılanmayan, dile getirilmesi nerdeyse komik bile bulunan, anlatılması, söylenmesi bir acziyetmiş gibi hissedilen, güçsüzlük gibi görülen o yüce tanrıyı kendi ellerimizle boğazlayan bizlere elbette burada yapılan tanım komik gelecektir. Çünkü insanların çoğunun yaşadıklarına göre, sevgi acı verir mutlaka. Bir yere gelinir, orada sevginin ızdırap dolu bir hapishaneden farkı yoktur. Kim biri uğruna veya bir şey uğruna acı çekmek ister ki artık? Gerçi bunu bile yüceleştirecek olan, kendine acılarından paylar çıkarıp kendini varlığını parlatacak olanlarımız elbet olacaktır. Öyleyse söyleyin; bu sözlerdeki tanıma göre sevgi buysa eğer, biz bugüne dek gerçekten hiç sevdik mi?

Şarkının adının avrupanın birleşmesiyle ilgili olması da apayrı bir ironi aslında. Tüm insanlığı birleştirebilecek olan yegane şeyin reçetesi sunuluyor şarkıda ve daha avrupanın birleşmesi bugün bile ekonomik sosyal tonla nedenden ötürü gerçekleşemiyor. İnsanlığın tek ve hür olması ütopyasına karşı neden bu birleşmenin hala bir ütopya olarak kaldığının da en çıplak açıklaması aslında. Tüm insanlığın özgürlüğü de bu birleşme gerçekleşmeden imkansız.

Bireysel olarak bildiğiniz yaşadığınız sevgiye geri dönelim. Sevdiğimiz insanlara neler yapıyoruz şöyle bir düşünelim. Sevdiklerimiz, bize en fazla katlanan insanlar oluyor genellikle. Bir insanı olduğu gibi tanımanın ne derece tahammül edilemez olduğu açık. Badlik amiri adlı şarkının bir yerinde "sevgiyle yapılan hiçbir şey insana zarar vermez" denir. Hayır abicim. Verir. Veriyor. Sevginin o nazik teslimiyetine güvenen bizler, kendimize davrandığımız gibi davranmıyoruz karşımızdakilere. Bize yapılmasını istemediklerimizi önemsemeyip, yok sayıp, anlamsızlaştırıp yapıvermemiz oldukça kolay. İlgi bekleyip görememek, kıskanmak, sahiplenme duygusu adı altında karşımızdakini yönetmeye kalkmak, hatta O'nu kendi istediğimiz o kafamızın içinde olmasını dilediğimiz şekle sokmak için elimizden geleni ardımıza koymuyor muyuz? Bir yerinden tutup bir insanı başlıyoruz sevmeye, sonra o insanın altındaki düğüm olmuş ipler ortaya çıkınca o ipleri olduğu gibi bırakamıyoruz asla. Ya o ipi kesiyoruz, veya daha da düğüm haline getiriyoruz.

Bu yüzdendir hep öğütler verişimiz, kendimizi korumamız. Hep aradığımız o şey, aslında kendimizde bile olmadığı halde cüret edip beklediğimiz. Yokluğunda da varlığında da eksikliğinde de hep acılar çektiğimiz sevgiyi ellerimizle paramparça edip sonra başka acılara suç atmamız. Ben aslında çok iyi biriyimdir. Bu hiç kimsenin umrunda değil. Senin kim olduğunun, ne yaptığının hiç önemi yok. Ne hissettirdiğinin var. O anda ne yapıyorsan, ne diyorsan karşındakine onu hissettiriyorsun. İstersen evrendeki tüm bilgilere sahip ol, eğer hissettiremiyorsan, hissedemiyorsan bir hiçsin.

