2 Ağustos 2014 Cumartesi

Kılıç kraliçesi ve Delphoi kahinesi


Delphoi kahinesinin Kılıç kraliçesini öldürdüğü seneydi. Zaman yıllarla ölçülmüyordu çağlar vardı. Saniyeleri saymıyordu insanlar. Herkes beyaz giyiniyordu ve herkesin ayakları toprağa dokunsun diye çıplaktı. Kirlenmek mümkün değildi artık bir süreliğine çünkü O ölmüştü.

Kılıç kraliçesi binlerce yıldır insanları kılıçtan geçiriyordu. Bencilliğiyle tüm hastalıkları insanlara bulaştırıyordu. Müridlerinin sırtından çamurlar dökülüyordu. Geçtikleri topraklardaki ağaçlar eriyordu. Kadınlardan müteşekkil bir ordu. Tek kıyafetleri kılıçlar olan kadınlar. Bu ordunun karşısına çıkan tüm krallar, kahramanlar ve dervişler tek tek paramparça edildi. Madrak adını verdikleri bir ayinle yok ettikleri ordudan sağ kalanları bir meydana topluyorlardı. Tüm erkekleri soyup kütüklere bağlıyorlardı ve önce adamların zekerlerini kesiyorlardı. Sonra ise diğer tüm uzuvlarını. Hala sağ kalan olursa sağ kalanın bedenini şarapla yıkayıp canlı canlı yiyorlardı. Kanın tadını almaktan bıktıklarında geri kalan etleri kurutup yanlarına alıyorlardı. Gittikleri tüm ülkelerdeki kadınlar bu topraksız devletsiz orduya büyük bir hevesle katılıyordu. Köleler, her gün dayak yiyen kadınlar, kendi istediğini yapmaya kalktığında orospu ilan edilen tüm kadınlar bu ordunun ihtişamını gördüğünde konuşmayı unutup yaşadıkları tüm korkuların artık yok olduğunu görüp kılıç kraliçesinin müridi oluyordu.

Kraliçe, orduya ilk katılan kadınları önce gözleriyle sonra da öz sıvısıyla kutsuyordu. Dionysos'un ruhunu görüyordu her biri. O ruhun kıpkırmızı saçlarında kaybolup gittiklerini ve uzayın sonsuzluğunda ruhlarının ne kadar büyüyebileceğine şahit oluyorlardı. Bir kötülüğü başka bir kötülük temizler ancak. Bunu anlıyorlardı artık ve gönüllerince kötü olmaya teslim oluyorlardı. Kötülük, acımasızlık zalimlik ve yaşamı tanımamaksa eğer, evet onlar kötüydü. Erkek çocuklarını bile paramparça ediyorlardı. Yeryüzünde tek bir erkek kalmayıncaya dek savaşacaklarına yemin etmişlerdi.

İndus vadisine kadar ilerlediler. Buraya doğru geldiklerini duyan kral Cophantes fillerden kurtlardan ve kaplanlardan oluşan ordusunu topladı.
Savaş meydanında mızraklardan ve kalkanlardan kimsenin yüzü görünmüyordu. Kılıç kraliçesinin ordusu ise uzaktan parlıyordu. Ordu yürürken bir önceki savaşta kestikleri erkeklerin kafalarını kılıçların uçlarına geçirip havaya kaldırarak şarkılar söylüyorlardı. Güneşin altından geçerlerken o kılıçların parıltısı birleşiyordu ve ordu bir yakut tanesi gibi gökyüzüne tüm ışığını geri gönderiyordu. Kılıç kraliçesi ise üzerinde simsiyah elbisesi bembeyaz bir ata biniyordu. Kızıl saçlarıyla atın yeleleri birbirine karışıyordu.

