7 Mart 2014 Cuma
Makus talihimiz bir gün döner mi dersin?
- Bütün gün evde oturuyorsun. Kalk artık.
Omuz silkti. (dünya edebiyatında omuz silkmeyen roman karakteri yoktur)
+ Ne yapacağım ki? Kadere inanmasam da lavabonun deliği gibi nereye aksak aynı yere doğru çekiliyoruz sonrası ise kanalizasyon. Çabaladıklarımız için verdiğimiz uğraşlara bak. Bir de geldiğimiz şu yere. Çorak bir arazi. Zihnimin içinde kalmak istiyorum sadece. Mümkün olsa gözlerimi bile kımıldatmak istemezdim.
O sırada adam kahve dolduruyordu. Elindeki kahve bardağının sıcaklığı elini yakıyordu. Acının tatlı müziğini duyuyordu. (müzik, evrenin ilk yasasıdır)
- Nedir derdin? Hayal kırıklığına uğramaktan mı korkuyorsun? Çektiğin acıların yorgunluğu mu? varoluşsal sıkıntılar mı? (kahkaha atmak üzereydi)
+ Hayal kurmuyorum ki kırıklığıyla uğraşayım. Acının esamesi de okunmaz içimde. Hiç birşey hissetmiyorum ki. Güzel kediler göreyim yeter. Bir de bebek ayakları.
- Bunlar hisler değil mi? Masumiyet arayışımızın sonu kedilerde son buldu. Kediler bile masum değiller. Sadece oldukları gibiler. Özenmemiz ondan. Çekik gözlerine bakınca masumiyet göremezsin. (ahkam kesmeden bilgi veremez hale geldik)
+ Pekiyi o halde ben neden kendimi hissiz hissediyorum? (güzel soru)
- Bu hissizlik değil bezginlik. Hissiz olsan ölmek için dünyaya yalvarırsın.
+ Tespihlerle insanların hayatları arasında bir fark göremiyorum. Her şey bir tekrar. Üstelik aynı taşların üzerinde aynı taneleri sayarak yine başa dönüyorsun.
- Öyleyse yaşanabilecek trilyonlarca farklı olasılıktaki hayatları görmezden geliyorsun. Herkesin yaşadığı kendine özgü. Her davranış, ses, tavır, hatta attığın adım bile. Sonsuz olasılıklardan birinde kendini var etmeye çabalıyorsun. Senin aynı zannettiğin şey insanın sürekli içine düştüğü durumlar. Çünkü insan iki şeye yeniktir. Birisi isteklerine (isteksizlik bir lanetlenme biçimidir) diğeri ise ihtiyaçlarına. Çoğu zaman ihtiyaçlarını istekleriyle karıştırır. Bu ikisinin dışında bir de kendini iyi biri olarak inşa etme çabası vardır ki oraya hiç girmeyeyim.
+ insan olmaya bir projeymiş gibi bakıyorsun. Mühendis falan da değilsin halbuki? İstemenin neresi kötü? Bir şeyleri delicesine istemek kadar insanı hayatın içinde tutan bir şey yok. Bu nedenle bu haldeyim zaten.
- Berbat seçimler yaptın. Körlüğünü erdem sandın. Kendini önemli sandın ve hala da sanıyorsun. Bir şeyler gelip seni bulsun istiyorsun. Bulmayacak. Sen gidip bulacaksın. ( ARANILAN ŞEY DAİMA BULUNMAZ )
+ Klişe...klişe...klişe... Zaten uzay boşluğında yörüngelerin etrafında uçuşup duran bir meteordan farkımız yok mu diyorsun yani? Nerde kaldı o zaman seçimler? insanı insan yapan şeyler? Öylece dursam kime ne zararım var? ( tüm yaşlanan insanlar bu lafı edecektir )
Adam sustu. Mutfaktaki sandalyeye oturup pencereden dışarı baktı. Kargalar neden ağaçlara konmak yerine hep sokak lambalarının dibinde tüner diye düşündü. Bir tek düşüncenin bile kimsesiz olmadığını ve her düşüncenin kendi eşini rahatça bulduğunu farketti.
- İnsanı insan yapan şeylerin hepsini insanlar tanımlamış zaten. O nedenle bana bu insan olmak mevzusu saçma geliyor. Kimsesiz başıboş canlılarız. Maymunlar muz severler çünkü maymunlar kendilerini muz seven canlılar olarak mı tanımlamışlardır? me-den-iy-yet-in amına koyayım afedersin.
+ cık cık cık...seksist dil. Kaç kere söyledim?
- Ayrıntılar içinde kaybolmaya mahkum etmek istemiyorum duygularımı. Evet. AMINA KOYAYIM. Bunu söylemenin dile olan etkisini biliyorum. Evet bunun tanımlandığı çerçeveyi biliyorum. En azından öyle değilmiş gibi davranmıyorum. Senin gibi şımarık bir çocuk gibi pışpışlanmayı dilemiyorum en azından. Neyin nerde durduğunu biliyorum. ÇABALAMAZSAN TİZ BİR SESLE SÜREKLİ AYNI MÜZİĞİ ÇALAN BİR MÜZİK KUTUSU GİBİ BİR KÖŞEDE YAŞAR GİDERSİN. Hepsi bu. (coşkun ırmaklar gibi akan bir konuşmanın insanı etkilememe şansı yoktur)
+ Saldırıyorsun. tartışmaya gücüm yok.