Çok korkunç şeyler oldu. İnanın çok korkunç. Bu hayat dediğimiz kedi yavrusunu bile bir ejderhaya çevirmeyi becerdik. Çektiğimiz onca acının hep bir açıklaması vardı. Her zaman açıklamayı en iyi şekilde becerir zaten insan. Zekamız ve inandıklarımız saolsun. Kendimizi aklamayı becermek zorundayız da hayatta kalmak için o da bir gerçek. Peki ya çektiğimiz acıları neden başkalarına çektiriyoruz öyleyse? Annesinden veya babasından sevgi görmemiştir, sonra büyür bir çocuk, birisi onu çok sever, o da karşısındakini, ama ne yapar? bir türlü o eksik şeyi bulamaz. O içine atıp kendiyle yüzleşemediği acılarının yankısını duymamazlıktan gelerek yaşar. Sonra, sevemez elbette. Sevse bile hastalıklı, biçimsiz ucube bir yaratık gibidir o sevgi. Zaten çeşit çeşit sevgi var hayatımızda. Sevgiye bile hastalıklı payesine biçebileceğimiz kadar sevginin çeşitlerini türettik.

İstediği ne varsa kendisine sunulmuş biri mesela, ne dilerse önünde, ne isterse yapabiliyor ve zannediyor ki özgür. Evi arabası mükemmel bir işi, güzeller güzeli bir eşi, akıllı mı akıllı çocukları falan var. Zannediyor ki aidiyet sevgidir. Bütün bunları sevgiyle yaratmıştır dünyasında. Çalışarak veya delirerek kim bilir. Mutludur da sorsanız. Anlar ve bilir de sizden bizden daha çok.

Bir başkası insanların iyi ve mutlu olması için çabaladığını zanneder. Bir siyasi mücadelesi vardır veya isyan etmektedir otoriteye. Sonra güya insanlar için güzel şeyler yapıyorum adı altında böler parçalar o insanları. Suçlar. Bizdensiniz veya değilsiniz bile der. Nefret ettikçe sevgi adı altında yaptıklarının zulümden farkını anlayamaz hale gelir. Körlüğünü etrafında kendisi gibi düşünenler bile görür de ona söyleyemez korkudan.

Üç renk mavi'de hikayenin kahramanı Julie bir kaza sonucu kocasını ve 5 yaşındaki çocuğunu ölüme uğurluyor. Her şeyini kaybediyor. Sahip olduğu ne varsa satıyor. Arkadaşlarını dostlarını sevdiği tek bir allahın kulunu bile aramadan çekip gidiyor. Özgürleştiğini zannediyor. Geçmişten kurtulduğunu. O eşyaları o mavi odayı kocasının bestelerini görmezse duymazsa hissetmez zannediyor. Ama geçmiş asla peşini bırakmıyor. İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın, tüm hayatını bir saniyede kaybettiği anda kurtulamaz o acıdan. O yüksek tavanlı evden, o yavru kediden, leylaklardan, o havludan, oyunlardan, duvarlardan, kazablankalardan o uyunan yastıktan, sabahın beşinden, sadece sana seslendiği adından, aynalardan, duvarlara yazılmış yazılardan, mektuplardan, tonlarca yanlış anlamadan ve yalandan, demlenen çaydan, getirilen bir bardak sudan bile kaçamıyor insan. Tüm bilincin en dip köşelerine kadar işlemiş bir kül gibi üzerini örten o grilikten benzersiz bir haz bile almaya başlıyor hatta insan. insan ya. Lanet olası insan.

Nihai bir yer var ömrümüzde. Mutluluğun gelip geçici olamayacağı bir yer. O yerde sabitlenip kalıyoruz. Büyüyemiyoruz belki de. Kırıla kırıla parçalarımızı araya araya yolun neresine geldiğimizi bile farketmeden oraya vardığımızı bile hissetmeden orada kalakalıyoruz. Bir yer var, orada ne kıskançlık, ne yalan, ne de tutku var. Ne şehvet ne de sessizlik. Orada sadece kendimizle olan hesabımız var. Kimileri için tanrının meleklerine defterler tutturduğu bir hesap. Kimilerine göre ise sadece adaletin tecellisi. Yok mu hiç peki aramızda gerçekten sevgiyi bilen ve yaşayan? Elbet var. Ama anlatmazlar. Kim etrafındaki herkesin arayıp da bulamadığı sahip olmak için inim inim inlediği şeye vardığını söylemeye cesaret edebilir ki?








2 yorum:

Adsız dedi ki...

yazdiklarin okunuyor, bil.

Adsız dedi ki...

yazdiklarin okunuyor

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...