Ordular birbirilerine yaklaştıkça Cophantes'in endişesi büyüdü. Çünkü kadınların ordusunun ucu bucağı görünmüyordu. Üç dağın birleştiği yere geldiklerinde dağların ardından hala kadınlar akıyordu. Korkudan mı yoksa ihtirasından mı bilinmez kral askerlerine hemen saldırın emri verdi. En önde duran okçular oklarını fırlattılar ve piyadeler mızraklarıyla saldırıya geçti. Kadınlar tepelerine yağan okları kalkansız olmalarına rağmen kılıçlarıyla kolayca savuşturup delirmiş gibi koşmaya başladılar. Piyadelerin tamamını öldürmeleri bir kaç dakikadan fazla sürmedi. Kral daha da endişelenerek elindeki en büyük kozu o an oynamaya karar verdi. Emrindeki tüm hayvanları kadınların üstüne saldı. Hayvanlar daha saldırgan olsunlar diye savaştan bir kaç gün önceden aç bırakılıyordu ve salındıkları anda delirmiş gibi alana doldular. Ancak o anda beklenmedik bir şey oldu. Karşılarında kadınları gören tüm hayvanlar oldukları yerde durdular ve kadınlar koşmayı bırakıp hayvanların yanına kadar yürüdüler. Kral şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı. Tüm havvanlar kadınların önünde diz çöküp kaldılar. Kadınlar kaplanların başlarını okşuyordu. Kurtlara sarılıyorlardı. Kılıç kraliçesinin yüzünde dev bir gülümseme belirdi o an ve kraliçenin zihninde olup biten her şey oradaki hayvanların zihinde de beliriverdi. Hepsi ayağa kalktı ve kadınların çığlıkları arasında kralın ordusuna doğru koşmaya başladılar. Sadece Cophantes'i sağ bıraktılar. Kralın ayaklarını ve bacaklarını yanlarına almayı ihmal etmediler ama.

Doğarken ne yapacağını bilemeyen insanın arzuları içinde doğdukça acizliği de artar. Ama bir bedenin her bir zerresi arzuyla doluysa eğer, o beden bir insan olmanın ötesine geçer. Başka bir varlık olmaya doğru evrilir. Kadınların ordusu binlerce yıl boyunca yeryüzünü derdest etti. Kaç bin yıl önceydi bu olanlar anımsamıyorum. Kimsenin de anımsamadığına eminim. Ama onların sonunu yine bir kadın getirdi. Vahşilikten nerdeyse kendilerini bile yiyip bitirecek kadar delirmiş canlıların olduğu bir yerde ateş bile yakamaz insanları. Ancak bedeninden çıkabilmiş biri yakabilir bu canlıları ve öyle de oldu. Delphoi kahinesi her şeyi görüyordu. Nerdeyse insan neslinin sonu gelmek üzereydi ve ne olursa olsun insan, yeryüzünde var olmalıydı. Bu en eski kuraldı ve kuralları o koymamıştı. Pislikten nefretten ve kudurmaktan asla gocunmayan bu ordunun efendisini öldürmezse eğer, evrenin en nadir bulunan taşının yok olup gideceğini de biliyordu. Erenlerin en büyüğü de kahineye gelip bu durumu anımsattı. Kadınların yeryüzüne hakim olduğu bu zamanlar bir daha asla geri gelmeyecekti belki ama yapması gerekeni biliyordu.

Bir gece kılıç kraliçesinin yanına gitti bedeni olmadan. Dilini bir hançere çevirip kraliçeyi öptü. Kraliçe uykusunda öldü.

Kimse bilmedi. Kimse anlamadı. Tüm kadınlar yeryüzüne dağıldılar tekrar. Sanki bir rüyadan uyanmışlar gibi. Neler yaptıklarını anımsamadan yaşayıp öldüler. Kılıç kraliçesi ise tekrar geri döneceği zamanları beklemek üzere arafta hapsedildi. Bir gün belki de bugünlerde çıkıp görünecek tekrar.

Hiç yorum yok:

Olga

 Sonsuza dek sürecek bir öfkeniz varsa içinizde büyütüp yeşerttiğiniz, asla huzur bulamazsınız. Öfkenizi beslediğiniz o kısa zamanlarda haya...