- yaklaşık bir saattir senle bir şeyler tartışıyoruz. Bu tartışmak denen kelimenin içinde neden hep vurdulu kırdılı bir seslenme hali var? Konuşuyoruz deyince de çok yavan
+ şimdi de dil bilimci mi oldun? BİZE NE KELİMELERDEN?
- Ayyynen bunu diyorum kardeşim ayynen. Kelimeler eşsizler ama tek başlarına değil. İnsanlar da eşsizler ama tek başlarına değil. Yalnızlık kocaman bir resim puzzle'ında yerini bekleyen o tek parça olmak gibi aslında. Biz yalnızlığı çok sıkıcı bulduğumuz için ona katlanamıyoruz.
+ HAH! Yalnızlık övgüsü de geldi. İnsanların arasına karışmıyorsun bile gelmiş bana "hodo kolk ortok ovdon doşoro çok" diyorsun. Tezatlıklarla dolusun.
- Elbette öyleyim. ÇÜNKÜ CEVABI ARIYORUM. İlk bulduğum cevabın peşinden gitmiyorum. Anlamak istiyorum. Deniyorum. Çabalıyorum.
+ Ne için çabalıyorsun ha? Ne için? Sen de bütün gün aynı iş yerinde aynı masada oturup bugün hükümet ne yapmış onu okuyup öfkelenip saçma sapan şeylere gülüp kahve sigara içip eve geliyorsun. Bu mu senin arayışın?
- 35 yıl bahçıvanlık yapan bir adamın hikayesini biliyor musun?
+ off sen ve hikayelerin. Hayır bilmiyorum. Anlat bilmiyorum. ( biliyor musun diye sorulan tüm sorular aslında kendine itiraftır. sen de bilmiyorsundur.)
- Müştak Baba adında bir derviş varmış. Bu dervişin İstanbul'da bir evi varmış ama evine pek uğramazmış. Malını mülkünü fakir fukara dağıttığından ve şehir şehir gezip insanların arasına karıştığından evindeki ağaçlara ve çiçeklere baksın diye bir bahçıvan tutmuş. 35 yıl boyunca bahçıvan Müştak Baba'ya hizmet etmiş. Bir gün bahçıvan bahar geldiğinde ağaçlarda beliren meyveleri görüp "keşke dervişanım burda olaydı da bu meyveleri göreydi. Ben de onları toplar kendisine verirdim bana da bahşiş verirdi" diye içinden geçirmiş. O sırada evin kapısı açılmış ve derviş yavaş adımlarla evden çıkmış. Bahçıvanın yanına gelmiş halini hatırını sormuş. Bahçıvan ağaçlardan meyveler koparıp dervişe sunmuş. Derviş bahçenin ortasına çimenlerin en yeşil olduğu yere oturmuş, cebinden çakısını çıkarıp meyveleri soyup yemiş. Cebinden de avuç avuç altın çıkarıp bahçıvana verip eve yine ağır adımlar atarak girmiş. Bahçıvan o anda farketmiş ki güzelim derviş çimenlerin ortasında çakısını unutmuş. Çakıyı almış Müştak Baba'ya geri götürmek için evin kapısını çalmış. Evdeki hanım kapıyı açıp bahçıvana " dervişanım aylardır buraya uğramadı. Geldiğinde çakısını verirsin" demiş. Bahçıvan çakıyı aylarca saklamış ve Müştak Baba evine geri geldiğinde kendisine verebilmiş.
+ ve sen bu hikayeye inanıyorsun öyle mi?
- Neye inandığının önemi yok ne hissettiğinin var. Sence ben bu hikayeyi neden anlattım?
+ Tüm hayat boyu hiç birşey olmasa bile bir mucize görürsün ve hayatın birden anlam kazanır sevgili üstün dökmen. Ondan mı?
- Olabilir. Ama asıl demeye çalıştığım neyin ne zaman nasıl olacağını, neyle karşılaşacağını, rivayetin gerçek mi, gerçeğin suret mi olacağını asla kestiremeyeceğindir. Şu anda şu hissettiğin ruh hali, sadece bir peçe. Bir örtü. Bunu üzerinden çıkarıp atmak SADECE senin elinde. Bunu istiyor musun? İstemiyorsan insan maneviyatını üzgün olmakta hatta acı çekmekte çok arar. Herşey geçici değil duyguların geçip gidiyor ama o geçip gidenlerin içinde elini taşa sürtenler de var, alıp denizin içine bırakanlar da. Onlardan kalanlarla kendine bir elbise dikiyorsun. Bir ruh hali. En yalın olan elbise en güzelidir diyorum..
+ Kahve yapsana da bana.
- Olur yapayım.
+ peki bir şey soracağım. Müştak Baba çakıyı aldıktan sonra ne demiş?
- Biz de gezeriz böyle alemler arasında vardır bir bildiğimiz demiş ne desin. Kimisi böyle olurken bizim gibiler burada böylece oturmuş dert yanıyoruz.
+ Talih mi bu yani? Kader değil tamam. Seçimlerimiz mi? Malzememiz mi bu kadar?
- Belki bir gün makus talihimiz geri döner belki. Ne dersin?
+ Kahve istiyorum.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Olga
Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder