2 Temmuz 2013 Salı

Aşk ve konuşmayan cinleri

Aşkın ömrü kaç yıldır bilinmez ama ölümü kesintisiz bir süreçtir. Bu süreç sancısız da geçebilir. Dev bir buhrana da dönüşebilir. Geçirilen zamanların, anıların, alışkanlıkların ve daha sayılamayacak kadar çok biçimsiz ortak paydanın parçalandığı bu zaman diliminin insanların varlıklarına dair esaslı bir şekillendirme yarattığı ise kesindir. Biterken bu denli acı veren, hatta insanları değiştirebilen bir kaç şeyden biri olan bu kavram neden insanlarca bu denli ihtiyaç duyulan birşeydir?

İnsan denen canlının doyumsuz ihtiyaçlarının arasında beğenilme, sevilme, cinsellik başrolü oynar. Tüm bu ihtiyaçların ortak paydasını oluşturan şeyi evet bildiniz. Tam bir hepsi birarada paketinden kim neyi isterse onu edinir ve ihtiyacını giderir. Elbette bu durum aşkın insanın maneviyatını parlaklaştıran bir kavram olmasını yadsıyamaz. Aşık olan kişi, geçici bir süre için bile olsa kendini erdemli biri olarak düşünecektir. Yaratılan kimyasal patlamanın en önemli etkisi, sonsuz bir uçuculuk duygusudur. Seks mükemmeldir çünkü kabul edilmiş ve kabul görmüş iki kişi arasında yaşanmaktadır. İnsan beyninin onaylanma ihtiyacı her zaman devrededir. Aşkın yarattığı onaylanma duygusu toplumun en kenarına sürülmüş en dışlanmış bireyinde bile gerçek üstü bir kendine güven yaratır. Korkaklar korkusuzlaşırlar. Hayatta başarılamayacak hiçbirşey yoktur artık. Kurbanlar kendilerini gerçek birer kahraman gibi hissetmektedirler. Tüm bu kusursuzlaştırmanın en yadsınan kısmı, bireyler arasındaki ihtiyaç ayrımındadır. Kimisi sevilmeyi en önemli olgu sayar. "Ben çok seviliyorum" diyerek mutluluğunu ilan eder. Kimisi ise hayatı boyunca edinemediği rahatlığı ve kendini iplerinden koparabilmeyi gerçekleştirebileceği bir alana kavuşmuştur.

Ancak gözden kaçırılan bir nokta vardır; iki insanın bu ruhani bütünleşme eylemi, aslında bireylerin olağan halleri ortaya çıktıkça bir ayrıksılık yaratacaktır. Tutku ve bağlılık her ne kadar başta bu bütünleşmeyi sağlamlaştırsa da aslında mumdan yapılmadır. Güneşe, yani hayatın aydınlığına çıkıldıkça o mum yavaş yavaş erimeye başlar. En başta söz konusu olan beğenilme, sevilme gibi ihtiyaçların yerini anlaşılma, iletişim ve incelik alacaktır. İletişimin olamayacağı yerleri bireyler tutkuyla yamamaya çalışabilirler elbette ki bu boşuna bir çabadır. Çünkü tutku hiçbirşeyi birleştirmez. Aksine ayırır.

Sadece ihtiyaçlar üzerinden yürütülen ve zannedildiği kadar manevi olamayan bu duruma da aşk diyorlar ki gerçekte ihtiyaçların itelediği bir eylem olarak değil, metafizik bir kendiliğindenlikle aynı anda hareket eden yıldızlar gibi gerçekleşen bir aşkın varlığı milyarda birdir. Böyle bir durumda ihtiyaçlar yoktur. Beğenilmenin veya seviliyorum demenin bir anlamı dahi yoktur. Sen O'sundur. O da senin bir parçan değil gerçek bir yansımandır. Hayatın şekillendirdiği karakterin, alışkanlıkların sadece birer silüettir. Bedenler bile silikleşir. Tozlanmış hayalet bir evin aniden temizlenmesi gibi insanın varlığı özüne en yakın halindedir. Hesaplamalar ve iletişim sadece birer komediye dönüşür.

Çoğu insan diğer insanlar arasında bulamadığı bu metafizik aşk duygusunu başka şeylerde bulmaya meyillidir. Ki bir çoğu da kıyısından bile geçemez. Aracı edilen şey sessiz bir tanrı da olabilir, müzik de, şiir de. Herkesin kendi zihninde tanrılaştırdığı kavramların çoğunun içindeki arayışta bu yatmaktadır. Aşkın gerçek halini ancak bu aracılar, yani cinleri anlatabilir zannedilir ancak bedenleşmiş bir hali olmadığı için insan asla gerçek bir maneviyata tam manasıyla kavuşamaz. Kendini şekillendiren diğer kavramlar üzerinden özellikle inançlar aracılığıyla benimsendiğini görür ve bu da bir rahatlama yaratır.

İnsanın aşkı arayışı asla bitmez. Çünkü gerçekten yapıldığı hammaddesi budur ancak eksik yaratılmıştır. Varlığındaki bu eksikliği daha da eksiltmek elbette ki oldukça kolaydır. Çünkü kötülük de o hammaddenin de bir parçasıdır. Kendini gerçekleştiremeyen birey, bir süre sonra aradığı şeyi de unutacaktır ve benimsendiğini düşündüğü şey her neyse - inanç, ideoloji vs - artık o şeyin bir aygıtı olmaktan da kurtulamayacaktır.

İşte gerçek aşk acısı, o farkındalığın yok edildiği andır.




1 yorum:

şevkethan dedi ki...

gerçek aşk, gerçek aşk acısı. hep bir şeylerin gerçeği.. sahtesini yaşayanlar da var.
sevdiğim beni terk ettiğinden beri, ideoloji,siyaset,gündem zerre umrumda değil. oysa 'o' varken canan arıtman'dan tut da kamer genç'e, hatta deniz baykal bile sempatik geliyordu.
kafa bulandırıyorsun. tebrikler

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...